<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Makaleler &#8211; Vartoname</title>
	<atom:link href="https://vartoname.com/category/makaleler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://vartoname.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Sat, 11 Jul 2026 09:20:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/vartom.png</url>
	<title>Makaleler &#8211; Vartoname</title>
	<link>https://vartoname.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>NATO 3.0: Avrupa’nın yeni militarist misyonu</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/nato-3-0-avrupanin-yeni-silahlanma-rotasi/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/nato-3-0-avrupanin-yeni-silahlanma-rotasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 Jul 2026 09:20:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Yücel Özdemir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=10170</guid>

					<description><![CDATA[NATO 3.0: Avrupa’nın yeni militarist misyonu NATO’nun 3.0 versiyonunun rotasının, Avrupa’yı ‘Rusya tehdidi’ni kullanarak rekor düzeyde silahlandırmak ve]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-full"><img fetchpriority="high" decoding="async" width="700" height="350" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/yucelozdemir.jpg" alt="yucelozdemir" class="wp-image-7803" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/yucelozdemir.jpg 700w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/yucelozdemir-300x150.jpg 300w" sizes="(max-width: 700px) 100vw, 700px" data-mwl-img-id="7803" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph"><strong>NATO 3.0: Avrupa’nın yeni militarist misyonu</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">NATO’nun 3.0 versiyonunun rotasının, Avrupa’yı ‘Rusya tehdidi’ni kullanarak rekor düzeyde silahlandırmak ve silah tekellerinin ortak üretimini güçlendirmek olduğu Ankara zirvesinin sonuç bildirisinde belirgin bir şekilde ortaya çıktı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ukrayna savaşıyla ‘Rusya tehdidi’nin somut bir hal alması, ABD açısından Avrupa ülkelerini daha fazla silahlanmaya zorlamak için önemli bir fırsattı. Aradan geçen dört yıl içinde Almanya ve Fransa’nın başını çektiği Avrupa ülkeleri, askeri harcamaları iki katına çıkardı. Ankara zirvesinin sonuç bildirisinde Avrupa ve Kanada’nın askeri harcamalarının 2025’te 139 milyar doların üzerinde arttığına dikkat çekildi. NATO Genel Sekreteri Rutte’nin açıklamasına göre, 2026 da eklendiğinde toplamda bu miktar 258 milyar dolara kadar çıkıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zirvenin arifesinde Kanada, Alman silah tekeli TKMS’nin öncülüğündeki Almanya-Norveç ortak projesi U212CD’den tam 20 milyar dolara 12 denizaltı sipariş etti. Güney Kore tekeli Hanwha Ocean’dan alınıp TKMS’ye verilen ihale, NATO 3.0 açısından büyük anlam taşıyor. Alman Savunma Bakanlığı bugüne kadar görülmemiş rekor siparişin politik anlamını şu şekilde ifade etti: “Arktik ve Kuzey Atlantik’in jeopolitik önemi hızla artıyor. Erimeye başlayan buz tabakaları yeni deniz yollarının açılmasını mümkün kılmakta ve bu durum, fırsatların yanı sıra güvenlik politikası açısından yeni zorluklar da yaratmaktadır.” (bmvg.de)</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dolayısıyla bu siparişle, Atlantik’in diğer yakasındaki Kanada’nın Avrupa güvenlik mimarisinin parçası olarak hareket etmesi gerektiğine dair bir adım atıldı. Bunu sadece Rusya’ya karşı birlikte hareket etmeyle de sınırlamamak gerekiyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">ABD, kuzey kutbunun kontrolü ve Rusya ile mücadelede Avrupa merkezli yeni bir askeri ittifak anlamına gelen NATO 3.0’ın tepesinde durmaya devam edecek. Almanya ise daha fazla sorumluluk üstlenen ikinci derece yeni lider olmaya aday.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zirvenin başladığı gün Alman Savunma Bakanlığı, bu yıl için askeri harcamalara 124.7 milyar avroluk rekor bütçe ayrıldığını duyurdu. Zamanlama tesadüf değil. Maksat, Berlin’den Ankara’ya “Biz hazırız” mesajı göndermekti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Açıklanan rakam, geçen yıla göre yüzde 25.5 artışa tekabül ediyor. Böylece NATO’nun yüzde 2 şartı geçilerek yüzde 2.69’a ulaşıldı. Bu yüzden Başbakan Merz, her fırsatta NATO’nun geçen yıl belirlediği yüzde 3.5 şartını, 2035’i beklemeden 2029’da yerine getireceklerini söylüyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ankara’da verilen görev, üstlenilen sorumluluk ve Alman emperyalizminin dünya üzerindeki pazarları askeri yollarla kontrol etme isteği, silahlanmanın korkunç düzeyde artmaya devam edeceğini gösteriyor. Maliye Bakanı Klingbeil’in geçen hafta açıkladığı 607 milyar avroluk 2027 bütçesinin en az yüzde 20’sinin askeri harcamalara gitmesi planlanıyor. 2030’a kadar bu miktarın 183 milyar avroya, oranın yüzde 30’a çıkması öngörülüyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zeit Online’da yer alan haber analizde, 2027’de net borçlanma tutarı 203.7 milyar avroya ulaşacak. Bunun yarısından fazlası orduya gidecek. Askeri harcamalar için kullanılan kredilerin payı, 2030 yılına kadar yüzde 70’e yükselecek. Bu da hükümetin, borçlanmanın üçte ikisinden fazlasını askeri amaçlar için kullanacağı anlamına geliyor. Almanya açısından bugüne kadar görülmemiş bir tablo söz konusu. (zeit.de)</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sadece 2025 ve 2026 bütçeleri arasında bir kıyaslama yapıldığında, askeri harcamalar yüzde 32.7 artarken, sağlık harcamaları yüzde 34.2 azalmış. Bütçesi azalan bir diğer alan, yüzde 7.1 ile eğitim oldu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Soğuk Savaş’ın hüküm sürdüğü 1970’li ve 80’li yıllarda Federal Almanya’da askeri harcamalar toplam bütçenin yüzde 20’sine denk geliyordu. Berlin duvarının yıkılmasından sonra bu oran yüzde 10’a kadar düştü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Günümüzdeki yükseliş elbette sadece Almanya’ya özgü değil. Avrupa’da GSYİH’ye oranla askeri harcamalarda başı çeken ülkeler Litvanya (yüzde 5.33), Estonya (yüzde 5.10), Letonya (yüzde 4.92) ve Polonya (yüzde 4.68). Yüzde 5 dayatmasında bulunan ABD’de ise askeri harcamaların 2026’da yüzde 3.17’ye ulaşması bekleniyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ankara zirvesinin sonuç bildirisinin 5. maddesinde belirtilen “Daha güçlü bir NATO içinde daha güçlü bir Avrupa ve modernize edilmiş bir ittifak” şeklindeki tanımlama önümüzdeki dönemde Avrupa ülkelerinin temel stratejisi olacak gibi görünüyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ankara zirvesinden çıkan sonuçların iki temel çelişkiye yol açacağı bugünden söylenebilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Birincisi: Askeri harcamalar için eğitimden, sağlıktan, emeklilikten, sosyal hizmetlerden kesintiler yapıldıkça emekçi sınıflar arasında yoksulluğun artmasına bağlı olarak tepkiler yükselecek. Almanya’da işçiler sokağa çıkmaya başladı. Önümüzdeki sonbahar sosyal alandaki kesintilere karşı mücadele sıcak geçecek. Rusya korkusu bir süre daha silahlanmaya ve silah tekellerine barut taşıyabilir. Ancak bunun da bir sınırı var.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İkincisi: Avrupa; Kanada ve Türkiye’nin aralarında olduğu ülkelerle kuracağı “stratejik ortaklıkla” kendi güvenliğini sağlayıp, askeri-sanayi kompleksini büyüttükçe ABD’den ayrı davranma, kendi çıkarlarını merkeze almayı deneyecektir. Bu durum değişen güç dengelerine bağlı olarak, tıpkı İran savaşında olduğu gibi, ABD’nin yalnız kalma ihtimalini güçlendirecek. Bu nedenle şimdi bir ‘görev dağılımı’ gibi gösterilen NATO içinde güçlü Avrupa seçeneği, bumerang etkisi yaratabilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Özetle NATO 3.0 versiyonu ile Avrupa’ya biçilen rol yakın gelecekte askeri harcamaların artması nedeniyle hem halkın öfkesi hem de ABD ile yaşanacak çıkar çatışmalarıyla tedavülden kalkabilir.</p>
</div>
</div>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/yucel-ozdemir-nato.mp3"></audio></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/nato-3-0-avrupanin-yeni-silahlanma-rotasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/yucel-ozdemir-nato.mp3" length="3061257" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>Bir Devrin Son Dizesi: Ahmet Telli</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/ahmet-telli-edebi-mirasi-ve-hayati/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/ahmet-telli-edebi-mirasi-ve-hayati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 10 Jul 2026 19:16:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=10135</guid>

					<description><![CDATA[Bir Devrin Son Dizesi: Ahmet Telli’nin Ardından Eğilmeyen Bir Hafıza Bırakarak Gitmek Türk şiirinin lirik ve direnişçi damarı,]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" width="1024" height="683" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/telli-1024x683.jpg" alt="telli" class="wp-image-10139" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/telli-1024x683.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/telli-300x200.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/telli-768x512.jpg 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/telli.jpg 1536w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="10139" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="has-large-font-size wp-block-paragraph"><strong>Bir Devrin Son Dizesi: Ahmet Telli’nin Ardından Eğilmeyen Bir Hafıza Bırakarak Gitmek</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Türk şiirinin lirik ve direnişçi damarı, en güçlü seslerinden birini daha sonsuzluğa uğurladı. Bir süredir Ankara Bilkent Hastanesi’nde tedavi gören ve geçtiğimiz günlerde entübe edildiği açıklanan usta şair Ahmet Telli, tüm çabalara rağmen hayata gözlerini yumdu. Onun aramızdan ayrılışı, sadece edebiyat camiası için büyük bir boşluk anlamına gelmiyor; aynı zamanda yarım asırdır haksızlığa, adaletsizliğe ve baskılara karşı dizeleriyle barikat kuran toplumsal bir vicdanın da sessizliğe bürünmesini ifade ediyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Sokağın ve İnsanın Sesi: 1960 Sonrası Toplumcu Gerçekçilik</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Ahmet Telli’yi Türk edebiyatında özgün kılan en büyük unsur, 1960 sonrasında filizlenen toplumcu gerçekçi şiir geleneğine getirdiği yeni nefestir. O, şiiri fildişi kulelerinden, soyut salonlardan çıkarıp fabrikalara, meydanlara ve doğrudan insanın kalbine indirmeyi başardı. Kalemini hiçbir zaman kuru bir ideolojik slogan aracı olarak görmedi; aksine ideolojiyi aşkla, bireysel kederleri ise toplumsal çığlıklarla harmanladı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Pek çok ismin rüzgara göre yön değiştirdiği, toplumsal çalkantılardan uzak sığınaklar aradığı dönemlerde o hep en önde, en rüzgarlı tepelerde yürümeyi seçti. Bu nedenledir ki eseri <em>“Hüznün İsyan Olur”</em> başlığını taşırken bile okuyucusuna teslimiyeti değil, acıdan doğan asil bir başkaldırıyı öğretti.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Mahkemelerden Sürgünlere Ödün Vermeyen Bir Yaşam</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Ahmet Telli için muhalif kimliği, entelektüel bir imaj çalışması ya da dönemsel bir heves değildi. O, inandığı değerlerin faturasını ödemekten asla çekinmeyen bir kuşağın simge isimlerindendi. 1981 yılında askeri cuntanın karanlığında tutuklanması, öğretmenlik haklarının elinden alınması ve maruz kaldığı ağır baskılar onun kalemini köreltmeye yetmedi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ömrünün son dönemlerinde dahi, sadece düşüncelerini savunduğu ve kürsülerde şiir okuduğu gerekçesiyle hakim karşısına çıkarıldığında duruşundan ödün vermedi; mahkeme koridorlarını edebi ve hukuki birer savunma alanına dönüştürdü. Güce boyun eğmeyi reddeden, iktidarların sofrasına yanaşmayan ve daima ezilenlerin, hakkı yenenlerin safında yer tutan bu vakur duruş, modern dünyada her aydının örnek alması gereken bir ahlak anıtıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Modern Çağın Karanlığına Telli Şiiriyle Direnmek</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bugün içinde yaşadığımız derin adaletsizlik, haksızlık ve yabancılaşma çağında, Ahmet Telli’nin dizeleri her zamankinden daha güncel ve elzem bir kılavuzdur. Toplumsal belleğin zayıflatılmak istendiği bu dönemde o, <em>“Dövüşen Anlatsın”</em> diyerek kendi hikayemize sahip çıkmamızı ve hafızamızı muktedirlere teslim etmememizi vasiyet etti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Onun şiiri, adalet nöbeti tutanların, hakkını arayan emekçilerin, geleceği çalınan gençlerin dilinde yaşamaya devam edecek. <em>&#8220;Gidersen yıkılır bu kent&#8221;</em> derken, aslında umutsuzluğa kapılıp çekip gitmeyi değil; ne pahasına olursa olsun kalıp şehri, insanı ve değerleri savunmayı fısıldıyordu kulaklarımıza.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Sönmeyen Bir Meşale, Unutulmayacak Bir Miras</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Usta şair Ahmet Telli bedenen aramızdan ayrılmış olsa da, ardında bıraktığı edebi külliyat ve onurlu entelektüel miras her adaletsizlik anında yolumuzu aydınlatacak. Bizler onun şiirlerini yalnızca estetik birer başyapıt olarak okumayacağız; haksızlığa uğradığımızda başımızı nasıl dik tutmamız gerektiğini de ondan hatırlayacağız.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çağımızın karanlığına karşı kelimeleriyle ışık tutan büyük ustaya saygı, minnet ve rahmetle&#8230; Bıraktığın o eğilmeyen omurga, bu adaletsiz çağa karşı en büyük direniş alanımız olmaya devam edecek.</p>
</div>
</div>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/telli.mp3"></audio></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/ahmet-telli-edebi-mirasi-ve-hayati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/telli.mp3" length="1808633" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>Bir yerde konuşmuyorsak, orada sorun yok demektir</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/deniz-goktas-ifade-ozgurlugu/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/deniz-goktas-ifade-ozgurlugu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Jul 2026 19:26:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Ali Şeker]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=10128</guid>

					<description><![CDATA[Bir yerde konuşmuyorsak, orada sorun yok demektir İnsanlık yaşamak için, bütünün içinde yer alan her bir parçayla, toplumsal]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" width="1024" height="800" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/deniz1024-1024x800.jpg" alt="deniz1024" class="wp-image-10129" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/deniz1024-1024x800.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/deniz1024-300x234.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/deniz1024-768x600.jpg 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/deniz1024.jpg 1419w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="10129" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph"><strong>Bir yerde konuşmuyorsak, orada sorun yok demektir</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsanlık yaşamak için, bütünün içinde yer alan her bir parçayla, toplumsal dinamiklerle, barışçıl bir çabayla kendi durumunu iyileştirmek ve geliştirme yönünde özgürce yaşamak için yaratılmıştır&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Evet, sanatın görevi evrensel bir kompozisyon içerisinde, hiçbir kimliği &#8211; inancı ötekileştirmeden, toplumun en önünde birkaç deniz kulacıyla ileriye doğru yürümesidir. Bu kapitalist sistemde hepimizin açmazları, zaafları var. Neredeyse yarım asra yakındır, büyük kentlerde yaşıyorum. Bir kapı eşiğim, bir de isteğe bağlı, SSK kurumundan aldığım bir emekli maaşım var, o kadar. Ve dahası resim &#8211; sinema ve edebiyat üçgenindeki düşlerimin peşinden yürüdüğüm için, hayatla barışığım&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hiç bürokrasiye girmeden yaşamımı idame etmeye çalıştım. Evet, her insan için geçerli, vazgeçilmez olan evrensel zorunlu çıkarlarımızın ilk öncü üçü; barınma, çalışma ve yaşama hakkı, olmazsa olmazımızdır. İşte yukarıda saydığım bu üç çıkarı düşünmeyen hiçbir insan yeryüzünde yoktur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Devrimci demokrat bir insanın yaşama düşü de başını sokabileceği bir ev, devamlı bir işi ve maaşı varsa, diğer çoklu çıkarların hepsini toplumsal olarak düşünür. Ancak gerçek yaşam bize gösteriyor ki kişi nasıl bir ütopyanın peşine düşmüşse, öylece yaşamına devam eder. Derdimiz, bir başkasının mal varlığının çetelesini tutmak değil. Bu kapital düzende, üreten ve tüketenlerin dışında herkesin sırtında taşıdığı aryaları çok fazla. İyi bir insan, bir sözü bile kaybetmek istemez. İşte varsıl metafizik yönümüzün bir gerçeği. İnanç açısından baktığımızda çok çelişkili bir ironi. Ölümlü olduğunu bilen tek canlı olan insanın içinde bitmek bilmeyen kaygısının tek sebebi, &#8220;her şey benim olsun&#8221; egosundan kaynaklanıyor. Bir örnek: Elinde muz olan bir maymuna şöyle seslenirsek, &#8220;Eğer elindeki o muzu bana verirsen, sen direkt muz cennetine gidersin&#8221; diye onu aldatamayız. Maymun, elindeki muzu muz cennetiyle asla değiştirmez. İşte madde ve ruhun somut birlikteliği&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aynı keza muhafazakâr zengin bir insanın elinde çok fazla maddi varlığı varsa, iyilik adına kendisinden bir şey istersek, cennete gitmek pahasına da olsa onu asla vermez. Zaten hazır bir cevabı her zaman var: &#8220;Çalış senin de olsun&#8221; der, sanki bilmediğimiz bir matematik.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yaşadığımız toplumda, farklı özgürlükleri tatmak için düş dünyasının bedelini tek ağaç ve dört duvar arasında geçiren binlerce insanın varlığı biliniyor. Düşünce dünyası için mücadele eden bir insana, &#8220;kendi bireysel tercihidir&#8221; deyip geçiştirmek hiç insani değil. Kapital &#8211; para hiyerarşisinde tanıdığımız, tanımadığımız insanların özel mülkiyet ve çok katlı çıkarları olduğu gerçeği de bilinen bir şey&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kapitalist sistemde iki artı iki dört eder; gerektiği gibi kazanan &#8211; kaybeden üzerinden sömürüyü daha da görünür kılar. Yeni bir dünyayı düşleyen insanlar olarak, kapitalist sistemin en son aşaması olan, komünal diyalektik bir topluma evrileceği bir ütopyayı hayal etmeye devam edebiliriz. Oysa öngörülen, evrensel bir felsefenin üzerine tuğla üstüne tuğla koymadan o günleri görmek mümkün değil. Özünde sandıklı demokrasilerin, &#8220;güç ve erkin&#8221; her zaman tek bir gerekçesi var: Her koşulda iktidar olmak&#8230; &#8230; Bir yazın &#8211; düşün insanı olarak şunu açık yüreklilikle söyleyebilirim: Her ne kadar sosyal &#8211; siyasal, demokratik bir sistemi, &#8220;komünal toplumu&#8221; düşlüyorsam da, günümüz dünyasında bu kolektif talebin gerçekleşmesi çok zor bir mesele. Ancak onlarca cumhuriyet tanımı arasında, içinde yaşadığımız cumhuriyetin seçme seçilme hakkının daha demokratikleşmesi için eşit bir yurttaş olarak çaba sarf edebiliriz. En azından vatandaş olmanın en temel hakkı olan din, vicdan, düşünce özgürlüğü ve hukuksal eşitliği sağlamak için mücadele etmek de yazılı &#8211; sözlü sanatların görevi olmalı diye düşünüyorum&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yıllardır komedi stand-up yapan komedyenlerin birçoğu, bırakın dünya haritasını, Türkiye haritası içinde kalan sınırlarda bir fotoğraf karesine bile bir fırça darbesiyle, bir soru işaretiyle toplumsal hiçbir yaraya parmak basmadılar. Saray rejimi ve tek adam otokratik sistemine karşı bir eleştiriyi bırakalım, bir söz, bir tavır sergilemediklerini biliyoruz. Gerçekliğini gün be gün iyice yitiren iktidar, çoğunlukta olan kimlik ve inancın suskunluğu da çabası&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ülkemizde yaşanan onlarca antidemokratik hukuksuzluğa dair politik bir görüş beyan etmeden, işi gücü kem küm sadece güldürmek olan stand-up gösterileriyle kendi yollarına devam ettiler. Evet, bilfiil politik konuşmadılar diye stand-up yapan insanları da yerden yere vurma hakkımız olmadığını düşünüyorum. Çünkü yirmi dört seneye evrilen tek adam otokratik sisteminde, çoğunluk olmak güdüsüyle değişim istemeyen büyük halk kesimlerinin olduğu gerçeğini de görmemiz gerekiyor&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ya da susan, sinen, soru sormayan bir anlayışla bireysel yaşamlarında iktidara ve siyasete dokunmayan hikâyeleriyle, komedyen olarak sanatına kilitli, kapalı bir dille devam etmeyi daha uygun görmüş olabilirler. Rahat yaşam adına suspus, lal olarak yoluna devam etmek işlerine daha kolay gelmiş olabilir. Sorunsuz, kılçıksız bir yaşam; &#8220;kral çıplak değil&#8221;e meyilli bir çerçevenin içine hapsoldular.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu sessiz sedasız ortama evrilen bir sürecin devamında, hiç adını duymadığımız bir genç komedyen çıka geldi. Geçmişe, bugüne dair güncel politik, toplumsal, siyasi olayları sahnesine taşıdı. Sanatın görevi sadece güldürmek değil, düşündürmek olduğunu bir kez daha sahne performansıyla topluma fısıldadı. Yirmi dört senelik iktidarın halka verdiği fotoğrafın tamamına bir fırça darbesiyle bir virgül koydu. Ve eleştirel bir dille, tek kişilik bir mikrofonla ezilen, yok sayılan kesimlere, kıyıda köşede unutulmaya yüz tutmuş özgürlük duygusunu tekrar anımsattı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Politik haksızlıkların üzerindeki tozu silkeleyen bir fiskeyle, akıl heybesindeki düşünceleriyle Harbiye Sahnesi&#8217;nden politik görüşlerin tamamına şöyle yerelde, genelde bir dokundu. Bir nebze de olsa kendi duygu &#8211; düşün dünyasıyla kimlik ve inançların üzerini de biraz havalandırmayı da unutmadı. Seyirlik bir sahneden yankılanan kahkahalar arasında, bir kez daha meşru resmin tamamına bakarak mizahi bir fırça darbesiyle üzerini çizmeyi başardı. Öyle ya! Zaten gücün kendisi çıplaktır&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sanki bu ülkede demokrasi, insan hakları evrensel beyannamesi, özgürlük, barınma &#8211; yaşama &#8211; çalışma hakkı vesaire, sosyal devlet olmak normları her şey güllük gülistanlıkymış gibi hükmeden hükümetler her zaman var ola geldi&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Adı Deniz, tek renk maviye, özgürlüğe sevdalı; soyadı gök ve taşa, doğaya çağrışım yapan bir genç komedyen&#8230; &#8220;Ölü Deniz&#8221; isimli oyunun 2023&#8217;teki ilk Harbiye gösteriminin üzerinden neredeyse üç seneye yakın bir zaman dilimi geçmiş. Yurt dışında olmasına rağmen &#8220;cumhurbaşkanına hakaret &#8211; dini değerleri aşağılama&#8221; suçlamasıyla hakkında tutuklanma kararı verildi&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">TV ve sosyal medya üzerinden biraz görünür olmasıyla birlikte hedef tahtası haline gelen&#8230; 02.07.2026, günlerden perşembe; bu tarih otuz üç yıl sonra kötü bir günü, kötü bir tarihi hatırlatıyor insana. Dil ve ateşin tüm insanlığın ortak değeri olduğunu fark etmeyen resmi kalabalıklar ve hukukun copu el ele. İşte elimizde geçmiş zaman takviminden kalan kanlı bir Türkiye fotoğrafı. Nedense insanın tekdüze, yeryüzüyle olan ilişkisindense uygarlık değil de hep katliam çıkar. Sorusunun cevabı yine hepimizin vücut ve dimağında var. Deniz Göktaş gencecik gülüşüyle Karatepe Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza ve İnfaz Kurumu&#8217;nun kapısını Avrupa yakasında araladı&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Toplumun içinde yaşadığı genel resmin üzerindeki gömleğin düğmelerini bir bir çözmeye odaklı, tek kişilik gösterisini çoktan oynamaya başlamıştı. Yurt dışındaki programından hemen sonra Türkiye&#8217;ye ayak basar basmaz Atatürk Havalimanı&#8217;nda ters kelepçeyle gözaltına alındı. Toplum adına düşündüren, sanatıyla yergi yapan bir komedyenin bu şekilde gözaltına alınmasını doğru bulmadığımı söylüyorum. &#8230; Bir cümle: Toplumcu gerçekçi sanat &#8211; edebiyat yapan mürekkep kalemlerin yazdıkları yazıların birçoğunun, Deniz Göktaş&#8217;ın stand-up&#8217;ını da aşan çok derinlikli yazmalar olduğunu bir yazın &#8211; düşün insanı olarak söyleyebilirim. Tabii ki görsel ve sözlü sanatların görünür olmasının etkisiyle, halk oyunlarını seyrettikçe popülaritesi daha da kitleselleşti. Ve öyle olduğunu hep birlikte görüyoruz&#8230; &#8230; Ve hiçbirimiz eleştiri hakkımızı kullanıyoruz diye Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığımızdan feragat etmiyoruz. Yönetenlerin tek tip hukuku ve şürekâsının bunu bilmeleri gerekiyor. Evet, ben de iktidarı eleştirme hakkımı yine kullanıyorum&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bilirsin: Hiç kimse Türkiye&#8217;de yaşanan bu haksız, hukuksuz politik görüşleri kendi üstüne almıyor; Deniz&#8217;in politik mizahı, eleştirel bir stand-up&#8217;ı kadar. Yönetenlerin hiçbirisi Maraş&#8217;ta, Çorum&#8217;da, Sivas Madımak&#8217;ta devletin soyut aklı eşliğinde, &#8220;çoğunlukta olan inanç ve kimlik&#8221; gözetimi altında insan yakanları bu kadar eleştirmedi. Türkiye coğrafyasında farklı kimlik ve inanç üzerinden faili belli onlarca katliam işlendi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İşte ironiyse ironi, hepimizin gerçeği bu kadar&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ali Şeker&#8230;</p>
</div>
</div>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/ali-seker-deniz.mp3"></audio></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/deniz-goktas-ifade-ozgurlugu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/ali-seker-deniz.mp3" length="4296274" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>Deniz’e Mektup</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/denize-mektup-nuray-aslan/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/denize-mektup-nuray-aslan/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Jul 2026 16:26:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Nuray Aslan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=10103</guid>

					<description><![CDATA[Deniz’e Mektup Mizahın Deniz Hali, Korkunun Çıplaklığı Sevgili Deniz, Sana bu satırları, kapıların ağır kapandığı, insan sesinin duvara]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="576" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/denizemektup-1024x576.webp" alt="denizemektup" class="wp-image-10108" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/denizemektup-1024x576.webp 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/denizemektup-300x169.webp 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/denizemektup-768x432.webp 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/denizemektup.webp 1200w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="10108" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="wp-block-paragraph"><strong>Deniz’e Mektup</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Mizahın Deniz Hali, Korkunun Çıplaklığı</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Sevgili Deniz,</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Sana bu satırları, kapıların ağır kapandığı, insan sesinin duvara çarpıp geri döndüğü bir yere; o duvarların dışından ama aynı ülkenin içinden yazıyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şimdi F Tipi cezaevindesin; senden önce sözünün, türküsünün, inancının, düşüncesinin bedelini ödeyen abi ve ablaların yanında, bu ülkenin yaralı hafızasının içindesin.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bunu yazmak bile insanın boğazına taş gibi oturuyor. Çünkü senin suçun gülmek değildi. Güldürmek hiç değildi. Sen sadece herkesin bildiği gerçekliği, herkesin duyacağı şekilde söyledin: Kral çıplaktı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu ülkede bazen en büyük suç budur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ama biliyoruz ki o duvarların dışında en ağır bekleyişi annenle baban taşıyor. Bir anne için evladının sesini demir kapıların ardından düşünmek, gecenin en sessiz yerinde bile yüreğe saplanan bir sızıdır. Belki annen senin çocukluğunu, ilk gülüşünü, ilk inadını hatırlıyor; bugün aynı inadın bir ülkenin korkusuna karşı nasıl dikildiğini hem gururla hem de derin bir acıyla izliyordur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Babanın suskunluğunda da kim bilir nasıl bir fırtına vardır. Babalar bazen acıyı yüksek sesle söylemez; içine yürür, bir köşede dalar, boğazına gelen cümleyi geri yutar. Ama o sessizliğin içinde evladının sözünden utanmayan, o söz yüzünden yaşatılan haksızlığa kahrolan bir baba yüreği vardır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Anne ve baba olmak belki de budur Deniz: Evladının doğru yerde durduğunu bilerek, yine de ona hiçbir şey olmasın diye içinden bin kez kırılmak. Gururla korkunun aynı göğüste çarpışmasıdır bu. Bugün onların acısı yalnızca bir evin acısı değil; bir gencin, bir komedyenin, bir kahkahanın cezaevi duvarlarıyla terbiye edilmeye çalışıldığı bir ülkenin vicdanıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Ulan korku, sen de bir yere kadar!</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu cümle sahnede bir meydan okuma gibiydi; bugün demir kapıların ardında bir direnç cümlesine dönüştü. Çünkü korku yalnızca dışarıdakileri susturmaz; içeridekini de kendi sözünden utandırmak ister. İnsanı geri çekilmeye, “keşke söylemeseydim” demeye zorlar. Ama senin sözün orada, söylediğin yerde kalmadı. Bizim içimize geçti.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Sen konuştun. Biz eyvallah dedik.</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Belki de en çok burası acıtıyor. Sen sahnede sözünü ortaya koyarken, biz kendi suskunluğumuza akıllı gerekçeler bulduk. “Zamanı değil” dedik. “Memleket kötü” dedik. “Aman başına iş açılmasın” dedik. Oysa bazen başına iş açılmasın diye susanların ülkesinde, birinin başına iş gelir; işte o zaman herkes kendi sessizliğiyle yüzleşir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sen bizi buna mecbur bıraktın.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mizahın yalnızca güldürmek olmadığını yeniden hatırlattın. Mizah, iktidarın korkuyla büyüttüğü o koca gölgeyi küçültür. Kutsal ilan edilen ciddiyeti bozar. Muktedirin haşmetini indirir. Demir sandığımız şeyin aslında teneke olduğunu duyurur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu yüzden senden korktular Deniz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Senin cümlenden, kahkahandan, aynandan korktular. Çünkü o aynada yalnızca kral görünmedi. Kralın etrafındaki alkışçılar, suskunlar, bekleyenler, “şimdi sırası değil” diyenler de göründü. Biz de göründük. Kendi korkularımızla, küçük güvenlik hesaplarımızla, konfor alanlarımızla göründük.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Senin gösterin bu yüzden yalnızca bir stand-up değildi. Türkiye’nin politik röntgeniydi. O röntgende tek adam rejiminin boğucu gölgesi de vardı, halkın korkuyla kurduğu ilişki de. Çünkü baskı yalnızca yukarıdan kurulmaz; aşağıda bizim sustuğumuz yerden de beslenir. İktidar korkuyu üretir, toplum bazen o korkuya gerekçe üretir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sen bu düzene adın gibi çarptın.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Deniz durduğu yerde durmaz. Kıyıya vurur, geri çekilir, yeniden gelir. Önünü kesersin, yolunu başka yerden bulur. Taş atarsın, dalga olur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sen de “Ölü Deniz” denilen yerden canlı, hırçın, politik ve korkuya itaat etmeyen bir söz çıkardın.</p>



<p class="wp-block-paragraph">O sözün arkasında Çorum vardı. Sivas vardı. Maraş vardı. Gazi vardı. Madımak’ın dumanı vardı. Alevi evlerinin kapı arkalarında saklanan o eski tedirginlik vardı. “Bir daha olur mu?” diye hiç tamamen susmayan aile içi korkular vardı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çorumlu olmak yalnızca bir şehirden gelmek değildir Deniz. Hele Alevi hafızasının içinden geliyorsan, insan bazen doğduğu yere değil, ailesinin sustuğu yere benzer. Bazen bir kent, insanın içinde yara olarak büyür. Bazen aile albümündeki bir fotoğraf, nüfus cüzdanından daha güçlü konuşur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sen sahnede Alevi olduğunu, ailendeki sol ve devrimci damarı söylediğinde, bu yalnızca bir kimlik beyanı değildi. Bu ülkede Alevi olmak çoğu zaman “ben buyum” demekten fazlasıdır. “Bana yapılanı biliyorum” demektir. “Bizden alınanı biliyorum” demektir. “Yakılanı, susturulanı, unutulmak isteneni biliyorum” demektir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve o bıyıkların…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bunu yazmadan geçemem. Çünkü bazen bir insanın yüzündeki iki çizgi, koca bir kuşağın fotoğraf albümünü açar. Senin bıyıkların bana bizim devrimci abilerimizi hatırlatıyor. Eski fotoğraflardaki biraz mahcup, biraz inatçı, biraz dünyayı değiştirebileceğine gerçekten inanan o insanları… Evlerde adı kısık sesle anılanları. 12 Eylül sabahlarında kitapları saklananları. Cezaevi kapılarında anneleri beklenenleri.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bazı abiler ölmez Deniz. Bir sonraki kuşağın yüzünde, bıyığında, dilinde, inadında geri gelir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Senin yüzünde de onlar vardı sanki.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Eski bir yarayı bugünün diliyle açtın. Ama bu kez elinde silah yoktu. Söz vardı. Mizah vardı. Kahkaha vardı. Sözün en onurlu silahımız olduğunu yeniden hatırlattın.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Türkiye’de iktidarlar halkı iki duyguya hapsetmek ister: korku ve öfke. Korkarsan susarsın. Kör öfkeye teslim olursan onların istediği yere çekilirsin. Mizah ise bu ikisinin arasından üçüncü bir yol açar. Korkuya teslim olmadan, intikam diline düşmeden; aklı diri tutarak, insanı küçültmeden, muktedirin yapay büyüklüğünü küçülterek…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sonra döndün Deniz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tatil dönüşü denilince insanın aklına bavul, güneş, uçak, pasaport gelir. Üstünde bir tişört, bir şort; sırt çantanda dolu dolu umut ve büyük insanlık… Biz ise senin dönüşünde gümrükteki pasaport kontrolünü düşündük. Çünkü bu ülkede insanın çantasında bile önce korkusu aranır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu dönüşün 2 Temmuz’a denk gelmesi başka bir hafıza kapısını açtı. Bazen tarih, niyetten daha büyük konuşur. 2 Temmuz, Sivas’tır. Madımak’tır. Yakılan canlardır. Dumandan boğulan şairlerdir, ozanlardır, aydınlardır, çocuklardır. Sözün, sazın, şiirin ve düşüncenin ateşe verildiği gündür.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çorum’dan Sivas’a, Sivas’tan Harbiye’ye, Harbiye’den havalimanına, oradan F Tipi’nin duvarlarına uzanan bir hat var şimdi. Bu hat tesadüflerin hattı değil; hafızanın hattıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sen bize bunu hatırlattın Deniz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsanın ailesinden yalnızca soyadı değil, cesaret biçimi de devraldığını hatırlattın. Çocukların bazen büyüklerden daha doğru yerde durduğunu hatırlattın. Çünkü çocuklar kralın çıplak olduğunu görür. Çünkü çocuklar konfor alanlarını henüz ahlak sanmayı öğrenmemiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Belki de böyle yaşamak için fazla büyümemek gerekiyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Büyüdükçe susmayı öğreniyoruz.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Büyüdükçe nerede neyi söylemeyeceğimizi öğreniyoruz.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Büyüdükçe korkumuza akıl, suskunluğumuza olgunluk diyoruz.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Sen bizim doğrularımızı sarstın.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Evet Deniz, utandık.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çünkü senin medeni cesaretin, bizim medeni korkaklığımızın üzerindeki örtüyü kaldırdı. Ama utanıyorsak hâlâ içimizde ölmemiş bir yer var demektir. Hâlâ aynaya bakabilecek bir yanımız kalmış demektir. Hâlâ cesaretin neye benzediğini gördüğümüzde içimizde bir sızı oluşuyorsa, tamamen teslim olmadık demektir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Korku kralı büyütür.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Mizah onu soyundurur.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Söz ise insanı yeniden insan yapar.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Bu yüzden korkularımıza alışmayacağız.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Sözümüzü geri almayacağız.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Gördüğümüzü söylemekten vazgeçmeyeceğiz.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir kişi konuştuğunda hikâye yeniden başlar Deniz. Birçok kişi konuştuğunda tarih değişir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Şimdi sıra, bizim bu utancı cesarete çevirmemizde.</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Sevgiyle, inatla, kahkahanın politik gücüne inanarak…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Senin o aydınlık gözlerinden öpüyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Nuray</strong></p>
</div>
</div>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/deniz-nuray.mp3"></audio></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/denize-mektup-nuray-aslan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/deniz-nuray.mp3" length="4747879" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>Kürt Ulusal Düşüncesinde Bir Hafıza Taşıyıcısı: Simko Sever</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/otomatik-taslak-2/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/otomatik-taslak-2/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 05 Jul 2026 14:05:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Hüsamettin Turan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=10099</guid>

					<description><![CDATA[Kürt Ulusal Düşüncesinde Bir Hafıza Taşıyıcısı: Simko Sever İsmail (Simko) Sever’in yaşamı ve temsil ettiği siyasal, manevi miras,]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="683" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/sever-1024x683.png" alt="sever" class="wp-image-10100" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/sever-1024x683.png 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/sever-300x200.png 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/sever-768x512.png 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/sever.png 1536w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="10100" /></figure>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/sever.mp3"></audio></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>Kürt Ulusal Düşüncesinde Bir Hafıza Taşıyıcısı: Simko Sever</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İsmail (Simko) Sever’in yaşamı ve temsil ettiği siyasal, manevi miras, yalnızca bireysel bir biyografi olarak değil; Kürt modern siyasi hafızasının süreklilik, kopuş ve yeniden inşa dinamikleri içinde okunması gereken bir hat üzerinde anlam kazanmaktadır. Onun anısına yapılan her değerlendirme, aynı zamanda 20. yüzyılın başından itibaren Kürt coğrafyasında şekillenen ulusal hareketlerin ideolojik, sosyolojik ve tarihsel dönüşümlerini tartışmayı da zorunlu kılar. Bu bağlamda Simko Sever figürü, bir “hatırlama nesnesi” olmanın ötesinde, bastırılmış tarihsel deneyimlerin bugüne sızan temsil biçimlerinden biri olarak ele alınmalıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kürt siyasi tarihinde özellikle 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyılın ilk çeyreği, modern ulus devletlerin inşa süreçleriyle eşzamanlı olarak gelişen bir direniş ve örgütlenme evresine işaret eder. Bu dönemde ortaya çıkan Cibranlı Halid Bey ve etrafında şekillenen Azadî Hareketi, yalnızca siyasi bir kalkışma değil, aynı zamanda Kürt elitlerinin Osmanlı ve erken Cumhuriyet modernitesine karşı geliştirdiği alternatif bir siyasal tahayyülün ifadesidir. Bu tahayyül, salt isyan veya reaksiyon kategorileriyle açıklanamayacak kadar karmaşık; modernleşme, kimlik, merkez, çevre ilişkisi ve egemenlik tartışmalarının kesişiminde şekillenmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu tarihsel arka plan, aynı zamanda 1921 Koçgiri İsyanı, 1925 Kürt hareketleri ve daha geniş anlamda Dersim ve Mahabad deneyimleri gibi kırılma noktalarıyla birlikte düşünüldüğünde, Kürt toplumunun siyasal hafızasında süreklilik arz eden bir “bastırılma ve yeniden ortaya çıkma” döngüsünü görünür kılar. Bu döngü yalnızca askeri, siyasi düzlemde değil, kültürel ve sembolik düzlemde de etkisini sürdürmüştür. Dolayısıyla Simko Sever gibi isimler, bu uzun tarihsel hattın geç dönem temsilcileri olarak okunabilir; yani geçmişin doğrudan aktarıcısı değil, onun yeniden yorumlayıcısıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Simko Sever’in düşünsel ve sembolik pozisyonu, modern dönemde Kürt kimliğinin farklı ideolojik yönelimler arasında parçalanmasına karşı geliştirilmiş bir “ulusal süreklilik” iddiası üzerinden şekillenir. Bu iddia, özellikle Kürt meselesinin dışsal ideolojik merkezlere (bölgesel güç dengeleri, sol hareketler, devlet merkezli çözümler ya da pragmatik müzakere süreçleri) havale edilmesine yönelik eleştirel bir mesafeyi de içerir. Burada önemli olan nokta, bu yaklaşımın yalnızca politik bir tercih değil, aynı zamanda tarihsel hafızanın belirli bir yorumuna dayanmasıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu tarihsel yorumda, Kürt hareketlerinin farklı evreleri arasında kurulan bağ kritik bir yer tutar. Cibranlı Halid Bey’in temsil ettiği erken dönem ulusal siyasal çizgi, Koçgiri ve Dersim gibi toplumsal hareketlerle birlikte değerlendirildiğinde, modern Kürt siyasal düşüncesinde “yerli siyasal akıl” olarak tanımlanabilecek bir damar ortaya çıkar. Bu damar, ulusal talepleri yalnızca kültürel haklar düzeyinde değil, siyasal egemenlik ve tarihsel özneleşme düzleminde ele alır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Simko Sever’in mirası da bu çerçevede, daha çok bir süreklilik iddiası olarak anlam kazanır. Onun temsil ettiği çizgi, Kürt kimliğinin folklorik bir unsur ya da kültürel bir dekor olarak yeniden tanımlanmasına karşı, onu tarihsel ve politik bir özne olarak yeniden konumlandırma çabasını içerir. Bu bağlamda “makbul kimlik” tartışmaları, yalnızca güncel politik gerilimleri değil, aynı zamanda modern devletin kimlik üretim mekanizmalarını da görünür kılar. Bu mekanizmalar, kimliği depolitize ederek yönetilebilir bir forma sokmayı hedeflerken, Simko Sever’in sembolik duruşu bu depolitizasyon süreçlerine karşı bir direnç alanı oluşturur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bununla birlikte, bu tür figürlerin tarihsel analizi yapılırken, onları salt ideolojik bir temsil düzeyine indirgememek de önemlidir. Çünkü her siyasal hafıza üretimi, aynı zamanda seçici bir hatırlama ve unutma süreci içerir. Kürt modern tarihinde farklı dönemlerde ortaya çıkan hareketlerin tamamını tek bir çizgiye indirgemek, hem tarihsel çeşitliliği hem de içsel çelişkileri görünmez kılabilir. Bu nedenle Simko Sever’in mirası, yalnızca bir devamlılık anlatısı değil, aynı zamanda bu anlatının sınırlarını da tartışmaya açan bir vaka olarak değerlendirilmelidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu çerçevede Simko Sever, yalnızca bir anma nesnesi değil; Kürt ulusal hafızasının nasıl kurulduğu, nasıl dönüştüğü ve hangi siyasal ufuklara yöneldiği sorularını yeniden düşünmeye zorlayan bir tarihsel işaret olarak varlığını sürdürmektedir.</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/otomatik-taslak-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/sever.mp3" length="2286361" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>İki Yaka, Tek Acı: Sivas ve Başbağlar’ın Ortak Matemi</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/sivas-ve-basbaglar-katliami/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/sivas-ve-basbaglar-katliami/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 04 Jul 2026 17:14:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=10079</guid>

					<description><![CDATA[İki Yaka, Tek Acı: Sivas ve Başbağlar’ın Ortak Matemi Türkiye’nin yakın tarihi, toplumsal barışı ve bir arada yaşama]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="700" height="393" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/basbaglar2.avif" alt="basbaglar2" class="wp-image-10082" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/basbaglar2.avif 700w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/basbaglar2-300x168.avif 300w" sizes="auto, (max-width: 700px) 100vw, 700px" data-mwl-img-id="10082" /></figure>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/basbaglar.mp3"></audio></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph"><strong>İki Yaka, Tek Acı: Sivas ve Başbağlar’ın Ortak Matemi</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Türkiye’nin yakın tarihi, toplumsal barışı ve bir arada yaşama iradesini hedef alan, etnik ve mezhepsel fay hatlarını tetiklemek amacıyla kurgulanmış karanlık provokasyonlarla doludur. Bu karanlık sayfaların en derin, en trajik iz bırakan dönemeçlerinden biri de şüphesiz 1993 yılının Temmuz ayında, sadece üç gün arayla yaşanan Sivas Madımak Oteli ve Erzincan Başbağlar trajedileridir. Bu iki olay, özünde birbirinden bağımsız yerel çatışmalar değil; doğrudan Alevi-Sünni çelişkisini artırmayı, toplumu inanç temelinde kamplara bölmeyi amaçlayan tek bir kirli senaryonun parçalarıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Alevi-Sünni Çelişkisini Derinleştirme Oyunu</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">1990’lı yılların puslu atmosferinde, karanlık odaklar halkın yüzyıllardır bir arada ürettiği sağduyuyu yıkmak için en hassas noktaya, yani inanç farklılıklarına göz dikti. 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta Madımak Oteli’nin ateşe verilmesiyle başlayan süreç, toplumsal bir infial ve derin bir kırılma yarattı. Bu acının şoku henüz atlatılamamışken, sadece üç gün sonra, 5 Temmuz 1993’te bu kez Başbağlar köyünde masum insanlar hedef seçildi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu iki katliamın arka arkaya kurgulanması, tesadüfi bir zamanlama değildir. Sivas’taki katliamın yarattığı öfke ve acıyı, Başbağlar üzerinden manipüle ederek bir “karşı hamle” gibi göstermek isteyen tezgâh, doğrudan Alevi ve Sünni vatandaşlarımızı karşı karşıya getirmeyi amaçlıyordu. Amaç; komşuyu komşuya düşman etmek, inançlar arası güvensizlik tohumları ekmek ve ülkeyi içinden çıkılmaz bir mezhep çatışmasının içine sürüklemekti.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Madımak ile Başbağlar Arasında Hiçbir Fark Yoktur</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsan hayatının, gözyaşının ve geride kalan yetimlerin acısının mezhebi, ideolojisi ya da kimliği olamaz. Bu topraklarda kalıcı bir barış ve vicdani bir adalet inşa edilecekse, kabul edilmesi gereken en yalın gerçek şudur: Sivas Madımak Katliamı ile Başbağlar Katliamı arasında hiçbir fark yoktur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Her iki olayda da kurşunlanan, yakılan ve yok edilen şey doğrudan insanlığın kendisidir. Madımak’ta dumandan boğularak can veren canlar ile Başbağlar’da meydanda toplanıp kurşuna dizilen ya da evlerinde yakılan köylüler, aynı kirli tezgahın kurbanlarıdır. Birini diğerinden üstün tutmak, acılardan birini gölgelemek ya da siyasi pozisyonlara göre acı seçmek, tam da bu katliamları planlayan karanlık odakların ekmeğine yağ sürmektir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Acıyı Ortak Paydada Bölüşmek ve Kardeşlik</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Toplumsal hafızamızın iyileşmesi, acıların yarıştırılmasıyla değil, ortak bir paydada bölüşülmesiyle mümkündür. Madımak’ta yükselen feryat ne kadar içimizi yakıyorsa, Başbağlar’dan yükselen feryat da aynı derecede yüreğimizi dağlamalıdır. Bir tarafın acısına ağlayıp diğer tarafın acısına kör kalmak, toplumsal bölünmeyi derinleştirmekten başka bir işe yaramaz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Anadolu toprağı, bu büyük kışkırtmaya ve Alevi-Sünni çelişkisini büyütme çabalarına karşı köklü irfanı ve sağduyusuyla direnmiştir. Bugün bizlere düşen görev; Sivas’ı da Başbağlar’ı da amasız, fakatsız, tek bir insanlık paydasında sahiplenmektir. Adalet arayışını her iki olay için de aynı kararlılıkla sürdürmek, niyetleri toplumun arasına duvarlar örmek olan karanlık ellerin oyununu tamamen bozacaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Tarihle Yüzleşmek ve Adaletin Sorumluluğu</strong> </p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu noktada en büyük sorumluluk devlete düşmektedir. Her iki katliamın da tüm karanlık noktalarıyla, arkasındaki planlayıcı ve azmettiricileriyle birlikte devlet tarafından derinlemesine araştırılması ve tam anlamıyla açığa kavuşturulması hayati bir zorunluluktur. Hakikatin gün yüzüne çıkarılması ve adaletin eksiksiz tecelli etmesi; yalnızca geçmişin yaralarını sarmakla kalmayacak, aynı zamanda barış içinde, adil ve daha iyi bir dünya özlemi çeken geniş kitlelerin yarınlara dair umutlarını yeniden yeşertecektir. Bilinmelidir ki adaletin aydınlığı, karanlık senaryoları alt etmenin en güçlü yoludur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Temmuz ayının bu iki kara gününde hayatını kaybeden tüm masum vatandaşlarimizi saygı, rahmet ve ortak bir matemi paylaşmanın getirdiği derin sorumlulukla anıyoruz. Unutmadık, acıları ayrıştırmadan hatırlamaya devam edeceğiz.</p>



    <div 
    class="align wp-block-lbb-lightbox"        id="lbbLightBox-1"
        data-attributes='{&quot;lightboxType&quot;:&quot;gallery&quot;,&quot;items&quot;:[{&quot;id&quot;:10081,&quot;content&quot;:&quot;https:\/\/vartoname.com\/wp-content\/uploads\/2026\/07\/basbaglar.webp&quot;,&quot;alt&quot;:&quot;&quot;,&quot;caption&quot;:&quot;&quot;,&quot;altText&quot;:&quot;&quot;,&quot;artist&quot;:&quot;&quot;,&quot;type&quot;:&quot;image&quot;,&quot;thumbnail&quot;:&quot;https:\/\/vartoname.com\/wp-content\/uploads\/2026\/07\/basbaglar.webp&quot;,&quot;isAudioThumbnails&quot;:true},{&quot;id&quot;:10082,&quot;content&quot;:&quot;https:\/\/vartoname.com\/wp-content\/uploads\/2026\/07\/basbaglar2.avif&quot;,&quot;alt&quot;:&quot;&quot;,&quot;caption&quot;:&quot;&quot;,&quot;altText&quot;:&quot;&quot;,&quot;artist&quot;:&quot;&quot;,&quot;type&quot;:&quot;image&quot;,&quot;thumbnail&quot;:&quot;https:\/\/vartoname.com\/wp-content\/uploads\/2026\/07\/basbaglar2.avif&quot;,&quot;isAudioThumbnails&quot;:true},{&quot;id&quot;:10083,&quot;content&quot;:&quot;https:\/\/vartoname.com\/wp-content\/uploads\/2026\/07\/basbaglar3.webp&quot;,&quot;alt&quot;:&quot;&quot;,&quot;caption&quot;:&quot;&quot;,&quot;altText&quot;:&quot;&quot;,&quot;artist&quot;:&quot;&quot;,&quot;type&quot;:&quot;image&quot;,&quot;thumbnail&quot;:&quot;https:\/\/vartoname.com\/wp-content\/uploads\/2026\/07\/basbaglar3.webp&quot;,&quot;isAudioThumbnails&quot;:true}],&quot;align&quot;:&quot;&quot;,&quot;cId&quot;:&quot;&quot;,&quot;audio&quot;:{&quot;player&quot;:&quot;&quot;,&quot;typo&quot;:{&quot;fontSize&quot;:{&quot;desktop&quot;:16,&quot;tablet&quot;:15,&quot;mobile&quot;:14},&quot;fontWeight&quot;:500,&quot;lineHeight&quot;:&quot;135%&quot;}},&quot;layout&quot;:&quot;default&quot;,&quot;columns&quot;:{&quot;desktop&quot;:3,&quot;tablet&quot;:2,&quot;mobile&quot;:1},&quot;columnGap&quot;:&quot;10px&quot;,&quot;rowGap&quot;:&quot;10px&quot;,&quot;content&quot;:{&quot;caption&quot;:false,&quot;overlyColor&quot;:false,&quot;lightboxCaption&quot;:true},&quot;button&quot;:{&quot;icon&quot;:{&quot;class&quot;:&quot;fab fa-wordpress&quot;},&quot;text&quot;:&quot;Image&quot;},&quot;galleryIcon&quot;:true,&quot;popupOptions&quot;:{&quot;mixAllData&quot;:false},&quot;popupIconLeft&quot;:{&quot;infobar&quot;:true},&quot;popupIconMiddle&quot;:{&quot;zoomIn&quot;:true,&quot;zoomOut&quot;:true,&quot;toggle1to1&quot;:false,&quot;rotateCCW&quot;:false,&quot;rotateCW&quot;:false,&quot;flipX&quot;:false,&quot;flipY&quot;:false,&quot;fullscreen&quot;:true},&quot;popupIconRight&quot;:{&quot;twitter&quot;:false,&quot;facebook&quot;:false,&quot;download&quot;:false,&quot;slideshow&quot;:true,&quot;thumbs&quot;:true,&quot;close&quot;:true},&quot;thumb&quot;:{&quot;type&quot;:&quot;classic&quot;,&quot;showOnStart&quot;:true,&quot;minCount&quot;:2},&quot;slideShow&quot;:{&quot;playOnStart&quot;:false,&quot;timeout&quot;:3000},&quot;options&quot;:{&quot;wheel&quot;:&quot;zoom&quot;,&quot;transition&quot;:&quot;fade&quot;},&quot;controls&quot;:{&quot;play-large&quot;:true,&quot;restart&quot;:false,&quot;rewind&quot;:true,&quot;play&quot;:true,&quot;fast-forward&quot;:true,&quot;progress&quot;:true,&quot;current-time&quot;:false,&quot;duration&quot;:false,&quot;mute&quot;:false,&quot;volume&quot;:true,&quot;pip&quot;:false,&quot;airplay&quot;:false,&quot;settings&quot;:false,&quot;download&quot;:false,&quot;fullscreen&quot;:true,&quot;skipTime&quot;:5,&quot;isHeart&quot;:true,&quot;isPlaybackSpeed&quot;:true},&quot;playerColor&quot;:&quot;#03a5ed&quot;,&quot;overlyColor&quot;:&quot;#00000061&quot;,&quot;img&quot;:{&quot;animation&quot;:&quot;zoomIn&quot;,&quot;borderRadius&quot;:5,&quot;isHoverAnimation&quot;:true},&quot;image&quot;:{&quot;ratio&quot;:&quot;4:3&quot;},&quot;imgBorder&quot;:{&quot;color&quot;:&quot;#4527a4&quot;,&quot;style&quot;:&quot;solid&quot;,&quot;width&quot;:&quot;0px&quot;},&quot;caption&quot;:{&quot;position&quot;:&quot;overlyCenter&quot;},&quot;captionTypo&quot;:{&quot;fontSize&quot;:{&quot;desktop&quot;:16,&quot;tablet&quot;:15,&quot;mobile&quot;:14},&quot;fontWeight&quot;:500,&quot;lineHeight&quot;:&quot;135%&quot;},&quot;captionColors&quot;:{&quot;color&quot;:&quot;#fff&quot;,&quot;bg&quot;:&quot;#00000000&quot;},&quot;btnTypo&quot;:{&quot;fontSize&quot;:{&quot;desktop&quot;:18,&quot;tablet&quot;:15,&quot;mobile&quot;:14},&quot;fontWeight&quot;:500,&quot;lineHeight&quot;:&quot;100%&quot;},&quot;btnWidth&quot;:&quot;&quot;,&quot;btnHeight&quot;:&quot;&quot;,&quot;btnAlign&quot;:&quot;left&quot;,&quot;btnType&quot;:&quot;&quot;,&quot;btnStyle&quot;:&quot;&quot;,&quot;btnColors&quot;:{&quot;color&quot;:&quot;#4527a4&quot;,&quot;bg&quot;:&quot;#fff&quot;},&quot;btnHovColors&quot;:{&quot;color&quot;:&quot;#333&quot;,&quot;bg&quot;:&quot;#fff&quot;},&quot;btnPadding&quot;:{&quot;top&quot;:&quot;8px&quot;,&quot;right&quot;:&quot;15px&quot;,&quot;bottom&quot;:&quot;8px&quot;,&quot;left&quot;:&quot;15px&quot;},&quot;btnBorder&quot;:{&quot;color&quot;:&quot;#4527a4&quot;,&quot;style&quot;:&quot;solid&quot;,&quot;width&quot;:&quot;1px&quot;},&quot;btnRadius&quot;:{&quot;top&quot;:&quot;3px&quot;,&quot;right&quot;:&quot;3px&quot;,&quot;bottom&quot;:&quot;3px&quot;,&quot;left&quot;:&quot;3px&quot;},&quot;btnSpaceBetween&quot;:&quot;10px&quot;,&quot;styles&quot;:&quot;&quot;,&quot;sliderHeight&quot;:{&quot;desktop&quot;:&quot;550px&quot;,&quot;tablet&quot;:&quot;500px&quot;,&quot;mobile&quot;:&quot;400px&quot;},&quot;slider&quot;:{&quot;thumbs&quot;:&quot;classic&quot;,&quot;arrowColors&quot;:{&quot;color&quot;:&quot;#000&quot;,&quot;bg&quot;:&quot;transparent&quot;}},&quot;popupTheme&quot;:{&quot;color&quot;:&quot;#000&quot;,&quot;size&quot;:{&quot;desktop&quot;:50,&quot;tablet&quot;:70,&quot;mobile&quot;:90},&quot;closeIconColors&quot;:{&quot;color&quot;:&quot;#fff&quot;,&quot;bg&quot;:&quot;transparent&quot;},&quot;closeIconHColor&quot;:{&quot;color&quot;:&quot;#FF0000&quot;,&quot;bg&quot;:&quot;transparent&quot;},&quot;closeIconSize&quot;:{&quot;desktop&quot;:30,&quot;tablet&quot;:28,&quot;mobile&quot;:25}}}' data-content-indexs="[]"></div>

        
             
         </div>
</div>



<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/sivas-ve-basbaglar-katliami/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/basbaglar.mp3" length="1803200" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>4 Temmuz Çorum Katliamı-Unutulan Adalet</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/4-temmuz-corum-katliami/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/4-temmuz-corum-katliami/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 04 Jul 2026 16:20:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=10064</guid>

					<description><![CDATA[Toplumsal Hafızanın Kanayan Yarası: 4 Temmuz Çorum Katliamı ve Unutulan Adalet Türkiye’nin yakın tarihi, toplumsal barışı hedef alan,]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="628" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/yeni-coru-katliami-1024x628.jpg" alt="yeni coru katliami" class="wp-image-10067" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/yeni-coru-katliami-1024x628.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/yeni-coru-katliami-300x184.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/yeni-coru-katliami-768x471.jpg 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/yeni-coru-katliami.jpg 1304w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="10067" /></figure>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/corum-katliami.mp3"></audio></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="wp-block-paragraph"><strong>Toplumsal Hafızanın Kanayan Yarası: 4 Temmuz Çorum Katliamı ve Unutulan Adalet</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Türkiye’nin yakın tarihi, toplumsal barışı hedef alan, etnik ve mezhepsel fay hatlarını tetiklemek amacıyla kurgulanmış karanlık dönemlerle doludur. Bu karanlık sayfaların en acı verici, en derin iz bırakanlarından biri de şüphesiz 1980 yılının Mayıs ve Temmuz ayları arasında yaşanan Çorum Katliamı’dır. Bugün, 4 Temmuz 1980’de zirve noktasına ulaşan o büyük trajedinin üzerinden onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen, açılan yaralar toplumsal hafızada tazeliğini korumaya devam ediyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Karanlığa Giden Yol: Provokasyon ve Kışkırtma</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">12 Eylül 1980 askerî darbesine giden sürecin en önemli köşe taşlarından biri olan Çorum Olayları, durup dururken ortaya çıkan yerel bir çatışma değildi. Dönemin gergin siyasi atmosferinde, 27 Mayıs 1980&#8217;de MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak’ın Ankara’da uğradığı suikast, Çorum’daki fitili ateşlemek için bir bahane olarak kullanıldı. 29 Mayıs’tan itibaren kentte sağ ve sol gruplar arasında başlayan gerginlik, kısa sürede farklı mahallelerin karşı karşıya geldiği kitlesel bir baskıya dönüştü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ancak olayların asıl kırılma noktası ve katliama dönüşen yüzü, <strong>4 Temmuz 1980</strong> Cuma günü yaşandı. Şehrin en hassas noktalarını kaşımak isteyen karanlık eller, &#8220;Alaaddin Camii bombalandı&#8221; ve &#8220;Solcular komünistler camileri yakıyor&#8221; şeklinde tamamen asılsız, yalan bir şayia yaydılar. Cuma namazından çıkan kitlelerin bu provokasyonla kışkırtılması sonucu, başta Milönü Mahallesi olmak üzere Alevi ve sol görüşlü vatandaşların yoğun olarak yaşadığı bölgelere yönelik organize, kanlı bir saldırı dalgası başlatıldı.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Bir Kentin Parçalanışı</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Günlerce süren olaylar boyunca barikatlar kuruldu, evler ve iş yerleri yağmalandı, ateşe verildi. Kentin dış dünya ile iletişimi kesildi; ambargolar uygulandı. Çorum sokaklarında komşunun komşuya düşman edildiği, insanlığın askıya alındığı günler yaşandı. Resmi kayıtlara göre 57 vatandaşımızın hayatını kaybettiği, yüzlercesinin yaralandığı ve binlerce insanın doğup büyüdüğü toprakları terk etmek zorunda kaldığı bu süreç, sadece Çorum’u değil, tüm Türkiye’yi yasa boğdu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dönemin askeri ve mülki idarecilerinin olayları durdurmadaki yetersizliği ya da geç müdahalesi, provokasyonun büyüyerek bir katliama dönüşmesine zemin hazırladı. Çorum, 12 Eylül darbesine giden yolda toplumun nasıl kutuplaştırılabileceğinin ve bir iç çatışma provasının nasıl yapılabileceğinin en acı labaratuvarı haline getirilmişti.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Hafıza, Yüzleşme ve Kalıcı Barış</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Çorum Katliamı, sadece geçmişte kalmış bir tarih yaprağı değildir. Maraş’tan Çorum’a, Sivas’tan Gazi Mahallesi’ne uzanan bu acı silsilesi, bize toplumsal barışın ne kadar hassas bir dengede durduğunu ve provokasyonlara karşı ne denli uyanık olunması gerektiğini hatırlatan kalıcı bir derstir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir toplumun geleceğini sağlıklı bir şekilde inşa edebilmesi, geçmişindeki bu tür karanlık noktalara cesaretle bakabilmesinden, kurbanların anısını yaşatabilmesinden ve adaleti tam anlamıyla sağlayabilmesinden geçer. Aradan geçen yıllara rağmen Çorum’da hayatını kaybedenlerin acısı acımız, geride bıraktıkları adalet arayışı ise hepimizin ortak sorumluluğudur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bugün 4 Temmuz. Çorum Katliamı’nda yaşamını yitiren tüm canları saygı ve rahmetle anarken; nefretin, kutuplaşmanın ve kardeş kavgalarının bir daha asla bu topraklarda zemin bulamadığı, barış içinde bir gelecek diliyoruz. Unutmadık, unutmayacağız.</p>



    <div 
    class="align wp-block-lbb-lightbox"        id="lbbLightBox-2"
        data-attributes='{&quot;lightboxType&quot;:&quot;gallery&quot;,&quot;items&quot;:[{&quot;id&quot;:10072,&quot;content&quot;:&quot;https:\/\/vartoname.com\/wp-content\/uploads\/2026\/07\/CORUM-OLAYLARI.jpg.webp&quot;,&quot;alt&quot;:&quot;&quot;,&quot;caption&quot;:&quot;&quot;,&quot;altText&quot;:&quot;&quot;,&quot;artist&quot;:&quot;&quot;,&quot;type&quot;:&quot;image&quot;,&quot;thumbnail&quot;:&quot;https:\/\/vartoname.com\/wp-content\/uploads\/2026\/07\/CORUM-OLAYLARI.jpg.webp&quot;,&quot;isAudioThumbnails&quot;:true},{&quot;id&quot;:10070,&quot;content&quot;:&quot;https:\/\/vartoname.com\/wp-content\/uploads\/2026\/07\/corum.png&quot;,&quot;alt&quot;:&quot;&quot;,&quot;caption&quot;:&quot;&quot;,&quot;altText&quot;:&quot;&quot;,&quot;artist&quot;:&quot;&quot;,&quot;type&quot;:&quot;image&quot;,&quot;thumbnail&quot;:&quot;https:\/\/vartoname.com\/wp-content\/uploads\/2026\/07\/corum.png&quot;,&quot;isAudioThumbnails&quot;:true},{&quot;id&quot;:10067,&quot;content&quot;:&quot;https:\/\/vartoname.com\/wp-content\/uploads\/2026\/07\/yeni-coru-katliami.jpg&quot;,&quot;alt&quot;:&quot;&quot;,&quot;caption&quot;:&quot;&quot;,&quot;altText&quot;:&quot;&quot;,&quot;artist&quot;:&quot;&quot;,&quot;type&quot;:&quot;image&quot;,&quot;thumbnail&quot;:&quot;https:\/\/vartoname.com\/wp-content\/uploads\/2026\/07\/yeni-coru-katliami.jpg&quot;,&quot;isAudioThumbnails&quot;:true}],&quot;align&quot;:&quot;&quot;,&quot;cId&quot;:&quot;&quot;,&quot;audio&quot;:{&quot;player&quot;:&quot;&quot;,&quot;typo&quot;:{&quot;fontSize&quot;:{&quot;desktop&quot;:16,&quot;tablet&quot;:15,&quot;mobile&quot;:14},&quot;fontWeight&quot;:500,&quot;lineHeight&quot;:&quot;135%&quot;}},&quot;layout&quot;:&quot;default&quot;,&quot;columns&quot;:{&quot;desktop&quot;:3,&quot;tablet&quot;:2,&quot;mobile&quot;:1},&quot;columnGap&quot;:&quot;10px&quot;,&quot;rowGap&quot;:&quot;10px&quot;,&quot;content&quot;:{&quot;caption&quot;:false,&quot;overlyColor&quot;:false,&quot;lightboxCaption&quot;:true},&quot;button&quot;:{&quot;icon&quot;:{&quot;class&quot;:&quot;fab fa-wordpress&quot;},&quot;text&quot;:&quot;Image&quot;},&quot;galleryIcon&quot;:true,&quot;popupOptions&quot;:{&quot;mixAllData&quot;:false},&quot;popupIconLeft&quot;:{&quot;infobar&quot;:true},&quot;popupIconMiddle&quot;:{&quot;zoomIn&quot;:true,&quot;zoomOut&quot;:true,&quot;toggle1to1&quot;:false,&quot;rotateCCW&quot;:false,&quot;rotateCW&quot;:false,&quot;flipX&quot;:false,&quot;flipY&quot;:false,&quot;fullscreen&quot;:true},&quot;popupIconRight&quot;:{&quot;twitter&quot;:false,&quot;facebook&quot;:false,&quot;download&quot;:false,&quot;slideshow&quot;:true,&quot;thumbs&quot;:true,&quot;close&quot;:true},&quot;thumb&quot;:{&quot;type&quot;:&quot;classic&quot;,&quot;showOnStart&quot;:true,&quot;minCount&quot;:2},&quot;slideShow&quot;:{&quot;playOnStart&quot;:false,&quot;timeout&quot;:3000},&quot;options&quot;:{&quot;wheel&quot;:&quot;zoom&quot;,&quot;transition&quot;:&quot;fade&quot;},&quot;controls&quot;:{&quot;play-large&quot;:true,&quot;restart&quot;:false,&quot;rewind&quot;:true,&quot;play&quot;:true,&quot;fast-forward&quot;:true,&quot;progress&quot;:true,&quot;current-time&quot;:false,&quot;duration&quot;:false,&quot;mute&quot;:false,&quot;volume&quot;:true,&quot;pip&quot;:false,&quot;airplay&quot;:false,&quot;settings&quot;:false,&quot;download&quot;:false,&quot;fullscreen&quot;:true,&quot;skipTime&quot;:5,&quot;isHeart&quot;:true,&quot;isPlaybackSpeed&quot;:true},&quot;playerColor&quot;:&quot;#03a5ed&quot;,&quot;overlyColor&quot;:&quot;#00000061&quot;,&quot;img&quot;:{&quot;animation&quot;:&quot;zoomIn&quot;,&quot;borderRadius&quot;:5,&quot;isHoverAnimation&quot;:true},&quot;image&quot;:{&quot;ratio&quot;:&quot;4:3&quot;},&quot;imgBorder&quot;:{&quot;color&quot;:&quot;#4527a4&quot;,&quot;style&quot;:&quot;solid&quot;,&quot;width&quot;:&quot;0px&quot;},&quot;caption&quot;:{&quot;position&quot;:&quot;overlyCenter&quot;},&quot;captionTypo&quot;:{&quot;fontSize&quot;:{&quot;desktop&quot;:16,&quot;tablet&quot;:15,&quot;mobile&quot;:14},&quot;fontWeight&quot;:500,&quot;lineHeight&quot;:&quot;135%&quot;},&quot;captionColors&quot;:{&quot;color&quot;:&quot;#fff&quot;,&quot;bg&quot;:&quot;#00000000&quot;},&quot;btnTypo&quot;:{&quot;fontSize&quot;:{&quot;desktop&quot;:18,&quot;tablet&quot;:15,&quot;mobile&quot;:14},&quot;fontWeight&quot;:500,&quot;lineHeight&quot;:&quot;100%&quot;},&quot;btnWidth&quot;:&quot;&quot;,&quot;btnHeight&quot;:&quot;&quot;,&quot;btnAlign&quot;:&quot;left&quot;,&quot;btnType&quot;:&quot;&quot;,&quot;btnStyle&quot;:&quot;&quot;,&quot;btnColors&quot;:{&quot;color&quot;:&quot;#4527a4&quot;,&quot;bg&quot;:&quot;#fff&quot;},&quot;btnHovColors&quot;:{&quot;color&quot;:&quot;#333&quot;,&quot;bg&quot;:&quot;#fff&quot;},&quot;btnPadding&quot;:{&quot;top&quot;:&quot;8px&quot;,&quot;right&quot;:&quot;15px&quot;,&quot;bottom&quot;:&quot;8px&quot;,&quot;left&quot;:&quot;15px&quot;},&quot;btnBorder&quot;:{&quot;color&quot;:&quot;#4527a4&quot;,&quot;style&quot;:&quot;solid&quot;,&quot;width&quot;:&quot;1px&quot;},&quot;btnRadius&quot;:{&quot;top&quot;:&quot;3px&quot;,&quot;right&quot;:&quot;3px&quot;,&quot;bottom&quot;:&quot;3px&quot;,&quot;left&quot;:&quot;3px&quot;},&quot;btnSpaceBetween&quot;:&quot;10px&quot;,&quot;styles&quot;:&quot;&quot;,&quot;sliderHeight&quot;:{&quot;desktop&quot;:&quot;550px&quot;,&quot;tablet&quot;:&quot;500px&quot;,&quot;mobile&quot;:&quot;400px&quot;},&quot;slider&quot;:{&quot;thumbs&quot;:&quot;classic&quot;,&quot;arrowColors&quot;:{&quot;color&quot;:&quot;#000&quot;,&quot;bg&quot;:&quot;transparent&quot;}},&quot;popupTheme&quot;:{&quot;color&quot;:&quot;#000&quot;,&quot;size&quot;:{&quot;desktop&quot;:50,&quot;tablet&quot;:70,&quot;mobile&quot;:90},&quot;closeIconColors&quot;:{&quot;color&quot;:&quot;#fff&quot;,&quot;bg&quot;:&quot;transparent&quot;},&quot;closeIconHColor&quot;:{&quot;color&quot;:&quot;#FF0000&quot;,&quot;bg&quot;:&quot;transparent&quot;},&quot;closeIconSize&quot;:{&quot;desktop&quot;:30,&quot;tablet&quot;:28,&quot;mobile&quot;:25}}}' data-content-indexs="[]"></div>

        
             
         </div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/4-temmuz-corum-katliami/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/corum-katliami.mp3" length="1837890" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>Aynı Acının İki Tarihi!</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/ayni-acinin-iki-tarihi/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/ayni-acinin-iki-tarihi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Jul 2026 19:08:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Hasan Dede]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=10028</guid>

					<description><![CDATA[Aynı Acının İki Tarihi! Yeryüzü var olduğundan beri insanlık nice acılar gördü. Savaşlar, katliamlar, sürgünler, kırımlar…&#160; Her biri]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="1536" height="1024" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/dede-hasan.jpg" alt="dede hasan" class="wp-image-10030" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/dede-hasan.jpg 1536w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/dede-hasan-300x200.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/dede-hasan-1024x683.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/dede-hasan-768x512.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 1536px) 100vw, 1536px" data-mwl-img-id="10030" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph"><strong>Aynı Acının İki Tarihi!</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Yeryüzü var olduğundan beri insanlık nice acılar gördü. Savaşlar, katliamlar, sürgünler, kırımlar…&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Her biri ardında kapanması zor yaralar, nesilden nesile aktarılan travmalar bıraktı. Tarih kitapları olayları yazar ama asıl yükü, o günleri yaşayan insanların hafızası taşır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir de insanın kendi ömrü boyunca tanık olduğu acılar vardır. Bir haberle yüreğine düşen, yıllar geçse de unutamadığı acılar…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kimi insan hiçbir suçu, hiçbir günahı yokken, başkalarının öfkesi ya da körleşmiş ideolojileri yüzünden hayattan koparılır.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kimi ise bilgisiyle, sanatıyla, şiiriyle, türküsüyle insanlara umut olmak, hafızalarında güzel bir iz bırakmak için bir etkinlikte yer alır fakat ertesi güne ulaşamaz. Çünkü birileri, kendi karanlık düşüncelerini insan hayatından daha değerli görür.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İşte 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta, Madımak Oteli’nde yaşanan katliam, bu toprakların hafızasına kazınmış en derin acılardan biridir. Düşünceleri, sanatları ve inançları nedeniyle insanlar, göz göre göre yakılarak yaşamdan koparıldı. O gün yalnızca canlar değil, vicdan da ateşe verildi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Henüz bu acının dumanı dağılmadan, 5 Temmuz 1993’te Erzincan’ın Başbağlar Köyü’nde bu kez masum köylüler hedef alındı. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve siviller… Nefretin, intikamın ve kör şiddetin kurbanı oldu. Bir köyün sessizliği, insanlığın ortak vicdanında yankılanan büyük bir çığlığa dönüştü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aslında acının kimliği yoktur. Gözyaşının mezhebi, dili, etnik kökeni olmaz. Yakılan da aynı candır, kurşunlanan da…&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Geride kalan annenin gözyaşı da aynıdır, babanın sessizliği de, yetim kalan çocuğun özlemi de.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ne yazık ki tarih boyunca insanlar, kendileri gibi düşünmeyenlerin ölümünü meşrulaştırmaya çalıştı. Oysa hiçbir inanç, hiçbir ideoloji, hiçbir siyasi görüş masum bir insanın canından daha değerli değildir. Bir cana kıymanın haklı gerekçesi olamaz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aradan yıllar geçti. Bugün geriye dönüp baktığımızda, Sivas’ta yaşamını yitirenleri de Başbağlar’da katledilenleri de aynı insanlık vicdanıyla anmak zorundayız. Acılar arasında taraf tutmak değil, acının kendisine karşı durmak gerekir. Çünkü bir katliamı görüp diğerini görmezden gelmek, vicdanı eksiltir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Belki artık kaybettiklerimizi geri getiremeyiz. Ama onların anısından çıkaracağımız en büyük ders, nefreti değil, birlikte yaşam kültürünü büyütmek, öfkeyi değil, adaleti savunmak olmalıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu topraklar artık yeni acılar değil,&nbsp; birbirinin yasına saygı duyan, farklılıkları zenginlik olarak gören insanların hikâyesini yazmalıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">2 Temmuz Sivas Madımak’ta, 5 Temmuz Başbağlar’da yaşamını yitiren bütün masum insanları saygı, rahmet ve derin bir hüzünle anıyorum.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsanlığa düşen görev ise yalnızca ölenlere rahmet dilemek değil,&nbsp; benzer acıların bir daha yaşanmaması için ortak vicdanda buluşabilmektir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hasan Dede</p>



<p class="wp-block-paragraph">Eğitimci&nbsp;</p>
</div>
</div>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/hasan-dede-sivas-uzerine.mp3"></audio></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/ayni-acinin-iki-tarihi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/hasan-dede-sivas-uzerine.mp3" length="1457548" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>Dinmeyen Sızı: 33. Yılında Madımak Katliamı</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/sivas-katliami-33-yili/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/sivas-katliami-33-yili/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Jul 2026 17:10:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=9874</guid>

					<description><![CDATA[Unutmadık, Aklımızda Katliamı’nın üzerinden dile kolay, tam 33 yıl geçti. Bu acı üzerine konuşmak da yazmak da her]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-large sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="683" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/sivas-katliami-1024x683.jpg" alt="sivas katliami" class="wp-image-9878" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/sivas-katliami-1024x683.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/sivas-katliami-300x200.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/sivas-katliami-768x512.jpg 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/sivas-katliami.jpg 1536w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="9878" /></figure>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/sivas-katliami.mp3"></audio></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="has-text-color has-link-color has-medium-font-size wp-elements-f69c2701689d2b7e656c93814ba43578 wp-block-paragraph" style="color:#b00505"><strong>Unutmadık, Aklımızda</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"> Katliamı’nın üzerinden dile kolay, tam 33 yıl geçti. Bu acı üzerine konuşmak da yazmak da her sene aynı ağırlığı çöktürüyor insanın göğsüne. Çünkü Madımak denince insanın aklına sayılar, tarihler değil; o dumanların arasında birbirine sarılan gencecik insanlar, yarım kalan şiirler ve pencere kenarında çaresizce bekleyen gözler geliyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gelin, bu kanayan yarayı resmi raporların soğukluğundan sıyırıp, içimiz sızlayarak, insanca konuşalım.</p>



<p class="has-large-font-size wp-block-paragraph"><strong>O Gün Sivas&#8217;ta Ne Oldu?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">1993’ün o sıcak Temmuz gününde, Sivas aslında Pir Sultan Abdal’ı anmak, sanatı, sözü, deyişleri konuşmak için bir araya gelen güzelim insanları ağırlıyordu. Metin Altıok oradaydı, Behçet Aysan oradaydı; henüz yirmili yaşlarının başında, bağlamasının tellerine can veren Hasret Gültekin oradaydı. Koridorlarında neşeyle semah dönen gencecik çocuklar vardı o otelin.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sonra bir şeyler organize edildi, birileri düğmeye bastı. Şehrin sokaklarında nefret dolu bildiriler gezmeye başladı. Aziz Nesin’in varlığı, inançlar, hassasiyetler bahane edilerek koca bir şehir kışkırtıldı. Cuma namazından çıkan binlerce insan, gözü dönmüş bir öfkeyle Madımak Oteli’nin etrafını sardı.</p>



<p class="has-large-font-size wp-block-paragraph"><strong>Göz Göre Göre Gelen Felaket</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İçeridekiler saatlerce bekledi. Dışarıdaki barbarca çığlıkları duyarak, taşların pencereleri kırmasını izleyerek beklediler. &#8220;Bize bir şey yapmazlar, biz buraya misafir geldik&#8221; dediler belki de ilk saatlerde. Ama devlet, kolluk kuvvetleri, asker&#8230; Herkes sustu, herkes izledi. Koca bir otel dolusu aydın, sanatçı ve çocuk, şehrin göbeğinde saatlerce yalnız bırakıldı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sonra o ateş yakıldı. Otelin önündeki arabalar ateşe verildi, alevler binayı sardı. İşin en korkunç, en insanlık dışı kısmı neydi biliyor musunuz? Otel cayır cayır yanarken, dışarıdaki binlerce kişinin &#8220;Yakin ulan yakın, cehennem ateşi&#8221; diye tekbir getirmesi, sevinç çığlıkları atmasıydı. Barbarlık, tarihte az kez bu kadar çıplak ve pervasız bir şekilde kendini gösterdi.</p>



<p class="has-large-font-size wp-block-paragraph"><strong>Madımak&#8217;ta Sönen Hayatlar</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">O gün o cehennemde 33 konuk ve 2 otel çalışanı olmak üzere 35 canımızı kaybettik. Biz o gün sadece insanları değil; Türkiye’nin geleceğini, vicdanını, şiirini ve müziğini de yaktık.</p>



<p class="wp-block-paragraph">O yangında yitirdiğimiz, isimleri ve anıları önünde saygıyla eğildiğimiz canlarımız:</p>



<ul class="wp-block-list">
<li><strong>Muhlis Akarsu</strong> (45 yaşında – Sanatçı, ozan)</li>



<li><strong>Muhibe Akarsu</strong> (35 yaşında – Muhlis Akarsu’nun eşi)</li>



<li><strong>Metin Altıok</strong> (53 yaşında – Şair, yazar)</li>



<li><strong>Behçet Sefa Aysan</strong> (44 yaşında – Şair, doktor)</li>



<li><strong>Hasret Gültekin</strong> (22 yaşında – Sanatçı, müzisyen)</li>



<li><strong>Nesimi Çimen</strong> (62 yaşında – Sanatçı, ozan)</li>



<li><strong>Uğur Kaynar</strong> (37 yaşında – Şair)</li>



<li><strong>Asaf Koçak</strong> (35 yaşında – Karikatürist)</li>



<li><strong>Edibe Sulari</strong> (40 yaşında – Sanatçı)</li>



<li><strong>Erdal Ayrancı</strong> (35 yaşında – Yönetmen)</li>



<li><strong>Asım Bezirci</strong> (66 yaşında – Yazar, eleştirmen)</li>



<li><strong>Sehergül Yılmaz</strong> (15 yaşında – Çocuk, semah ekibi)</li>



<li><strong>Gülsün Karababa</strong> (22 yaşında – Sanatçı)</li>



<li><strong>Yeşim Özkan</strong> (20 yaşında – Üniversite öğrencisi, semah ekibi)</li>



<li><strong>Huriye Özkan</strong> (22 yaşında – Üniversite öğrencisi, semah ekibi)</li>



<li><strong>Carina Cuanna Thuijs</strong> (22 yaşında – Hollandalı gazeteci/öğrenci)</li>



<li><strong>Serkan Doğan</strong> (19 yaşında – Üniversite öğrencisi)</li>



<li><strong>Murat Gündüz</strong> (22 yaşında – Üniversite öğrencisi)</li>



<li><strong>Ahmet Özyurt</strong> (21 yaşında – Üniversite öğrencisi)</li>



<li><strong>Serpil Canik</strong> (19 yaşında – Semah ekibi)</li>



<li><strong>İnci Türk</strong> (22 yaşında – Üniversite öğrencisi)</li>



<li><strong>Yasemin Sivri</strong> (19 yaşında – Üniversite öğrencisi)</li>



<li><strong>Asuman Sivri</strong> (16 yaşında – Çocuk, student)</li>



<li><strong>Belkıs Çakır</strong> (18 yaşında – Öğrenci)</li>



<li><strong>Gülender Akça</strong> (25 yaşında – Kültür merkezi üyesi)</li>



<li><strong>Sait Metin</strong> (23 yaşında – Kültür merkezi üyesi)</li>



<li><strong>Handan Metin</strong> (20 yaşında – Kültür merkezi üyesi)</li>



<li><strong>Ahmet Öztürk</strong> (21 yaşında – Otel çalışanı)</li>



<li><strong>Kenan Yılmaz</strong> (21 yaşında – Otel çalışanı)</li>



<li><strong>Mehmet Atay</strong> (25 yaşında – Fotoğrafçı, gazeteci)</li>



<li><strong>Nurcan Şahin</strong> (14 yaşında – Çocuk)</li>



<li><strong>Özlem Şahin</strong> (17 yaşında – Çocuk)</li>



<li><strong>Menekşe Kaya</strong> (15 yaşında – Çocuk)</li>



<li><strong>Koray Kaya</strong> (12 yaşında – Çocuk, katliamın en genç kaybı)</li>



<li><strong>Muammer Çiçek</strong> (26 yaşında – Tiyatro oyuncusu)</li>
</ul>



<p class="wp-block-paragraph">Aziz Nesin ise o yangından yaralı kurtuldu ama itfaiye merdiveninden indirilirken bile linç edilmeye çalışıldı. Bu ülkenin yetiştirdiği en büyük yazarlardan biri, canını zor kurtardı o cehennemden.</p>



<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>Adalet Mi? Hiç Olmadı ki&#8230;</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Olayın arkasındaki derin karanlık, o kitleleri oraya yığan gerçek suçlular hiçbir zaman gün yüzüne çıkarılmadı. Birkaç piyon yargılandı, cezalar verildi ama asıl sorumlular elini kolunu sallayarak gezdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Daha da acısı neydi biliyor musunuz? Katliamın firari sanıklarının davası yıllar sonra <strong>zamanaşımı</strong> gerekçesiyle düşürüldü. İnsanlığa karşı işlenen bir suç, kağıt üzerindeki bir süre sınırı yüzünden kapatıldı. Adalet arayan ailelerin göz yaşları, o zamanaşımı kararlarıyla bir kez daha hiçe sayıldı. Yıllarca o otelin altında bir kebapçının işletilmesi ise hafızalarımıza kazınan bir başka utanç vesikası olarak kaldı.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p class="wp-block-paragraph"><strong>Bugün Bize Kalan Ne?</strong> Sivas Katliamı&#8217;nin üzerinden 33 yıl geçmesi, acıyı eskitmiyor. Aksine, adalet yerini bulmadığı için o yara her Temmuz’da yeniden kanıyor. Madımak’ı unutmamak, sadece ölenleri anmak demek değildir; bu topraklarda bir daha hiç kimsenin inancından, fikrinden, kimliğinden ötürü yakılmayacağı bir geleceği savunmaktır. Biz o yangını, o 35 canın ismini unutursak insanlığımızdan ve geleceğimizden vazgeçmiş oluruz.</p>
</blockquote>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/sivas-katliami-33-yili/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/sivas-katliami.mp3" length="2741518" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>Her Şeye Rağmen Yeniden Yazmak</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/her-seye-ragmen-yeniden-yazmak/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/her-seye-ragmen-yeniden-yazmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Jul 2026 16:46:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Ali Şeker]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=10018</guid>

					<description><![CDATA[Her Şeye Rağmen Yeniden Yazmak Bu sıcak yaz günlerinde, kitap sayfaları arasında gelgitler yaşayacağım, bir o kadar da]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="683" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/ali-seker-1024x683.jpg" alt="ali seker" class="wp-image-10019" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/ali-seker-1024x683.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/ali-seker-300x200.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/ali-seker-768x512.jpg 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/ali-seker.jpg 1536w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="10019" /></figure>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/ali-seker-sicak.mp3"></audio></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph"><strong>Her Şeye Rağmen Yeniden Yazmak</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu sıcak yaz günlerinde, kitap sayfaları arasında gelgitler yaşayacağım, bir o kadar da öğretici olacağına inandığım, en sevdiğim yazarların kitapları okuma masamın üzerinde beni bekliyorlar. İşte farklı bir ütopyada düşsel bir dünyaya adım atmaya hazırım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Son elli yılın en sıcak haziran ayı, günlerden perşembe haziran ayının on üçü tarih 2024. Üstümüzde uzun soluklu bir güneş, Karadeniz &#8216; in nemli kalın perdeleriyle el ele tutuşmuş. Gökyüzü, yaşadığın yerde varsa deniz, dağlar, birbirine benzeyen ovalar dizilimi. Sana bana her şey uzakta eşsiz bir güzellikte, parası olanı dışarı davet ediyor, alıcısına, cebine göre çok fazla.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Olmayandaysa yok yok, her şey gibi hayatta o paylaşması gereken sosyal adaleti maalesef sağlamıyor, alabildiğine yoksullaşıyoruz. Okyanus suyunun ısınması, doğa tahribatıyla, sen bu sıcak havalarda sokağa adım atamıyorsun. Orta yaşların ramağındaki sen bir başınasın ve ne kadar özgürsün. Üst üste bindirilmiş hanelerde, insanların ikisi üçü bir arada geçinemezken.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yaşamımızda her yaşın kendine göre katlanabilir anları oldukça fazla, zaman bize aldırmadan sonsuzluğa akıp gidiyor. Kendi penceremizde hep eski şeyler görürüz, somut yaşamın vazgeçilmez anlatımı hareket halinde, bir yerlerde kendini benimseniyor. Güneşin altında bütün karanlık gölgeler bir bir kalkıyor&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">İsteyen varsıl olan her şeyi satın alabilir, torbasını doldurup, isterse başka ülkelerde rezidanslar da dikebilir. Ayşe kadın: eğer varsa pazar yerindeki, meyve sebze döküntülerini toplamaya kaldığı yerden yine devam edebilir. Sizce hiç bir mahsuru yoktur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Süregelen iktidarların hiçbiri açlığı, yokluğu, adaletsizliği tersine çevirmemiştir, ne de sömürüyü minimize etmiştir. Karşılıklı sevgi, eşitlik, yaratıcılık ile tanımlanan yurttaşlık bilgisini nereye koyacaksınız. Kendi kimliğinizle çok övünen siz milliyetçi muhafazakâr emlak zengini beyler, Türk Lirasının değeri bir madeni pula indirgenmiş bir vaziyette, en dipte gideceği bir yerde yok. Bunun için bir öngörünüz var mı, yarın enflasyonu düşürmek gibi sosyal yaralara bir reçeteniz olmalı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sana bana her şey uzakta eşsiz bir güzellikte, parası olanı dışarı davet ediyor, alıcısına, cebine göre daha iyi. Var olan anayasaya, AHİM &#8216; e, toplumsal kuralların tamamına, yurttaş ayırmaksızın, bağıtlanmış uluslararası sözleşmelere, bir kişinin keyfine keder hukuk çerçevesinde uyulmuyorsa, bir şeyi sil baştan tekrar istemek, tokluk duygusunun yirmi iki senelik iktidar, kibrinin içine bir insanın ölünceye kadar düşemesidir ve bu tiranlaşmaktan başka bir şey değil.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İstemek, istemek, her şeyi elde etmek, insanoğlunun vazgeçemediği bencilce kötü bir huyudur. Şimdi yönetenlerin sultanlarda olmayan yetkisine her toplum dinamiklerinin dur demesinin zamanı geldi ve geçiyor. Mütevazı yer sofrasında, bir yüzüğün açlığıyla başarılı olmanın dönemi çok gerilerde kaldı. Kendi toplumuna daha faydalı olmanın en doğru yolu, çoğulcu parlamenter sistem, kuvvetler ayrılığına bir an önce geri dönmek olduğunu, bütün toplum dinamiklerinin görmesi gerekir&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kitaplar: düşüncenin kalıcı bir şekilde yazı yoluyla can bulmasının yani sıra edebiyatın, okurun ruhuna işlemesine katkı yapan elverişli bir etkisi de muhakkak vardır. Okuma masama oturdum, kitap sayfaları arasında arada bir başımı kaldırdığımda çevremdeki manzaranın seyrine bir anlığına bakmaya başlıyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Balkon penceresinin kuzeyinde yaşı benden epeyce geçkin çam ağaçlarıyla örülü yeşillik, varoşlu evler iç içe. Doğusunda Yamanlar dağı güneşin alnında çıplak örtüsüz, en üste mavi gökyüzünün renklerle olan tek uyumu birleşiyor. Karşımızda İzmir Körfezi, deniz alabildiğine küçüldükçe küçülüyor. Doğa kendini bütünüyle güneşe vermiş, küçük atık bir cam parçası bile büyük yangınlar çıkarmaya çok yatkın, gün ışığında kendi artıklarımız ateş topu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu sıcak yaz günlerinde: çoğunluk, en besleyici olan metafizik yanıyla kendi gölgesinin altında oturabilir, oturabiliyorsa. Bilimden, fenden ve matematikten uzak, bir adım ötemizde açlık. Yaş ortalaması elli sekiz yaş üstü, üretim alış veriş marketlerin raflarında son kullanma tarihi çoktan geçmiş. Tarlaların büyük bir bölümü tarihi belli olmayan nadasa terkedilmişti, ülkem&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Her anlamda aç olmak duygusunun kendini daha iyi beslediğini okuduğumuz kitaplarda ve kendi somut koşullarımız içerisinde daha iyi anlaya biliyoruz. Evet, gerçek anlamda karnı aç olan bir kişi, alınteriyle iştahla yediği yemekten tat alabilir. Kitaplarla: ikinci bir gözle gezintiye çıkmak, her haliyle düşsel dünyamıza güzel bir etki uyandırıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Haziran ayının yakıcı güneşi, kalın sıcak perdesiyle her şeyi örtmüş, her yanımız sıcak mı sıcak, kentler derin bir sessizliğe gömülmüştü. Birinci doğamız olan toprakla geçinemezken, toprağı öldürüp üst üste yığmak, beton satın almak katbekat evler, nasıl bir duygu kendimizi gelecek olan evrene, çocuklara nasıl anlatacağız&#8230;.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Okuduğumuz kitapları biz yazmasak da, some kitaplarda yazarın düşüyle, hayatın her kımıltısını insan duyumsayabiliyor&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Evet, yazın &#8211; düşün sanatını yazan birileri olmazsa, nasıl bir kitap okuruna döneşebiliriz &#8216; in cevabı yine yazmak, her şeye rağmen yeniden yazmak. Hiç hayıflanmamıza gerek yok. Ve o an şöyle bir duygu aklımızdan geçebilir. Ne yazık ki, yazar! Benim gibi düşünüp öyle yazmış, her cümlesinde kendimi buluyorum&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8221; Bu da benim doğal kusurum olsun&#8230;&#8221;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Ali Şeker</strong></p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/her-seye-ragmen-yeniden-yazmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/07/ali-seker-sicak.mp3" length="2771820" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>Devletsizlik Koşullarında Milliyetçilik</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/devletsizlik-kosullarinda-milliyetcilik/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/devletsizlik-kosullarinda-milliyetcilik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 29 Jun 2026 17:26:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Hüsamettin Turan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=10010</guid>

					<description><![CDATA[Devletsizlik Koşullarında Milliyetçilik:Kürt Kimliğinde Varlık Refleksi OlarakUlusal BilinçUlus-devletlerin siyasal ve hukuki çerçevesi içinde milliyetçilik çoğunlukla bir ideoloji olarak]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="683" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/devletsizlik-1024x683.jpg" alt="devletsizlik" class="wp-image-10012" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/devletsizlik-1024x683.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/devletsizlik-300x200.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/devletsizlik-768x512.jpg 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/devletsizlik.jpg 1536w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="10012" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph"><strong>Devletsizlik Koşullarında Milliyetçilik:<br>Kürt Kimliğinde Varlık Refleksi Olarak<br>Ulusal Bilinç</strong><br>Ulus-devletlerin siyasal ve hukuki çerçevesi içinde milliyetçilik çoğunlukla bir ideoloji olarak tartışılır.<br>Fransız, Japon ya da Türk gibi yerleşik devlet yapısına sahip uluslarda milliyetçilik, bireysel bir yönelimi ya da politik bir tercihi ifade edebilir; bireyin sağcı, muhafazakâr ya da milliyetçi olup olmadığı, siyasal eğilim düzeyinde değerlendirilir.<br>Oysa bu çerçeve …<br>Devletsiz uluslara uygulandığında analitik olarak çöker. Kürtler gibi modern devlet sistemine entegre edilmemiş, aksine parçalanmış, bastırılmış ve yok sayılmış bir halk söz konusu olduğunda milliyetçilik bir fikir olmaktan çıkar, varoluşsal bir zemine dönüşür.<br>Kürt milliyetçiliği, düşünsel bir akımdan ziyade, bu yokluk karşısında bir direnç ve anlam inşası biçimidir. Varlık felsefesi açısından bakıldığında, milliyetçilik devletsiz bir millet için bir ideoloji değil, kolektif varoluşun bilinci ve sürekliliğidir. Devletin olmadığı koşullarda ulus, kendini ancak bu bilinç aracılığıyla korur ve tanımlar.<br>Moderniteyle şekillenen ulus-devlet sistemi, kültürel homojenlik ve merkeziyetçi hukuk ilkeleri etrafında inşa edildi.<br>Fransız Devrimi’nden bu yana ulus-devletler, kendi içlerinde ulus yaratma süreçlerini, eğitim, dil, kamu kurumları ve hukuki vatandaşlık mekanizmalarıyla yürüttüler. Bu mekanizmalar, bireyin milliyetçi olup olmamasını önemsizleştirir; çünkü birey, zaten doğduğu andan itibaren ulusal kimliğe hukuken ve toplumsal olarak eklemlenmiştir.<br>Fransız bir birey, Fransız milliyetçisi olmadığı hâlde Fransız’dır; çünkü devleti, dili, eğitimi ve hukuku onu bu aidiyetin içine alır.<br>Bu durum, Michael Billig’in ortaya koyduğu banal milliyetçilik kuramıyla da açıklanabilir. Bayraklar, marşlar, kimlik belgeleri, resmi dil kullanımı gibi gündelik ve görünmez pratikler üzerinden ulusal kimlik sürekli yeniden üretilir.<br>Bu sıradan milliyetçilik biçimi, devlet sahibi uluslarda o kadar içselleşmiştir ki, milliyetçi bir tutum takınmak için milliyetçiliği düşünmek bile gerekmez. Yani, Fransız ya da Japon olmak için milliyetçi olmak gerekmez; çünkü o kimlik zaten toplumsal olarak kabul edilmiştir.<br>Kürtler için bu koşullar yoktur.<br>Kürt halkı, dört ayrı ulus-devletin sınırları içinde bölünmüş, dili yasaklanmış, tarihi inkâr edilmiş ve eğitim kurumlarından dışlanmış bir halktır. Ne bir Kürt devleti ne de uluslararası tanınmış bir hukuki statüsü vardır. Bu nedenle Kürt kimliği, sadece etnik ya da kültürel bir unsur değil, aynı zamanda politik ve varoluşsal bir meseledir.<br>Milliyetçilik burada bir seçeneği, ideolojik yönelimi değil; süreklilik arz eden yokluk koşullarına karşı bir kimlik bilincini ifade eder. Devlet sahibi ulusların sahip olduğu banal aidiyet alanları, Kürtler için her gün yeniden kazanılması, inşa edilmesi gereken zor alanlardır. Bu nedenle milliyetçilik, Kürt birey için bir ideolojik yönelim değil, yoklukla şekillenen varlık arayışıdır.<br>Bu bağlamda Kürt milliyetçiliğini diğer milliyetçiliklerle aynı teorik çerçevede değerlendirmek indirgemeci olur.<br>Çünkü …<br>Örneğin Alman, Fransız ya da Japon milliyetçiliği devlet kurmuş ya da devlet tarafından kurumsallaştırılmış milliyetçiliklerdir.<br>Oysa Kürt milliyetçiliği devletsizliğe karşı bir kendini koruma içgüdüsüdür. Bu bağlamda Benedict Anderson’un hayali cemaatler kavramı ya da Gellner’in milliyetçiliği sanayi toplumunun ürünü olarak tanımlaması, Kürt gerçekliğiyle sınırlı düzeyde kesişebilir. Çünkü Kürtler için cemaat sadece hayal değil, aynı zamanda yokluk koşullarında var edilmek zorunda kalınan bir sığınaktır.<br>Kürt milliyetçiliğinin bu varoluşsal niteliği, onu ideolojik fraksiyonlara ait dar bir dil olarak sunan yaklaşımlarla da çelişir. Modern ulus-devletlerin yurttaşlarına sunduğu kamusal aidiyet alanı Kürtlere kapalıdır.<br>Ne resmi dilde konuşma hakkı ne de kamusal bir Kürt kimliğiyle eğitim, hukuk ve siyaset alanında var olma imkânı tanınmıştır. Bu nedenle Kürt bir birey, kendisini anlamlandırmak için doğal olarak ulusal aidiyete yönelir.<br>Aidiyet, burada soyut bir kimlik tercihi değil, hayatta kalma biçimidir. Bu milliyetçilik, bireyi herhangi bir ideolojik kampın içine sokmaz; aksine, halkın kültürel ve tarihsel sürekliliğiyle temas hâlinde kalarak, onu varoluşsal olarak tanımlar.<br>Kürt milliyetçiliği bu bağlamda her Kürt bireyin taşıdığı potansiyel bir bilinçtir. Bu bilinç kimi zaman politikleşir, kimi zaman bastırılır, kimi zaman bireysel düzlemde yaşanır.<br>Ancak<br>Her hâlükârda milliyetçilik burada bir politik görüş değil, ulusal yokluk hâline karşı verilen anlam arayışıdır. Bu anlamıyla Kürt milliyetçiliğini, örneğin Türk, Arap ya da Fars milliyetçiliğiyle aynı düzlemde tartışmak tarihsel gerçekliği saptırmak olur. Çünkü biri bir ulusun diğerleri üzerindeki tahakkümünü, diğeri ise bu tahakküme karşı ulusal varoluşun yeniden inşasını temsil eder.<br>Bu bağlamda, Kürt milliyetçiliğini bir ideolojik eğilim gibi sunmak, onun tarihsel, sosyolojik ve siyasal bağlamını görmezden gelmektir.<br>Kürtler için milliyetçilik, bir tercihten çok, sürekli bastırılan kimliğe karşı bir varlık alanı yaratma refleksidir.<br>Devlet sahibi ulusların gündelik milliyetçiliği nasıl sıradan bir vatandaşlık pratiği olarak işliyorsa, Kürt milliyetçiliği de devletsizliğin ve inkârın içinden doğan tarihsel bir zorunluluk olarak anlaşılmalıdır. Bu nedenle milliyetçilik, Kürtler için bir fikir değil, bir zemin yokluğunun doğal sonucu ve bu yokluğa karşı verilen kolektif bir cevaptır.</p>
</div>
</div>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/devletsizlik.mp3"></audio></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/devletsizlik-kosullarinda-milliyetcilik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/devletsizlik.mp3" length="2612996" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>Kanlı Osman’dan Şanlı Osman’a</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/kanli-osman-sanli-osman/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/kanli-osman-sanli-osman/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Jun 2026 09:46:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Akman Gedik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=9991</guid>

					<description><![CDATA[Kanlı Osman’dan Şanlı Osman’a &#124; Bir Köyün Hafıza Mücadelesiİnsan üzerine mutabık olunmuş düşünce, felsefe, politika, inanç, sosyoloji ya]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="683" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/akman-osman-1024x683.jpg" alt="akman osman" class="wp-image-9992" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/akman-osman-1024x683.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/akman-osman-300x200.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/akman-osman-768x512.jpg 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/akman-osman.jpg 1536w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="9992" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>Kanlı Osman’dan Şanlı Osman’a | Bir Köyün Hafıza Mücadelesi</strong><br>İnsan üzerine mutabık olunmuş düşünce, felsefe, politika, inanç, sosyoloji ya da antropoloji de kolay kolay bir şey bulunmaz. Çünkü insan biyolojik olarak kategorize edilse de, psikolojik, kültürel ya da toplumsal olarak ”kategorize etmek” yanıltıcı olur. Çünkü insanın davranışı değişken, çevresel ilişkilere ve bilincine bağlı olarak değişir. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli niteliklerden biri toplumsal varlık olması, yani toplum haline gelmesidir.Toplum haline gelmesini, ”insanın erdemi” olarak görür İbni Rüşd. Ortak yaşamı kurmanın toplum haline gelmekten geçtiğini hatırda tutmak gerek. Toplanabilmek önemli. Toplanabilmek aynı zamanda bir iş birliğini zorunlu kılar. İşbirliği ile beraber doğal olarak iş bölümü ortaya çıkar. İş bölümü eşitsizliğin başlangıcı olur çoğunlukla. Gücü elinde bulunduranlar bir müddet sonra kendini her şeyin sahibi görürler.<br>Yan yana gelmenin, yani bir araya gelmenin ortak davranışlardan, alışkanlıklardan, ortak kültür oluşturmaktan, eğitim (aile,okul, toplum) ile toplumun ortak hafızasını oluşturmaktan (masal,hikâye, ninni) geçtiğini toplum bilimleri söyler bize. Bunların neticesinde toplumun ortak bir paydası olarak uyum içinde olması gösterilebilir.<br>İnsan, insan olarak doğar. Irki ya da dini kimlikler sonradan edinilir. Sonrasında da siyasal işlerin içine düşülür. İnsan olarak doğduğunuz kültürel miras içinde kimlikler edinirsiniz. Bu kimlikler her ne kadar dışsal belirlenimler olsa da zamanla benimsenir, içselleştirilir.<br>İnsan farklılığı olan bir varlıktır desek yanlış olmaz sanırım. Bu farklılıklara saygılı olmak, farklılığını bilerek yan yana yaşamanın yolunu bulmak her zaman zenginliğin hanesine yazılabilinir. Benzeştirmek, iyi bir tutkal değildir. Her zaman çatışmalı bir durumu içinde barındırır.<br>Doğada her şey bir isim ile bilinir. Her şey kendi ismiyle çağrılır, belki de doğal olanı bu. Kimileyin bu böyle olmuyor ne yazık ki. Bir zaman diliminde atanızdan öğrendiğiniz isimler sizin iradenize rağmen değiştirelebilinir. Bu idari bir karar olsa da, kültürel ve tarihsel hafızaya bir müdahaledir. Bir hafızayı silmektir. O insanın geçmişle bağını kesmektir. Dolayısıyla sosyoloji ve Antropolji de, &#8221;toplumsal hafızaya müdahale&#8221; olarak tanımlanır.<br>Tarihte ismi değiştirilen çokça yerleşke var. İsmi değiştirilen yerlerden biri de Kanlı Osman Köyü. Şimdi diyeceksiniz ki bu Kanlı Osman Köyü nerededir. Bu köy Çorum Merkeze bağlı dağın eteklerine kurulmuş, ormanlık bir köy. İlginçtir köy bir Kürt-Alevi köyü. Alaca&#8217;dan tutun ta Hüseyinova&#8217;nın üstündeki dağın eteklerine kadar otuza yakın alevi köyü var. Yaşlıların hafızasında köyün isminin daha önceleri “Monton”, sonrasında “Abbasağa“ ve köylülerin nedenini tam bilemedikleri bir katliamdan dolayı köyün isminin “Kanlıosman köyü” olarak geldiği, mıntıkanın orijinal isminin de Çat olduğu söylenir. Şimdi ismi Şanlı Osman olan köyün komşuları ise; Molla Hasan ve Kadı Deresi Köyleridir. Her iki köy de alevi köyleridir. Alevi köylerine verilen isimlere bakınca pek iyi niyetle yapılmadığını akılda tutalım. Bu daimi olarak “hizaya getir”menin tavrıdır. Bundan çok çok uzun yıllar evveli Kanlı Osman köyünün ahalisi kendi aralarında konuşup bir sonuca varamamışlar çoğu zaman. Kendi aralarında tartışıp durmuşlar. Huzursuz olsalarda köyün isminden, çok sesli dile getirmemişler. Doluya koymuşlar olmamış, boşa koymuşlar bir şey olacağı yok. Köyün bu isminden pek memnun olmasalar da, ezici çoğunluğu okur yazar olmadığından derdini anlatacak bir merci, yol bilememişler. En nihayetinde biraz cesaretini toplayan köyün ak sakallı piri fanileri, muhtarları başlarında olmak üzere bir heyetle, &#8221;Bir vilayete varalım, derdimizi anlatalım. Biz köyümüzün isminden memnun değiliz. Kanlı diye isim mi olur diyelim?” demişler. Pek tabii esas rahatsız oldukları Kanlı olduğu kadar Osman ismine de takılmışlar. Lakin ilk başlarda devletin tepkisini çekmemek için Kanlı ile yetinmekte karar kılmışlar. En nihayetinde varılmış vilayete, verilmiş istida.<br>&#8221;Buyrun, ne için geldiniz ?&#8221; diyen buyurgan sese, bir iki yutkunup, boğazlarını temizledikten sonra, gömlek düğmelerini sonuna kadar ilikleyerek, başından şapkaları avuçlarının içine alarak, eğilmişler başlarıyla beraber. Muhtar elleri titreyerek vermiş istidayı.<br>&#8221; Köyümüzün isminden memnun değiliz begim&#8221; deyivermiş muhtar yutkunarak. Almış istidayı, &#8221;Ne var köyünüzün isminden. Neden değiştirmek istersiniz.Tamam tamam ver, işleme koyacağız. Tarafınıza bilgi verilecektir daha sonra&#8221; demiş buyurgan ses. Ellerinde şapkaları, başları önde eğilir kalkar vaziyette gerisin geriye çıkmışlar devletin kapısından.<br>Aradan epey bir zaman geçmiş. Gelmiş resmi bir evrak Muhtara. Duman tutmaya muhtarı. Aksakalı piri faniler büyük bir heyecanla toplanmışlar Muhtar&#8217;ın evinde. &#8221;Hele oku muhtar. Gözünü seveyim oku hele. Ne olmuş bizim istidanın sonucu&#8221; deyivermişler hep bir ağızdan. Muhtar heceleyerek ve elleri titreyerek okumuş,<br>&#8221; Bun-dan böy-le köyü-nüzün is-mi Kan-lı Os-man&#8217;dan Şan-lı Os-man&#8217;a çevrilmiştir&#8221; diye bitirmiş Muhtar.<br>Bunlar birbirlerinin gözüne bakmışlar. “Ulan Kanlı&#8217;dan kurtulduk Osman&#8217;ı gene kaldı, ne yapacağız şimdi” deyivermişler. Esmer yüzleri limoni bir sarıya kesmiş. Birbirine bakmışlar, müşkül bakmışlar. Kendi aralarında tartışıp yeni isimden de memnun olmamışlar ama, bir daha devletin kapısına gidip itiraz edecek gücü ve cesareti kendilerinde bulamamışlar. Üzerinde epey bir zaman geçtikten sonra da 12 Eylül olmuş. Karanlık, ceberrut bir dönem. Toptan bir korku salınmış içlerine. Suskunluğa yazılmışlar birkaç yıl.<br>1980&#8217;li yılların ortalarında Şanlı Osman köyünden de gençler gerek politik, gerekse başka nedenlerden ötürü yurtdışına, Avrupa&#8217;ya çıkarlar.<br>Özellikle 1993 Sivas Katliamından sonra Avrupa&#8217;da da aleviler örgütlenmeye hız verdiler. Yoğun tartışmaların, arayışın içinde oldu Aleviler. Avrupa&#8217;da yaşayan Şanlı Osman köyünden gençler de gerek kendi aralarında gerekse kurdukları internet sitelerinde yoğun tartışırlar.İnsanlar her ne kadar yeni ismi söylemeye çalışsa da, hafıza eskiyi telaffuz ediyor. İsim değiştirmek çoğu zaman resmi söylemin belgelerinde ya da ağzında sınırlı kalıyor. Yaşlıların gönlünden geçen hep eski isimler. Tabeladaki isimler bazen gönüllere konmuyor. Bu tartışmaların sonucunda köyün ismi kimi basın yayın organlarında yer alır, haber edilir. Devrimci gelenekten gelen gençler, köylerinin isminin değişiminden bahsederler. “Bu isimlendirme, bizim irademize rağmen, atadan dededen köyümüzün orijinal isminin değiştirilmesi bile bir asimilasyon politikasıdır” deseler de köydekiler buna pek yanaşmaz. 12 Eylül&#8217;ün yarattığı korku ikliminde, “Böyle bir şeye kalkışmanın kendileri için hoş olmayacağını” yazıp dururlar. Zaten 12 Eylül&#8217;den sonra çoğu Alevi köyüne camii yapılır. Bir Alevi köyü olan Şanlı Osman&#8217;a da camii yapılır. Şanlı Osman köyüne komşu olan bir alevi köyüne genç bir imam atanır. İmam uğraşır, devlet telkin eder. Köylüler bir iki gitseler de sonunda gitmezler cami&#8217;ye.. Bir gün camii imamının babası oğluna misafirliğe gelir. Sorar komşularına,<br>“Oğlumdan memnun musunuz?”<br>“He ya memnunuz. Üç -dört gün ezan okudu. Dördüncü gün bize denk gelmedi.<br>Nihayetinde o da bize döndü, bize benzedi” deyince köylüler. İmamın babası bir daha soru sormaz.<br>Şimdi köylüler diyor ki, “Kanlı Osman&#8217;dan Şanlı Osman&#8217;a geçtik. İyi mi oldu, kötü mü oldu, bilemedik? En azından kanlı&#8217;dan kurtulduk. Şanlı&#8217;ya da hak kerim”. Acaba fit oldular mı, bilemiyoruz?<br>Sonra derler ki; “Senin yaptığını Çorumlu yapmaz ne diye söylensin. Bu bir üçkağıtçılığa vurgu mu? Bir uyanıklığa payanda mı? Yoksa bir kötülüğe delalet mi? Biz çıkamadık işin içinden, varın siz deyiverin bir şey ey insanlar. Nedendir bu başımıza gelenler acaba?” diye kara kara düşünürler.</p>
</div>
</div>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/akman-osman.mp3"></audio></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/kanli-osman-sanli-osman/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/akman-osman.mp3" length="4050305" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>İncitme!</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/ncinsen-de-incitme/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/ncinsen-de-incitme/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Jun 2026 06:39:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Hasan Dede]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=9986</guid>

					<description><![CDATA[İncitme! Bir söz bazen yüzyılları aşar. Söyleyen toprağa karışır ama söz, insanlığın vicdanında yaşamaya devam eder. Anadolu’nun irfanına]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="683" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/incitme-hasan-dede-1024x683.jpg" alt="incitme hasan dede" class="wp-image-9987" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/incitme-hasan-dede-1024x683.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/incitme-hasan-dede-300x200.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/incitme-hasan-dede-768x512.jpg 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/incitme-hasan-dede.jpg 1536w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="9987" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>İncitme!</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir söz bazen yüzyılları aşar. Söyleyen toprağa karışır ama söz, insanlığın vicdanında yaşamaya devam eder. Anadolu’nun irfanına yön veren büyük isimlerden Hacı Bektaş Veli’nin, “İncinsen de incitme.” sözü de işte böyledir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Doğrusunu söylemek gerekirse, bu sözün günümüzde eskisi kadar karşılık bulduğunu söylemek zor. Ama değerini kaybettiği için değil; ona kulak verenlerin sayısı azaldığı için… Çünkü bu söz, ancak kalbi temiz, ufku geniş ve kendisiyle yüzleşebilen insanların yüreğinde anlam bulur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bugün Anadolu’nun dört bir yanında bambaşka bir iklim esiyor. Eleştiriyle hakaretin birbirine karıştırıldığı, farklı düşüncelerin tahammülle değil öfkeyle karşılandığı bir dönemden geçiyoruz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Oysa eleştiri, düşüncenin bereketidir. Bir fikre katılmayabilir, onu sert biçimde eleştirebilirsiniz. Düşüncenize güveniyorsanız, eleştirinizin dozunu artırabilirsiniz. Çünkü eleştirinin karşısında yine bir fikir vardır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Fakat hakaret bambaşka bir şeydir. Hakaret; fikrin bittiği, öfkenin konuşmaya başladığı yerdir. Kendine ve düşüncesine güvenen insan, karşısındakini aşağılamaya ya da kişiliğine saldırmaya ihtiyaç duymaz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ne yazık ki son yıllarda ülkemizde yaşanan siyasi tartışmalarda bunu sıkça görüyoruz. Doğruların da yanlışların da konuşulabileceği meseleler, kısa sürede ağır hakaretlerin gölgesinde kalıyor. İnsanlar yalnızca bir kişiyi değil; onun kültürünü, memleketini ya da kimliğini de hedef alan ifadeleri rahatlıkla kullanabiliyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu tablo, içinde yaşadığımız çağın kültürel ve ahlaki aşınmasını göstermesi bakımından düşündürücüdür. Çünkü Anadolu’nun mayasında ötekileştirmek değil, anlamaya çalışmak vardır. Bu topraklar; Yunus Emre’nin sevgisini, Mevlânâ’nın hoşgörüsünü, Hacı Bektaş Veli’nin insanı incitmemeyi öğütleyen hikmetini yüzyıllardır taşımaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bizler, “Yetmiş iki millete bir nazarla bakmayı” öğreten bir geleneğin çocuklarıyız. Bu yüzden, insan onurunu hiçe sayan her söz yalnızca muhatabını değil; bu toprakların vicdanını da incitir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Belki bugün bu çağrıya kulak verenlerin sayısı azdır. Ama yine de o kadim sözü hatırlatmaya devam etmek gerekir:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“İncinsen de incitme.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çünkü insanı gerçekten büyük yapan, gücü değil; incinmişken bile incitmemeyi başarabilmesidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hasan Dede</p>



<p class="wp-block-paragraph">Eğitimci&nbsp;</p>
</div>
</div>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/incitme.mp3"></audio></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/ncinsen-de-incitme/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/incitme.mp3" length="983181" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>Ankara Zirvesi öncesinde önemli hamle: ‘Avrupa NATO’su mu?</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/ankara-zirvesi-oncesinde-onemli-hamle-avrupa-natosu-mu/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/ankara-zirvesi-oncesinde-onemli-hamle-avrupa-natosu-mu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 27 Jun 2026 12:16:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Yücel Özdemir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=9930</guid>

					<description><![CDATA[Avrupa NATO’su mu? 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi öncesinde ev sahibi Türkiye’de güçlü bir protestonun olmaması için]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-full has-custom-border"><img loading="lazy" decoding="async" width="700" height="350" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/yucelozdemir.jpg" alt="yucelozdemir" class="wp-image-7803" style="border-width:3px" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/yucelozdemir.jpg 700w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/yucelozdemir-300x150.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 700px) 100vw, 700px" data-mwl-img-id="7803" /></figure>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/yucel-ozdemir-nato.mp3"></audio></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>Avrupa NATO’su mu?</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi öncesinde ev sahibi Türkiye’de güçlü bir protestonun olmaması için NATO karşıtlarına yönelik gözaltı ve tutuklamalar gerçekleştiriliyor. Saray rejiminin hazırlık anlamında yaptığı “temizlik” Avrupa devletleri tarafından memnuniyetle izleniyor. Zirveye haftalar kala yapılan operasyonlar Erdoğan’ın misafirleri en iyi şekilde karşılamak istediğini gösteriyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bunun bir nedeni, Türkiye’nin küresel rekabette bir rol kapmak istemesi. Özellikle NATO ülkeleriyle sürdüreceği iyi ilişkiler, silah satışını artırma öncelikleri arasında yer alıyor. Türkiye, resmi rakamlara göre 2002’de 248 milyon dolar olan silah ihracatını geçen yıl 10 milyar dolara çıkardı. Türkiye en fazla silahı Pakistan, BAE ve Ukrayna’ya satarken, hedefte NATO üyesi ülkeler de bulunuyor. Bu nedenle pazar payının özellikle Avrupa’da arttırılması hedefleniyor. Erdoğan, bu nedenle zirveyi silah satış pazarı olarak değerlendirmenin gayreti içerisinde olacak.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Avrupa ülkelerinin hedefi ise NATO içinde daha etkili olmak. Bu açıdan Ankara zirvesine büyük anlamlar yükleniyor. Daha önce NATO ve Avrupa konusunda olumsuz mesajlar veren, tehditler savuran ABD Başkanı Donald Trump, Ukrayna ve İran savaşlarındaki başarısızlığı nedeniyle eleştiri dozajını düşürmüş görünüyor. En son Fransa’daki G7 Zirvesi’nde göstermiş olduğu “uyum” pek çok kesimi şaşırtmıştı. Bunun uzun sürmeyeceği basındaki yorumlarda sıkça ifade ediliyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu arada Avrupa ülkeleri NATO içindeki etkilerini artırmak için harekete geçti. Çarşamba günü Berlin’de başbakanlıkta yapılan “E5” (Europa 5) toplantısında Ankara zirvesindeki hedefler beş madde şeklinde sıralandı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Toplantıya Almanya Başbakanı Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Polonya Başbakanı Donald Tusk ve pazartesi günü istifasını açıklayan İngiltere Başbakanı Keir Starmer katıldı. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte de ABD Başkanı Donald Trump ile aynı gün yaptığı görüşme öncesinde “E5” toplantısına Washington’dan video konferans yoluyla katıldı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“E5” toplantısında Ankara Zirvesi için belirlenen beş hedef Merz tarafından düzenlenen basın toplantısında şu şekilde sıralandı:</p>



<p class="wp-block-paragraph">1- Güçlü ve birleşik bir NATO için ortak tutum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">2- NATO’nun “Avrupa ayağını” güçlendirmek için “E5” ülkeleri savunma alanında büyük yatırımlar yapmaya devam etmesi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">3- NATO içinde ülkelerin tek başına hareketinin önüne geçilmesi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">4- Ukrayna’ya desteği arttırarak Ankara’da Rusya’ya güçlü bir mesaj vermek.</p>



<p class="wp-block-paragraph">5- İran-ABD arasındaki barış sürecine destek vermek</p>



<p class="wp-block-paragraph">Avrupa’daki en büyük beş NATO üyesi ülkenin Ankara Zirvesi için belirlediği bu beş hedefin tümünde, NATO’yu kendi politikalarına yedeklemeye çalışan ABD’ye ince mesajlar var. Geçen yıl Lahey’de yapılan zirvede, 2035 yılına kadar üye ülkelerin toplam bütçelerinin yüzde 5’yle askeri harcama yapmaları karar altına alınmıştı. Bu temelde hızla silahlanan Avrupa ülkeleri, birinci maddede yer aldığı gibi “güçlü bir NATO’dan yana olduğunu ilan ediyor. Dolayısıyla Trump’ın NATO’yu zayıflatma hamlelerine karşı çıkılıyor. Üçüncü maddede ise açık olarak üye ülkelerin tek başına hareket etmesi eleştiriliyor ve bunun önlenmesi isteniyor. Bundan tam olarak neyin kast edildiği ifade edilmemekle birlikte, örneğin ABD’nin İsrail ile birlikte İran’a saldırmasına bir itiraz olarak okunabilir. Gelecekte bir NATO üyesinin benzer şekilde savaşlara katılarak, ittifakın tümünü doğrudan ya da dolaylı etkileyecek tutumlardan kaçınılması hedefleniyor. Dolayısıyla, girilecek savaşlara NATO ülkelerinin birlikte karar vermesi amaçlanıyor. Hatırlanacağı gibi, E5 ülkeleri başta olmak üzere, çok sayıda NATO üyesi ülke İran savaşına karşı çıkmış, İspanya ve İtalya ABD’ye üsleri kullandırmamıştı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Görünen o ki; Trump’ın Ukrayna ve İran’daki başarısızlıkları Avrupa ülkelerinin elini NATO içerisinde güçlendirdi. Bu havayla Ankara’da pazarlık masasına oturacaklar. Türkiye ise Avrupa ile ABD arasında NATO düzleminde yaşanan gelişmelere göre tutum almanın, aracılık yapmanın hesabını yapıyor. İran’da E5’e, Ukrayna’da ABD’ye yakın bir politika izleyen Erdoğan’ın bölge üzerindeki güç çatışmalarının ortasında kaldığı söylenebilir. Avrupa’nın Ortadoğu’da aradığı güvenli bir partner olma konusunda verdiği mesajlar, Almanya ile yeniden canlandırılan “Stratejik Diyalog Mekanizması” ve kusursuz ev sahibi hazırlıkları bir planın parçası olarak okunabilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">NATO’nun Ankara Zirvesi’nde emperyalist devletler arasındaki çıkar çatışmaları, güç dengeleri ve bunlara bağlı yapılacak hamleler; Avrupa’nın kendi ortak askeri gücünü (Avrupa NATO’su) yaratma arzusunun mu yoksa ABD’nin kendi çıkarlarını dayatıp yeni bir kopuşa mı kapı aralayacağı bakımından Ankara zirvesinin sonuçları belirleyici olacaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">2004’te İstanbul’da olduğu gibi bu kez Ankara’da savaş örgütüne karşı ortaya konulacak güçlü direniş, maskenin düşürülmesi ve planların boşa çıkarılması açısından önemli olacaktır.</p>
</div>
</div>



<p class="wp-block-paragraph">Kaynak :  Evrensel.net</p>



<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/ankara-zirvesi-oncesinde-onemli-hamle-avrupa-natosu-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/yucel-ozdemir-nato.mp3" length="2653247" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>Çok Uzak Bir Mevsim Değil</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/ali-seker-cok-uzak-bir-mevsim-degil/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/ali-seker-cok-uzak-bir-mevsim-degil/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Jun 2026 16:36:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Ali Şeker]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=9889</guid>

					<description><![CDATA[Çok Uzak Bir Mevsim Değil Doğaya, insanlara ve bilfiil bütün canlı &#8211; cansız organizmalara zarar vermeden ortak bir]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="1022" height="456" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/ali-seker-e1782318705541.jpeg" alt="ali seker e1782318705541" class="wp-image-9890" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/ali-seker-e1782318705541.jpeg 1022w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/ali-seker-e1782318705541-300x134.jpeg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/ali-seker-e1782318705541-768x343.jpeg 768w" sizes="auto, (max-width: 1022px) 100vw, 1022px" data-mwl-img-id="9890" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="has-text-color has-link-color has-medium-font-size wp-elements-d9f092a8eaa2f9ed65204d62c101186b wp-block-paragraph" style="color:#900c0c"><strong>Çok Uzak Bir Mevsim Değil </strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Doğaya, insanlara ve bilfiil bütün canlı &#8211; cansız organizmalara zarar vermeden ortak bir paydada, nefes alıp verdiğimiz üzere,&nbsp; var olanı paylaşmak olası mıdır? Ahkam kesmiyorum, iyi daha neler, diye içinden geçirenlerin olduğunu duyuyorum&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Neden olmasın. İnsan, yüreği iyilik yapmaya hazır, azda olsa, ruhu ve yüreği her şeyi paylaşmaya taraf olan insanlarda çevremizde var. Çok uzak bir mevsim değil, aynı tabağa kaşık sallayan nesillerin olduğunu biliyoruz. Ama ben&nbsp; hatırlıyorum, çünkü ben de aynı yer sofralarına kaşık salladım&#8230;.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Metafizik duygularımız, renklerimiz, başka başka biçim de; tek kimlik &#8211; tek inanç ve algılar içine girse de; insanın insana karışmasında her zaman bir nitelik vardır.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Her şey&nbsp; yaşam içinde bir bir parçalanıyor, varsın parçalansın ve belki bu parçalar birbirine daha iyi karışırlar. Ne dersiniz, bir bakarsın bütün parçalar, zıtlık üzerinden daha iyi dost olmuşlar. Tüm güzellikleri paylaşmak olası mıdır, tabii ki olasıdır. Evet, bireysel anlamda hayatı seven, seyis, siyasetçiler bir tarafta ve hizmette kusur etmeyen, canlı köle olmak isteyen insanlarda bir tarafta; bu biraz zor gibi görünse de ama hakkaniyeti yakalamak oldukça mümkün&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bize toprağın altında kral, kraliçe olmayı vaat edenler, tektip çoğunluğu arkalarına almış, hâlâ birileri toprağın üstünde reis olmaya devam ediyorlar. Artı ve eksinin olduğu bir evrende: Elmanın kızılına vurgun bir kurt her zaman, elmanın bir başka parçası. Evet, bir kişi yalnız başına kendi kendine hiçbir şeye yetemez, demek ki henüz hiçbir şey ölmemiş, dayanışmak ve dokunmak adına her şey olası. Adalet &#8211; hukuk &#8211; vicdan terazisini sen de görebilirsin o bir yerlerde sana bakıyor&#8230; Çünkü güzel olan her şeyin kendisi zaten bencildir. Ama bütün mevsimler zihnimize bir bir işliyor. Her mevsimin kendine göre renk verdiği bir evrende,&nbsp; bunun bir anlamı olmalı&#8230;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu da benim doğal kusurum olsun&#8230;</p>



<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>Ali Şeker</strong></p>
</div>
</div>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/ali-seker-cok-uzak.mp3"></audio></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/ali-seker-cok-uzak-bir-mevsim-degil/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/ali-seker-cok-uzak.mp3" length="1081721" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>Zor Günler Geçer</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/zor-gunler-gecer/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/zor-gunler-gecer/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Jun 2026 19:17:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Hasan Dede]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=9866</guid>

					<description><![CDATA[Zor günler geçer. İnsanın canını en çok, hiç hak etmediği halde kırılması acıtır. Bazen bir söz, bazen bir]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-large sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="503" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/hasan-dede-e1782155555588-1024x503.jpg" alt="hasan dede e1782155555588" class="wp-image-9867" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/hasan-dede-e1782155555588-1024x503.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/hasan-dede-e1782155555588-300x147.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/hasan-dede-e1782155555588-768x377.jpg 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/hasan-dede-e1782155555588.jpg 1406w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="9867" /></figure>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/hasan-dede-zor-gunler.mp3"></audio></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="wp-block-paragraph"><strong>Zor günler geçer.</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsanın canını en çok, hiç hak etmediği halde kırılması acıtır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bazen bir söz, bazen bir suskunluk, bazen de en güvendiğinin sırtını dönmesi bırakır izini. İçinde bin cümle birikir de, anlatacak bir yürek bulamazsın.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İşte böyle zamanlarda insan, kırgınlığıyla baş başa kalır. Ne kavga etmek ister, ne de kin tutmak. Sadece yaşadıklarının bir gün anlaşılmasını bekler.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çünkü bilir ki; zor günler aşılır. Kalp yavaş yavaş iyileşir. Ve zaman, acele etmeden, herkesi kendi gerçeğiyle yüzleştirir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bugün haksızlığa uğrayanın gözyaşı varsa, yarın vicdanıyla baş başa kalacak olan da vardır. O yüzden bazı yaraları zamana bırakmak gerekir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kırgın olabilirsin. Yorulmuş olabilirsin. Hatta sessizce uzaklaşmış olabilirsin. Ama unutma; hiçbir gece sabaha yenilmeden kalmaz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve hayat, er ya da geç, eksilenin yerine yenisini, kırılanın yerine umudu, kaybedilenin yerine huzuru koymayı bilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sabret.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bazen en güzel cevap, susarak iyileşmek ve yoluna devam etmektir. Çünkü zaman, kimseye borçlu kalmaz.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Yazan: Eğitimci Hasan Dede.</strong></p>
</div>
</div>



<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/zor-gunler-gecer/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/hasan-dede-zor-gunler.mp3" length="511437" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>Diyarbakır Cezaevi 12 Eylül Darbesinin Psikososyal Etkileri</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/12-eylul-diyarbakir-cezaevi/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/12-eylul-diyarbakir-cezaevi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2026 08:09:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Hüsamettin Turan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=9858</guid>

					<description><![CDATA[12 Eylül Darbesinin Mağdurlarında Psikososyal Etkiler ve Ötekileştirme Deneyimi: Diyarbakır Cezaevi Örneği 12 Eylül 1980 askeri darbesi, Türkiye]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-large sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="683" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/12-eylul-1024x683.jpg" alt="12 eylul" class="wp-image-9859" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/12-eylul-1024x683.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/12-eylul-300x200.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/12-eylul-768x512.jpg 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/12-eylul.jpg 1536w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="9859" /></figure>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/turhan.mp3"></audio></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph"><strong>12 Eylül Darbesinin Mağdurlarında Psikososyal Etkiler ve Ötekileştirme Deneyimi: Diyarbakır Cezaevi Örneği</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>12 Eylül 1980 askeri darbesi, Türkiye toplumu üzerinde derin ve uzun süreli etkiler bırakmış; özellikle darbe döneminde gözaltına alınan ve işkenceye maruz kalan bireyler üzerinde kalıcı psikososyal sonuçlar doğurmuştur. Darbe sonrası yaşanan travmaların, yalnızca bireysel değil, aynı zamanda etnik kimlik üzerinden toplumsal boyutları da bulunmaktadır. Bu çalışmada, 12 Eylül darbesi mağdurlarının işkence deneyimleri ve bu deneyimlerin yarattığı duygusal etkiler analiz edilmektedir.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Darbe sonrası gözaltı ve cezaevi süreçlerinde uygulanan işkence yöntemleri Türkiye genelinde bazı benzerlikler göstermekle birlikte, etnik kimliğe göre farklılaştırılmış uygulamalar da söz konusudur. İstanbul ve Ankara cezaevlerinde fiziksel işkence yöntemleri yaygınken, Diyarbakır cezaevinde Kürt tutuklular üzerinde <strong><em>etnik kimliğe yönelik sistematik psikolojik baskılar</em></strong> uygulanmıştır.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu kapsamda, <strong><em>Kürt tutuklulara küfür edilmesi, aşağılanması; görüşlerde Türkçe bilmeyen anne, baba ve kardeşlerle Kürtçe konuşmanın suç sayılması</em></strong> gibi uygulamalar, manevi işkencenin açık örnekleridir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Diyarbakır cezaevinde uygulanan <strong><em>Türk İstiklal Marşı, Türklük andı ve zorla yaptırılan Türk bayrakları, yalnızca fiziksel bir disiplin aracı değil, aynı zamanda etnik kimliğin reddi ve ötekileştirme amacı taşıyan psikolojik işkence araçları olarak işlev görmüştür.</em></strong>&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Koğuş tavanına ve pencerelerine bayrak asma uygulaması ve pencere yönetimi (kışın açık, yazın kapalı) gibi detaylar, İstanbul ve Ankara cezaevlerinde gözlemlenmemiştir. Bu farklılıklar, darbe rejiminin etnik kimlik üzerinden ötekileştirme stratejilerini daha açık biçimde ortaya koymaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Özetle, 12 Eylül darbesi mağdurlarına uygulanan işkence ve ötekileştirme deneyimleri, yalnızca fiziksel travmalar değil, <strong><em>etnik kimliğin reddi ve toplumsal aidiyetin zedelenmesi boyutlarını da içermektedir.</em></strong> Emir-komuta zinciri içindeki Türk ordusunun bir solcu Türk devrimcisine ve bir Kürt yurtseverine bakışının farklılığı, darbe rejiminin ötekileştirme politikasının somut bir göstergesidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aidiyet duygusu darbe alırsa hiçbir şey eskisi gibi olamaz. Toplumların hassas değerlerine saldırı, ırkçılık ve ötekileştirme buna zemin hazırlar <strong><em>ve maalesef tüm acımasızlığıyla</em></strong> bu hata günümüzde de devam etmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">12 Eylül Cuntasının işkencelerine maruz kalarak hayatlarını kaybedenler saygıyla anılmalı; hayatta olanlar sevgiyle yad edilmelidir. Bu deneyimlerin <strong><em>akademik olarak</em></strong> incelenmesi, geçmiş travmaların anlaşılması ve <strong><em>benzer insan hakları ihlallerinin önlenmesi</em></strong> açısından kritik öneme sahiptir. İşkence ve zulmün olmadığı bir dünyada yaşamak, hem bireyler hem de toplum için temel bir insanlık dileği olarak önemini korumaktadır.</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/12-eylul-diyarbakir-cezaevi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/turhan.mp3" length="1074621" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>G7 zirvesi, İran mutabakatı ve ABD’nin güç kaybı</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/g7-zirvesi-iran-mutabakati-abd-guc-kaybi/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/g7-zirvesi-iran-mutabakati-abd-guc-kaybi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 20 Jun 2026 20:28:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Yücel Özdemir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=9851</guid>

					<description><![CDATA[G7 zirvesi, İran mutabakatı ve ABD’nin güç kaybı Fransa’nın önemli tatil beldesi Evian-les-Bains’de pazartesi başlayan ve çarşamba günü]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-full sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="700" height="350" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/yucelozdemir.jpg" alt="yucelozdemir" class="wp-image-7803" style="aspect-ratio:1;object-fit:cover" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/yucelozdemir.jpg 700w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/yucelozdemir-300x150.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 700px) 100vw, 700px" data-mwl-img-id="7803" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph"><strong>G7 zirvesi, İran mutabakatı ve ABD’nin güç kaybı</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Fransa’nın önemli tatil beldesi Evian-les-Bains’de pazartesi başlayan ve çarşamba günü sona eren G7 zirvesi, özellikle ABD Başkanı Donald Trump’ın katıldığı önceki zirvelere göre daha sakin ve uyumlu geçti. Trump, geçen yılki Kanada zirvesinden, Ortadoğu’daki gelişmeleri gerekçe göstererek erken ayrılmış, sonuç bildirisini de imzalamamıştı. Bildiride altı ülkenin Ukrayna savaşı nedeniyle Rusya’yı sert şekilde mahkum etmesi Trump’ın hoşuna gitmemişti.</p>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/yucel-ozdemir-G7-zirvesi-Iran-mutabakati-ve-ABDnin-guc-kaybi-online-audio-converter.com_.mp3"></audio></figure>



<p class="wp-block-paragraph">Fransa zirvesinde ise Trump’ın onayıyla Rusya’ya yönelik yeni yaptırım kararları alındı. Bir yıl içinde yaşanan bu değişimin birkaç önemli nedeni bulunuyor. Bunların başında ‘Ukrayna barışı’nın Trump’ın sandığı kadar kolay olmaması geliyor. Ne Rusya ne de Ukrayna, kendisini “Dünyanın kralı” ilan eden Trump’a güvendi. Bu nedenle Trump’ın Ukrayna’ya kısa sürede barış götürme hayali boşa düştü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Alman basınında zirveye dair yer alan haberlerde en dikkat çeken, Trump’ın Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’ye soğuk davranışı oldu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Beyaz Saray’dan, nadir elementler pazarlığı nedeniyle kovulan Zelenskiy, soluğu Avrupa ülkelerinin liderlerinin yanında almıştı. Trump ve ekibinin dikte ettirdiği anlaşma şartlarını Almanya, Fransa ve İngiltere’yi (E3 ülkeleri) yanına alarak karşı çıktı. Bu hamlesiyle Trump’a karşı bir koruma sağlarken, Avrupa ülkelerinin de elini güçlendirdi. G7 zirvesinde gelindiğinde ise, Rusya ile dolaylı müzakerelerde inisiyatif ABD’den Avrupa’ya geçmiş görünüyordu. Bu nedenle zirvenin Ukrayna bölümü asıl olarak Trump’ın Avrupa’nın Ukrayna barış planına destek verip vermeyeceği meselesi üzerine oldu. Zirvenin başladığı gün Lüxemburg’da AB-Ukrayna üyelik müzakerelerinin başlaması da tesadüf olmasa gerek.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Olup bitenlere bakıldığında Ukrayna ‘barış süreci’nde, ABD ve Trump’ın eli öncesine göre zayıflamış, Avrupa’nın güçlenmiş durumda denebilir. Trump’ın buna karşı ciddi bir alternatifi de bulunmuyor. Tek umudu, Putin’in, Avrupa’dan çok Trump’ın muhatap alarak ilerlemesi&#8230; Bu konuda da boş durmayan Avrupa, haziran başında Putin’in yakın dostu Almanya Eski Başbakanı Gerhard Schröder’i Kremlin’e göndererek bunun da önünü alma hamlesi yaptı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bütün bunlar, ABD ve Trump’ın Ukrayna savaşının bitirilmesi konusundaki inisiyatifinin kırıldığını, eskisi kadar güçlü olmadığını gösteriyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Benzer bir tablo İran’da da söz konusu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">28 Şubat’ta dört hafta içinde İran’ı yerle bir edeceği yemini eden Trump, dört ay sonra adeta pes etmek zorunda kaldı. İmzalanan 14 maddelik barış anlaşması açıkça ABD-İsrail’in yenilgisini tescil ediyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Trump’ın anlaşmayı G7 zirvesinden ABD’ye dönmeden Paris’te, Macron’un huzurunda Versay Sarayı’nda imzalaması ayrıca sembolik bir anlam taşıyor. Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nı resmi olarak bitiren ve 28 Haziran 1919’da İtilaf Devletleri ile Almanya arasında imzalanan Versay Anlaşması, Almanya’ya ağır şartlar dayatmıştı. Paris Barış Konferansındaki müzakereler sonucunda şekillenen anlaşma metni, sarayın Aynalı Salonu’nda imzalanmıştı. Aynı salonda, Prusya liderliğinde 18 Ocak 1871’de Almanya’yı savaşa sürükleyen Alman İmparatorluğu (Deutsche Reich) kurulmuştu. Dolayısıyla Versay Sarayı’nda kurulan Alman İmparatorluğu’nun sonu aynı Aynalı Salon’da imzalanan Versay Anlaşması ile tescil edilmişti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Trump’ın Versay Sarayı’nda imzaladığı ABD-İran mutabakat zaptı, ABD’nin sonunu getirmezse bile emperyalist piramitteki yerini sorgulama konusunda bir dönemeç olma özelliği taşıyor. Şartlarına bakıldığında, saldırgan ABD-İsrail ittifakının İran’daki hedeflerinin hiçbirine ulaşmadığı, kazanım diye sunabileceği bir şeyin olmadığı, İran’ın ise güçlenerek çıktığı görülüyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">ABD’yi İran ile yenilgi anlamına gelen anlaşmaya mecbur bırakan koşullar arasında, G7’den, NATO’dan ve Avrupa’dan başlayarak müttefiklerinden beklediği desteği görmemesi önemli bir yer tutuyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu hafta içinde emperyalist paylaşım sahnesinde olup bitenler, masa başında hazırlanan emperyalist planların gerçek hayatta karşılık bulmasının kolay olmadığı bir dönemden geçtiğimizi gösteriyor. Ekonomik ve askeri olarak halen dünyanın en güçlü ülkesi olan ABD emperyalizminin işgal planlarının, pek çok nedenden ötürü, gerçekleşme olasılığı öncesine göre çok daha zorlaşmış görünüyor. “Tek belirleyen” ABD artık her şeyi belirleyebilecek durumda değil. Yakın müttefik dediği Avrupa ülkelerinin kendi çıkarlarına göre hareket ettiği, ABD’nin çıkarlarının öne çıktığı durumlarda engel koyduğu hem Ukrayna hem de İran’da görüldü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ulaştığı gücün zirvesinden gerilemeye doğru ilerleyen ABD’nin önünde, yerini koruyabilmesi için çok fazla seçenek bulunmuyor. Müttefikleriyle daha fazla diyalog ile tek başına, daha kibirli ve öngörülemez bir dış politika arasındaki gidiş gelişler önümüzdeki dönemin en belirgin özelliklerinden biri olmaya aday. Ne var ki her iki seçenek de ABD için bir çıkış yolu sunmuyor. Diyalog, Avrupa’nın ağırlığını kalıcı kılarken, tek başına hareket müttefikleriyle arayı açarak yeni yenilgilere kapı aralıyor. Bu kıskaç, ABD emperyalizminin güç kaybetmesini kaçınılmaz hale getirmeye devam edecek.</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/g7-zirvesi-iran-mutabakati-abd-guc-kaybi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/yucel-ozdemir-G7-zirvesi-Iran-mutabakati-ve-ABDnin-guc-kaybi-online-audio-converter.com_.mp3" length="2772447" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>Doğanın verdikleriyle yetinmek, bir ütopya değil</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/varto-jes-projesi-ekolojik-direnis/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/varto-jes-projesi-ekolojik-direnis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 17 Jun 2026 15:36:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Ali Şeker]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=9787</guid>

					<description><![CDATA[🌿 Doğanın verdikleriyle yetinmek, bir ütopya değil Tarihi gerçeklik bizlere şunu gösteriyor. Evet: Yazanların değil, konuşanların sistemi ve]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-large sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="683" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/ali-seker-1024x683.jpg" alt="ali seker" class="wp-image-9788" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/ali-seker-1024x683.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/ali-seker-300x200.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/ali-seker-768x512.jpg 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/ali-seker.jpg 1536w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="9788" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph">🌿 <strong><strong>Doğanın verdikleriyle yetinmek, bir ütopya değil</strong></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Tarihi gerçeklik bizlere şunu gösteriyor. Evet: Yazanların değil, konuşanların sistemi ve yürürlükte olan yasaları bir nebze de olsa, değiştirdiğini biliyoruz. Her şeyi bilmek olası değil, çoğulcu bir kaç göze ihtiyacımız var. Gerçeğe ulaşmanın çok farklı edinimleri olduğu gibi, bilge insan olmak, gerçeği aramaya çıkan kişidir. Her şeyi bilen kişi değildir. Yazmakta bir farkındalık yaratsa da, çok derinden dipten giden yazın &#8211; düşün eylemidir. Dolayısıyla var olagelen sistemlere biat etmeyen, düşünür kalemler ve toplumcu gerçekçi sanat &#8211; edebiyat yapanların anlaşılması ise, uzun yıllar alabilir&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Birçoğumuz doğduğumuz toprakların çok uzağında farklı bir gökyüzünün altında yaşam mücadelesi veriyoruz. Çocukluğumuzun o yoksul günlerini geride bırakırken, şimdi yaşadığımız yerlerde epeyce kabuk değiştirdik. Yeni bir pencere, yeni bir gökyüzü umuduyla, başka yaşam alanlarında mücadele edenlerimiz oldu. Ne yendik ne de yenildik. İşte anısı bizde saklı toprağa düşen değerlerimizin yeri, yüreklerimizin bir yerinde hatıratla duruyor. Dünün bir öyküsü, farklı kentlerin varoşlarında, düşsel bir ütopyanın peşinden inatla, gidenlerin sayısı da azımsanmayacak kadar çoktu. Bu sonsuz zaman boşluğunda, &#8221; Güney Kore halk deyimi birçoğumuzun zihnine kazınmıştı bile. &#8221; Ayak bastığım her yer benim toprağımdır, fazlasına ihtiyacım yok. Ve bu felsefenin dışına çıkmayan bir ütopyayla kendimize sınır çizemediğimiz bir dünyayı hayal etmiş olanlarımız da olmadı değil.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Eksiklerimizle bir bütünün parçalarıyız, farkındayız, bu büyük yeryüzü sofrasında, herkese bir yer var/ dı&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve doğanın bütünselliğine inanan bilim de biliyor, doğanın ne sıçramaya ne de bilime ihtiyacı yoktur. Toprağın altında ki fosilleşmiş enerjiye değil, üstünde yenilebilir enerjiyle, ancak doğa ve bil fiil insanlık barış içinde yaşayabilir. Başkaca da bir yolu yok. Çoğunluğun iyiliği ve refahı için çalışan iktidarlar, doğaya kötülük edenler, mislince kötülük bulur. Deprem, sel, emek sömürüsü bol miktarda karbondioksit, ekolojik yıkım, iklim değişikliği &#8211; çöl sıcakları, yeraltı suların kirlenmesi, vesaire. Birörnek: Doğanın verdikleriyle yetinmek en akıllıca bir yöntem, madde ve ruh hali. Ve bu bir ütopya değil. Bir gerçekliğimiz daha var. Üç tane semavi din ve iki yüz elli bin inancın içinde, bu yaşam felsefesi metafizik yönümüze işlenmişti. Dokunup hissedebiliyorsan vardır, düşüncesi sonsuz gerçeğin bir diyalektiği. İşte ebeveynlerimizden bize kalan gelenek &#8211; görenek &#8211; inanç, ziyaretgâhlar doğanın bir parçası olduğumuzu, her koşulda bizlere fısıldıyor. Çünkü bu ziyaretgâhların &#8221; Goşkar Bawa &#8211; Hazır Bawa &#8211; Çadır Bawa &#8211; Henîye Xizirî &#8211; Gola Serdine &#8211; Khale Sipî &#8211; Şehide Dîyarî &#8220;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ne bir peygamberi, ne de el etek öptüren birileri çevresinde yoktu. Gönül rızasıyla gelişen inançsal bir ritüeldi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İstiyorsan, var olanın varlığına dokunup hissedebiliyorsan vardır, yaşam felsefesini ele veriyordu bizlere&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ki var! İşte kendi kokularını yatağına bırakan, en yırtıcı avcılar tokluk duygusu içinde, açlığı bir kenara bırakmış. Hiç sekmeye gerek duymayan ceylanlar, irili ufaklı yürüyüş halindeler. &#8221; Ancak Herakleitos &#8216; ta insan dışındaki her varlık doğasına uygun davranırken, insan doğru yoldan çıkabilir ve cezasını öder &#8220;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bakar mısın, yeryüzü sofrasında sevgiyle dokunabildiğimiz her canlı &#8211; cansız varlık, göz ucuyla bize gülümsüyor.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dün bugünde sahip olduklarımızın, bir başkasının işine yarayabileceği seçeneğini de düşünebilmeliyiz. Bilinen bir şey, en gelişkin silah bile bir buğday tanesini üretemez&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Varto &#8216; da veya başka yerleşim yerlerinde de yaşanmış olabilir. Yine de ucu açık, ikinci bir gözün bilgisine de ihtiyaç var.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dağ köylerinde yaşayan insanlarımız Varto ilçede süt arayışına girdikleri de gelen bilgiler arasında. Toplu taşımayla alakalı bir şeyler söylemeye hiç gerek yok, tam bir fiyasko. Varto ilçeyle köyler arası ulaşım ise ehli keyif taksivari, fahiş bir fiyatlandırmayla devam ediyor&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Adım adım kapital toplumun zorunlu evrensel tüketim ve jeopolitik alışkanlıklarından vazgeçmeyen iktidarlar, yabancı sermaye grupları ve bireylerin kendi hanesine kattığı bir artı değer, mülk edinme isteği, unutmak adına, toplumsal yozlaşmasını hep birlikte yaşıyoruz. Tarım &#8211; hayvancılık gibi doğal toplumdan bizlere miras kalan iyi taraflarımızı bir kenara bırakmışız. Ne harman yerleri, ne de ekili alanlar var, çağın ruhuna ayak uyduran, tüketim toplumunun sadece var olanı tüketen, birer bireyi konumuna çoktan düşmüşüz. Zaman boşluğu içerisinde dönüp baktığımızda, babalarımız harman yerlerine dökülen buğday tanelerini bilerek isteyerek toplamazlardı, sorduğumuzda&#8221; biko – isim kullanmadan, karşısındaki çocuklara atfen söylenen bir sevgi sözcüğü&nbsp; &#8221; bunlar doğada yaşayan börtü böcek ve karıncaların göz hakkı, yaşam hakkı, diye cevap alırdık. Evet, nereden nereye savrulmuşuz, her şeyi yiyip bitiren, talan eden, tüketim alışkanlığımızın kötü bir sonucudur bu. Türkiye &#8216; de en az üç yüzün üzerinde maden &#8211; altın arama sahaları var. Ayrıca altmış sekiz tane jeotermal enerji santralı, 700 &#8216; den fazla hidroelektrik santralı bulunmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kapital bir dünyada yaşamış olsak da, ekip biçmeye, hayvan beslemeye engel mi var, koskocaman bir hayır. Maliyet ve külfeti zor olsa da, iyi alışkanlıklarımıza eklemlenebilir bir yaşam tercihi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Günümüzde de görüyoruz, Türkiye &#8216; nin batısında deniz kenarında vila, ev alan, mülk alan insanlarımız var. Olmasın demiyorum! Ama aynı yatırımı, aynı varsıl bir yaşamı kendi köyüne, ya da Varto ilçe merkezine de yapabilirler, diye insan içinden geçirmiyor değil. Birörnek: Amerika &#8216; da yaşayan bir iş insanı birkaç yıldır Türkiye &#8216; ye kesin dönüş yaptıktan sonra kendi toprağında hayvan besiciliği yapıyor. Somut yaşama dair bir örnek. Herkesin diplomalı üniversite mezunu olması gerekmiyor, su tesisatçısına da seyyar satıcıya da ihtiyaç var, elbise diken terziye de.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Not: Eleştiriye açık bir cümle olduğunu biliyorum&#8230;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">66 depreminden sonra takriben 68&#8242; li yıllarda her aileden olmazsa da, insanlarımızın işçi olarak Almanya &#8216; ya gitmesiyle beraber, eş &#8211; akraba &#8211; dost gibi, yıllara paralel olarak bir bir başka coğrafyalara gitmesinin önü açılmış oldu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Benim gibi yatılı Bölge Okullarında, mürekkeple haşır neşir olmuş, yoksul aile çocukları da göz hizasında başka bir gökyüzü penceresinde bir hayatı yeğlemişlerdi. İnsan yaşamda düşündüğü, yapmak istediği bir eylemini gerçekleştirdiğinde tökezlese de mutlu olur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu çerçevede 1977 &#8211; 78 &#8216; li yıllarda topraksız köylülerin yoksulluktan dolayı, Türkiye &#8216; nin metropollerine iç göçle gitmesinin Varto &#8216; ya beyin ve emek göçünün giderayak yansımalarını hepimiz görüyoruz&#8230;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Daha sonrası: 12 Eylül faşist askeri darbesinin toplumu yeniden dizayn etmesinin etkisiyle örgütsüzlüğe savrulan Türkiye halkları, devrimci &#8211; demokrat kesimlerin elini kolunu bağlayan antidemokratik uygulamalar ve tek ağaç &#8211; darağacını gösteren bir zihniyetin politikaları uç vermeye başlamıştı. O günlerin ruhuna uygun, beyin uyuşturan, seven değil de sevilen müzikler &#8211; jilet, seks furyası, melodram filmler vesaire&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Birbirine eklemlenen yıllar:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Güvenlik gerekçesiyle, doksanlı yılların Kürt halkı üzerindeki ölümcül baskısı, köy yakmalar &#8211; yıkmalar, faili meçhul &#8221; belli &#8221; cinayetler, yerinden göçertmek gibi sorunların sayabiliriz. Buna benzer yaşanmışlıklarla birlikte, Varto halkının azımsanmayacak bir nüfus oranı, ya iç göç, ya da ikinci gurbet dediğimiz başka ülkelere Avrupa ‘ ya göç etmiş, neredeyse beşinci kuşağa evirilmek üzere, ekinsel bir matematik de ortada duruyor. Gabriel Garica Marquez &#8216; in toprağından kopan insanlara dair güzel bir belirlemesi var.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8221; İnsanların yaşadıkları toprakta ölüleri yoksa o insan o toprağın adamı olmaz&#8230; &#8221;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">İşte yakamızdan hiç düşmeyen yoksulluk, komünal yaşam, çoğulcu fikirler dünyası, hep ağır basan bir yönümüzdü.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Doğduğumuz toprakların acısında, sevincinde olmadığımızda doğrudur, birkaç gözün uzağındayız. Başka bir mavide, uzun yıllardır yaşadığımız yerlerde, anne &#8211; baba ve yakınlarımızı ebedi mekânlarına yolculamış, sen ben gibi insanlarımız olduğu da bilinen bir gerçek.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Evet, şimdi gerekmedikçe, gelmediğimiz, yüzdüğümüz derelerin akmayan yatağında, başka yağmurların suları akıyor. Doğduğumuz yerlerde, kulağımıza çalınan akan su mırıltıları giderek azalsa da, zaman takvimine ihtiyaç duymayan, su sesi sonsuzluğa karışıyor. Oyun alanlarımızın arasında, aralarında saklambaç oynadığımız büyük taşlar henüz birer heykele dönüşmemiş. Doğanın dokunulmazlığı bizlere göz kırpıyor, çocukluğumuz orada bağdaş kurmuş. Çok uzakta olsak da, bu oldukça iyi bir anı… İnsanın: Güneşin battığı yerlerden, doğduğu noktaya doğru tekrar gelmesi oldukça zor. Çünkü konuştuğumuz ana dildeki sözcüklerle ancak birbirimizi anlayabiliriz. Uzakta olsak da, çocukluğumuzun geçtiği yerleri o coğrafyayı seven bir insan duygusuyla bakarız.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tezek topladığımız meralarında, büyük- küçükbaş hayvanları yayılıma götürenlerimiz olmadı değil. Bakın, bakın, artık büyük baş hayvanlar tuz sunaklarına geviş getirerek gitmiyorlar. Bu durumda nasıl bir tanımlamanın içerisindeyiz. Şimdi anlamak istediğimiz bir şey ise öncelik ayak bastığımız yerlerdir</p>



<p class="wp-block-paragraph">Onun için kucağına doğduğumuz ana toprağa, bir zamanlar emekleyerek yürüdüğümüz yerlere geri dönmek, ayak izlerimizin silindiğini görmek istemeyiz. Birkaç dedemiz o topraklarda ebedi mekânlarında toprağa karışmış, ama aslolan anne babadır. Matematiksel çözümlenmesini girmeden, ne yazık ki anne ve babalarımızın mezar yerleri şu an yaşadığımız yerlerdedir. İşte başımızı bir kaldırsak, birkaç adım ötemizde. Ama her durumda değil, gidip toprağına dokunmak, gitmek isteğe bağlı bir şey.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kendimden biliyorum: Nerede olursak olalım, ana dilde kilam ve ezgileri dinledikçe gözyaşlarına boğulduğumuz da doğrudur.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aynı topraklarda doğmuş olabiliriz, önce madde sonra ruhi hali yetimiz, yaşama bakış açılarımız doğaldır ki, birbirine benzemez. Ne güzel, çünkü zıtların birliğinde yaşam vardır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dünde bugünde düşsel dünyamız çok farklı olabilir. Belki aynı kentte yaşıyoruz, sokağa karışırken bile birbirimize bir merhaba vermeden geçip gittiğimizde yalan değil. Ve bu büyük kentlerde artık normal bir şey. Bu kadar kalabalık bir sofrada, ne yiyeceğine hiç şaşırmayan, bir yokluk içerisindeyken, birbirimizi tanımayabiliriz.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Lise yıllarında yüzüne aşina olduğum, ama Varto &#8216; nun hangi köyünden olduğunu bilmediğim, benden birkaç yaş büyük bir insanla yollarımız yıllar sonra İzmir &#8216; in bir ilçesinde keşişti. Ne yazık ki, sokakta birbirimizi tanımadan geçip gidebiliyoruz. Şaşar beşer insan için, aynı topraklarda doğmuş olmak bazen bir şey ifade etmeye bilir. Yine de, insanın doğasında olan bir diyalektik: Hiç bir insan kendi çocukluğunun geçtiği, &#8221; köy çocukluk &#8221; yerleri unutması mümkün değil. Dolayısıyla: Vartolu olmak kimliğiyle, yaşadığımız yerlerde &#8221; otonom &#8221; olarak isteyerek bir araya geldiğimiz, dernekler, sivil toplum örgütleri aracılığıyla kamusal alan dediğimiz meydanlarda &#8211; sokaklarda bir araya gelip, ses vermek, konuşmak en iyi reçete&#8230;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8221; Ben bu konu başlıklı deneme yazısını yazmaya başladığım ilk günden bugüne değin Varto halkı yaşadığı, örgütlü olduğu her alanda, demokratik hakkını kullanmış, suyuna, toprağına, havasına sahip çıkmaya devam ediyor / lar. Varto özelinde ise:&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8221; Jeotermal Kaynak Arama Ruhsatı &#8221; Bir olgunun diğer bir olguya evirildiği, sorunun ilk başlangıç noktası, sahada olmak, kendi toprağına, suyuna, havasına sahip çıkan,&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Varto Ekoloji Platformun mücadelesi de çok kıymetli.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Onlarca toplantı ve basın açıklamalarıyla kendi yaşam alanlarına sahip çıkıyorlar. Jeotermal enerji santralı istemiyoruz! Haklı taleplerini çoğulcu sesler arasında haykırıyorlar. &#8221; Öbek öbek mücadele alan buldukça siyasilerinde gündeminde yer buldu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">TBMC &#8216; de parlamentoda Dem Partili milletvekillerin, Emep &#8216; inde destek verdiği soru önergesi ve basın açıklamalarıyla kamuoyunu&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8220;JES &#8221; projesine karşı, halkı daha duyarlı olmaya çağrıda bulunmaları da olması gereken bir duyarlıktı. Ayrıca 07. 04. 2026 salı günü: Dem Parti ve CHP &#8216; haftalık grup toplantılarında Eş başkan Tuncer Bakırhan ve Özgür Özel Varto halkının &#8221; JES &#8221; projesine karşı verdikleri mücadelenin yanında olduklarını kendi grup kürsülerinde kamuoyunu beyan ettiler.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve maalesef Varto &#8216; da yapılması düşünülen bu enerji projesi için: Varto halkının düşünce ve önerileri göz ardı edilmiş.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8221; Çevresel Ekti Değerlendirmesi &#8221; raporu gerekli değildir beyanı da, iktidarın Vartolu olmak kimliğine karşı politik &#8211; gerici duruşunu ortaya koyuyor. Her halükarda &#8221; ÇED &#8221; olumlu raporu, her projenin başlaması için zorunlu olmasına rağmen, bu rapor görmezden geliniyor&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Doğanın bütünselliği içinde, eko sistemin birbirini besleyen ve hiç bir sıçramaya &#8221; bilime &#8221; gereksinim duymayan, doğal yapısı, kenger dikeni, otların yeşil çayırlarda rüzgârla sertleşen dik duruşu, varsın boyun eğmesin&#8230;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Unutmak, kendine ihanettir!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Varto ilçe ve köylerin üzerinde, üretimin giderek azaldığı, bir ağustos sessizliği olsa da. Alıp bizi götürür, çocukluğumuzun o harman yerlerine. Doğamızın bu haliyle kalması, bizi başka yeni ilkbaharlara götürür. Ve doğanın hiç kimseyi aldatmadığına biz kez daha tanık olacağız. Bilmem kaç yılda bir, ancak ayağımızın toprağına değdiği, Yukarı ve Aşağı çarşıda, Varto &#8216; ya dair bir öyküyü birbirimize anlatırken sevinç duyacağız.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yoksul kavak ağaçlarına tüneyen kargaların açık sesleri içimize dokunur. Dokunsa da, doğamızın bu haliyle kalmasına razıydık, uzakta yaşamış olsak da&#8230; Birbirinin devam niteliği olan iktidarların değişmeyen politikaları, fabrikalar, iş yerleşkelerin büyük bir çoğunluğu batı kentlerinde olması dolayısıyla meydana gelen işsizlik, insansızlaştırma politikaları, iç göçü tetiklediği de görünen bir şey. Tarım ve hayvancılıkla uğraşmak istemeyen genç nesillerin varlığı da biliniyor. El sanatlarına, su ve elektrik tesisatçısına, iş mesleklerine artan talepte bir tarafta. Onun için, bugün harman yerlerinin ekinsel, ekili alanların esemesi bile okunmuyor.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve göremediğimiz sorunlar, biz görmüyoruz diye hemen ortadan kaybolmazlar&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">İçimizi acıtsa da, daha çok doğamızın kirlenmesine geçit vermek istemiyoruz. Doğa talanına hayır!&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Goşkar bawa vadisi, awa sipîye &#8211; su gözeleri, azda olsa akan küçük su kaynakları, endemik bitkiler ve doğanın doğal yapısı bizleri nazikçe uyarıyor. Bu yıkım ve doğa talanını, bütün Türkiye halkına görünür kılmak için, yüksek sesle konuşarak, bir araya geldiğimiz örgütlü olduğumuz, sahada “ Varto ekoloji platformu bileşenleri” &#8211; &#8221; Vadev &#8211; Varto &#8211; der &#8211; siyasi partiler &#8211; sivil toplum &#8221; örgütleriyle birlikte, yapılması planlanan doğa yıkımını daha da görünür kılabiliriz. Bu düşünce pratiği, ortak akıl heybemizde duruyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Öznesi: küçük bir kış güneşini görüp başını dışarı çıkaran, badem ağaçların öne atılan yumruları &#8211; öncü çiçekler toprağa düşse de, eni sonu baharın gelişini doğanın yeniden uyanışını bizlere müjdeliyor…</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Not:</strong> Ben bu denemeyi yazdıktan birkaç hafta sonra: 24/04/2026 tarihinde Varto ‘ da çok kapsamlı, kitlesel bir miting yapıldı. 03/05/2026 tarihinden sonra, Varto Ekoloji Platformu bileşenleri sahada çadır eylemlerini, Varto halkıyla birlikte, dönüşümlü olarak yaşam alanlarında bugüne değin devam ediyorlar…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ali Şeker&nbsp;</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/varto-jes-projesi-ekolojik-direnis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rüzgâr Aramızda</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/ruzgar-aramizda/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/ruzgar-aramizda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Jun 2026 18:04:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Nuray Aslan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=9755</guid>

					<description><![CDATA[Rüzgâr Aramızda Sabah, perde aralığından ince bir çizgi halinde odaya süzüldü. Işık önce boşluğa tutundu; sonra aynanın kenarına,]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-large sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="886" height="1024" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/nuray-aslan-e1781630533454-886x1024.jpg" alt="nuray aslan e1781630533454" class="wp-image-9756" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/nuray-aslan-e1781630533454-886x1024.jpg 886w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/nuray-aslan-e1781630533454-260x300.jpg 260w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/nuray-aslan-e1781630533454-768x887.jpg 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/nuray-aslan-e1781630533454.jpg 966w" sizes="auto, (max-width: 886px) 100vw, 886px" data-mwl-img-id="9756" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="has-text-color has-link-color has-medium-font-size wp-elements-c21300f97e2b671267338d3a77ed6cae wp-block-paragraph" style="color:#113c2f"><strong>Rüzgâr Aramızda</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Sabah, perde aralığından ince bir çizgi halinde odaya süzüldü. Işık önce boşluğa tutundu; sonra aynanın kenarına, tarağın dişlerine, koltuğun yıllanmış kumaşına değdi. Oda eskiden iki kişilik bir hayatı taşırdı; her şey yerindeydi ama hiçbir şey eskisi gibi değildi. Karşıda duran sandalye, masanın kenarında bekleyen bardak, kül tablasında yarım kalmış sigara aynı yerde duruyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Eksiklik odanın içinde bağırmadan büyüyordu.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir gün kapı açılmadı. Bardak masada yerini korumuş, sandalye kendi boşluğunu üstünde taşımış, akşam sesini kısmadan odaya inmişti. Sonra gece uzamış, merdiven onun adımlarını yukarı taşımamış, kapının önünde ayakkabı sesi birikmemişti.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>O günden sonra o boşluk yavaş yavaş onun yerine geçmişti</em>.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kadın yıllar sonra da yemeği aynı saatte sofraya koymaya devam etti. Her akşam iki kişilik çatal bıçak aynı yere, ikinci tabak karşı sandalyenin önüne, onun fincanı masanın sağ köşesine bırakılırdı. Çayı iki bardağa böler; birini kendi önüne, birini karşısındaki sessizliğe koyardı. Tuzu iki kişilik atar, ekmeği ikiye böler, yemeği hep biraz fazla yapardı. Onun tabağı masada daha ağır durur; sandalye, boş kaldıkça ona daha çok benzerdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kapıdan, merdivenden gelen her ses onu hatırlatırdı; kadın başını kaldırır, ses geçer, ev yeniden kendi sessizliğine çekilirdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gece yatağın kendi yarısına çekilir; diğer taraftaki yastığın çukuruna, çarşafın soğuk yüzüne, karanlığın ona ayrılmış payına kendini değdirmezdi. Kendi rüyasında uyur, kendi yarısında üşür, sabah olunca iki kişilik bir hayatın tek kişilik tarafından kalkardı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Beklemek önce kapıda kaldı. Sonra sofraya, yatağın boş yanına, kadının ellerine, yürüyüşüne, saçlarının arasındaki beyazlara geçti.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Kadın beklemenin rengini aldı.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Dışarıdaki sesler uzaklaştı, günler birbirinin içine saklandı. Pencere aynı pencereydi; ama içeriyle dışarı artık birbirine karışıyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zamanla insanlar onun yanında daha alçak sesle konuşmaya başladı. Aynı sofrada kimse geçmişten söz etmezdi artık; anlatılacak hikâyeler bardakların dibinde bekler, sonra sessizce yutulurdu. İnsanın üstüne bir örtü gibi serilen suskunluk sıcak tutmaz; yalnız daha çok üşütürdü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir süre sonra içindeki ışık da azalmaya başladı. Sabahları geç kalkıyor, perdeyi açmayı unutuyor, yatağın kendi yarısında daha uzun kalıyordu. Doğrulmak bile odanın bir ucundan öteki ucuna yürümek kadar uzak geliyordu artık. Çarşaf kadının tarafında kırışıyor, yastık başının altında biraz daha çöküyor; yatağın ona bırakılmış yanında saklanan boşluk, zamanla kadının üstüne kapanan sessiz bir ağırlığa dönüştü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aynanın karşısına daha az geçmeye başladı. Saçlarını taramak yarım kalırdı; tarak masanın kenarında, dişlerinde kalan birkaç beyaz telle onu beklerdi. Yüzündeki çizgiler derinleşmişti; ama asıl değişen yüzü değildi. İçinde çöken gölge, yüzüne zamansız varmıştı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Pencere aynı pencereydi, duvarlar aynı duvardı. Ama artık sabah odaya eskisi gibi girmiyordu. Koltuğun kenarına değiyor, masanın üstünde oyalanıyor, defterin kapağına ince bir çizgi bırakıyor; kadının yüzüne varmadan sönüyordu. Odadaki her şey yerli yerindeydi; yalnız kadın, içinden biraz daha kendinden ayrılmıştı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir süre sonra hatıralar bile geri çekildi. Önce yüzü uzaklaştı, sonra sesi, sonra birlikte geçirilmiş güzel günlerin kenarı. Hatıralar içinden usul usul çekiliyor; yerine eşyaların inadı kalıyordu. Bir bardak, bir sandalye, bir tabak, bir kapı aralığı, yatağın bozulmayan diğer yanı… bunlar odanın içinde adamdan daha uzun kaldı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kadın aynanın karşısına geçtiğinde sofra iki kişilik, yatak iki kişilik, hayat iki kişilikti; ama aynada yalnızlığı bekliyordu. Yıllar beyazını saçlarına, çizgisini tenine bırakmıştı. Tarağın her geçişinde, odada yıllardır kıpırdamayan yokluğu usulca yerinden oynatıyordu. Işığın içinde incelen teller omuzlarına dökülür; yüzüne değen her biri, onu yıllara karşı hâlâ sahiplenirdi. Aynalar en çok bu vefayı bilirdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gözlerinde, ondan kalan boşluk hâlâ kapanmamıştı. Perde hafifçe kımıldadı. O yine gelmedi. Onun yerine rüzgâr girdi içeri; çok uzakta bir nefes gibi yüzünü yoklayıp kayboldu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Rüzgâr perdeyi kabarttı; kenarda duran bardakta soğumuş su ince ince titredi. Masanın ucundaki eski defterin kapağı aralandı. Kapak kenarları yıpranmış, köşeleri içe doğru kıvrılmıştı. Arasında kurumuş bir yasemin dalı duruyordu; gölgesi hâlâ sayfanın üzerinde ince bir iz gibi kalmıştı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Rüzgâr önce saçlarının arasını yokladı, sonra defterin sayfalarına geçti. Mürekkep bazı yerlerde dağılmış, harfler birbirinin içine yürümüştü. Sevgi de orada, adını kaybetmiş bir çizgi gibi duruyordu. Defter kimseyi geri çağırmıyordu artık; yalnız onun olmadığı yerde onu saklıyordu. Kadın yazdıkça hafiflemez; yalnızca kendi yükünün yerini değiştirirdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Parmakları defterin kenarında bekledi. Sofradaki ikinci tabak, aynadaki yalnız yüz, kapının açılmayan eşiği, yatağın ona bırakılmış yanı birden odanın içinde belirdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Her şey yerindeydi; yalnız kadın hiçbir yerde tam değildi artık.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Rüzgâr, yarım kalmış bir cümleyi sayfanın ortasında bıraktı. Kadın eksik kalan yerine baktı; cümle bile yaşlanmıştı artık. Zaman, cümlenin yarım kalan yanını kendi içine çekmişti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Akşamları odasına çekilirdi. Dört duvarın arasında, kendi içinde tek kişilik bir yer kurmuştu artık. Günün son ışığı duvarlarda ağırlaşırken, tuğlalar içten içe toprak kokardı. Oda eski bir omuz gibi onu ayakta tutmaya devam eder; yokluk odanın içinde kaybolmaz, yalnız yer değiştirirdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gecenin bir yerinde oda maviye çalan bir ağırlıkla dolardı. Deniz, kadının suskunluğunun üstüne kapanır; su, içindeki kıyılara vurup geri çekilirdi. Yitik cümleler odanın yüzüne sinerdi. Kapı yerinde durur, pencere kendi karanlığına bakardı. Rüzgâr girer, perdeyi yoklar, defterin sayfalarını kıpırdatır; sonra kokusundan bir nefeslik iz bırakır, kadını yine kendi boşluğuna emanet ederdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kadın pencereye döndü. Akşam camın önüne gelmiş, gökyüzü yer yer kırık bir ışıkla titriyordu. Uzakta küçük bir ışık yanıp sönüyordu. Bir zamanlar onun gülüşü gökyüzünün bir yerinde kalmıştı; rüzgâr değdikçe o yer kendi içinde dalgalanırdı. Kadın bir an o ışığın ona ait olabileceğini düşündü. Sonra düşünce geri çekildi.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Işık oradaydı. Hepsi buydu.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Saçlarının arasında kalan hatıralar vardı; bir bakıştan, yarım kalmış bir günden, söylenmeden eskiyen bir cümleden. Bazı acılar insana görünmeden tutunurdu; saçına, sessizliğine, yüzüne. Saklı sevda başka bir yangındı; ne söndürülür, ne anlatılabilirdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kalbi, bir daha gelmeyecek olanın adını hâlâ hatırlıyordu. Yine de rüzgâr her dokunuşunda onun yerini yoklardı; perdeyi, bardağı, defteri, boş sandalyeyi, yatağın dokunulmamış yanını. Sonra pencerenin önünde durur, kadının içinde çok eski bir yerden kopmuş gibi odaya yayılırdı.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Açtığı boşluk kadının içinden geçti; ama kaybolmadı.</em></p>



<p class="has-text-color has-link-color has-medium-font-size wp-elements-b3da2c3a6477f9a72356cb3f99bb5f10 wp-block-paragraph" style="color:#980505"><strong>Yazar : Nuray Aslan</strong></p>
</div>
</div>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/nuray-aslan.mp3"></audio></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/ruzgar-aramizda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/nuray-aslan.mp3" length="4206047" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>Yücel Özdemir Yol TV’ye Konuştu: &#8220;Birlikteysek Çaresiz Değiliz</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/yucel-ozdemir-yol-tvye-konustu-birlikteysek-caresiz-degiliz/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/yucel-ozdemir-yol-tvye-konustu-birlikteysek-caresiz-degiliz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 14 Jun 2026 19:18:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Yücel Özdemir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=9728</guid>

					<description><![CDATA[Özdemir’den Yol TV’ye Festival Mesajı: &#8220;Çözüm Ortak Mücadelede Aylar öncesinden kurduğumuz tüm hayaller, planladığımız her şey bugün bu]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<div class="sabit-foto">
    <iframe src="https://www.facebook.com/plugins/video.php?height=315&amp;href=https%3A%2F%2Fwww.facebook.com%2Freel%2F2011698426372597%2F&amp;show_text=false&amp;width=560&amp;t=0" style="border:none; overflow:hidden; width:100%; height:auto; aspect-ratio: 16/9;" scrolling="no" frameborder="0" allowfullscreen="true" allow="autoplay; clipboard-write; encrypted-media; picture-in-picture; web-share"></iframe>
</div>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="has-text-color has-link-color has-medium-font-size wp-elements-08993cdf71a2eb963a6d95ebd3c9c118 wp-block-paragraph" style="color:#890000"><strong>Özdemir’den Yol TV’ye Festival Mesajı: &#8220;Çözüm Ortak Mücadelede</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Aylar öncesinden kurduğumuz tüm hayaller, planladığımız her şey bugün bu alanda gerçeğe dönüştü. Harika bir hava eşliğinde, Almanya’nın dört bir yanından gelen binlerce insan Köln’ü adeta bir dayanışma merkezine çevirdi. Üstelik bu kitle buraya sadece şarkı söylemeye gelmedi; günümüzün en can yakıcı, en can sıkıcı sorunlarına karşı ses yükseltti, taleplerini haykırdı. Bu yüzden gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, muazzam başarılı bir festivali geride bıraktık.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu yılki buluşmamız çok güçlü bir mesaj içeriyordu çünkü katılım profili ezber bozdu. Ciddi bir Alman katılımı vardı, geleceğimiz olan genç kuşaklar buradaydı ve en önemlisi farklı uluslardan emekçiler omuz omuzaydı. Köln Tanzbrunnen alanında bu festivali tam beşinci kez düzenliyoruz ve buranın artık sınırları aşan, geleneksel bir kuruma dönüştüğünü görmek gurur verici. Daha festival bitmeden insanlar bize coşkuyla sormaya başladı: <em>&#8216;Bir dahaki buluşma ne zaman?&#8217;</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Buradan, Yol TV aracılığıyla şimdiden ilan ediyorum ve tarihi mühürlüyorum: <strong>10 Haziran 2028&#8217;de DİDF, daha da büyük bir güçle yeniden bu alanda olacak!</strong> Bugün aldığımız o muhteşem geri dönüşler, bize bu özgüveni veriyor. Alana ruhunu katan, bu coşkuya ortak olan herkese sonsuz teşekkürler.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Herkes bilir ki, Köln Tanzbrunnen gibi devasa bir kültür alanında kısa sürede yer bulamazsınız. &#8216;Ben geldim, festival yapacağım&#8217; dediğinizde kapılar yüzünüze kapanır. Buralar yıllar öncesinden rezerve edilmek, milim milim planlanmak zorundadır. İşte DİDF’in kurumsal gücü ve tecrübesi burada devreye giriyor. Biz iki yıl sonrasını bugünden ilmek ilmek planlayabiliyoruz. Bu sarsılmaz tecrübeyle, iddia ediyorum ki 2028’deki festivalimiz bugünkünden çok daha güçlü ve çok daha kitlesel olacak.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu büyük yürüyüşte bizi yalnız bırakmayan dostlarımız vardı. Alman Sendikalar Birliği (DGB) ve bağlı sendikalardan yönetici dostlarımız sahnedeydi; onlara selam olsun. Sesimizi kitlelere ulaştıran BirGün Gazetesi, Evrensel Gazetesi ve buraya zenginlik katan tüm demokratik kurumlar alandaydı. Onların varlığı, festivale sadece renk katmadı, asıl ihtiyacımız olan o sarsılmaz dayanışma köprüsünü kurdu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Biz bu yola çıkarken bir söz söyledik; bu festivalin harcı &#8216;Birlik ve Dayanışma&#8217;dır. İçinden geçtiğimiz bu karanlık ve zorlu dönemde, her alanda birleşmeye ve kenetlenmeye her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Bu festival, ayrıştırmak isteyen her odağa verilmiş en net, en tok yanıttır. Bugün bir kez daha kanıtladık ki: <strong>Biz bir araya geldik mi, omuz omuza verdik mi sorunlarımız ne kadar büyük olursa olsun çözümsüz değildir!</strong> İleriye doğru devasa bir adım attık. Bu büyük başarıya omuz veren, gücümüze güç katan herkese yürekten teşekkür ediyorum.</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/yucel-ozdemir-yol-tvye-konustu-birlikteysek-caresiz-degiliz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>DİDF- Köln’de Binlerin Katılımıyla Güçlü Bir Dayanışma Köprüsü Kuruldu</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/didf-kolnde-binlerin-katilimiyla-guclu-bir-dayanisma-koprusu-kuruldu/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/didf-kolnde-binlerin-katilimiyla-guclu-bir-dayanisma-koprusu-kuruldu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 14 Jun 2026 18:18:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=9709</guid>

					<description><![CDATA[DİDF Festivali: Köln’de Binlerin Katılımıyla Güçlü Bir Dayanışma Köprüsü Kuruldu Demokratik İşçi Dernekleri Federasyonu (DİDF) tarafından iki yılda]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-large sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="768" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/festival2-1024x768.webp" alt="festival2" class="wp-image-9710" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/festival2-1024x768.webp 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/festival2-300x225.webp 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/festival2-768x576.webp 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/festival2-1536x1152.webp 1536w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/festival2.webp 2048w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="9710" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="has-text-color has-link-color has-large-font-size wp-elements-45d22ec6528d4930edb8779752687c17 wp-block-paragraph" style="color:#890000"><strong>DİDF Festivali: Köln’de Binlerin Katılımıyla Güçlü Bir Dayanışma Köprüsü Kuruldu</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Demokratik İşçi Dernekleri Federasyonu (DİDF) tarafından iki yılda bir geleneksel olarak düzenlenen Birlik ve Dayanışma Festivali, bu yıl da Köln Tanzbrunnen’de muazzam bir kalabalığı bir araya getirdi. Almanya’nın dört bir yanından gelen 7 binden fazla katılımcı; savaşa, sosyal hak gasplarına, ırkçılığa ve halkları ayrıştıran milliyetçi politikalara karşı tek ses oldu. Festival, adeta emeğin ve barışın sesinin yükseldiği ortak bir kürsüye dönüştü.</p>



<p class="has-text-color has-link-color has-large-font-size wp-elements-4aaab772eda4c74f44ec33c64728a823 wp-block-paragraph" style="color:#890000"><strong>Kültürün Estetiği ve Politikanın Sesi Aynı Sahnede</strong></p>



    <div 
    class="align wp-block-lbb-lightbox"        id="lbbLightBox-3"
        data-attributes='{&quot;lightboxType&quot;:&quot;gallery&quot;,&quot;items&quot;:[{&quot;id&quot;:9716,&quot;content&quot;:&quot;https:\/\/vartoname.com\/wp-content\/uploads\/2026\/06\/fest-alev-bahadir.webp&quot;,&quot;alt&quot;:&quot;&quot;,&quot;caption&quot;:&quot;&quot;,&quot;altText&quot;:&quot;G\u00f6rsel Kaynak : yenihayat.de&quot;,&quot;artist&quot;:&quot;&quot;,&quot;type&quot;:&quot;image&quot;,&quot;thumbnail&quot;:&quot;https:\/\/vartoname.com\/wp-content\/uploads\/2026\/06\/fest-alev-bahadir.webp&quot;,&quot;isAudioThumbnails&quot;:true},{&quot;id&quot;:9717,&quot;content&quot;:&quot;https:\/\/vartoname.com\/wp-content\/uploads\/2026\/06\/fest-gaye-scaled-1.webp&quot;,&quot;alt&quot;:&quot;&quot;,&quot;caption&quot;:&quot;&quot;,&quot;altText&quot;:&quot;&quot;,&quot;artist&quot;:&quot;&quot;,&quot;type&quot;:&quot;image&quot;,&quot;thumbnail&quot;:&quot;https:\/\/vartoname.com\/wp-content\/uploads\/2026\/06\/fest-gaye-scaled-1.webp&quot;,&quot;isAudioThumbnails&quot;:true},{&quot;id&quot;:9718,&quot;content&quot;:&quot;https:\/\/vartoname.com\/wp-content\/uploads\/2026\/06\/fest-seyit-aslan.webp&quot;,&quot;alt&quot;:&quot;&quot;,&quot;caption&quot;:&quot;&quot;,&quot;altText&quot;:&quot;&quot;,&quot;artist&quot;:&quot;&quot;,&quot;type&quot;:&quot;image&quot;,&quot;thumbnail&quot;:&quot;https:\/\/vartoname.com\/wp-content\/uploads\/2026\/06\/fest-seyit-aslan.webp&quot;,&quot;isAudioThumbnails&quot;:true},{&quot;id&quot;:9719,&quot;content&quot;:&quot;https:\/\/vartoname.com\/wp-content\/uploads\/2026\/06\/festival.webp&quot;,&quot;alt&quot;:&quot;&quot;,&quot;caption&quot;:&quot;&quot;,&quot;altText&quot;:&quot;&quot;,&quot;artist&quot;:&quot;&quot;,&quot;type&quot;:&quot;image&quot;,&quot;thumbnail&quot;:&quot;https:\/\/vartoname.com\/wp-content\/uploads\/2026\/06\/festival.webp&quot;,&quot;isAudioThumbnails&quot;:true},{&quot;id&quot;:9720,&quot;content&quot;:&quot;https:\/\/vartoname.com\/wp-content\/uploads\/2026\/06\/festival1.webp&quot;,&quot;alt&quot;:&quot;&quot;,&quot;caption&quot;:&quot;&quot;,&quot;altText&quot;:&quot;&quot;,&quot;artist&quot;:&quot;&quot;,&quot;type&quot;:&quot;image&quot;,&quot;thumbnail&quot;:&quot;https:\/\/vartoname.com\/wp-content\/uploads\/2026\/06\/festival1.webp&quot;,&quot;isAudioThumbnails&quot;:true},{&quot;id&quot;:9721,&quot;content&quot;:&quot;https:\/\/vartoname.com\/wp-content\/uploads\/2026\/06\/festival2-1.webp&quot;,&quot;alt&quot;:&quot;&quot;,&quot;caption&quot;:&quot;&quot;,&quot;altText&quot;:&quot;&quot;,&quot;artist&quot;:&quot;&quot;,&quot;type&quot;:&quot;image&quot;,&quot;thumbnail&quot;:&quot;https:\/\/vartoname.com\/wp-content\/uploads\/2026\/06\/festival2-1.webp&quot;,&quot;isAudioThumbnails&quot;:true}],&quot;align&quot;:&quot;&quot;,&quot;cId&quot;:&quot;&quot;,&quot;audio&quot;:{&quot;player&quot;:&quot;&quot;,&quot;typo&quot;:{&quot;fontSize&quot;:{&quot;desktop&quot;:16,&quot;tablet&quot;:15,&quot;mobile&quot;:14},&quot;fontWeight&quot;:500,&quot;lineHeight&quot;:&quot;135%&quot;}},&quot;layout&quot;:&quot;default&quot;,&quot;columns&quot;:{&quot;desktop&quot;:3,&quot;tablet&quot;:2,&quot;mobile&quot;:1},&quot;columnGap&quot;:&quot;10px&quot;,&quot;rowGap&quot;:&quot;10px&quot;,&quot;content&quot;:{&quot;caption&quot;:false,&quot;overlyColor&quot;:false,&quot;lightboxCaption&quot;:true},&quot;button&quot;:{&quot;icon&quot;:{&quot;class&quot;:&quot;fab fa-wordpress&quot;},&quot;text&quot;:&quot;Image&quot;},&quot;galleryIcon&quot;:true,&quot;popupOptions&quot;:{&quot;mixAllData&quot;:false},&quot;popupIconLeft&quot;:{&quot;infobar&quot;:true},&quot;popupIconMiddle&quot;:{&quot;zoomIn&quot;:true,&quot;zoomOut&quot;:true,&quot;toggle1to1&quot;:false,&quot;rotateCCW&quot;:false,&quot;rotateCW&quot;:false,&quot;flipX&quot;:false,&quot;flipY&quot;:false,&quot;fullscreen&quot;:true},&quot;popupIconRight&quot;:{&quot;twitter&quot;:false,&quot;facebook&quot;:false,&quot;download&quot;:false,&quot;slideshow&quot;:true,&quot;thumbs&quot;:true,&quot;close&quot;:true},&quot;thumb&quot;:{&quot;type&quot;:&quot;classic&quot;,&quot;showOnStart&quot;:true,&quot;minCount&quot;:2},&quot;slideShow&quot;:{&quot;playOnStart&quot;:false,&quot;timeout&quot;:3000},&quot;options&quot;:{&quot;wheel&quot;:&quot;zoom&quot;,&quot;transition&quot;:&quot;fade&quot;},&quot;controls&quot;:{&quot;play-large&quot;:true,&quot;restart&quot;:false,&quot;rewind&quot;:true,&quot;play&quot;:true,&quot;fast-forward&quot;:true,&quot;progress&quot;:true,&quot;current-time&quot;:false,&quot;duration&quot;:false,&quot;mute&quot;:false,&quot;volume&quot;:true,&quot;pip&quot;:false,&quot;airplay&quot;:false,&quot;settings&quot;:false,&quot;download&quot;:false,&quot;fullscreen&quot;:true,&quot;skipTime&quot;:5,&quot;isHeart&quot;:true,&quot;isPlaybackSpeed&quot;:true},&quot;playerColor&quot;:&quot;#03a5ed&quot;,&quot;overlyColor&quot;:&quot;#00000061&quot;,&quot;img&quot;:{&quot;animation&quot;:&quot;zoomIn&quot;,&quot;borderRadius&quot;:5,&quot;isHoverAnimation&quot;:true},&quot;image&quot;:{&quot;ratio&quot;:&quot;4:3&quot;},&quot;imgBorder&quot;:{&quot;color&quot;:&quot;#4527a4&quot;,&quot;style&quot;:&quot;solid&quot;,&quot;width&quot;:&quot;0px&quot;},&quot;caption&quot;:{&quot;position&quot;:&quot;overlyCenter&quot;},&quot;captionTypo&quot;:{&quot;fontSize&quot;:{&quot;desktop&quot;:16,&quot;tablet&quot;:15,&quot;mobile&quot;:14},&quot;fontWeight&quot;:500,&quot;lineHeight&quot;:&quot;135%&quot;},&quot;captionColors&quot;:{&quot;color&quot;:&quot;#fff&quot;,&quot;bg&quot;:&quot;#00000000&quot;},&quot;btnTypo&quot;:{&quot;fontSize&quot;:{&quot;desktop&quot;:18,&quot;tablet&quot;:15,&quot;mobile&quot;:14},&quot;fontWeight&quot;:500,&quot;lineHeight&quot;:&quot;100%&quot;},&quot;btnWidth&quot;:&quot;&quot;,&quot;btnHeight&quot;:&quot;&quot;,&quot;btnAlign&quot;:&quot;left&quot;,&quot;btnType&quot;:&quot;&quot;,&quot;btnStyle&quot;:&quot;&quot;,&quot;btnColors&quot;:{&quot;color&quot;:&quot;#4527a4&quot;,&quot;bg&quot;:&quot;#fff&quot;},&quot;btnHovColors&quot;:{&quot;color&quot;:&quot;#333&quot;,&quot;bg&quot;:&quot;#fff&quot;},&quot;btnPadding&quot;:{&quot;top&quot;:&quot;8px&quot;,&quot;right&quot;:&quot;15px&quot;,&quot;bottom&quot;:&quot;8px&quot;,&quot;left&quot;:&quot;15px&quot;},&quot;btnBorder&quot;:{&quot;color&quot;:&quot;#4527a4&quot;,&quot;style&quot;:&quot;solid&quot;,&quot;width&quot;:&quot;1px&quot;},&quot;btnRadius&quot;:{&quot;top&quot;:&quot;3px&quot;,&quot;right&quot;:&quot;3px&quot;,&quot;bottom&quot;:&quot;3px&quot;,&quot;left&quot;:&quot;3px&quot;},&quot;btnSpaceBetween&quot;:&quot;10px&quot;,&quot;styles&quot;:&quot;&quot;,&quot;sliderHeight&quot;:{&quot;desktop&quot;:&quot;550px&quot;,&quot;tablet&quot;:&quot;500px&quot;,&quot;mobile&quot;:&quot;400px&quot;},&quot;slider&quot;:{&quot;thumbs&quot;:&quot;classic&quot;,&quot;arrowColors&quot;:{&quot;color&quot;:&quot;#000&quot;,&quot;bg&quot;:&quot;transparent&quot;}},&quot;popupTheme&quot;:{&quot;color&quot;:&quot;#000&quot;,&quot;size&quot;:{&quot;desktop&quot;:50,&quot;tablet&quot;:70,&quot;mobile&quot;:90},&quot;closeIconColors&quot;:{&quot;color&quot;:&quot;#fff&quot;,&quot;bg&quot;:&quot;transparent&quot;},&quot;closeIconHColor&quot;:{&quot;color&quot;:&quot;#FF0000&quot;,&quot;bg&quot;:&quot;transparent&quot;},&quot;closeIconSize&quot;:{&quot;desktop&quot;:30,&quot;tablet&quot;:28,&quot;mobile&quot;:25}}}' data-content-indexs="[]"></div>

        
             
         


<p class="wp-block-paragraph">DİDF festivallerinin en özgün yanı olan &#8220;kültür ve politikanın iç içe geçmesi&#8221;, bu yıl da kendisini hissettirdi. Wuppertal DİDF’in halk oyunlarıyla enerjik bir başlangıç yapan sahne programı; Grup Kontrast, Kai Degenhardt, Junge Arbeiter, Mustafa Özarslan, Agire Jiyan, Gaye Su Akyol ve Moğollar gibi değerli isim ve grupları ağırladı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Türkçe, Kürtçe ve Almanca ezgilerin yankılandığı alanda, her yaştan binlerce insan gün boyu halaylar çekti, şarkılara eşlik etti. Farklı kültürlerin ve dillerin bu sanatsal uyumu, festivalin birleştirici karakterini bir kez daha kanıtladı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ancak sahne sadece müzikten ibaret değildi; sanatsal coşku, net siyasi mesajlarla tahkim edildi. Köln Belediye Başkan Yardımcısı Derya Karadağ da açılış konuşmasında bu köklü etkinliğin Köln kenti için büyük bir kültürel zenginlik olduğunu vurgulayarak başarı dileklerini iletti.</p>



<p class="has-text-color has-link-color has-large-font-size wp-elements-6e5353934b8555056db032ecf0caa23d wp-block-paragraph" style="color:#890000"><strong>İşçi Kürsüsü: Sendikalar ve Emekçiler Hakları İçin Ses Yükseltti</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Festival, Almanya’daki güncel işçi mücadelelerinin de kalbinin attığı yer oldu. Silahlanma ve savaş bütçelerine karşı inisiyatif alan VW işçileri ile Düsseldorf Uni Klinik&#8217;te hak arayan sağlık çalışanları, kürsüden taleplerini haykırdı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Almanya&#8217;nın güçlü sendikalarından IG Metall Genel Başkanı Christina Benner ve Verdi Genel Başkanı Frank Werneke gönderdikleri yazılı mesajlarla dayanışma duygularını ilettiler. IG Bau Sendikası Genel Başkan Yardımcısı Carsten Burckhardt, UNI Europa Başkanı Zeynep Biçici ve IG Bau Köln Şube Başkanı Mehmet Perişan’ın da aralarında yer aldığı heyet ise sahneye çıkarak göçmen işçilerin yoğunlaştığı sektörlerdeki sorunlara dikkat çekti ve DİDF ile ortak mücadelenin önemini vurguladı. DGB Köln Başkanı Wittich Roßmann da sahneden emekçilere seslenen bir diğer önemli isim oldu.</p>



<p class="has-text-color has-link-color has-large-font-size wp-elements-e22a446cb9f3f9fa50b3e98a374bfca7 wp-block-paragraph" style="color:#890000"><strong>&#8220;Çaresiz Değiliz, Çözüm Birlikte Mücadelede&#8221;</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Dünyanın ve Almanya’nın içinden geçtiği bu sancılı dönemde siyasi liderlerin ve gençlik temsilcilerinin mesajları netti. DİDF Genel Başkanı Alev Bahadır, YK üyesi Yücel Özdemir, EMEP Genel Başkanı Seyit Aslan, Avrupa Parlamentosu Milletvekili Özlem Alev Demirel ile gençlik örgütleri (DİDF Gençlik ve IJV) yaptıkları konuşmalarda sermaye odaklı hükümetlerin kemer sıkma ve savaş politikalarını eleştirdiler. Konuşmacıların ortaklaştığı en umut verici vurgu ise, <strong>&#8220;Sorunlarımız ne kadar büyük olursa olsun çaresiz değiliz; çözüm örgütlü mücadelede&#8221;</strong> mesajı oldu.</p>



<p class="has-large-font-size wp-block-paragraph"><strong>Alanın Rengi: Kitaplar, Sergiler ve Çocuk Köyü</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Tanzbrunnen alanı, sahne dışındaki etkinlikleriyle de tam bir panayır ve kültür alanı havasındaydı. Sendika ve kitle örgütlerinin bilgilendirme stantlarının yanı sıra, yazarlar imza günlerinde okurlarıyla buluştu. Alanı gezenler resim sergilerini ve Birtat döner işçilerinin direnişini anlatan fotoğraf sergisini inceleme fırsatı buldu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çocuklar için kurulan özel &#8220;çocuk köyü&#8221;, kukla tiyatrosu ve çeşitli oyun aktiviteleriyle minik misafirlere keyifli anlar yaşatırken, ebeveynlerin de festivalden rahatça keyif almasını sağladı. Zengin yiyecek-içecek stantlarıyla da tamamlanan bu renkli organizasyon, hafızalarda güçlü bir dayanışma izi bırakarak sona erdi.</p>



<p class="has-vivid-red-color has-text-color has-link-color wp-elements-f041d5908e16e9d47ebb19821c026fe5 wp-block-paragraph">Görseller Kaynak :  <a href="https://yenihayat.de/didf-acik-hava-festivali-binlerce-insan-birlik-ve-dayanisma-mesaji-verdi/?fbclid=IwY2xjawSbydtleHRuA2FlbQIxMQBzcnRjBmFwcF9pZBAyMjIwMzkxNzg4MjAwODkyAAEeyCFnDGgQIqiucEUkKjXY0lZqFVT3NfrswHwuzqyJe8MrtynuVkn6an2KYSQ_aem_KotlqAMHj7KFFYyIscK2IA" target="_blank" rel="noopener">yenihayat.de</a></p>
</div>
</div>



<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/didf-kolnde-binlerin-katilimiyla-guclu-bir-dayanisma-koprusu-kuruldu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ali Şeker: Yaz Yaprağı Kitabı Üzerine Bir İnceleme &#8211; Süleyman Deveci</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/ali-seker-yaz-yapragi-incelemesi/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/ali-seker-yaz-yapragi-incelemesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Jun 2026 07:30:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Ali Şeker]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=9685</guid>

					<description><![CDATA[✒️ Süleyman Deveci Ali Şeker: Yaz Yaprağı Şiir dünyası onu kalemi güçlü bir şair olarak tanıyor. Bizim okur]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-large sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="1024" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/yaz-yapragi-1024x1024.jpg" alt="yaz yapragi" class="wp-image-9691" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/yaz-yapragi-1024x1024.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/yaz-yapragi-300x300.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/yaz-yapragi-150x150.jpg 150w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/yaz-yapragi-768x768.jpg 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/yaz-yapragi.jpg 1254w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="9691" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="has-large-font-size wp-block-paragraph">✒️ <strong>Süleyman Deveci</strong></p>



<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>Ali Şeker: Yaz Yaprağı</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Şiir dünyası onu kalemi güçlü bir şair olarak tanıyor. Bizim okur çevresi ise şiirinin yanı sıra aynı zamanda edebi denemelerin ustası olarak biliyor. Çalışkan ve üretken kalemin yeni yapıtı şiirlerinden (aforizmalar) ve denemelerinden oluşuyor. Sonunda birkaç söyleşi de var. Şiir değerlendirmediğimi, dahası değerlendiremediğimi daha önce orada burada söylemiştim sanırım. Bunun şiire olan mükemmeliyetçi saplantımla ilgili olduğunu belirtmeliyim. O edebiyatın en tepesinde ve en zoru bence. Yazmayı ve eleştirmeyi kendi adıma zor bir uğraşı olarak değerlendiriyorum. Kimselere bu yüzden haksızlık yapmak istemem.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yazar ve şair Ali Şeker, bu son yapıtında yine biri diğerinden zengin satırlarıyla alıp bizleri bambaşka diyarlara götürüyor. Karanlık ve kötümser günlerin dünyanın en ücra köşesine kadar etkisini ve gücünü gösterdiği böylesi günlerde yazar ve şairin ürettikleriyle sonu gelmez yolculuklara çıkarız. Bu zihinsel seyahatlerde neler, kimler, hangi imgeler bize eşlik eder; şaşırır, sevinir, yer yer hüzünlenir, kızıp öfkelenir, binbir değişik ruh hallerine bulaşabilirsiniz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yazarlar yazılarından öyle kolay kolay kopmazlar, kopamazlar. Oysa ustalığa giden yol aynen suya yazılan satırlar gibidir. İyilik yap denize at misali. Hacimli, çaplı, bir o kadar derin kitap birçok kalem erbabının yaptığı gibi “aman ha yazdıklarım boşa gitmesin” acemiliğini de çağrıştırmıyor değil. Zira üstat dahası kitaba sağda solda bulduğu her yazısını yapıta eklemiş gibi eğreti duruyor. Bu ve benzer anlayışların ufkumuzu daralttığını savunanlardanım. En güzel yapıt henüz yazılmamış olandır diyenler tam da bu yüzden baskın ve haklılar. Yazarın satırlarının bence hiçbir sorunu yok. Bu kaygısı yersiz zira hayatın birebir içerisinden, doğal gerçekliğinden gelen yazı damarıyla donanımlı kalem ustası yer yer emekli öğretmenler benzeri ders vermiyor değil. Çok boyutlu, sıkılmadan defalarca döne dolaşa okunacak satırlar her yeni konuda ayrı bir heyecan ve tat veriyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Karmaşık, karanlık ve zor süreçlerden geçiyoruz. Dönemin ruhu her ne kadar bilinmezlikler içerse de, tam da böylesi dönemlerde ihtiyaç duyulan güçlü ve parıltılı ışıklar en başta yazarlar ve şairler olmak üzere sanatçılardan gelir, gelmelidir. Bu anlamda hâlâ o biçim umut var. Şüphesiz insan hayatı inişli çıkışlı, anlaşılması zor tarifleri içerir. “Yaz Yaprağı” bu anlamda kavga, felsefe, isyan, bilgelik, sorup anlamaya çalışan, sorgulatan, en çok da aydınlatan, ısı ve ışık veren ifadelerle yüklü. Bu anlamda kişisel tavsiyem öyle hemen birden başlayıp bitireyim diyerek esere başlamayın. Her gün ayrı bir ilham, enerji, tat, kısaca keyif alabileceğinizi bilerek yudumlayın yapıtı derim. Pişman olmayacaksınız.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Nice değerin ayaklar altına alındığı böylesi dönemlerde şairlere bakın, yazarların kalemlerinden dökülenleri irdeleyin, inceleyin Ali Şeker gibi gönlü ve kalbi insan için, insanlık için atan aydınlara denk gelirsiniz. Hayat sorular, sorgulamalar üzerinde kurulup şekillenmiş değil mi? Bu soruları da entelektüeller sormayıp da kim soracak? Politikacılar mı, din adamları mı, para kazanma hırsıyla yanıp tutuşan iş dünyası mı? Çakma sanatçı bozuntuları mı?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yazar ve şair Ali Şeker’in “Yaz Yaprağı”, ne kadar amatör izler taşırsa taşısın bence ustanın olgunluk aşamasına tekabül ediyor. Bu anlamda satırların üzerimizde bıraktığı etkiler zengin içeriklerle dopdolu. Hayatı, insanı, çocuğu, doğayı, bilgiyi anlamak, anlatmak isteyenlerin ellerinden kolay kolay bırakamayacakları, öyle kolay kolay unutmayacakları zamanın ötesine sarkmaya aday nadir yapıtlardan biri.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Edebiyat karın doyurmaz diyenlerin ne kadar haklı veya haksız olduklarını bilmem ama bildiğim, ciddi ve nitelikli yapıtların zihinsel açlığımızı doyurmaya yettiği. Bunların içerisinde anı güzelleştirip şenlendiren olduğu kadar, aynen bu çalışmadaki gibi her daim döne dolaşa okunıp tat ve keyif alınacak nice nüveler yüklü, çok katmanlı ve boyutlu, hazmı kolay ve ani olmayan, soran ve sorgulatan tarzlar da mümkün. Hiç bitmesini istemeyeceğiniz türden nadir çalışmalardan biri. Sadece tavsiye edilir.</p>



<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>Süleyman Deve</strong><strong>ci</strong></p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/ali-seker-yaz-yapragi-incelemesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Herkesin Aklında Bir Yarını Vardı</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/herkesin-aklinda-bir-yarini-vardi/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/herkesin-aklinda-bir-yarini-vardi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jun 2026 17:50:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Ali Şeker]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=9576</guid>

					<description><![CDATA[🌅 Herkesin Aklında Bir Yarını Vardı &#8211; Ali Şeker Çevremizi saran büyük AVM &#8216; lerin cam vitrinlerine dağılmış,]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-large sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="819" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/ali-seker-1024x819.webp" alt="ali seker" class="wp-image-9578" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/ali-seker-1024x819.webp 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/ali-seker-300x240.webp 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/ali-seker-768x615.webp 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/ali-seker.webp 1402w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="9578" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph">🌅 <strong>Herkesin Aklında Bir Yarını Vardı &#8211; Ali Şeker</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Çevremizi saran büyük AVM &#8216; lerin cam vitrinlerine dağılmış, aç açıkta olan çocukların göz hakkını, şimdilik yüreğimin bir köşesine saklıyorum. Ve yüreğim bir kez daha çarpmaya başlıyor…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Güneş tekrar doğmak üzereydi. Dışarıda, insanın acısıyla ilgilenmeyen, hınca hınç akan araba trafiği. Mavi gökyüzüne kanat çırpan birkaç beyaz güvercin, özgürlük yüklü. Uçtan uca gurultulu bir şekilde mavi de ötüşüyorlar, evrensel bir resim. Her yere ışık doluşuyor, her eşikten dışarıya açılan kapılar bir bir açılıyor. Sokaklar kanlı canlı canlanıyor. Eğer her gün birbirinin tekrarıysa, ne yazık. Alınan her bir solukta yaşam kendini yenileyebilmeli evrensel bir perspektifte&#8230; İşte ikinci bir gözünde yok sayıldığı somut bir gerçeklik ve karanlık, kapanmayan üçüncü bir göze ihtiyaç var. Evet, yaşamda doğum ve ölüm gerektiği gibi yürüyor&#8230; Ölüm doygun, rengi hiç değişmeyen kumların arasında, tek Tanrı &#8216; ya inanan Kenan ilinde ardılların birbirini boğazladığı, mağdur ve egemenlerin savaşı&#8230; Ateşin çaldığı ıslık kulaklarımızı sağır ediyor. Sakin, sakin bir mavi de özgürlük kokan bir hava. Kuşlar havalandığına göre insan güzel duygular içinde kendini yaşamın çok renkli seslerine bırakabilir. Bilimin çözemediği, açlık, eşitlik, ölüm girişimi çözülemeyen kör bir denklem olarak önümüzde duruyor. Aslında hepimiz zihninde olmasa da bir cevabı var, sınırsız- sınıfsız bir dünya, bir ütopya&#8230; Nasıl olsa gelecekte her şey milyonlarca kez yenilenecek, şu an içinde kendimizi avutabiliriz&#8230; Anayasaya mahkemesinin bireysel başvuruyu ötelediği, bir Türkiye gerçekliği beş senelik zaman dilimi. Ne de olsa insanız, hepimizin bir dayanma gücü var&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bilimin ve insanlığın pratik sonucu: Mesela dünyada azda olsa var olan bir şeyi, &#8221; polisin silah taşımadığı, ordusu olmayan bir ülkeyi &#8221; düşlediğimizde onu yeniden yaratırız&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Düşüp, kalkmak, yok olan bir şeyi, yaşadığımız ülkede herkese hukuku yeteri kadar talep etmek de, çünkü henüz hiçbir şeyin bitmediğinin bir kanıtı, arzuladığımız bir yarındı&#8230; Tek adam otokratik bir sistemle yönetilen ülkemizde, Asgari hukuksal normların askıya alındığı bir ortamda, kara para aklayan aklayana. Altın tozlu kahvelerin kıkırdayarak içildiği, paraların kadın saçlarının üstüne rulo süslemeleriyle cansız çiçeklendiği bir bahçe, zorba &#8211; illegal türevlerini çoğaltıyordu. Ulusal servetin tam bir eşitlik içerisinde bölüşülmediği, bu şatafattan en gelişkin gün ışığı bile utanır. Hem bilgi, bilge insan olmak nedir ki? Cehaletin yanında&#8230; Bir yarayı bir muskayla iyileştirmediğimize göre, saplantı halinde bir başkasına inanç yoluyla, bir şeye körü körüne inanmasını beklemek de neyin nesi…</p>



<p class="wp-block-paragraph">İktidar gücü ellerinde olup da vesaire, sarayda orda burada rahatlık içinde kokuşanların yanı sıra, hiçbir şeyi olmayanların da dünyalık adına baştan çıkarıcı, biat ederek sürüleştiği bir kokuşmuşluktan dışarı çıkmıyorlar. Başı açık &#8211; kapalı, sıkma başlı, cepleri altın ve para yüklü, kalçalar zevkten kıkırdıyordu, başkasına verdiği en değerli öğüt ise başparmağını bile oynatmadan, çal çırp senin de olsun öğüdü&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Güneş tekrar doğmak üzereydi&#8230; Yaşam nasıl da kendi doğal akışı üzerine üşüşüyor, yine en aşağıda karıncalar hevesle bir buğday harmanını alıp taşıyorlar. Besin zinciri içinde avcı olanların yasaları hiç değişmemiş, aynı ustalıkla devam ediyor…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Evet, uçurumun kenarına geldiğimizde, karşıya geçmek için bir köprü, kanatlanıp uçamayacağımıza göre ortak bir akıl gerek&#8230; Doğa bir kez daha bizlere gerçeği kendi ritmik sesleriyle fısıldıyor. Bir koyunun diyalektiği: bir sürüde arka ayaklar hep ön ayakları takip eder diyor&#8230; Adalet, hukuk, özgürlük ve sosyal birey olmanın amacını kavramayanların, vicdan heybeleri boş boş bir emre ve tek akla zincirli. Boynuna altın takanların çokluğu, açlığı yokluğu vaat ediyordu. Bu kadar zenginliğin bol olduğu bir ülkede, okul kantinlerine, &#8221; utanç çetelesi &#8221; yokluktan kaynaklı yeni bir uygulama, askıda gevrek sofrasına bugün hangi çocuk oturacak?&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kim bilir&#8230;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Toplum dinamiklerinin birde besleyici metafizik duygusunun bıraktığı ağır giysilerde eklenince, bu uzun erimli suskun birliktelik tam yirmi iki seneliğe özgü bir sığınak olarak görülmeye başlanmıştı bile. Ve bu kokuşmuş vahşi &#8211; kapital bir zafer çığlığıyla bir arada yaşamak oldukça zor. Her nedense adaletin ağır basan, eşitlik terazisi hep toprağın altındaki huzuru, mertliği saklıyordu, herkese eşit bir şekilde…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Baştanbaşa özgür insan&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Acılarını karanlığın içinden açığa çıkarıp, güneş salkımlarının üzerine serpiştirdi. Ve korkmadan kalabalığa haykırdı, en güzeli dışarıda ya deli bir rüzgâr ya da kahraman bir bahar olmaktı. İşte bende aşağılarda bir yerdeyim, sabahın ak ışıkları içinde&#8230; Yeryüzünün rengârenk çiçeklerini bir düşünsenize, hangi insan bu kadar güzel giyinebilir.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Işığın salkım salkım memeleri karanlıkta boğuşuyor, özgürlük vermeye yüz tutmuş barış kokuyordu bir yerlerde. Bizlere: Hayatta bu kadar da olmaz dedirtmeyen, sokağa karışan farklı insan kümeleri önümüzde duruyor. Evrensel dünyada kabul gören bir gerçekti. Tüm parçaların mükemmel bu denli bir arada oluşu, yaşamda farklı olmanın bir ödülü olsa gerek&#8230; Sen kendini tek adam, tek sembollerin esirgeciliğine bırakan insan, öteki dediğimiz, bütün acılar gün ışığında bir bir görülmeye başlıyor. Ben de yüreğim, birde özgür insanın söz geçiremediği bir yüreği var, birileri hâlâ gün ışığında çocuk kalplere kötülük ekiyor.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Güneşli havada nadasa duran toprak kollarını açmış. Yeter ki, ekici tarlasını ekmeye gitsin, her bir tohumun besleyebildiği onlarca canlı varlık iç içeydi. Yine bir yerlerde tankı &#8211; topu &#8211; tüfeği olan beyaz insan, toprağı bil fiil canlı- cansız varlıkları katlede dursun. Ateş bir adım ötede gelip bizleri sarıyor.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bunun yanında bir el veriyor, öteki el alıyor, hayat devam ediyor. Azda olsa toprağı hem ekip hem de biçenler, kumaş dokuyan, ip eğiren eller, insanlığı emeğin görkemiyle giyindiriyor. Umutla toprağa bakan binlerce insan yüzleri, pırıl pırıl parlıyordu. Işıkta işleyen eller özgürlük ve açlığın sesini bir kez daha açığa çıkarıyor. Tüketici haberin olsun: Bir tohum daha toprağa düşmeyi bekliyor. Bakın! Kocaman ağız dolusu bir gün ağarıyor, yenilmez basit düşler her an aklımıza gelebilir. Mesela çocuklar için yürek yüreğe barış gerekli, gerçeğini hep birlikte yüksek sesle dillendirebiliriz…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zıttı olan her şeyin bir reçetesi var, mesela birbirini tamamlamak gibi… Sessizliğin içinde, hareketin düşleri bana çocuk sesi ve kuş cıvıltılarının olduğu ertesi güne yürümenin bir ön hazırlığıydı, yepyeni bir yaşama doğmak için…</p>



<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>Ali Şeker&nbsp;</strong></p>
</div>
</div>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/aliseker.mp3"></audio></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/herkesin-aklinda-bir-yarini-vardi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/aliseker.mp3" length="851904" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>“Terörsüz Türkiye” Söylemi</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/terorsuz-turkiye-soylemi/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/terorsuz-turkiye-soylemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Jun 2026 15:44:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Hüsamettin Turan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=9510</guid>

					<description><![CDATA[“Terörsüz Türkiye” Söylemi&#160; ve Kürt Milletine Yönelik İnkâr-İmha Politikaları’nın Sürekliliği Türkiye’de son yıllarda devlet ve ona bağlı ideolojik]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-large sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="576" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/terorsuz-turkiye-1024x576.jpg" alt="terorsuz turkiye" class="wp-image-9512" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/terorsuz-turkiye-1024x576.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/terorsuz-turkiye-300x169.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/terorsuz-turkiye-768x432.jpg 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/terorsuz-turkiye-1536x864.jpg 1536w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/terorsuz-turkiye.jpg 1672w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="9512" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="wp-block-paragraph"><strong>“Terörsüz Türkiye” Söylemi&nbsp;</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>ve Kürt Milletine Yönelik </strong><strong><em>İnkâr-İmha Politikaları’nın</em></strong><strong> Sürekliliği</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Türkiye’de son yıllarda devlet ve ona bağlı ideolojik aygıtların yoğun biçimde kullandığı “Terörsüz Türkiye” söylemi, yüzeyde barış, güvenlik ve toplumsal huzur hedefi taşıyor gibi görünse de, derinlemesine incelendiğinde bunun yalnızca modern dönemde yeniden üretilmiş bir Pan-Türk/Osmanlıcı devlet stratejisinin güncel versiyonu olduğu görülmektedir. Bu stratejinin özünde, Kürt milletinin tarihsel, kültürel ve siyasal varlığını tanımak değil; aksine, onu Türk ulusal kimliği içinde eritmek, tüm kolektif hak taleplerini </em><strong><em>“terör”</em></strong><em> kategorisine indirgemek ve böylece ulusal özgürlük mücadelesini kriminalize etmek vardır.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Osmanlı’nın son döneminde Jön Türk hareketi ile kurumsal zemini atılan, Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte resmileşen bu devlet aklı, yüz yılı aşkın süredir farklı ideolojik kılıflar içinde fakat aynı özle uygulanmıştır.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>1925 Şeyh Said İsyanı sonrası uygulanan sert bastırma politikaları, 1937-38 Dersim Tertelesi, 1980’lerin olağanüstü hal yılları, 1990’larda köy boşaltmaları ve zorla göç ettirmeler, bu sürekliliğin açık örnekleridir.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Günümüzde “Terörsüz Türkiye” adıyla paketlenen siyaset, bu tarihsel zincirin son halkasıdır. Burada barış, uluslararası hukukta tanımlandığı gibi eşit taraflar arasında siyasi çözüm anlamına gelmez; devletin kendi varlık ve güvenlik tanımı ekseninde tek taraflı olarak belirlediği bir “suskunluk” halidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu bağlamda PKK, DEM ve benzeri yapıların süreçteki pozisyonu özel olarak değerlendirilmelidir. Başlangıçta Kürt ulusal mücadelesi iddiasıyla ortaya çıkan bu hareketler, zamanla ideolojik dönüşüm ve siyasi pragmatizm yoluyla devletin belirlediği çerçevenin dışına çıkamayan aktörlere dönüşmüştür.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">2013-2015 “çözüm süreci” bu durumun en net örneğidir: sürecin sonunda Kürt milletinin kolektif hakları tanınmamış, anadil, özerklik, statü gibi temel talepler masadan kaldırılmış, yerine “bireysel haklar” ve “silahsızlanma” eksenli dar bir çerçeve getirilmiştir.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu durum, Kürt ulusal davası açısından ikinci bir ihanet anlamına gelir: ilki, devletin inkâr ve imha politikası; ikincisi ise bu politikayı dolaylı yoldan meşrulaştıran örgütsel tavizlerdir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bugün “Terörsüz Türkiye” stratejisi, yalnızca askeri veya polisiye önlemlerle sınırlı değildir; kültürel asimilasyonu, ekonomik bağımlılığı ve politik temsiliyetin sıkı denetim altında tutulmasını kapsayan çok boyutlu bir projedir. Bu projede “barış masası” ise gerçek bir müzakere değil, kontrollü bir politik tiyatro işlevi görmektedir.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Devlet, masanın kurallarını, katılımcılarını ve konuşulacak başlıkları baştan belirlemekte; Kürt milletini <strong><em>özne</em></strong> değil, <strong><em>edilgen</em></strong> bir izleyici konumuna itmektedir. Bu şartlarda bu masadan çıkabilecek tek şey, yeni acılar, yeni ihanetler ve eski politikaların modern retorikle süslenmiş bir tekrarıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu tabloyu anlamak için uluslararası örnekler önemli bir karşılaştırma zemini sunar.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Doğu Timor</em></strong>, Endonezya’nın uzun yıllar süren işgali ve şiddet politikaları sonrası 1999’da Birleşmiş Milletler gözetiminde yapılan referandumla bağımsızlığını ilan etti.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Güney Sudan</em></strong>, 2011’de Sudan hükümetiyle yürütülen müzakereler sonucunda kendi yazgısını belirleme hakkını kullanarak bağımsız devlet statüsünü kazandı.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kosova, 2008’de uluslararası hukuk ve halk iradesi temelinde bağımsızlığını ilan etti; bu süreçte Uluslararası Adalet Divanı, Kosova’nın bağımsızlık ilanının uluslararası hukuka aykırı olmadığını hükme bağladı.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu örneklerin ortak noktası, “barış”ın ancak eşit taraflar, tanınan ulusal kimlik ve halkın iradesi temelinde kalıcı olabileceğini göstermesidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kürt milletine yönelik Türkiye merkezli “barış” söylemleri ise bu üç temel unsuru eşitlik, tanıma ve halkın iradesi sistematik olarak dışlamaktadır. Dolayısıyla, “Terörsüz Türkiye” kavramı, Kürtlerin silahlı direnişten ve siyasal taleplerden arındırılmış, kültürel varlığı törpülenmiş, politik temsil hakkı devlet gözetiminde sınırlandırılmış bir toplum modeli anlamına gelmektedir.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Bu, barış değil; modernize edilmiş bir inkâr ve imha projesidir.</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Uluslararası hukuk, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin 1. Madde’sinde halkların <strong><em>kendi yazgısını belirleme hakkını</em></strong> açıkça güvence altına alır.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kürt milletinin bu hakkı, sadece tarihsel meşruiyetle değil, aynı zamanda günümüzün uluslararası normlarıyla da desteklenmektedir. Barış, ancak bu hakkın tanınmasıyla mümkün olabilir; aksi halde “Terörsüz Türkiye” söylemi, yalnızca eski asimilasyon politikalarının yeni bir adı olarak tarihe&nbsp;geçecektir.</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/terorsuz-turkiye-soylemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hasan Dede &#8211; Terkediş!</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/hasan-dede-terkedis/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/hasan-dede-terkedis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Jun 2026 18:57:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Hasan Dede]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=9497</guid>

					<description><![CDATA[Terkediş! 💔 Bir aşkın sonu bazen büyük cümlelerle değil, insanın ömrü boyunca içinde yankılanacak birkaç kırık sözle gelir.&#160;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph"></p>



<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-large sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="590" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/IMG_4903_Original-e1780858163244-1024x590.jpeg" alt="IMG 4903 Original e1780858163244" class="wp-image-9498" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/IMG_4903_Original-e1780858163244-1024x590.jpeg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/IMG_4903_Original-e1780858163244-300x173.jpeg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/IMG_4903_Original-e1780858163244-768x442.jpeg 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/IMG_4903_Original-e1780858163244.jpeg 1302w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="9498" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>Terkediş!</strong> 💔</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir aşkın sonu bazen büyük cümlelerle değil, insanın ömrü boyunca içinde yankılanacak birkaç kırık sözle gelir.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Onlar da öyle olmuştu…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir zamanlar birbirinin gözlerinde kendine yuva bulan iki insan, öfkenin karanlığında birbirlerine yabancılaşmıştı.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Söyledikleri sözlerin ağırlığını o an ikisi de tam olarak bilmiyordu.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gurur, kırgınlık ve incinmişlik; sevgiyi sessizce boğmuştu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ayrılırken ikisi de dönüp arkasına bakmadı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sanki bir daha hiç karşılaşmayacaklarına dair görünmez bir yemin etmiş gibiydiler.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kadın, suskunluğunu içine gömdü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Erkek ise geceleri uzun uzun tavana bakıp kaybettiği şeyi anlamaya çalıştı.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ama bazı hakikatler, insanın kalbine çok geç iner.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aradan çok zaman geçmedi…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir sabah, adamın ölüm haberi ulaştı kadına.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Duyduğu an dünya bir anlığına sustu.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">İçinde yıllardır bastırdığı ne varsa tek bir acıda toplandı.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hiç kimseye bir şey demeden kalktı ve cenazenin olduğu eve gitti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kapıda duranlara sadece şunu söyledi:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Dokunmayın ona…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Onu ben yıkayacağım.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Son yolculuğuna ben hazırlayacağım.”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Evde derin bir sessizlik oldu.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kimse itiraz etmedi.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çünkü o an herkes, bu hikâyenin hâlâ bitmediğini anlamıştı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kadın, musalla taşına uzanan bedene baktığında gözleri titredi ama elleri titremedi.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çünkü insan en çok sevdiğinin yüzünü ezberlerdi.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dualar eşliğinde başladı onu yıkamaya…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir zamanlar saçlarını okşadığı adam şimdi hareketsizdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kadın her su döküşte biraz daha geçmişe gidiyor, her duada biraz daha içinden çöküyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Orada bulunan herkes başını eğmişti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tek bir kelime çıkmıyordu ağızlardan.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tam kefen sarılmış, son dua okunmuştu ki…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Adam bir anda büyük bir çığlıkla doğruldu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Nefes nefeseydi…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gözleri korkuyla açılmıştı.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Az önce gördüğü rüyanın etkisiyle elleri titriyordu.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ölümün kıyısından dönmüş gibi etrafına baktı.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve o an anladı…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kaybettiği kadın, hayatında sahip olduğu en gerçek şeydi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Dur!” diye bağırdı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Gitme…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ama oda boştu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kadın çoktan çıkıp gitmişti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Adam yatağında tek başına kalırken, hayat ona en acı gerçeği öğretmişti!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bazı insanlar ölünce değil…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Geri dönmeyeceklerini anladığında kaybedilmiş olurdu.</p>



<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong><strong>Eğitimci&nbsp;Hasan Dede</strong></strong></p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/hasan-dede-terkedis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mülteciler için ‘demir perde Avrupa’ dönemi</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/multeciler-icin-demir-perde-avrupa-donemi/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/multeciler-icin-demir-perde-avrupa-donemi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Jun 2026 20:34:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Yücel Özdemir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=9477</guid>

					<description><![CDATA[Mülteciler için ‘demir perde Avrupa’ dönemi Pazartesi günü Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkeler arasında üzerinde]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-full sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="700" height="350" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/yucelozdemir.jpg" alt="yucelozdemir" class="wp-image-7803" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/yucelozdemir.jpg 700w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/yucelozdemir-300x150.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 700px) 100vw, 700px" data-mwl-img-id="7803" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph"><strong>Mülteciler için ‘demir perde Avrupa’ dönemi</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Pazartesi günü Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkeler arasında üzerinde anlaşmaya varılan Avrupa Ortak Sığınma Sistemi Paktı (GEAS), AB’de iltica hakkında vurulmuş en önemli darbelerden biri olma özelliği taşıyor. Anlaşmayla birlikte paktın 12 Haziran’da yürürlüğe girmesinin önündeki bütün engeller kalkmış oldu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Pakt, bireysel iltica başvurularını incelemeksizin, gelen mültecilerin AB sınırlarında veya AB içindeki kamplarda tutulmasını öngörüyor. Yabancıların sınır dışı edilmesini hem hızlandırdığı gibi kitlesel bir boyut kazandırıyor. Bununla da kalınmıyor, mültecilerin sınır dışı cezaevlerinde uzun süre keyfi olarak tutulmasını, başka ülkelere geçişlerini engelleme adına pasaportlarına, nüfus cüzdanlarına el koymayı ve verilen asgari yardımların kesilmesini de içeriyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir diğer önemli değişiklik ise üzerinde çok durulan “üçüncü ülke” kuralı. AB’ye iltica başvurusunda bulunan herhangi bir ülkenin vatandaşı doğrudan yurttaşı olduğu ülkeye değil, hiç tanımadığı “üçüncü ülkeye” gönderilebilecek.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu düzenlemede, ilk giriş yapılan AB ülkesi öne çıkıyor. Örneğin Yunanistan üzerinden Almanya’ya gelen bir mülteci, tespit edildiğinde önce hapse atılacak sonra iltica başvurusu alınmadan hemen Yunanistan’a geri gönderilecek. Dublin II Anlaşması kapsamında daha önce de uygulanan bu durumun kapsamı genişletiliyor. Mülteciler sadece giriş yaptıkları ilk AB ülkesine gönderilmekle kalmayacak. Paktta kastedilen “üçüncü ülke”, mültecilerin daha önce hiç gitmediği, görmediği ülkeler&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mart sonunda, Avrupa Parlamentosundaki muhafazakar Avrupa Halk Partisi (EVP), aşırı sağcı gruplarla ittifak kurarak “Geri Gönderme Yönetmeliği” için çoğunluk sağlamıştı. Aşırı sağın birçok talebi kabul edildi. Yasa, üye ülkelere sınır dışı edilecek “üçüncü ülkeleri” seçme konusunda serbest bırakıyor. Çocuklu aileler de düzenlemenin kapsamına alındı. “Üçüncü ülkeler”de mültecilerin hangi haklara sahip olacakları veya hangi koşullarda kamplarda tutulacakları genel ifadelerle geçiştirildi. Yani, “Avrupa’dan uzaklaştıralım, ne olacaksa bizi ilgilendirmez” anlayışı kazandı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ayrıntılara bakıldığında AB’nin bu insanlık dışı mülteciler politikası birkaç açıdan önem kazanıyor:</p>



<p class="wp-block-paragraph">1- İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra temel insan hakları arasında yer alan “iltica hakkı” böylece resmen rafa kaldırılıyor. Hangi nedenle olursa olsun, iltica başvurularını AB sınır ülkelerinde kurulacak kamplarda yapması gerekiyor. Dolayısıyla, iltica başvurusu kabul edilene kadar mültecilerin sınırlarındaki kamplarda tutulma esas alınıyor. Avrupa ülkelerine ulaşmayı başaranlar ise bu kamplara geri gönderiliyor. Böylece örülen telden duvarlara, sınır kontrollerine rağmen Avrupa’nın ortasına kadar gitmenin hiçbir anlamı kalmayacak.</p>



<p class="wp-block-paragraph">2- “Üçüncü ülke” kuralında asıl hedef, mültecileri geldikleri ilk AB ülkesine göndermekten ziyade AB dışında kamplar kurmaktır. 2000’li yılların başından bu yana değişik aralıklarla gündeme getirilen Afrika’da mülteci kamplarının kurulması fikri gerçeğe dönüştürülüyor. Bu konuda ilk adımı İngiltere atmıştı. Ruanda ile 2022’de imzalanan anlaşmada mülteci kampları kurulması geniş tartışmalara ve tepkilere yol açmıştı. Anlaşma, bir taraftan Afrika’dan Avrupa’ya doğru yola çıkan mültecileri bu kamplara yönlendirirken, diğer tarafta İngiltere’ye ulaşan mültecilerin bu kamplara gönderilmesini öngörüyordu. 2024’te Başbakan Keir Starmer anlaşmayı “caydırıcı olmayan bir hile” olarak nitelendirerek yürürlüğe girmeden lağvetmişti. Bunun üzerine Ruanda, tek taraflı feshedilen anlaşma nedeniyle İngiltere’ye karşı hukuki süreç başlatmıştı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Benzer bir anlaşmayı İtalya, Arnavutluk ile yapmıştı. Aşırı sağcı İtalya Başbakanı Meloni’nin girişimi sonucu, Arnavutluk’ta kurulan kamplara mültecilerin gönderilmesi daha sonra mahkemeler tarafından iptal edilmişti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu iki başarısız denemeye rağmen, AB de GEAS paktı ile bu yönde adımlar atmak istediğini açık olarak ilan etmiş bulunuyor. Almanya İçişleri Bakanı Dobrindt, bu yılın sonuna kadar mülteci kamplarının kurulacağı ülkelerle anlaşmaların imzalanacağını açıkladı. Kampların kurulacağı potansiyel ülkelerin Ruanda, Uganda, Libya, Mısır ve Etiyopya olduğu de şimdiden Alman basınında yer almaya başladı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Pakt yürürlüğe girdikten sonra Türkiye’den Almanya’ya iltica etmek üzere gelen mülteciler kendilerini hiç tanımadıkları Ruanda, Uganda, Etiyopya ya da savaşın sürdüğü Libya’da bulabilirler. Bu, Avrupa’ya ilticayı imkansız hale getirmekten başka bir şey değil. AB sınırlarını koruma adına hazırlanan pakt, böylece insanların yurttaşı olduğu ülkelerde kalarak zulme uğramaya, hapse atılmaya, savaşta ölmeye devam etmesi anlamına geliyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">3- İltica hakkını fiilen rafa kaldıran paktın yürürlüğe gireceği dönem ise dikkat çekici. Sınır dışılar rekor düzeye ulaşmış, iltica başvuruları alınan önlemlerden ötürü minimuma düşmüş durumda. Avrupa Komisyonu verilerine göre, 2025’te AB’den ayrılması gereken mültecilerin yüzde 28’i sınır dışı edildi. Bu arada AB’de sığınma başvurusu rekor düzeyde düştü. Almanya’ya iltica başvuruları geçtiğimiz mayıs ayında 2020’den bu yana en düşük seviyeye geriledi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">12 Haziran’da yürürlüğe girecek Avrupa Ortak Sığınma Paktı’nın savunucuları bunun “Düzensiz göçü azaltacağını” ileri sürse de gelişmeler, asıl maksadın insanlığın tarihsel bir kazanımı olan hümanist iltica hakkını yok etmek olduğunu gösteriyor. Avrupa gericiliği, kazanılmış hakları, mültecileri hedef göstererek gasbetmek istiyor. Bunu yaparken, kendi devletlerinin de eseri olan savaşlar, sömürü ve otoriter rejimlerden kaçmayı imkansız hale getirerek yeni bir barbarlık sayfası açıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><a href="https://www.evrensel.net/yazi/99394/multeciler-icin-demir-perde-avrupa-donemi" target="_blank" rel="noopener">Kaynak : Evrensel  Gazetesi &#8211; Yücel Özdemir</a></p>
</div>
</div>



<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/multeciler-icin-demir-perde-avrupa-donemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İki Kaşının Arasına Güneş Oturmuş</title>
		<link>https://vartoname.com/yazar-ali-seker/iki-kasinin-arasina-gunes-oturmus/</link>
					<comments>https://vartoname.com/yazar-ali-seker/iki-kasinin-arasina-gunes-oturmus/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Jun 2026 09:24:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazar Ali Şeker]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=9168</guid>

					<description><![CDATA[İki Kaşının Arasına Güneş Oturmuş Bir yanımız güneşin alnındaki fakirliğe oturmuş. Diğer yanımızsa karanlıkta birbirini görmeyen tarafına gömülmüştü,]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-full sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1022" height="497" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/yanlizlik-varo-ali-e1780477953278.jpeg" alt="yanlizlik varo ali e1780477953278" class="wp-image-9169" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/yanlizlik-varo-ali-e1780477953278.jpeg 1022w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/yanlizlik-varo-ali-e1780477953278-300x146.jpeg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/yanlizlik-varo-ali-e1780477953278-768x373.jpeg 768w" sizes="auto, (max-width: 1022px) 100vw, 1022px" data-mwl-img-id="9169" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="has-text-color has-link-color has-medium-font-size wp-elements-e0cb73fe49f122523a108682aab0eb14 wp-block-paragraph" style="color:#052117"><strong>İki Kaşının Arasına Güneş Oturmuş</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir yanımız güneşin alnındaki fakirliğe oturmuş. Diğer yanımızsa karanlıkta birbirini görmeyen tarafına gömülmüştü, yaralarımızdan bir haberdik. Hiç bir zaman elde olan birle yetinmeyen insanoğlunun aç gözlülüğün yanında, birde yazmak isteğimizin ne bir şeyleri yenen ne de yenilen tek kişilik dayanılmaz dürtüsünün, gördüğü her şeyle her gün işbirliğinin yazı yoluyla gercekleşmesiydi. Yoksa tek &#8211; tek kalemle giderek tekleşen bir arzunun otoriterleşmesi hiç değil, etten kemikten, insana doğru giden terin, toprağın kokusunu taşımaktı. İşte yine savaş, sevinç, acı, ve umut çığlığı önümüzde yükseliyor. Elle dokunabildiğimiz siyah beyaz sayfalar arasında kendi sınırlarını aşan bir mürekkep. Kendine yetemeyen yaşam benliğimiz üç &#8211; dört, beş kitap derken, yazın- düşün amacıma ağır adımlarla yürüyordum. Yaşam, sağlık, sıhhat ve için için bedenin yıpranmışlığı var bir tarafta, zaman sonsuzluğu orta yaşlarda kulağıma yavaş yavaş fısıldamaya başlamıştı. Altmış beş yaşıma yeni adım atarken, sokakta yürüyen bütün insanların kalp atışlarını duyuyorum. Bu kadar varlığın içinde, hepsi yönetenlerin dayattığı bir yoksulluk ve açlıkta birleşiyordu. Ama sokaktaki insan eksiksiz birbirinden ayrışmış, haksızlık, hukuksuzluk, hizmet partizanca tek merkeze bağlanmış, sanki ilahi bir Kelam. Bak çevrene azınlıkta olan her şey bir bir kaybolmak üzere, onları yazmak yazarın görevi olmalı. Öğrenmek, yazdıklarıyla geleceğe düşmek, öyle her yazanın düşemeyeceği, dahiyane ve bir o kadar da erimli evrenin güzel bir düşüydü. İçi buğday taneleriyle dolu başağın boyun eğmesi anlaşılır bir şey, gelecekte un olmak, ekmek olmak gibi bir yükü, bir derdi var. Ya sen, görünürde herhangi bir yük taşımıyorken neden boynun bükük. Yoksa bütün acıları yüreğinin içine kabul ettiğin için mi boynun bükük be evlat. Her gündoğumu: topraktan, ağaçlardan ve sokağa karışan insanlardan sabah mırıltıları yükseliyor. İki kaşının arasına güneş oturmuş, yenilmez çok basit düşleri aklına getir. Gerçekleşmesini istediğin bir şeyi etinle, kemiğinle iste isteki o düşün gerçekleşsin. Bazen güneş ne kadar saklanmaya başlasada, hafif bulutlu, ağız dolu yeni bir gün doğmaya başlıyor. Toprak capcanlı, bereketli onlarca canlı açılıp kapanıyor. Doğa bir doku gibi üzerindeki tüm canlıları beslemeye başladı, ne kadar güçlü olursan ol, besin zinciri içinde stoka yer yoktu. Ve doğa bu küçük çıglığını biz insanlara saklıyor, kulağımıza küpe olsun diye. Ya sen en aşağıdaki insan, kendi ellerinle seçimini yaptığın bir başkası seni yoksuluğun içine sürüklüyor. Ve bu hiç adil değil, kişi gerektiğinde iradesini babasına bile vermemeli, çözümlenmiş böyle bir matematik silsilesi de önümüzde duruyor. Hayatın yaşam felsefesi yere düşüp kalkmasını bilen insandan bir cümlede olsa bir şeyler öğrenmekti. Sen de yere düştüğünde başka toprak parçalarını beklemeden, kendin kalkmasını ögrenmelisin. Ne kadar açılıp kapansa da, insan yüreği gibi direnen mücadele eden ışığa bir daha bak. Anlaşılan o ki, insanın tekrar yüreğinin titreyip ayağa kalkmasını sağlayacak, dayanılmaz bir isteğinin olması gerekiyor. Kendini ortaya koyan ortak aklın deneyimi, bize gösteriyor ki, insanın kendi eksiğini itiraf etmeside bir şeyleri başarmanın en doğru biçimidir….</p>



<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph">✍ <strong>Yazar Ali Şeker</strong></p>
</div>
</div>



<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/yazar-ali-seker/iki-kasinin-arasina-gunes-oturmus/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Arap Milliyetçiliğinin Gölgesinde İki Kadim Millet</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/arap-milliyetciliginin-golgesinde-iki-kadim-millet/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/arap-milliyetciliginin-golgesinde-iki-kadim-millet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jun 2026 16:51:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Hüsamettin Turan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=9123</guid>

					<description><![CDATA[Arap Milliyetçiliğinin Gölgesinde İki Kadim Millet:&#160; Kürtler ve Yahudiler Ortadoğu siyasal tarihinin en belirleyici ideolojik öğelerinden biri olan]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-large sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="683" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/Arap-Milliyetciliginin-Golgesinde-_-1024x683.jpg" alt="Arap Milliyetciliginin Golgesinde" class="wp-image-9124" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/Arap-Milliyetciliginin-Golgesinde-_-1024x683.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/Arap-Milliyetciliginin-Golgesinde-_-300x200.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/Arap-Milliyetciliginin-Golgesinde-_-768x512.jpg 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/06/Arap-Milliyetciliginin-Golgesinde-_.jpg 1536w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="9124" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="wp-block-paragraph"><strong>Arap Milliyetçiliğinin Gölgesinde İki Kadim Millet:&nbsp;</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Kürtler ve Yahudiler</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Ortadoğu siyasal tarihinin en belirleyici ideolojik öğelerinden biri olan Arap milliyetçiliği, yalnızca uluslararası dengeleri değil; bölgedeki kadim halkların varoluş koşullarını da belirlemiştir. Bu ideoloji, tarih boyunca iki millete sistematik biçimde ağır bedeller ödetmiştir: </em><strong><em>Kürtler</em></strong><em> ve </em><strong><em>Yahudiler</em></strong><em>.&nbsp;</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Her iki millet de Arap ulus-devlet projelerinin genişleme ve dışlama eksenli politikalarının hedefi olmuş; toprak, kimlik ve siyasal irade üzerinden yürütülen tahakküm süreçleriyle yüz-yüze bırakılmıştır.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Filistin’in modern tarihindeki parçalanma süreci, yalnızca bir İsrail-Filistin çatışmasının değil, Arap devletlerinin bölgesel rekabetinin de sonucudur. Filistin coğrafyası üç parçaya ayrılmış; bir bölümü Ürdün’ün, bir bölümü Suriye’nin egemenlik alanına dahil edilmiştir. Bu bölünmeler Filistinlilerin iradesiyle değil, Arap milliyetçi çıkarların ihtiyaçları doğrultusunda gerçekleşmiştir.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">1949 yılında Ürdün yönetimi yüz binlerce Filistinliyi katlederek veya zorla yerinden ederek nüfusu kendi topraklarından uzaklaştırmıştır. Bu büyük felakete rağmen İslam dünyasının sesi kısık kalmış, kardeşlik söylemleri pratikte yok hükmünde bırakılmıştır.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">1970’li yılların başında Suriye devletinin Filistinlilere yönelik uygulamaları benzer bir zorunlu göç döngüsünü doğurmuş, yüz binlerce kişi Lübnan kamplarına sığınmak zorunda kalmıştır.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">1975’te Tal el-Za’tar ve Cisr el-Paşa kamplarında gerçekleştirilen toplu katliamlar, Filistinlilerin yalnızca İsrail ile değil; Arap devletleri ve onların vekalet milisleriyle de yıkıcı bir çatışmanın öznesi haline getirildiğini göstermiştir.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu süreç aynı zamanda Hizbullah’ın Lübnan’da yerleşikliğini pekiştiren stratejik dönüşümü hazırlamıştır. Ancak bütün bu dönem boyunca Müslüman devletler nezdinde derin bir sessizlik hâkim olmuş, politik konfor, ahlaki sorumluluğun önüne geçmiştir. Buna karşın aynı devletlerin İsrail ile geliştirdikleri ilişkiler, diplomatik davetler ve iyi komşuluk temasları, Arap milliyetçiliğinin söylem ile eylem arasındaki çifte standardını açığa çıkarmaktadır.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kamuoyu önünde Yahudi karşıtlığı üzerinden siyasal meşruiyet üretmeye çalışan aktörler, sahne arkasında jeopolitik çıkar hesabını sürdürmüşlerdir. Suriye ve İran’ın yönlendirdiği Hamas’ın sivillere yönelik saldırıları uluslararası hukuk açısından açık ve ağır ihlallerle doludur. Buna rağmen büyük bir kitle, Yahudilere karşı işlenen suçları görmezden gelme refleksi geliştirmiş, dini retorik bir savunma mekanizmasına dönüştürülmüştür.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Oysa &#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Saldırıya uğrayanların çoğu zaman sivil insanlar, katledilenlerin savunmasız halk kesimleri, kaçırılanların kadınlar ve çocuklar olduğu açıktır.&nbsp;</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Müslümanlık adına duyarlılık iddiasında bulunanların sessizliği, vicdani zeminde ciddi bir sorgulamayı zorunlu kılmaktadır. İnanç adına yürütülen siyasetin, adalet ve merhamet iddiasıyla olan çelişkisi bu noktada en çıplak haliyle görünür olur.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kadim topraklar konusunda da benzer bir ikiyüzlülük tarihsel olarak tekrarlanmıştır. Yahudiler, tarihsel tefsirlerden beslenen bir hak iddiasıyla, Arap hâkimiyetine geçmiş topraklarını yeniden ele geçirerek devletleşmişlerdir.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Arap devletleri ise bu coğrafyanın mutlak surette Arap toprağı olduğunu ileri sürmüş, Filistinlilerin kolektif iradesini yer yer kendi iktidar siyasetlerinin aracı haline getirmiştir.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu tutumun Kürt meselesiyle gösterdiği paralellik göz ardı edilemez. Kürt coğrafyası da benzer biçimde herhangi bir ulusal irade gözetilmeksizin bölünmüş, fetvalar, ümmet söylemleri ve milliyetçi dogmalar üzerinden toprakları gaspedilmiştir.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kürt milleti, 14 asır boyunca aynı baskı döngüsünü defalarca yaşamış; inkâr, asimilasyon, sürgün ve katliam politikalarının başlıca mağduru olmuştur. Ortadoğu’da kimlik siyasetinin temel işleyişi, çoğu zaman mağduriyet üretme kapasitesi üzerine kuruludur.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yahudiler ve Kürtler, Arap milliyetçiliğinin dışlayıcı politikalarının en ağır sonuçlarına maruz kalan iki millet olarak tarihsel hafızaya kazınmıştır.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">İsrail karşıtlığı çoğu zaman antisemitik duygularla bütünleşmekte, Filistin davası Arap devletlerinin gerçek dışı ideolojik vitrini olarak kullanılmaktadır.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kürtlerin özgürlük ve kendi kaderini tayin hakkı ise benzer gerekçelerle sistematik biçimde bastırılmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;Bu coğrafyada ahlaki tutarlılık, yalnızca kendisine benzeyene değil; her halkın acısına duyarlılığı gerektirir. Aksi hâlde tarih sürekli aynı sahneyi tekrarlar: güçlünün haklı, mağdurun ise suçlu ilan edildiği karanlık bir döngü.</p>



<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>Yazar Husamettin Turan</strong></p>
</div>
</div>



<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/arap-milliyetciliginin-golgesinde-iki-kadim-millet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nurhak&#8217;ta Ölümsüzleşen Üç Yürek</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/nurhakta-olumsuzlesen-uc-yurek/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/nurhakta-olumsuzlesen-uc-yurek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 May 2026 08:46:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=9084</guid>

					<description><![CDATA[Nurhak’ın Solmayan Düşleri 31 Mayıs 1971, Türkiye devrimci hareketinin hafızasında derin ve unutulmaz bir acının, aynı zamanda tarihe]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-large sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="601" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/nurhak-1024x601.jpg" alt="nurhak" class="wp-image-9085" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/nurhak-1024x601.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/nurhak-300x176.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/nurhak-768x450.jpg 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/nurhak-1536x901.jpg 1536w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/nurhak.jpg 1637w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="9085" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>Nurhak’ın Solmayan Düşleri</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>31 Mayıs 1971</strong>, Türkiye devrimci hareketinin hafızasında derin ve unutulmaz bir acının, aynı zamanda tarihe kazınan kararlı bir duruşun simgeleştiği tarihtir. O sabah Nurhak&#8217;ın taşlarına yalnız üç genç beden düşmedi; bir memleketin vicdanı düştü, bir kuşağın düşleri düştü, yarım bırakılmış en güzel türküler düştü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarını engellemek ve halkın bağımsızlık mücadelesini büyütmek amacıyla Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesindeki Nurhak Dağları&#8217;nda (İnekli Köyü civarında) bulunan Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) kır gerillaları kuşatıldığında takvimler Mayıs&#8217;ın son gününü gösteriyordu. Çıkan çatışma sonucunda Mustafa Yalçıner ağır yaralı, Hacı Tonak ise sağ olarak yakalanırken; dönemin gençlik hareketinin en bilinçli, kararlı ve entelektüel önderlerinden üçü ölümsüzleşti: <strong>Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan ve Kadir Manga.</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Onlar; rahat bir hayatın, parlak kariyerlerin, makamların ve konforlu bir sessizliğin kapısını ellerinin tersiyle kapatıp halkın acısına omuz veren gencecik insanlardı. ODTÜ Mimarlık Fakültesi&#8217;nin parlak zekası Sinan&#8217;ın, Ege&#8217;nin sarsılmaz ve fedakar yüreği Alpaslan&#8217;ın, Erzurum Atatürk Üniversitesi&#8217;nden halkın kurtuluşuna koşan Kadir&#8217;in cebinde servetleri, arkalarında sarayları yoktu; yalnızca inandıkları özgür ve adil bir ülkenin özlemi vardı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">O gün Nurhak&#8217;ta patlayan kurşunlarla susturulmak istenen şey üç insan hayatından çok daha fazlasıydı. Susturulmak istenen; &#8220;eşitlik&#8221; diyen bir avaz, &#8220;adalet&#8221; isteyen bir haykırış, memleketin yoksul ve kimsesiz çocuklarını unutmayan asil bir sesti. Fakat tarih gösterdi ki bazı sesler toprağa düşse de asla susmaz. Rüzgâra karışır, dağlara karışır, halkın vicdanına ve ortak hafızasına yerleşir; aradan onlarca yıl geçse bile aynı tazelikle yankılanmaya devam eder.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bugün aradan geçen onca zamana rağmen Nurhak denildiğinde akla yalnız bir coğrafya, bir dağ sırası gelmiyor. Gençliğini halkına korkusuzca adayanların cesareti, kendi yarınlarını değil memleketin yarınlarını düşünenlerin onuru geliyor. Çünkü bazı insanlar uzun yaşadıkları için değil, uğruna ömürlerini adadıkları değerlerin büyüklüğü nedeniyle unutulmaz olurlar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ey Nurhak&#8217;ın taşları! Siz şahitsiniz. O çocuklar korkunun değil, sarsılmaz bir inancın yolundan yürüdüler. Kendileri için hiçbir şey istemediler; yalnızca halkın ekmeğini, emekçinin alın terini, işçinin hakkını ve yoksulun onurunu düşündüler. Bu yüzden adları, zamanın ve yılların asla aşındıramadığı birer anıta dönüştü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bugün hâlâ Nurhak dağlarında rüzgâr sert esiyorsa, hâlâ geceler hüzün kokuyorsa, bilin ki o zirvelerde yarım kalmış düşlerin sesi dolaşıyor. Sinan&#8217;ın sesi dolaşıyor patikalarda; Kadir&#8217;in sesi çınlıyor kayalıklarda; Alpaslan&#8217;ın sesi yankılanıyor yamaçlarda&#8230; Ve her bahar doğa yeniden uyanırken toprağa düşen tohumlar gibi hatırlatıyor: İnsan ömrü sınırlıdır ama halkın yüreğine yazılan isimler kolay kolay silinmez.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Halk ozanlarının tellerinden dökülen ve kulaklarda çınlayan o meşhur ağıt, bugünün nesillerine bir köprü kuruyor.Dört bir yana haber salsam / Öldü desem inanır mı / Dağlar bana geri verin / Kadir&#8217;imi, Sinan&#8217;ımı / Alpaslan&#8217;ı, Sinan&#8217;ımı</p>



<p class="wp-block-paragraph">Biz bugün hâlâ Verin bize Kadir&#8217;imizi, Sinan&#8217;ımızı, Alpaslan&#8217;ımızı&#8230;diyorsak; bu geçmişe takılıp kalan bir geri dönüş çağrısı değil, geleceğe tutulan onurlu bir hatırlayıştır. Çünkü onlar artık yalnızca kendi ailelerinin evlatları değil; bu ülkenin, bu halkın solmayan hafızasında sonsuza dek yaşayacak üç genç, üç çarpan yürektir. Saygıyla, minnetle ve unutulmayan düşleriyle&#8230;</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/nurhakta-olumsuzlesen-uc-yurek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye, Avrupa ve otoriter rejimlerin normalleşmesi</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/turkiye-avrupa-ve-otoriter-rejimlerin-normallesmesi/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/turkiye-avrupa-ve-otoriter-rejimlerin-normallesmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 May 2026 11:32:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Yücel Özdemir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=9031</guid>

					<description><![CDATA[Son bir haftadır Avrupa basını ve kamuoyu, Türkiye’de muhalefet üzerindeki baskıları büyük bir hayret ve ilgiyle izliyor. 18]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-full sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="700" height="350" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/yucelozdemir.jpg" alt="yucelozdemir" class="wp-image-7803" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/yucelozdemir.jpg 700w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/yucelozdemir-300x150.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 700px) 100vw, 700px" data-mwl-img-id="7803" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph">Son bir haftadır Avrupa basını ve kamuoyu, Türkiye’de muhalefet üzerindeki baskıları büyük bir hayret ve ilgiyle izliyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">18 Mayıs’ta 12 yıl aradan sonra toplanan “stratejik diyalog mekanizması” toplantıları kapsamında Türk-Alman ilişkilerini canlandırmak üzerine verilen mesajların arka planında, değişen dünya koşullarında iki ülkenin birbirine duyduğu ihtiyaç vardı. Almanya, Ortadoğu’da sadık bir müttefike, Erdoğan kendisine ekonomik ve siyasi destek veren Almanya’ya ihtiyaç duyuyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu kapsamda, Almanya Dışişleri Bakanı Wadephul, uzun bir süredir yüksek sesle ifade edilmeyen Türkiye’nin AB üyeliği meselesini gündeme getirmiş ve açıktan yeşil ışık yakmıştı. Ve aynen şöyle demişti: “Eğer Türkiye AB’ye katılmak istiyorsa, Almanya’da dostane ve güvenilir bir ortak bulacaktır.” (zeit.de, 19.05.2026)</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu, Dışişleri Bakanı Fidan ve Türkiye yönetiminin son yıllarda Avrupa cephesinden duyduğu ve duyabileceği en olumlu mesajlardan biriydi. Ne de olsa, siyasi iktidarın temel hak ve özgürlüklere saldırılarına yönelik eleştirilerin yerini, otoriter rejimi normalleştiren bir yaklaşım almıştı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu görüşmeden üç gün sonra CHP’ye yönelik başlatılan kayyım operasyonunu yorumlayan muhafazakar Frankfurter Allgemeine gazetesinden Friederika Böge, olup bitenleri “Son uyarı mı?” başlığı altında toparladığı yazısında, operasyonun hedeflerini sıralarken, “Uluslararası ortamın Erdoğan’ın Türk demokrasisinin son dayanaklarını yıkmasına uygun” olduğuna işaret ediyor. Bunu, Erdoğan’ın Trump ile kurduğu “iyi ilişki”yle açıklıyor. Ancak, bu sadece Trump ile sınırlı değil. Erdoğan, Avrupa’daki “dostlarından” da sert tepkilerin gelmeyeceğini biliyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">AB kurumları ve ülkelerinden gelen formalite tepkiler de bunu gösterdi. Batı’dan Erdoğan’a verilen uluslararası destek, 7-8 Temmuz’daki NATO zirvesinde bir kez daha, hem de görülür şekilde yenilenecek. Rejimin otoriter karakteri görmezden gelinmeye devam edilecek, bölgesel çıkarların ve iş birliklerinin altı çizilecek.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Buna rağmen basın, Türkiye’yi, “otoriter rejimler” arasında saymaya devam ediyor. Daha önce birçok analizde, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması, iktidardaki partinin ömrünü uzatma konusunda Türkiye ile Macaristan ve Rusya arasında benzerlikler kuruluyordu. Macaristan’da 16 yıl boyunca iktidarda kalan aşırı sağcı Orban, 12 Nisan’da yapılan seçimleri kaybetti ve iktidarı rakibine teslim etti. Böylece, “Seçimi kaybetse de iktidarı bırakmaz” söylemini boşa çıkardı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Haftalık Die Zeit Gazetesinin Yazarı Michael Thumann da Erdoğan’a otoriter rejimler arasında yer ararken, Rusya ve Mısır örneklerini öne çıkarıyor. Liderin siyasi ömrünü uzatma konusunda Putin Rusya’sı, örneği az olan ülkelerden biri. 2000 yılından bu yana Putin değişmeyen lider konumunu koruyor ve rakiplerini devreden çıkararak, kendisine uygun muhalefet yaratarak iktidarda kalmayı başarıyor. Bir süre daha Rusya’nın başında kalacak gibi görünüyor. Thumann, Erdoğan ile Putin arasında paralellikleri “Çökmekte olan ekonomiyi ya da devletteki kayırmacılığı değil, muhalefeti yeniden yapılandırma” olarak özetliyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Thumann’ın Türkiye’de oluşan rejimi kıyasladığı bir diğer ülke Mısır. Seçimle işbaşına gelen ve Erdoğan’ın da sahip çıkarak iç politikada kullandığı Müslüman Kardeşleri darbeyle görevden uzaklaştıran, liderlerini katleden General Abdülfettah Sisi, kendi iktidarı için tehlike oluşturmayacak bir “yapıcı muhalefet” oluşturdu. Müslüman Kardeşler ise terör örgütü ilan edilerek yasaklandı. Böylece, 72 yaşındaki Sisi’nin uzun bir süre iktidarda kalmasının önü de açılmış oldu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Thumann’ın yazısında Alman tarihiyle paralellik kurarak, “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Doğu Almanya’da SPD ve KPD’nin Sovyetlerin isteği üzerine zorunlu birleşmesi”yle başlayan “otoriter sistem” anlatısı ise ne bugünkü Türkiye’de olanlara benziyor ne de tarihsel gerçeklikle örtüşüyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Eğer, bugün Türkiye’de olanlara Alman tarihinde bir yer aranıyorsa, o da 27 Şubat 1933’teki Reichstag yangını komplosu ve ardından siyasi partilerden başlayarak siyasi ve toplumsal muhalefeti yok etmeye başlayan baskı dönemidir. Faşist Hitler rejimine karşı çıkan partiler ve sendikalar yasaklanırken, siyasetçiler tutuklanmış, meclisler devre dışı bırakılmıştı. Ağustos 1934’te Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg öldükten sonra, cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık yetkileri birleştirilmiş, ardından tek adam ve tek parti dönemi başlamıştı. Paralellikler bulunmakla birlikte Türkiye henüz o aşamada da değil.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Canlı ve güçlü bir toplumsal muhalefet devam ediyor. Avrupa’nın görmediği ya da görmek istemediği temel gerçeklerden biri de bu. Egemen siyasetin ise görmeye niyeti de yok. Çünkü mevcut olandan memnun. Bu nedenle var olan toplumsal muhalefeti gösterme görevi Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkiye kökenlilere düşüyor&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kaynak : <a href="https://www.evrensel.net/yazi/99348/turkiye-avrupa-ve-otoriter-rejimlerin-normallesmesi" target="_blank" rel="noopener">Evrensel Gazetesi</a></p>



<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>Yazar Yücel Özdemir</strong></p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/turkiye-avrupa-ve-otoriter-rejimlerin-normallesmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Toprağın Altında Kalan Ağıt</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/topragin-altinda-kalan-agit/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/topragin-altinda-kalan-agit/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 May 2026 16:42:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Nuray Aslan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=8970</guid>

					<description><![CDATA[Toprağın Altında Kalan Ağıt Varto Depremi, 19 Ağustos 1966 O sabah da her sabah gibi başlamıştı; tandır yakılacak,]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-full sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="557" height="640" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/nuray-vartoname.jpeg" alt="nuray vartoname" class="wp-image-8971" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/nuray-vartoname.jpeg 557w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/nuray-vartoname-261x300.jpeg 261w" sizes="auto, (max-width: 557px) 100vw, 557px" data-mwl-img-id="8971" /></figure>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/nuray-aslan-varto-depremi.mp3"></audio></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph"><strong>Toprağın Altında Kalan Ağıt</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Varto Depremi, 19 Ağustos 1966</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">O sabah da her sabah gibi başlamıştı; tandır yakılacak, hamur yoğrulacak, çocuklar kapı önünde birbirine seslenecekti. Yoksulluğun içinde bile hayatın küçük bir nizamı vardı; bir tas suyun sesi, bir çocuğun gülüşü, tandıra atılan ilk odun, dünyanın hâlâ yerinde durduğuna inandırıyordu insanı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Evin erkekleri tek beyaz gömleklerini son düğmesine kadar ilikleyip ceketlerini omuzlarına alarak çarşının yoluna karışıyordu. Sararmış parmaklarının arasında Bitlis tütününe sarılmış sigaralar ağır ağır yanıyor, dumanları sabahın serinliğine siniyordu. Yüzlerinin açıkta kalan yerleri, o büyük memleket elleri, toprağın koyu tenine benziyordu; sanki yıllardır aynı rüzgârın, aynı yoksulluğun, aynı ekmeğin içinden geçerek sertleşmişlerdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Az konuşan, yere bakan, çok çalışan bir kuşaktı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Annem tandırın başında, ateşin ağzına eğilmiş, ekmek kokusunu avlunun taşlarına usulca dağıtıyordu. Hamurun üstüne örtülen bez sabahın serinliğiyle hafifçe kabarıyor, tandırdan yükselen sıcaklık evin duvarlarına yayılıyordu. Her şey yerli yerindeydi; su, ateş, hamur, taş… Dünya, o sabah da eski düzenini sürdürecekmiş gibi akıyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çocukların dünyasında evler yıkılmazdı; anneler tandırın başından eksilmez, kapılar akşama kadar açık kalırdı.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Sonra yer, içinden kırıldı.</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Önce tandırın ateşi delirdi; alev, ağzından dışarı fırlayacak gibi kabardı. Duvarın gölgesi kendi yerini unuttu, taşlar birbirine vurdu, kapı artık hiçbir yere açılmıyordu. Gökyüzü geri çekildi. Ağır bir toz sabahın üstüne kapandı. Çocuk sesi, taş sesi, ateş sesi, toprağın kör sesinde birbirine dolandı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Toprak ikiye ayrıldı; yer yarıldı, altında bekleyen korku evlerin içine sızdı. Annemin arkasında devrilen tandır, dökülen su, kırılan kapı kaldı; kollarında ise hayata tutunmaya çalışan iki nefeslik sıcaklık. Bir ağıt, eksilen nefeslerin arasından usulca yükseldi; kapı aralarından, yıkılmış duvar diplerinden, tandırların külüne sinmiş sabahlardan geçerek bütün köye yayıldı. Toz, dilin üstüne çöktü; insanın içindeki söz ağırlaştı. Sesler boğaza varmadan toprağın karanlığına karıştı.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Hayat, o gün toprağın altında sustu</em></strong><strong>.</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Rüzgâr yıkılan taşların arasında soluksuz kaldı. Tandırın ağzına kül dolmuştu. Su çoktan toprağa karışmıştı. Hamurun üstündeki bez kıyılarını aşmış, kenarlarından sessizce yayılmıştı. Ev, yıkıntının içinde bile o sabahı bırakmamıştı; suyun izi, hamurun taşan kenarı, külün suskunluğu olduğu yerde duruyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Varto o gün, yaşanmamış hayatlardan eksildi.</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Biz yokluğa alışkındık; açlığa, yorgunluğa, kedere&#8230; Ama hiçbir yokluk, eksilen bir nefes kadar yakıcı; bir annenin kollarında ağırlaşan o boşluk kadar derin değildi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sonra toprağın içinden küçük bir kumaş ucunun gölgesi göründü&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Bir çocuk evin sabahından eksildiğinde, bütün köy onu kalbinde taşır.</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">O günden sonra ateş de başka yanmaya başladı. Annem odunları artık acele etmeden dizdi; alev yükselmeden uzun uzun içine bakar, elindeki ince dalı sessizce ateşin ortasına bırakırdı. Annem o günden sonra hiçbir şeyi tek başına yapmadı; hamuru yoğururken de, suyu taşırırken de, ateşe bakarken de ablam onun içinde bir yerde duruyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ev onunla birlikte susar; ateş bile eksilen sesleri külün içinden geri çağırmaya çalışırdı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bazı sabahlar çeşmenin suyunu taşırırdı. Toprağın üstünde ince bir yol açılır, ev bir anlığına susardı. Su akıp kaybolurken yarım bir isim belirir, ablamın adı o ince yolda usulca beklerdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Geceleri annem tandırın sönmüş ağzına bakar, sanki göğsünün altında küçük, karanlık bir mezar taşırdı. Sonra içinden yarım bir ses yükselirdi…</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>“Daye… anam… bu topraklar öldürecek beni.”</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Zaman ağır geçti. Duvarlar yeniden örüldü, çatılar kapandı, kalan çocuklar büyüdü. Ama eşikte kalan çocuklar hâlâ orada oturur; akşamla birlikte içeri girer, tandırın başında sessizce ekmeğin kokusunu beklerdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Varto’da acı, her kapının önündeki çocuk ayakkabısına sindi; bir avluda yarım kalan tas suya, duvarda asılı eleğe, bir başka evin önünde sahibini bekleyen bastona yerleşti. Sahipsiz eşyalarda acının resmi kaldı. Tamamlanmamış sabahlar kaldı; pişmeyen ekmekler, söylenmeyen sözler, dönülmeyen eşikler&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">O günden sonra köy, insanlardan çok eşyalarla hatırladı kendini; kapı önlerinde kalan ayakkabılarla, duvara yaslanmış küreklerle, su yolunda yarım bırakılmış bakır taslarla. Her şey birinin yokluğunu taşıdı; hiçbir şey yalnızca eşya olarak kalmadı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Deprem yalnız evleri yıkmadı; her evin içinde kimsenin dokunamadığı karanlık bir boşluk bıraktı. Eşiklerde sahipsiz ayakkabılar kaldı. O küçük seslerin yerinde sessizlik konuştu; annelerin içinde usulca büyüyen özlem, rüzgârla sokaklara dağıldı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kimse gitmedi. Yoksulluk bizi köklerine çekti. Gidenleri toprağa değil, hayatımızın içine koyduk. Yoksulluğumuz sessizce derinleşti. Tandırdan çıkan katıksız ekmek, avuçta sertleşmiş bir yokluk gibiydi; yine de bölüşür, yine de yerdik. Doymak için değil, bir gün daha dayanmak için.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Her lokmanın bir sessiz payı vardı: biri kalanlara, biri toprağın belleğinde kalanlara.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Herkes aynı yerden kırılmış, aynı yerden eksilmişti. Evler yeniden kuruldu; duvarlar örüldü, damlar kapandı. Ama hayat bir daha bize tutunmadı. Yıkılan yalnız taşlar değildi; içimizde yerinden eksilenler bir daha yerine dönemedi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Köyün dili değişti. İnsanlar susarak konuşuyordu artık; yere bakarak, sanki kaybolanı toprağın içinden geri alabilecekmiş gibi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hiç kimse bir daha eskisi gibi ağlayamadı. Gözleri toprağa dönmüştü. Kimse acıyı uzun uzun anlatmazdı; yarayı içine yerleştirir, onunla sessizce yaşamaya devam ederdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Hayat eksik kalmıştı.</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Vedasız, acılı bir insan kalabalığı kalmıştı geriye.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Çünkü bazen ölmemek, ölmekten daha zordur.</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Tarlanın ortasında ölüler yan yana duruyordu; güneşin altında, isimli isimsiz, büyük küçük, açık bir yaranın içine bırakılmış gibi. Kiminin yüzünde yarım kalmış bir sabah, kiminin avucunda toprağın soğukluğu vardı. Artık hepsi aynı geri dönülmezliğin içindeydi; bir daha ayağa kalkmayacak, bir daha adları çağrıldığında dönüp bakmayacaklardı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">O gün tarla, bir köyün belleğine serilmiş, bir daha toparlanmayan bir yığın anıya dönüşmüştü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yıllar bile o yerin yanından geçerken sesini kısar, adımlarını yavaşlatırdı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hayat yine tandırın başına, tarlanın yoluna, çocukların ayak seslerine döndü. Ama hiçbir şey eskisi gibi akmadı; toprağın altında kalan sesler, köyün üstünden hiç eksilmedi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Her ağustos rüzgârı geldiğinde köyün üstüne ince bir serinlik iner; eksilen çocukların sesi, evlerin içinde yeniden yer arardı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sonra tepenin başında taşlardan bir köy kuruldu; ölülerin suskunluğu orada birbirine komşu oldu. Ne kapısı vardı, ne penceresi; ama her evin yolu sonunda oraya çıkıyordu. Taşlar çoğaldıkça yukarıdaki boşluk genişledi. Geceleri aşağıda kalanlar birbirine ses verir, rüzgâr o sesleri alıp evlerin damlarına bırakırdı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ekmek kokusu bile bazen tandırdan değil, mezar taşlarının arasından yükselir gibi köye iner; geceye, bir ağıtla bir ninni arasında ince bir klam bırakırdı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tepenin başında sessizlik önce birkaç taşa tutundu. Sonra yollar açıldı, isimler taşların üstünde birbirine komşu oldu; aynı aileden bedenler aynı toprağın içinde birbirine yaklaştı. Köyün üst tarafı tenhalaştıkça tepedeki taş köy büyüdü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Her ailenin orada bir taşı, bir ismi, yarım kalmış bir sabahı vardı. Bazı taşların altında çocuklar vardı; bazı taşların altında çocuklarının ardından fazla yaşayamayan anneler. Anneler önce kapı eşiklerinde beklediler. Akşamları uzaklara baktılar, geceleri uykunun kıyısında çocuklarının isimlerini yokladılar; sonra beklemek de yoruldu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ziyaretler başladı. Beyaz tülbentler, avuç içinde taşınan dualar, mezar taşlarının dibine bırakılan su kapları&#8230; Önce ölüler toprağa bırakıldı; sonra yaşayanlar, o toprağın başında durmayı öğrendi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yukarıdaki köy yaşar gibi görünürken, tepedeki taş köy içimizde büyümeye devam etti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ölülerimiz her akşam sofraya bizimle oturur, her sabah tandırın başında sessizce beklerdi. İnsan zamanla acıyla konuşmayı öğreniyormuş. Annemin elleri hamura değdiğinde, eksilenlerin sesi avlunun duvarlarına değer; hamur kabardıkça evin içindeki yokluk da usulca yerinden doğrulurdu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Köyün yaşlıları depremden sonra gökyüzüne başka bakmaya başladı. Yağmur yağdığında içine çekilir, rüzgâr sert estiğinde kapı eşiklerinde uzun uzun beklerlerdi. Çünkü bir kez yerinden oynayan dünya, insanın içindeki güveni de beraberinde götürürmüş.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Biz büyüdük; ama çocukluğumuz o yıkılan evlerin altında kaldı. Bir taş yerinden oynadığında, gece ansızın bir ses yükseldiğinde, herkes aynı korkuya geri dönerdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Acı, yıllar geçse de bedenden çıkmadı; içeride bize yerleşti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yaşamak, özleme rağmen aynı ateşi yakmak, aynı ekmeği bölmek, aynı ismi sessizce tekrar etmektir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bazı çocuklar zamanın içinde büyür; bazıları bir sabahın içinde kalır. Köyün üstünden yıllar geçtikçe onlar o sabahın içinde kaldı; yoklukları içimizde derinleşti.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>“Ölü çocuklar büyümez.”</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Ablam hâlâ orada, dört yaşında.</p>



<p class="wp-block-paragraph">O avluda, Kürdî tülbentin altında, küçük elleriyle evcilik oynuyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İçimde büyüyen ablam&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Gülçıray…</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve ben ne zaman Varto’yu düşünsem, önce o tülbentin ucuna dokunurum; içimde kapanmayan bir sabah hâlâ oradan esiyor.</p>



<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>Yazar Nuray Aslan</strong></p>
</div>
</div>



<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/topragin-altinda-kalan-agit/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/nuray-aslan-varto-depremi.mp3" length="5349740" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>Toprak Hiç Seçici Değildi</title>
		<link>https://vartoname.com/yazar-ali-seker/toprak-hic-secici-degildi/</link>
					<comments>https://vartoname.com/yazar-ali-seker/toprak-hic-secici-degildi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 May 2026 17:22:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazar Ali Şeker]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=8918</guid>

					<description><![CDATA[Toprak hiç seçici değildi, mükemmelliğe bakmaksızın, gülüyle &#8211; dikeniyle her şeyi bir bütün olarak bağrına basıyor. Evet, erdemli]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-large sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="683" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/ali-seker-toprak-1024x683.jpg" alt="ali seker toprak" class="wp-image-8919" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/ali-seker-toprak-1024x683.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/ali-seker-toprak-300x200.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/ali-seker-toprak-768x512.jpg 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/ali-seker-toprak.jpg 1536w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="8919" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="wp-block-paragraph">Toprak hiç seçici değildi, mükemmelliğe bakmaksızın, gülüyle &#8211; dikeniyle her şeyi bir bütün olarak bağrına basıyor. Evet, erdemli olan insanın varlık nedeni de seçici olmak değildi, hep eksik, kusurlu oluşunu sever. Yeni bir günde, düştüğü yerden tekrar kalkmak için, gördüğü bu çoklu pencerede sevecek birilerini, umut edecek bir şeylere sarılır. Yaşam koşullarından ötürü, yaşadığımız yerleri hiçbirimizin seçemediği de, işin bir başka boyutu. Nerede olursa olsun, bir mezar yeri seçmediğimiz de doğrudur. Bir yaprağın dalından düşmesi de bize doğanın bir parçası olduğumuzu hatırlatır. Kısa ömürlü oluşu ne kadar da gerçekçi, doğrudan doğruya dört mevsimin bir parçası. Tıpkı yerden biten bir otun hava aldığı her koşulda, her yerden bitmesi ne kadar da geçici. İşte her gün üzerinden yürüdüğün kaldırım taşlarında boy vermiş yemyeşil. En altta bir karıncanın tek başına buğday tanesini taşıması, kolektif güçten bir haber, topraktaki telaşı da yalnız ve güzel. İnsan eliyle mevsim normalleri üzerinde seyreden beş on derecelik artı bir sıcaklık: birkaç tane kedi yavrusu, varoluşların kapı önlerine konan, plastik su kaplarına kafalara daldırıp çıkarıyorlar. Yapılacak bir şeyler her zaman vardı, kanatları olsa mutluluktan uçacaklar, var olana biraz saygı yeterli. Onlar farkında olmazsa da, günü birlik bu pratiği yapanların, gözlerindeki mutluluk adeta okunuyor. Mili ve yerli semboller kadar, açlığın hiçbir zaman insanları bir araya getirmediğini bu kapitalist sistemde, her gün yeniden öğreniyoruz. Mili ve yerli semboller kadar, açlığın hiçbir zaman insanları bir araya getirmediğini bu kapitalist sistemde, her gün yeniden öğreniyoruz. Paylaşmak, dokunmak zor bir mesel olsa da, güzelliğin ve sevdiğimiz şeylerin bir anlamı vardı. Gerçek yaşamın taa kendisi, ne kadar da bize benziyor değil mi? Toprağı bir soluk havalandıran solucanın taşla olan dostluğu da orada, ayrık otlarıyla boy vermiş, yağmur sonrası yaşam belirtisiyle bir kez daha havalanıyor. İşte görebilirsen bir taşın, bir solucanın varlığı da orada duruyor, dokunabilirsin. Körü körüne bir şeye inanmaya gerek yok, kendi acı ve sevincimizle doğanın bir bileşeniydik&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Evet, bu kaçıncı iç sızlayışlarım. 1966 Varto depreminden sonra her aileden olmasa da, okuma yazması olan insanlarımızın büyük bir bölümü 1968 yılında Almanya’ya işçi olarak gönderildi. Dördüncü kuşağımız olan anne ve babalarımız doğduğumuz toprakların birkaç göz uzağında, ikinci doğa dediğimiz herhangi bir toprakta, ebedi mekânlarda toprağa emanet edilmesini evrensel bir kompozisyon içerisinde görmek de doğru bir gözlem olarak önümüzde duruyor. Hayatın akışı içerisinde, doğarken doğduğumuz topraklara, burada kalacağımıza dair bir sözümüz de yok. Yoksulluktan ötürü, dünyada adım atmadığımız çok az yer var. Çünkü annelerimiz ve babalarımızın da birçoğunun öleceği yeri biz ardıllarının belirlediğinden haberleri yoktu. Eksik bir tarafımız, kusurlu ama oldukça güzel. Yine parçası olduğumuz doğal bir dünyada, farklı coğrafyalarda yeni şeyler görmeye devam ederiz. Ve başka yerlere gittiğimiz sürece, zihnimizi meşgul eden var olma nedenimizle hep burada kalırız. İkinci doğa biraz daha bekleyebilir&#8230;</p>



<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>Ali Şeker </strong></p>
</div>
</div>



<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/yazar-ali-seker/toprak-hic-secici-degildi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Devletin İç Düşmanı Kürdler</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/devletin-ic-dusmani-kurdler/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/devletin-ic-dusmani-kurdler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 May 2026 17:20:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Hüsamettin Turan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=8847</guid>

					<description><![CDATA[Devletin İç Düşmanı Kürdler Cumhuriyet tarihi boyunca devletin Kürtlere dair ürettiği belgeler, yalnızca güvenlik bürokrasisinin değil, aynı zamanda]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-large sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="725" height="1024" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/kurtler-725x1024.jpg" alt="kurtler" class="wp-image-8848" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/kurtler-725x1024.jpg 725w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/kurtler-212x300.jpg 212w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/kurtler-768x1085.jpg 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/kurtler-1024x1447.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/kurtler.jpg 1055w" sizes="auto, (max-width: 725px) 100vw, 725px" data-mwl-img-id="8848" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph"><strong>Devletin İç Düşmanı Kürdler</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Cumhuriyet tarihi boyunca devletin Kürtlere dair ürettiği belgeler, yalnızca güvenlik bürokrasisinin değil, aynı zamanda ideolojik aygıtların da temel dayanaklarını oluşturmuştur. Bu belgeler arasında yer alan Jandarma Genel Komutanlığı’nın hazırladığı </em><strong><em>Kürt Raporu</em></strong><em>, niteliği itibarıyla </em><strong><em>1925 Şark Islahat Planı’ndan</em></strong><em> sonra en önemli dönüm noktalarından biri olarak kabul edilmelidir.&nbsp;</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Raporun gün yüzüne çıkartılması, sıradan bir akademik çaba değil, uzun soluklu bir hukuk mücadelesinin sonucudur. Bu bağlamda Ruşen Arslan’ın katkısı, devletin <strong><em>Kürt Meselesi’ne</em></strong> dair hafızasında yer alan 42 bin sayfalık bir arşivin açığa çıkmasıyla sınırlı kalmamış, aynı zamanda bu arşivin siyasal-toplumsal anlamını çözümlemeye dönük bir entelektüel çaba ile birleşmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kitap, ilk olarak 1969’da kurulan <strong>Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO)</strong> hareketini merkeze alarak Türkiye’deki Kürt gençliğinin siyasal taleplerinin neden ayrı bir örgütlenme ihtiyacı doğurduğunu açıklamaktadır.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sol hareketlerin <strong><em>Kürt Meselesi’ne</em></strong> bakışındaki sınırlılıklar, Kürtlerin kendi ulusal örgütlenmelerini inşa etmelerinin gerekçelerinden biri olmuştur. Ayrıca DDKO davalarında kullanılan yargı pratiği “kişiden delile ulaşma” yöntemi devletin Kürtlere karşı uyguladığı hukuk dışı mekanizmaların erken örneklerinden biridir.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu durum, işkenceden iftiraya uzanan geniş bir repertuvarın “hukuki delil” üretme adına meşrulaştırıldığını göstermektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Arslan, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devredilen ideolojik sürekliliği üç aşamada ele alır:</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em><strong>Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük.</strong></em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em><strong>Osmanlıcılık </strong></em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Çok uluslu imparatorluğun farklı unsurlarını kapsamak üzere geliştirilen bir formül olmakla birlikte, Tanzimat (1839) ve Islahat Fermanı (1856) ile eşitlik ilkeleri tanınmış olsa da pratikte <strong><em>milleti hâkime</em></strong> ve <strong><em>milleti mahkume</em></strong> ayrımı devam etmiştir.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">II. Abdülhamit döneminde ön plana çıkan İslamcılık, Kürt beyleriyle kurulan geleneksel ittifakı bozmuş, Hamidiye Alayları ve Aşiret Mektepleri aracılığıyla Kürt toplumsal yapısının devlet denetimi altına alınmasını hedeflemiştir.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Nihayet İttihat ve Terakki döneminde Türkçülük ideolojisi hegemonik hale gelmiş, bu ideoloji yalnızca bir asimilasyon programı değil, aynı zamanda <strong><em>etnik mühendislik</em></strong> projesi olarak pratiğe geçirilmiştir.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mevlanzade Rıfat’ın aktarımlarına dayanarak Dr. Nazım’ın sözleri:</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>“Biz bu ihtilali bu toprakların Türk yurdu olması için yaptık, benim dinim Turandır”</em> bu zihniyetin radikal boyutunu gözler önüne sermektedir.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Cumhuriyet hükümetleri, bu çizgiyi devralarak devlet-toplum ilişkilerinde Kürtleri <strong><em>asimile edilecek Müslüman unsur</em></strong> kategorisi altında tanımlamış, buna uygun politika araçları geliştirmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>JGK raporunda devletin aşiret liderlerine yönelik yaklaşımı dikkat çekicidir. Devlet yanlısı aşiretlerin dahi sürgün gerekçeleri, devletin Kürt toplumuna karşı güvensizlik siyasetini gözler önüne sermektedir. Bu durum, </em><strong><em>dost</em></strong><em> kabul edilen aşiretlerin bile her an potansiyel tehdit olarak algılandığını göstermektedir.&nbsp;</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Raporda yer alan su kaynakları, petrol, uranyum gibi doğal zenginliklerin vurgulanması ise Kürdistan coğrafyasının jeopolitik öneminin, siyasal baskı politikalarının arka planında belirleyici bir faktör olduğunu açığa çıkarır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Arslan, eserinde yalnızca rapor metinleriyle yetinmemiş, Barış Ünlü’nün “Türklük Sözleşmesi” kavramını ve İsmail Beşikçi’nin bu sözleşmeye yönelik muhalefetini de tartışmaya dahil etmiştir. Bu bağlamda, Beşikçi’nin entelektüel mirasıyla birlikte Arslan’ın hukuki mücadelesi, devletin resmi ideolojisine karşı geliştirilen alternatif bilgi üretimlerinin sürekliliğini temsil etmektedir. Kitap, sadece bir arşiv çalışması değil, aynı zamanda devletin Kürt meselesini algılama biçiminin tarihsel sürekliliğini gözler önüne seren <strong><em>bir siyasi analizdir.</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Son tahlilde, <strong><em>Devletin İç Düşmanı Kürtler</em></strong> adlı eser, devletin Kürtlere dair ürettiği gizli belgelerin açığa çıkartılmasıyla yetinmeyip, bu belgelerin tarihsel, ideolojik ve politik bağlamını ele alan bütünlüklü bir çalışma olarak değerlendirilebilir. Bu yönüyle hem Türkiye’de <strong><em>Kürt Meselesi’ne</em></strong> dair literatürün önemli bir boşluğunu doldurmakta, hem de devletin <strong><em>derin dehlizlerinde</em></strong> saklanan belgelerin toplumsal hafıza açısından taşıdığı önemi ortaya koymaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Kaynaklar</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Arslan, Ruşen. Devletin İç Düşmanı Kürtler. İstanbul: Belge Yayınları, 2020.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Beşikçi, İsmail. Bilim Yöntemi: Türkiye’de Kürtler. Ankara: Yurt Yayınları, 1991.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ünlü, Barış. Türklük Sözleşmesi: Oluşumu, İşleyişi ve Krizi. Ankara: Dipnot Yayınları, 2018.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Rıfat, Mevlanzade. Tarih-i Fırka-i İttihad ve Terakki. İstanbul: İletişim Yayınları, 2004.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zürcher, Erik Jan. Modernleşen Türkiye’nin Tarihi. İstanbul: İletişim Yayınları, 2019.</p>



<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>Hüsamettin Turan</strong></p>
</div>
</div>



<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/devletin-ic-dusmani-kurdler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yazar Yusuf Sağlam &#8211; Yelkenli</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/yazar-yusuf-saglam-yelkenli/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/yazar-yusuf-saglam-yelkenli/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 23 May 2026 07:53:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Yusuf Sağlam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=8745</guid>

					<description><![CDATA[YELKENLİ&#160; Yusuf SAĞLAM Kavuşmamız, günler sonrasının yeni ayrılığını da aklıma düşürüyor. Ne yaman çelişki kavuşmamızın içindeki ayrılık! Daimi]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-large sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="559" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/yelkenli-1024x559.jpg" alt="yelkenli" class="wp-image-8746" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/yelkenli-1024x559.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/yelkenli-300x164.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/yelkenli-768x419.jpg 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/yelkenli.jpg 1408w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="8746" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="wp-block-paragraph"><strong>YELKENLİ&nbsp;</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong></strong><strong> </strong><strong></strong><strong> </strong><strong></strong><strong> </strong><strong></strong><strong> </strong><strong></strong><strong><em>Yusuf SAĞLAM</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Kavuşmamız, günler sonrasının yeni ayrılığını da aklıma düşürüyor. Ne yaman çelişki kavuşmamızın içindeki ayrılık! Daimi birlikteliğimize kapı açamıyorum bir türlü. Çözümsüzlüğüm; yöntem bilememem sorunsalı! Yoksa istemez miyim seninle baş başa gün geçirmeyi? Seni başköşeye koyup hayatımın parçası yapmaktan bahtiyar olacağımı bilmeni isterim, ama yakalayamıyor ve olduramıyorum o fırsatı. Kahretsin, olmuyor işte! Birlikteliğimizin sonlanmaması adına ayrılığımıza bulduğum tek çözüm; seni oğluma emanet oldurmaktı. Ancak ona da yük olmaya başladın, dolaysıyla bana da! Her taşınmasında kendine yar değilken seni öncelemesi, yüküne yük demek oluyor. Buranın ev bulamama, bulduğunun da aylar indinde taşınmayı yüklemesi; çıldırtan sorunsal!&nbsp; Tabii o biçareliğinde sıkıntısını bana kusuyor! Durduk yerde baba oğul arasındaki limoniliğe sebep sen olunca; aklımıza, seninle olan aramızdaki bağı koparsak mı düşüncesi büyüyor! Oğlum da, ben de şaşıp kalıyoruz bu çözümsüzlük ile seni bir kenara bırakamama çaresizliğimize!&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Geçici ayrılığımızın sebebi; farklı ülkelere çakılı oluşumuzdur ki, bunu biliyorsun. Oğluma gelmelerimde seninle olan hasretliğim bitiyor. Burada, yani ait olduğun ülkede yaşasaydım, inan ki, senden bir an bile ayrı kalmayı aklımın ucundan geçirmezdim. Baş başa olacak birlikteliğimizi sevda kanadında yaşardık. Geldiğimiz bu günde, aklım, seni burada birine emanet etmeyi işaret ediyor, ancak yüreğim buna razı değil. Ya başına bir şey gelirse, ya hepten kaybedersem? Seni, ülkeme götüremememdeki ayrılıkta acı yaşıyorken, burada birine emanet etmekteki daimi ayrılığa nasıl dayanırım? İnan, söylediğimden çok samimiyim! Sonra, buradaki ayrılığını göze alınca; bu sefer de, ya teslim ettiğim kişi çaresizlik çıkmazında, ne bileyim bir esereklik halinde seni bir kaldırım köşesine bırakır da giderse ne olur halin? Olur mu olur, olmaz değil! Böyle bir olguda seni bilmek; yüreğimi hiçe saymak, vicdanıma kara çalmaktaki kahrım olur. Demem şu ki, bir hatıra olarak ortada varken, nasıl yüzüstü bırakırım o hatırayı da, seni emanet ederim başkasına? Seni burada yüzüstü bırakmak; anıları unutayazmak olur benim için. Oysa anılar yaşam kaynağımdır, yarına bağlayan umudum ve güvencemdir. Umut var olmayı, yaşama direncini ruha işleyen yürekteki açacak goncadır anılar. Ben, böyle bildiğim düşüncemden kendimi nasıl soyutlarım? Anlayacağın, her halükarda kopmaz bir parçam oldun sen benim. Ancak bilmeni isterim ki, seninle birlikte olmanın beni köşeye sıkıştıran kötü tarafı da var. Senin kültürüne yabancıyım her şeyden önce! Sana nasıl davranacağımın, sevip okşayacağımın gelgitleri içindeyim başbaşalığımızda! Nereden esti bu eserikliğin deme; ben Anadolu’nun uca dağlarının insanıyım, sense, Avrupalılığın yetmezmiş gibi deniz insanı kültürüsün ve o insanlardan birinin gönülden emanetisin bana. Bu farklılığımız nasıl içselleşip durulacak sancıları içindeyim ilk günden beri. Evet, mürekkep yalamış biri olarak hayatımda yer edinmediğinin bilincindeyim, ancak seninle bir kerecik bile hemhal olmasam da, sen hakkında düşündüklerim, bildiklerim, hislerim var. Okuduklarımdan, dinlediklerimden, sinemadan, izlediğim ve görsel tanıtım fragmanlardan tanışıklığımın olduğu gerçeğindeyim. İfade etmeye çalıştığım; yaşanmışlıkla hayatımın odağında olmadığındır, ancak bu yabancılığa karşın, yakın düşün hissettiklerim var senin hakkında!&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Seni bana teslim eden elin geçmişinde sen kültürü vardı ki, evinin başköşesindeydin. Anılarını, sen merkeziyle yâd etmenin yoluydu belki de bu seçimi. İnsan aklına kıymetiyle yer etmeyen bir figür ya da bilmediği, tanımadığı, yabancısı olduğu nesneyi niçin hatırlatma objesi olarak başköşeye konsun ki? İnancım o ki, o insanın hayallerinin başında, denizlere, daha ötesi okyanusa pupa yelkenle açılmak vardı. Ancak o şişinmiş yelkenler; sonsuzluğa açılan özgürlüğü absorbe etmek miydi, yoksa hasreti ortadan kaldıran kavuşmanın ya da sömürü emtiası taşımanın biricik araçsallığı mıydı, bilmiyorum! Belki de o yol almadaki ölüm kalım duyumsamasının yaşanıyor olmasıydı onun için! Ya da kim bilir mendireğin dalgalarla buluştu, buluşuyor olmada duyulan adrenaline ihtiyaç duymaydı işin esası? Yelken açmanın tehlikeli olduğu o dev dalgalardaki çırpınış mı korkutucuydu, yoksa o halin, deryada küçük bir saman çöpüymüş anımsatması yapan hiçliğin mi? Bunu bilmenin ve heyecanının hangi duygulara yol açtığının uzağındayım. Dedim ya, ben deniz kıyıları uzağı karaların insanıyım. Seni bana teslim eden o elin heyecanlarının sebebinde; denizler, okyanuslar ötesi ülkeleri yakın etmek işlerliği mi vardı ya da masumane balıkçı avcılığının peşindeki rızık koşturması mı vardı? Bilmiyorum! Ancak bu deniz hayatının görünür kılınmasında; her şeyin o pupa yelkenlere borçlu olduğunu göz önüne seren prototipe bir vefa göstergesi olarak başköşeye konması, açıklayıcı belirti olsa gerekti! O insanın mutluluğunun, anı tazelemekten geldiğini ve seni görmenin buna araçsallık olduğu kuşkusuzdur! Masumane ve bilindik bu kurgu davranışına sözüm olmaz. İnsan yaşlandıkça anılarıyla yaşama umudunu tazeler ve ona tutunduğu içindir ki, unutup yitmesini istemez. Onların hayatı içinde capcanlı yer almasını esas bilir. İşte sen, o çağrışımların anahtarı olmayla kıymetliydin ki başköşedeydin. Seni bana teslim etmek; senden kurtulmak ya da önemini kaybettiğin, geçmişte kaldığını anımsatan olmanla elden çıkarma gibi bir derdinin olduğunu sanmıyorum. Onunkisi, zorunlu bir mecburiyettin eylem davranışıydı bana göre. Belki de, kendine göre senin için en masumane çözümüydü bu. Bunu yapmaktan huzurlu ve çok mu akıl güdüsüyle hareket etmişti? Hiç sanmıyorum! Ne senden, ne de diğer taraftan kendinin parçası bildiği unsurlardan ayrılması kolaydı o insan için. Seni bana teslim etmesi; insani yardımıma müteşekkir kalmanın vicdan arınma eylemiydi bana göre. Çünkü kendisi için hayati bir dokunuşta bulunduğumun inancındaydı. Seni bana getiren şans kapısının yüzüme nasıl açıldığını bilmiyorsun tabii! Onu anlatacak olmam; şahit olmuş olduklarımı anımsamak yanında, o günleri, o insanı yâd etmek olmuş olacak benim içi. Belki de bu anlatımımla o gün için bilmediğim, düşünmediğim, aklım ve hayalime gelmeyen eksiklerimin tamamlanma olma olasılığını da elde etmiş olacağım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Senin memleketin Hollanda’ya, oğluma, misafirliğe gelmiştim. Bir akşamüstü evin ziline acı acı basıldı. Emekli memur tabiatı bu ya, pencereden başımı uzattım, üst komşunun küçük kızı tüm zillere birden basıyor ve imdat diye bağırarak, merdivenlerde oluşacak hareketliliği gözlüyordu. Bir ara annesi telaşla balkonun duldasından çıktı, merdivenlere göz attı ve kayboldu. Takipte kalmamdaki görme açımı değiştirdim, annesi, alt komşumuz ihtiyar adamı yerden kaldırmaya çabalıyordu. Anladım ki acil yardım ikazıydı bu kapı zili çalımı! Ayağımda ev terlikleriyle evden fırladım ve yanlarında bittim. Oğlum bir hafta önce taşınmıştı ve o, komşularıyla yüzleşmeden ben yüzleşiyordum. Çocuk vesveseli halde mızırdanıyor, annesi sakin olmasını salık veriyordu. Kadın, yaşlı adamın kendisiyle konuşurken aniden ağırlaşıp yığıldığını, cebinde bulduğu anahtarıyla kapısını açtığını, hemen evine taşınması gerektiğini söyledi. Yaşlı adamın kafasını göğsüme alarak, kabanın kol altlarından tutum, kadın, benim davranışımla ayaklarında tutu ve zorlana zorlana evine, yatağının üstüne uzattık. Yaşlı adam baygındı ve kadın, nefes alacak şekilde konumlamasına özen gösterdi. Bu tutumu ancak ilk yardım eğitimi alan birisi önceleyebilirdi ki, her müdahale aşamasında bu özeni gözden kaçmıyordu. Ambülans servisine haber verdiğini, neredeyse geleceklerini söylerken; yardımcı olduğum için teşekkür etti. Kadın, yaşanan durum karşısındaki şaşkınlığıyla ne olduğunu anlamaya çalışırken; kızının mızırdanmasının önüne geçmek için tembih ve telkinlerde bulunuyordu.&nbsp; İlgimin üzerinde olduğunu görünce, kızının, yaşlı komşuyu çok sevdiğini, her apartmana girişte kapısını çalıp halini hatırını sorduğunu, şu an gelişen olumsuz durumun ne olduğunu kavramaya çalıştığı için huzursuzlandığı açıklamasını yaptı. Tekrar teşekkür ederken; ilk adım attığımdan beri, taşıma esnasında ve sonrasında bu kaçıncı teşekkürdü saymadım. Yaptığımın, abartılacak tarafının olmadığını söyleyince; hiç de öyle düşünmememi, apartmanda başkalarının da olduğunu, büyük ihtimal gördüklerini, ancak hiç kimsenin inmediğini, benim yaptığımın büyük nezaket ve yardımseverlik olduğuyla cevap verdi. Bu esnada gözlem ve zihnimle ilk adım attığım Hollandalının evinde keşfe çıkmıştım. Ancak bir yanımla da, kendimin bu garip yanını yargılıyordum. Neyse! Yaşlı adamın evindeki ağır koku, karmakarışıklık, bulaşıkların ve yerin kirli hali ile duvarlarında tablolar ve en başköşede de senin varlığın ilk dikkatimi çekendi. O acil durum telaşında bu kadar ayrıntıya nasıl oldu da dikkat kesildim dersen; tabii ki seni başköşeye koyan ev sahibinin ön açmışlığıydı! Apartmana girip çıkarken, yaşlı adamın penceresine yapıştırdığı fareli afiş ve üzerine yazdığı uyarı dikkatimi ilk günden çekmişti. Bu uyarıda; pencere önü kaldırıma yiyecek ve çöp konmamasını, aksi halde bunun farelere davet olacağını belirtmişti. Temelde temizliği önceleyen bu uyarı, içeriyi yadsıyor olmaktan ötürü çelişkiydi. Fareler, evdeki bu kokunun kılavuzluğunda haydi haydi duvarı delebilirlerdi! Yaşlı adam, nedenlerinden dolayı evine eğilmiyor olabilirdi, ancak uzanan yakın bir el yok muydu? Kaldı ki, belediyenin bu içerikten hizmetinin olduğunu duymuşluğum vardı! Bu arada ambülans ekibi geldi ve hastanın acil müdahalesi sonrasında, aile doktoruna haber verildiğini, tansiyon yükselmesine bağlı düşme ve baygınlığın gerçekleştiği, geçmişe dönük verilerden rutin doktor kontrollerini aksattığı, hastaneye kaldıracaklarını, aile doktorunun da hastaneye geçeceğinin açıklamasını yapıp, yaşlı adamı alıp gittiler. Yukarı, evlerimize çıkarken küçük kız rahatlasın diye adını ve okula gidip gitmediğini sordum. Anaokuluna gittiğini, İngilizce öğrenmeye başladığını, annesiyle İngilizcesini ilerletmek için evde sadece İngilizce konuşmak istediğini söyledi. Oturduğum birinci kata gelmişken, kadın, bir kamu kurumunda çalıştığını, mesai saatleri dışında; yaşlılara yardım konusunda bir hayır kurumuna gittiğini söylerken, tekrar teşekkür etti. O an zihnimde bir şimşek çakımı oldu. Karşı ve apartman komşularımın varlık, yokluklarından hala haberdar değilken, kadın komşumun, her gördüğünde yaşlı adamla ilgilenmesi, yardıma ihtiyacının olup olmamasını sorması; bende anlamını bulmuştu. Evet, batı geçesinin genel işleyişinde; mesai saatleri dışında sosyal etkinlik kapsamında gönüllü çalışmalarda bulunmak; karşı karşıya kalınan iş seçimde, pozitif ayırımcılığın etkeniydi. Bunu hanelerine yazdırmakta mahir olanlar çoktu ve bir yerde zorunluluk haliydi! Yani bu, sadece iyilik timsalinde içten doğuşla ortaya çıkan, <em>Balık bilmezse halik bilir!</em> karşılıksızlık üzerine kurulu hayırlılık davranışı olmayıp, aynı zamanda bir yararlılık çalışmasıydı! İyi dilekler diledik ve ayrıldık.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yaşlı adamı iki gün sonra evden çıkarken görünce selamlaştık, nasıl olduğunu sordum, İngilizce bilmediğini anlatmaya çalıştı ve ayrıldı. Tesadüf bu ya, aynı günün akşamına doğru kadın komşumla tramvay durağında karşılaştık. Ben, tramvaydan inmiş, o da kızını okuldan almış eve gidiyordu. Birlikte yürürken, hal hatır sonrası küçük kıza takıldım. Küçük kız, annesinin, kendi sözünü dinlediğini, evde hep İngilizce konuştuklarını bu sayede grubun en iyi İngilizce konuşanı olduğunu söyledi. Çocuk sevinciyle çok mutluydu. Bu arada yaşlı adamı sordum, hiç iyi olmadığıyla söze başladı. Ciddi bir tansiyon yüksekliği sorununun baş gösterdiğini, gözetim altında takip edilmesi gerektiğini söyledi. Rahatsızlığına, yaşlılığının kaynaklık etiği ifadesinde bulunsa da, hareketsizlik ve beslenme özensizliğinin, tetikleyen sebepler olduğunu söyledi. Oysa kendisine defalarca, yürümesi gerektiği, sokak başındaki markete giderken tekerlekli sandalyeyle –Akülü tek kişilik araç.- gitmesinin doğru olmadığı ikazında bulunulduğu da söylenmiş. Hatta aile ve hastane doktorunun köpek beslemesi tavsiyesinde bulunduklarını; köpeğin ihtiyacını karşılamak ve enerjisini tüketmek için eşlik etmek zorunda kalacağı mecburiyetiyle, kendiliğinden bir hareketlenmenin hayata geçeceği anlatımında bulunduklarını da söyledi. Ancak yaşlı adamın, birçok yaşlının severek yerine getirdiği bu uygulamaları yerine getirmede beis görmediği gibi, duymazdan geldiğini konuşmalarına ekledi. Tedavisinin nasıl olacağını sorduğumda; kendisi için hiç de iyi olmayan, kabul etmesinin zor olduğu bir uygulamayla karşı karşıya kaldığını söyledi. Anlamaya çalışmak için açmasını istedim. Kadın, Hollanda’da uygulanan bir izleği anlatacağını söyledi. Öncelikle doktor kontrolündeki yaşlılar yerleşkesine yerleştirileceğiyle söze başladı. Uygulanacak tedavi orada daha yakından izlenecek. Gerekli görürlerse hastaneye yatırılması da söz konusu olabilecek. Dayanamadım, bunu yaşlılar yerleşkesine yerleştirilmeden, evden de takip edebileceklerini söyledim. Bunu söylememdeki nedenim; komşumun anlatmaya çalıştığı sağlık sistemlerinin arka planının hiç de öyle pürü pak olmadığına şahitliklerimin olmasıydı. Hastane ile ilaca ulaşımda ve tanı konmada ne kadar ağır ve yetersiz olduklarını, bitkisel çay ve alternatif tıp vitaminleriyle tedavi uyguladıklarını, bu sebepten yakınlarımın kayıplarından biliyordum. Sokak şahitliklerimdeki ortopedi sakatlıklarının çokluğunu bisiklet kazalarına yorarken, bunların giderilemeyen arazlara dönüşmesini; bu konudaki tedavi başarısızlığının aynası olarak görüyordum. Hatta sağlık sisteminin sigorta şirketlerinin elinden zar ağladığını, özgür davranamadıkları konusunda çoklu öykü duymuşluğum da vardı. Bilgim dâhilimde olanları o an söylemenin yersiz kaçacağı düşüncesindeyken, komşum, yaşlılar yerleşkesine yerleştirmemenin bu saatten sonra olası olmadığını söyledi. Hemen arkasından da, bunun izole bir mekâna bağlı kapatmak olmadığı, dışarı çıkmak, gezip dolaşmak serbestisine sahip olduğu, yaşlı adamdan evini kısa sürede boşaltmasını istediklerini sözlerine ekledi. Anlayamadığımı, şaşkınlığımdan anlamıştı komşum. Bu gibi hallerde ev kendi mülkü de olsa boşaltmak zorunda olduğunu söyledi! Yine şaşkındım! Komşum, mülkü de olsa, kiracı da olsa evini kapatmak zorumda olduğunu, çünkü bu aşamadan sonra tek başına yaşamasına izin verilmeyeceğini sözlerine ekledi. Varislerinin yanında yaşamasına izin verilip verilmediğinden emin olmadığını, ancak bunun olasılık dışında, olsa bile çok zor ve şartlarının ağır olabileceği açıklamasında bulundu. Yani, yaşlı adam; sağlık sorunundan ötürü tek başına kalmasının sakıncalı görülmesiyle evini kapatmak ve yaşlılar bakım yurduna taşınmayla karşı karşıyaydı! Bu, bir anlık seslendirilişte kulağı tırmalamasa da, yaşlılığa adım atmış biri olarak ne kadar kabul edilmez, incitici olabileceğinin hesabına girdim. Hastalığını ve durumunu kabul etmiş yaşlıların, yaşlı bakım yurduna taşınması bir kenara, ancak yaşlılığa bağlı istisnayı hastalık hastalarının ev içindeki düzenlerinin, uyku yerlerinin, oturdukları yerlerinin yönlerini, kullandıkları alet ve edevat ile ilaç yerlerinin değiştirmesi bile sağlıkları açısından sakıncalı olacağını; uzmanların ikazından bilgimdi. Evveliyatında ikazları kulak arkası etmiş yaşlı adamın karşı karşıya kaldığı prosedür karşısında bir yönüyle şaşkın idiysem de, ülkenin, vatandaşına sahip olması yönüyle memnunluk içindeydim. Şaşkınlığım; yaşlı adama bir süreç tanınmadan, kabul edeceğinin onayı alınmadan uygulamayla karşı karşıya bırakılmasının sakıncasıydı. Yaşanmayanı evvelinden düşünüp, olabilecekler konusunda öngörüde bulunmak ve bunu hayırsızlığa yormak; benim havadan nem kapmak ya da vesveseliğim miydi, yoksa geleneksel yapının tabiatıma işlediği evhamlılık damarımın kabarması mıydı? İşin içinden çıkmak zordu. Kendi kendime kötü düşünmenin yersiz olduğunu ve birçok şeyde olduğu gibi bunu da zamanın akışına bırakmanın uygun olacağı düşüncesiyle frenlemeye çalıştım. Ancak, yüreğim, düşündüklerimi kökten onaylamıyordu. Söz konusu olan sağlık başatsa da, yaşlılık ve yalnızlık ondan azade değildi. Yaşlı adamın gideceği yer, kendi akranları ve yaşayacaklarıyla birbirlerini en iyi anlayanlar kümesi görünse de, kendi yalnızlarını içlerinde yaşayanlar kalabalığı ortamıydı aynı zamanda. Kalabalıklar içindeki yalnızlıktansa, yaşam ortamı içindeki yalnızlık tercihi yeğdir insana!&nbsp; Çünkü markete, çarşıya, pazara, eşine dostuna gitme külfeti sırtından kalkarken; sokaktaki iki selam, üç kelam sıcaklığı da ortadan kalkan olacaktır. İhtiyacını karşılamaktaki birçok işi son bulacağı rahatlığıyla zihin, meşguliyeti yalnızlığa odaklanacaktır. Komşu kızın cıvıldaşan çocuk sesleniş ve hatır sormaları bitecek, ona duyulan özlem yoksunluğu, derdi olacaktır. Varislerinin; <em>Evin altında ne oldu?</em> kaygısı ortadan kalkacak, <em>Nasılsa bakımı, kontrolleri yapılmakta, akranlarıyla da rahat, keyifli ortamındadır!</em> boş vermişliğiyle, ayakları kesilecek, kimsesizlik, sahip olunmama düşüncesine saplanacaktır. Bu ve bu düşüncelerin çokluğu öngörüsünde bulunmak, insan için bir ihsan değildir. Bakıp gördüğünü algılamak yeten ve artandır insan olan insan için! Yaşlılık dedim de, yalnızlık yaşlılığın kardeşidir! At başı koşma birliktelikleri vardır. Burada, her yerde yaşlılar görüyorum kendi sorunlarıyla baş edebilme derdine düşmüş halleriyle. Bu, bizim oralardaki yaşlıların elinin eteğinin her şeyden çektirilmesinden, rahata ersinler diye eve hapsedilmelerinden yeğdir! Ancak bizdeki yaşlıların kahir ekseriyeti yakın ve yakınlarına tabii oldukları için, hiç değilse yalnızlık kasvetini yaşamıyorlar. Buradaki yaşlılar, yaşlılıklarından daha ağır kardeşi olan yalnızlık pençesinde kıvranıyorlar. Bir selama, iki cümleye muhtaçlıklarını bakış ve edalarıyla anlatma derdi içindeler. Toplu taşımada birine sözün ucunu açmayı gör, zincirlerini kırmış olarak sohbetin belini katlıyor ve geçmişe yönelik kalabalıklarını özlemli olarak anekdotlarına ulamlıyorlar. Bu öyle sıradan, sözün gelişinde yer bulan ifadeler aczi değil, bilinçlice, musallat olan yalnızlıkla baş edememe sızısındaki dışa vurmalarıdır. Kalabalıklar içinde ve kendi tercihi dışında yalnızlığa düşmek, sıkıntı ve kahreden açmazdır. Kahır, sürüp giden bir yürek gamlanmasıdır ki, bu, insan için kendini yiyen kurdunu üretmesidir! Atalarımız, durumu ifadeye çalıştığımı; <em>Duvarı nem, insanı gam yıkar! </em>sözüyle arılaştırmışlar. Gamın kökenindeki yalnızlığın yaşlılıkla kolkolalığı ve bununla da baş edememenin kahra yol açtığı, döngünün müsilajı olduğunu bilmek gerek.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yaşlı adamın eve dönüşü sonrasında, günlük hareketliliğinde bir koşuşturma içinde olduğunu gözlemledim. O eski sakinliği ve dinginliği gitmiş, yerini tedirgin ve bir şeylere yetişme, bitirme uğraşısı almıştı. Günde üç veya dört defa, apartmanın hemen dibindeki kanalda bağlı bulunan, eski büyük bir tekne bozması ya da yük taşıma botu diye de adlandırabilecek deniz aracını uzaktan uzağa gözetleme davranışı da, işin başka yanıydı. Ayakaltından izole edilmiş bu bot mekânında; dokuz adet kano ve dört adet deniz bisikleti de vardı. Bu araçların sahibi yaşlı adam mıydı, yoksa bir başkası adına göz kulan mı oluyordu, soramadım! Çünkü Hollanda da, hatta Avrupa’nın genel ekseriyetinde özele dair üstüne vazife olmayanın sorulmasının büyük ayıp olduğu gibi gerektiğinde suça dönüşebildiğini öğrenmiştim! Yaşlı adamın o eski deniz araçlarıyla bağını: çocukların ızgara demirlerini kasıp, kanoyu dışarı geçirmeye çalışmalarındaki pervasızlıklarında; evden çıkıp bağırmalarından, sonradan gidip yerli yerine koymasına şahitliklerimden çıkardım. Sadece bununla da değil, bir müdahale istenciyle tatmin olmayı yaşamak ister hallerinde, tekerlekli sandalyesini yolun kanala en yakın yerinde durdurur, ölçer biçer gibi onlarca dakika izlemeye koyulur, yarasına bunun merhem olmayacağı davranışıyla, tekerlekli sandalyesini köprüye sürer ve oradan gözlemeye başlaması da tuhaflıkları arasındaydı! Bu esnada aradığına ulaşma tez canlılığıyla yük botu ile kano ve deniz bisikletlerin hapsedildiği demir çitin kapısını açar, bota yanaşır, tekerlekli sandalyesinden zor bela iner, aksaya tutuna botun üstünde dolaşmaya başlar, güverte dairesinden kaybolunca, iç kısımda yanan ışıkların camdan aksettirmesi ile iç kısmı teftiş ettiği ortaya çıkardı. Dakikalar sonra botun üstünden kontroller yapar gibi gezinir, aynı özenle tekerlekli sandalyesine binip kapıdan çıkar çıkmaz kilitler ve döne döne bakarak uzaklaşırken; ani bir hareketle karşı yoldan demir çitin arka tarafına geçer ve başlar oradan incelemesini sürdürmeye. Eylemleri bir şeylerin hesap duruluğundayken, bir şeylerin de üstesinden gelememe sancılarındaydı sanki! Eşyaların etrafında gezinmesi, günlerin rutin eylemine evrilirken, haftayı buldu bulmadı müşteri gözüyle dolananlara eşlikçi oldu yaşlı adam. O eşlikçilikte; bir şeyler anlatıyor da anlatıyor ve gösteriyordu. Günler sonra bir pompa yardımıyla botun içindeki suyun tahliye edildiği ve güverte kapısı başta olmak üzere birkaç aksamın boyanmaya başlama işinin başında yaşlı adam vardı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Beni, işi gücü bırakmış, pencere kenarına kurulmuş emekli insan olarak yermek; sağlıklı bir çıkarım değil! Tutumumu, aksiyon karşısında kendiliğinden gelişen doğal davranış olarak değerlendirmek doğru olandır. Yani, evin konumu dışarıyı görmeyi sergen ediyorsa, gözümü ondan almaya çaba sarf edemem ki! Düşünün ki, site ufak çaplı bir ada üzerine konumlu ve yaya ile araç trafiğine ait köprülerle diğer kara parçalarına bağlı. Sitenin üç bir tarafı suyolu kanalı, bir yanı ise deniz trafiğinin işlediği büyük ırmakla çevrili. Dolayısıyla, site ile karşı geçedeki siteler arası mesafe; Amsterdam yapılaşmasının hayli üstünde. Bu boşluktaki herhangi bir trafik; sıradan olmayan davranış olarak göze takılıyor ve ilgi odağı oluyor. İşte böyle bir odaklanmayı da, birkaç gün sonrasındaki öğlen üzeri yaşadım. Sesin uyarı yönlendirme hareketliliğinde, sokakta, üç otomobilin arka arkaya sağa yanaşmış haliyle karşılaştım. Kaldırımda üç orta yaş erkek ayaküstü sohbet ederken yanlarında da iki erkek çocuk vardı. Otomobillerden birinin arkasına römork bağlıydı. Biraz sonra yaşlı adam bu üçlüye katılınca, bu insanların evi taşımaya geldiklerinin kanaatine vardım. Yaşlı adamın eşya olarak nesi olabilirdi ki? Üç kişi birer koldan el atarsalar kısa sürede hal olur diye düşündüm. Bir römorku dolduracak özel eşyaları olurdu enikonu, o da getirilmişti! Sonra, sohbeti kesip eve geçtiler. Alt katta yükseldi konuşmalar ve eşliğinde eşya çekme itme ile sökme işlemleri. Tamam, benim düşündüğüm gibiymiş haklılığından kendime övgü biçtim. Yarım saati geçti geçmedi dışarı çıkarlarken; bu topraklara ait olmayan orta sehpa ile iki heykelcik, iki etajer, kutu şeklinde koliler ve üç yağlıboya tabloyu taşıyıp lalettayin römorka koydular. İki erkek, evden ikişer kutu koliyi daha getirip otomobillerinin bagajına koydu. Sonra o üç tabloyu paylaşır gibi her biri birini alıp otomobillerinin içine yerleştirdi. Römorktaki eşyaları düzenlediler, muşambayla kapatıp özel iple bağladılar. Bana göre bu durumdan bir yanlış vardı! Yaşlı adamın beyaz eşyası, ne bileyim yatak yorganı, kap kacağı yoktu ortada. Az sonra anladım ki, bu gerçek anlamda bir taşınma değildi. Çünkü evden çıkan çocukların kucaklarında birer yelkenli maketi vardı. O yelkenliler, yaşlı adamın geçmişinde gemicilik işi yapmış olma olasılığını gözümde tekrar canlandırdı. Çocukların arkasından yaşlı adam gruba katılınca; o kişilerin yaşlı adamın yakın akrabaları ya da yakın tanış olduklarına yordum. Belki de bu çocuklar yaşlı adamın torunlarıydı? Bir vedanın an zamanı olmasa günün bu saatinde çocukların ne işi vardı burada? Bu düşüncelerle; yaşlı adamın çok yakınlarına, belki de oğullarına kıymet verdiği eşyalarını pay ettiği düşüncesi uyanmaya başladı bende. Onlarla bir şeyler konuşurken gözü hep camda beni gözetleme derdindeydi sanki. Yaşlı adam çocuklara bir şeyler söylerken, onlar kucaklarındaki yelkenlilere bakıp cevaplar veriyorlar, şakalaşır gibi davranışlarda bulunuyorlardı. Çocuklarla kısa süreliğine olan bu sohbet, otomobillerine geçmeyle noktalandı. Erkekler de yaşlı adamla vedalaşır gibi kısa bir konuşma sonrasında otomobillerine geçip, çalıştırıp ve uzaklaştılar. Yaşlı adam, arkalarında, öyle olduğu yerde kala kaldı ve elini göğüs hizasına kadar kaldırdı ve salladı. Bir vedanın arkasında uzanan, dönüşü olmayanı işaretleyen el sallayışıydı. Bu hal beni etkilemiş olacak ki, pencere köşesinden sıyrılmışım ve cama yapışmışım. Yaşlı adamın geri dönüşüyle göz göze kaldık. Eliyle yanaklarına dökülen gözyaşını silerken, bir taraftan da aşağı inmemin işaretini yaptı. İndim, kapıda elinde başköşeye koyduğu sen vardın. Titreyen elleri, ayrılması zor, ancak mecbur kalmanın çaresizliğinde seni bana uzattı. Gözleri yaşlıydı! Bir şeyler söyledi Felemenkçe, ne söylediğini bilmesem de, teşekkürlerini ifade ettiği açık seçikti. Ellerini müteşekkir ifadesiyle göğüs hizasında birletirdi. Bir arınma mıydı, yoksa dar zamanda yardım etmiş olmamın borçlu olduğu enerjiye şükranlığı mıydı, bilemedim. Ancak o yardımıma karşılık teşekkür babında seni bana sunduğu aşikârdı. Ellerinden bir kutsalı alır gibi aldım, başım gözüm üzere ifadesiyle baş üstüme kadar kaldırdım ve başımı öne eğdim. Yaşlı adam ifademi ne içerikte anladı bilemem, ama gözyaşları boşaldı. Tekrar başımı eğince, biraz önce sokakta el sallar gibi el salladı ve kapısını kapadı. İşte sen, vermeye kıyamadığı, ayrılmak istemediği, ancak ayrılmaya da mecbur oldu bir zorunluluğun emanetiydin o günden sonra benim için.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Seni bana teslim eden o yaşlı adamın evinin önüne iki gün sonra bir nakliye aracı yanaştı ve şirket elemanları iki saati bulmayan sürede evi boşalttılar. Yaşlı adam bu süre zarfında bir ayrılık şarkısı söyler gibi hüzünlü dolanıp durdu taşıyıcıların arasında. Onu öyle yerleştirmeyin, onu oraya koymayın türünden emirler mi veriyordu, ricalarda mı bulunuyordu anlayamadım. Nakliye aracının arkasından bakınırken; ben onun yerine hüzünlendim ve el salladım. Sonra tekerlekli sandalyesiyle ters yönde çekip gitti. İnsan dediğin böyle bir şeydi işte! Bir varsın, günün, saatin, dakikan gelip çattığında, çekip gidiyorsun! Geçmiş on yıllarca yaşamışlıklardan, birlikte yaşadığın sevdiklerinden, mekândan, sahip olduğun varlıklardan an olarak sıyrılıp ayrılıyorsun. Tıpkı benim, yaşlı adamın o an itibarıyla nereye çekip gittiğini bilmediğim gibi. Ancak insan bir bilinmeze gidince; arkasından, kişiden kişiye değişebilen beyaz boşluklar bırakır. Kişiler, gideni anlamlandırmada beyaz boşluğa kendi dağarlarındakini yazarlar. Bu değişken ve görecelidir! Ben çok da tanımadığım yaşlı adam hakkında ne yazacağım o beyaz boşluğa? Her gün olmasa da, karşılaşıp selamlaştığım, an itibariyle belki de bir daha yüz yüze gelmeyeceğim bir insanla oluşmuş komşuluk boşluğu; yeten ve artan değil miydi benim için? İnsanın insandan ayrılmasına sebep olan yokluk boşluğundan daha önemli ne olabilir ki? Bu boşluk değil mi ki, tüm bu anıları bana sıralatan? Belki de kendi adıma beyaz boşluğu bu yönüyle dolduruyorum farkında olmadan!</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;İnsan, gidenin arkasından, hep onun konumlandığı noktaya odaklanır. Çıkıp gelecek gibi bir beklentiye saplanır ya! Benim de saplantım; yaşlı adamın market yolu, kapıdan zor bela tekerlekli sandalyesini içeri alma uğraşısının gürültü hayali ve kapalı kapısındaki sökülmüş isimlik iziydi. İster istemez göz odaklanıyor, us hayelliyor, ancak ten dokunmaktan uzak kalıyor ayrılıkta. Düşünmeye başlıyorum; ne yapıyor acaba yaşlı adam! Alışabildi mi acaba, gittiğine iyi mi etti acaba, ev yokluğunu nasıl yaşıyordur acaba? Acabalar us’ta dönüp dolanırken gidişinin üçüncü günüydü markete giderken sokakta karşılaştık. Selamlaştık, nasıl olduğunu sordum,&nbsp; iki kelimeyle iyi olduğunun cevabını verdi. Bence hiç iyi değildi, çünkü iyi görünümü yoktu. Sicim gibi yağmurda, şemsiye altında insan ıslanırken, yaşlı adam sırılsıklam su içinde ve bunun umursamazlığında, iyiyim diyorsa, durum hiç de iç açıcı değildir demek! Evet, yağmuru umursadığı yoktu, bu sırılsıklam olmayı yağmuru sevdiğine mi yorumlamalı mı, yoksa Hollandalıların bisiklet üzerinde olmalarıyla alıştıkları durum muydu ya da mevsimden kaynaklı çaresizlik halleri miydi? Bilmiyor ve anlayabilmiş değilim! Marketten alış verişimi yaptım eve dönüyorum, yaşlı adam, karşı geçede, demir çitin etrafında ilerleye dura o enkazı izleyip duruyordu. Bir, <em>Eyvah ey!</em> koptu içimden. Doğal şartı, mecburiyeti, hatta sağlığı bile kopartamamıştı o mekânla bağını. Gözden kaybolduğunun dakikalar sonrasında, karşı otoparkta evini uzun uzun izlediğiyle karşılaştım. Yağmur yağıyordu sicim gibi ve yürüyen tekerlekli sandalyesinden su akıyordu. Uzun atkuyruğu saçları kafasına yapışmış, kumandada olmayan eliyle yüzünden, çenesinden akan yağmuru sıyırıp duruyordu. Hava ılık olsa da, mevsim kış olmayla zatürre olacak korkusu bende depreşirken, yaşlı adamın bunu umursadığı ya da hastalanacağı korkusu yoktu herhalde! Öyle miydi yoksa yaşlı adamın ipi mi kopmuştu? O yağmur altında evini, kanalda terk edilmiş emtiayı izlerken ne düşünüyordu, hangi anılarını tazeliyordu, hangi geçmişine yolculuk ediyordu? Benim için bir bilinmez olsa da, yaşlı adamın farklı bir boyutta olduğu ve bildiğini yaşadığıydı muhakkaktı. Düşündükleri, anımsamaya çalıştıkları ya da kurguladığı hikâye ve hikâyeler uzun zaman sonra bitmiş olacak ki, arkaya döne dura çekip gitti. Yaşlı adamın bu izlence programına ardışık günlerde olmasa da, günlerce şahitlik ettim. Bu halleri; köküyle başka bir toprağa tayin edilmiş ağacın, ilk kök gürbüzlüğünde derine kol salamamasını bana çağrıştırıyordu! Cılga kökle toprağa tutunan ağaç, nereye kadar hayatı sürdürebilirdi ki?&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gün geçti günler geçti, yurduma dönmek zorunda olduğum için seni beraberimde götüreceğimin altından kalkamadım. Aklıma gelen her fikir provası, yerini hüsrana bırakıyordu. Sen kocaman bir yelkenli gemi maketiydin! Valize sığdıramıyor, el bagajı olarak taşınamıyor, bir yere terk etmeye gönlüm razı olmuyor, ötesi, götürmede yasal bir mevzuatın olup olmadığını da bilmiyordum. Şu an bile bunun açmazındayım. Olacak çareyi bulamayınca; oğlum, bir sonraki sefer için götürmemin yollarını araştırma konusunda fikir verince, seni ona emanet etmek, o an için çare oldu. Ancak burada ev bulma şartları ağır ve oğlum evden eve taşınmak zorunda kaldığı için, yük gelmeye başlasan da, seni korudu kolladı ve bugün bana teslim etti. Şimdi seninle ikinci buluşmadayız! Ne yapacağım şimdi seninle? Dilin yok ki, belki iler tutar bir fikir söyler yol açarsın bana! İş başa düştü ve beraberliğimizi sürdürmek için bir çözüm yolu bulmayla karşı karşıyayım. Umarım bu beni yasal bir zorunlulukla karşı karşı getirmez ve bir uçak koltuğu alımıyla hal olan mesele olur. Soramıyorsun, ben biliyorum sormak isterdin, ama ben söyleyeyim! Tesadüf bu ya, oğlum, yaşlı adama yardım eden kadın komşusuyla merkezde karşılaşmış. Söz dönmüş dolaşmış yaşlı adama gelmiş. Kadın, yaşlı adamın ayrılığının ikinci ayın ilk günlerinde tutulduğu zatürreye ve onunla gelişen çoklu organ yetmezliğini atlatamamasıyla noktayı koymuş. Yaşlı adam varken; hani tümden ümitlerimi kaybedersem, seni ona geri götüreceğimi düşünürdüm. Onun yokluğu; o zahir ışığımı da söndürdü. Durum bu kertede olunca; artık eğreti bir sahiplenme değil de, esaslı sahiplenmedeki çözümle, evimin başköşesine taşımam şart oldu seni.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">08.01.2025 Amsterdam&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">(*) Turnalar, Uluslararası Türk Dili, Edebiyat ve Çeviri Dergisi, Sayı: 98, Nisan, Mayıs, Haziran, 2025</p>



<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>Yazar Yusuf Sağlam</strong></p>
</div>
</div>



<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/yazar-yusuf-saglam-yelkenli/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Emperyalist diplomasideki trafik neyi ifade ediyor?</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/emperyalist-diplomasideki-trafik-neyi-ifade-ediyor/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/emperyalist-diplomasideki-trafik-neyi-ifade-ediyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 22 May 2026 18:27:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Yücel Özdemir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=8738</guid>

					<description><![CDATA[ABD Başkanı Donald Trump’ın 14-15 Mayıs’ta Çin’e yaptığı ziyaret uzun süre daha uluslararası diplomasinin tartışma konusu olmaya devam]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-full has-custom-border sabit-foto" style="margin-top:0;margin-bottom:0"><img loading="lazy" decoding="async" width="700" height="350" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/yucelozdemir.jpg" alt="yucelozdemir" class="wp-image-7803" style="border-style:none;border-width:0px;aspect-ratio:1;object-fit:cover" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/yucelozdemir.jpg 700w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/yucelozdemir-300x150.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 700px) 100vw, 700px" data-mwl-img-id="7803" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph">ABD Başkanı Donald Trump’ın 14-15 Mayıs’ta Çin’e yaptığı ziyaret uzun süre daha uluslararası diplomasinin tartışma konusu olmaya devam edecek.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Öte yandan hafta başında son yılların yükselen gücü Hindistan’ın Başbakanı Narendra Modi de, Birleşik Arap Emirlikleri, Hollanda, İsveç, Norveç ve İtalya’yı kapsayan bir tura çıktı. Çok fazla dikkat çekmeyen ve üzerinde durulmayan Modi’nin Avrupa temasları, aynı zamanda yeni ortaklar arayışını ifade ediyor. Son durak olan İtalya’yı 26 yıl aradan sonra ziyaret eden ilk Hindistan başbakanı da Modi oldu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve tabii ki, Trump’tan bir hafta sonra Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 19-20 Mayıs’ta Çin’e yaptığı ziyaret de tartışılıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Uluslararası basında üzerinde en fazla durulan elbette Trump ve Putin’in Pekin ziyaretleri oldu. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez iki ülkenin lideri bu denli kısa aralıklarla Çin’i ziyaret etti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Toplamda bakıldığında Pekin’den Trump’ın elinin boş, Putin’in dolu döndüğü söylenebilir. Her iki ülkenin, yükselen güç Çin ile yakın gelecekte nasıl bir ilişki içerisinde olacağı emperyalist paylaşım mücadelesindeki saflaşma bakımından büyük bir önem arz ediyor. ABD’nin temel stratejisi Çin’in yükselişini durdurmak olurken, Rusya; Ukrayna savaşıyla birlikte içine düştüğü yalnızlığı aşmak, paylaşımdaki iddiasını sürdürebilmek için Çin’e ihtiyaç duyuyor. Çin’in de Rus petrolüne, doğal gazına ve pazarına ihtiyacı var. Rusya-Çin ticareti 2021’den bu yana iki katına çıktı. Ortak askeri tatbikatların sayısı da artıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şi’nin Trump’ın ziyareti sırasında verdiği mesajlarda da görülebileceği gibi Çin, ABD ile askeri olarak karşı karşıya gelmeyi mümkün olduğu kadar ertelemeyi tercih ederken, ihtiyaç duyduğu enerjiyi Rusya’dan temin etmeyi, ABD ve Avrupa’ya büyük ölçüde kapalı Rusya pazarını da kullanarak gücüne güç katmanın planlarını yapıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İktidarda bulunduğu süre zarfında 25 kez Çin’i ziyaret eden Putin, enerji başta olmak üzere değişik alanlarda imzaladığı anlaşmalarla Moskova’ya dönerken, ABD ve Avrupa’nın yaptırımları karşısında elini güçlendirdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Denilebilir ki; emperyalist paylaşım mücadelesinde Çin’in diplomasi trafiğinin önemli duraklarından biri haline gelmesinin başlıca nedeni, rakiplerin, yani ABD, AB ve Rusya’nın zorlu bir dönemden geçmesi. Ekonomilerindeki daralma, savaşlar ve çelişkiler Çin’in elini güçlendirmiş görünüyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Emperyalist rekabetteki bloklaşmanın bir tarafında ABD, diğer tarafında Çin’in olduğu da, son diplomasi trafiğiyle daha belirginleşti. Bu nedenle bir süredir sıkça dile getirilen “çok kutupluluk” olup bitenleri tam olarak ifade etmiyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">ABD ve Çin merkezli bloklaşmada hangi tarafın ağırlık ya da üstünlük kazanacağı ise Avrupa, Rusya ve Hindistan ile kuracakları ittifaklarla bağlı. Bu üç güç merkezinin dışında kalan Kanada ve Japonya belirleyici olmasa da kısmi bir rol oynayabilir. Bugünkü veriler üzerinden baktığımızda, Rusya’nın Çin’e, Avrupa’nın ABD’ye yakın olduğu, Hindistan’ın ise denge gözeterek ilişkileri geliştirmeyi esas aldığı söylenebilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu nedenle Alman basını da özellikle ABD ve Çin arasındaki rekabette Avrupa’nın durumunun ne olacağı üzerinde duruyor. Örneğin Die Zeit’ten Johan Roth kaleme aldığı yazıda şunları ifade ediyor: “Avrupa yalnız olabilir, ancak güçsüz değil. Çıkarlarını, özellikle Çin’e karşı, daha kararlı ve öz güvenli savunmaktan başka bir seçeneği yoktur. Trump-Şi zirvesi ve değişen güç dengesi, bunun en son kanıtıdır.” (zeit.de)</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tam da bu dönemde, AB uzun bir süredir rafta beklettiği ABD ile ticaret anlaşmasını kabul etti. ABD’nin koyduğu yüzde 15’lik gümrük vergisine karşılık, AB başta sanayi ürünleri olmak üzere ABD mallarından gümrük vergisi almayacak. Buna karşılık Çin mallarına yeni vergilerin getirilmesi planlanıyor. ABD, saflaşmayı netleştirmek için önümüzdeki dönem Avrupa-Çin ticaret savaşını kızıştırabilir. Avrupa içinde şimdiden Tayvan sorunu ve insan hakları üzerinden Çin ile ilişkilerin minimalize edilmesini isteyenler var. Almanya ve Fransa’nın Çin pazarını kaybetmemek için dengeli bir hat izlenmesinden yana olduğu da biliniyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ama aynı zamanda Avrupa, Hindistan’ın Asya’daki en önemli ticaret ortağı olması yönünde adımlar da atılıyor. 2024’te imzalanan Hindistan-Avrupa Ticaret Koridoru bir gelecek vizyonu olarak sunulmuştu. Modi’nin Avrupa ziyaretinin İsveç ayağında konuşan Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu yılın sonunda yürürlüğe girmesi planlanan Hindistan-AB Ticaret Anlaşmasını “anlaşmaların anası” ilan ederek, Avrupa ile Hindistan arasında “yeni bir devrin” başladığını söyledi. Anlaşmaya göre, Hindistan, AB’den alınan malların yüzde 96.6’sına, AB de yedi yıl içinde Hint mallarının yüzde 99.5’ine uygulanan gümrük vergilerini kaldırmayı planlıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gelişmeler, Avrupa’nın Çin’den uzaklaşarak Hindistan’a yakınlaşma eğilimi içinde olduğunu gösteriyor. Bu durumda Hindistan’ın, AB ile birlikte genel olarak ABD’nin merkezinde olduğu bloka daha yakın durarak, bölgede Çin’in en önemli rakibi olmaya aday olmak istediği söylenebilir. Olup olmayacağını ise zaman gösterecek.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Son bir hafta içinde gerçekleşen diplomasi trafiği, her emperyalist gücün kendi çıkarlarını korumak ve geliştirmek istediğini bir kez daha gösteriyor. ABD ve Rusya İran ve Ukrayna savaşıyla öncesine göre güç ve itibar kaybederken, Çin güç kazanmış görünüyor. Bu nedenle öncesine göre daha öz güvenli. AB ve Hindistan ise emperyalist paylaşım mücadelesinde belirleyici olmamakla birlikte önemli bir yere sahip.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Artan enerji, pazar, nadir element ihtiyacı emperyalist devletler arasındaki çelişkilerin derinleşerek saflaşmanın hızlanmasına yol açıyor. Her yeni gerilim, savaş ve çatışmaları içinde taşıyan bir süreç olarak ilerliyor. Bunlar emperyalizmin kaçınılmaz sonuçları&#8230; Tam da bu nedenle emperyalizme karşı mücadele de kaçınılmaz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kaynak : <a href="https://www.evrensel.net/yazi/99309/emperyalist-diplomasideki-trafik-neyi-ifade-ediyor" target="_blank" rel="noopener">https://www.evrensel.net/yazi/99309/emperyalist-diplomasideki-trafik-neyi-ifade-ediyor</a></p>
</div>
</div>



<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/emperyalist-diplomasideki-trafik-neyi-ifade-ediyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>CHP’nin Geleceği ve Yeni Dünya Düzeni Tartışması</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/chpnin-gelecegi-ve-yeni-dunya-duzeni-tartismasi/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/chpnin-gelecegi-ve-yeni-dunya-duzeni-tartismasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 22 May 2026 16:00:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Cafer Sürmeli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=8726</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye’nin Yol ayrımı CHP&#8217;nin geleceği…. Cumhuriyet ile CHP aynı yaşta. Cumhuriyet ile CHP&#8217;nin kaderi birdir. Sanırım dünyada chp&#8217;nin]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-large sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="683" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/chp-1024x683.jpg" alt="chp" class="wp-image-8728" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/chp-1024x683.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/chp-300x200.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/chp-768x512.jpg 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/chp.jpg 1536w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="8728" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>Türkiye’nin Yol ayrımı</strong></p>



<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>CHP&#8217;nin geleceği….</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Cumhuriyet ile CHP aynı yaşta. Cumhuriyet ile CHP&#8217;nin kaderi birdir. Sanırım dünyada chp&#8217;nin yaşında başka bir parti daha yoktur aktif siyasette devam eden.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Savaş ve silahların gölgesinde kurulan bu parti, elbette o dönemin bütün karakter özelliklerini bağrında taşıyor. Zaman içinde çeşitli revizyonlara uğrasa da temel karakterini devam ediyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Demokratik modern bir yapıya ulaşmadığı gibi, tarih sahnesinden de çekilmiyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Devletin kurucu partisi olma sebebiyle, kendini ev sahibi, diğer bütün farklı anlayışları da kiracı gibi görme eğilimini devam ediyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">M. Kemal altında uzun yıllar uyguladıkları sistem, tek parti diktatörlüğüdür.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İkinci dünya paylaşım savasından sonra, değişen dünya dengeleri nedeniyle iktidarını kaybetmiş olmasına rağmen, derin devlet özelliği ve ordu desteğiyle iki binli yıllara kadar türkiyede gizliden de olsa egemenliğnini yürütmüştür.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bunu nereden biliyoruz, bunu Türkiyenin demokratikleşememesinden, ulusal demokratik bir devrimi gerçekleştirememesinden, azınlık sorunlarını çözememesinden, çalışma ve örgütlenme haklarının garanti altına alamamasından, toplumun farklı dini eğilimlerinin eşit temelde yaşamasının garantilenmemesinden, (sözde laiklik ilkelerinden bahs edilmesine rağmen, sunni islamın tek ve egemen din olarak dayatılması gibi..)</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bütün bunlar bugünkü yeni dünya düzeni içinde göz önünde tutulduğunda, bu partinin artık bu zamanda bu düzene bir yük olduğunu gösteriyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yeni dünya düzeni, Türkiye’ye yeni bir yol dayatıyor. Ya modern demokrasi, yada ortadoğu gericiliği. Maalesef bu topraklar demokrasiye yabancı olduğu için, ikinci şık olan, ortadoğu destpotizmi daha yakın bir yol gibi görünüyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bunun bütün belirtileri fazlasıyla mevcuttur halihazırda.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hukukun arapsaçına çevrildiği bu dönemde CHP ye uygulanan bu son Butlan kararı, bütün hukuksuzluklara tüy dikmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Perşembenin gelişi, çarşambadan bellidir, sözünde anlatıldığı gibi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">CHP&#8217;nin de geleceği bellidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin de geleceği iyice belli olmuştur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ortadoğu batağı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Her tür gelişmeye kapalı sunni islam yolu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu anlamda gerek, CHP ve gerekse Dem partinin de bu yeni yöne evrilmesi gerekecektir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">DEM bu bu yola gönüllü girmiş durumda iken, CHP hala kurucu parti olmanın narsizmiyle buna ayak diretmeye çalışmaya çalışıyor daha.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hala rejimin değişmiş olduğunu itiraf etme cesaretinini gösteremediği için, demokrasicilik oyununa devam ediyor, M Kemal tek parti döneminde olduğu gibi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Cafer Sürmeli.</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/chpnin-gelecegi-ve-yeni-dunya-duzeni-tartismasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>8 mayıs 1945 tarihinden çıkarılacak dersler</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/8-mayis-1945-tarihinden-cikarilacak-dersler/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/8-mayis-1945-tarihinden-cikarilacak-dersler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 22 May 2026 15:26:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Azad Ronî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=8719</guid>

					<description><![CDATA[✍ Azad Ronî Yazdı: Faşizmin Çöküşü, Kapitalizmin Güçlenmesi, Militarizmin Sürekliliği ve Emperyalist Savaşlar Üzerine Tarihsel Bir İnceleme GİRİŞ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-full sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="850" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/azat-roni-e1779463458662.jpeg" alt="azat roni e1779463458662" class="wp-image-8723" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/azat-roni-e1779463458662.jpeg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/azat-roni-e1779463458662-300x249.jpeg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/azat-roni-e1779463458662-768x638.jpeg 768w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="8723" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>✍ Azad Ronî Yazdı:</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Faşizmin Çöküşü, Kapitalizmin Güçlenmesi, Militarizmin Sürekliliği ve Emperyalist Savaşlar Üzerine Tarihsel Bir İnceleme</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>GİRİŞ</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu araştırmada, 8 Mayıs 1945’in tarihsel önemini ele almakta; Nazi Almanya’sının çöküşünü, savaş sonrası Avrupa’daki dönüşümü, soykırımları vekalet savaşçılarına yaptıran uygarlık güçlerin uzun vadeli planları, Nazi liderlerini yargılayan Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi neden Hitlere ilham kaynağı olan ve aynı suçları işleyen İttihat ve Terakki liderlerini yargılamadığı ve günümüzde yeniden yükselen militarist eğilimleri tarihsel-siyasal bağlam içinde incelemektedir. Ayrıca kapitalist-emperyalist sistem ile savaşlar arasındaki yapısal ilişki tartışılarak, modern dünya siyasetinde savaş olgusunun sürekliliği değerlendirilmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>ALMANYA BAŞBAKANI WİLLY BRANDT ÖZÜR DİLİYOR</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">8 Mayıs 1945, Nazi Almanya’sının koşulsuz teslimiyetiyle birlikte Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı’nın resmen sona erdiği tarih olarak dünya tarihine geçmiştir. Bu tarih yalnızca askeri bir yenilgiyi değil, aynı zamanda toplumsal yıkım, ekolojik komünal köy yaşamı için mücadele veren ve kapitalizmi istemeyen milyonlarca insanı öldürerek yol temizliği görevini yaparak Avrupa’yı iki bölmüş faşizmin Avrupa’da siyasal ve ideolojik çöküşünü de simgelemektedir. Hiçbir zaman aklı dengesi yerinde olmayan Hitler gibi bir adamın iktidara gelmemesi gerekirken, uygarlık güçleri Avrupa’da faşizmi organize edip Sovyetler Birliği’n üzerine saldırtıp sosyalizmi yıkmak, Yahudilere soykırım felaketi yaşatarak onları Avrupa’dan göçe zorlamak ve Filistin’de İsrail ulus-devletini kurmak gibi tarihsel planlarını Nazi Almanya’sı eliyle pratiğe uygularken Avrupa’nın büyük bölümünü yıkıma uğrattıkları savaşın ardından artık milyonlarca insanların temel beklentisi, benzer felaketlerin bir daha yaşanmamasıydı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İyi, güzel insanlar ve sosyalistler benzer felaketlerin yaşanmaması için bütün imkanlarını ortaya koyarak çalıştıkları o faşizmin yıkıldığı zafer günlerinde; uygarlık güçleri insanlığı karanlığa, dünyanın başına yeni felaketler getirecek plan ve projelerini devreye koymuştu bile. Savaşlardan önce uygarlık güçleri (dünyanın 300 zengin aileleri) sermayelerini okyanusun öbür tarafına götürerek güçlendirdikleri Amerika ordusu eliyle savaşlarda yıktıkları Avrupa’yı, Batı Avrupa (kapitalist sistem) ve Doğu Avrupa (Sosyalist sistem) diye (Almanya ve Berlin’i) ikiye bölmüşlerdi. Batı Avrupa ülkelerinde askerlerini ve gizli örgütlerini bulunduran Amerika, sadece Batı Avrupa’ya ‘Marshall Planı’ ile ekonomik destek ve büyük yatırımlar yaparak yıkılan şehirler üzerinde kapitalizmin restorasyonunu sağlamaya uğraşırken ve öbür yanda geri kalmış ülkelerde üst üste daha önceden planlanmış askeri cuntaları getirip sosyalist ülkelerin çoğalması önünde engel olurken; Doğu Avrupa’da oluşan ‘Sovyet Bloku’ ise kapitalizm ile mücadele, kendi tarafına kazandıracağı sosyalist ülkelerin çoğalması, işçi ve emekçi cephesinin genişlemesi için çalışıyordu. Her iki blok da, NATO ve Varşova Paktı Avrupa’da var olan iki sistemden birisinin kazanması için mücadele veriyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kızıl Ordu’nun sosyalizmin bayrağını 8 Mayıs 1945 günü Alman faşizmin burçlarına dikerek kesin zaferlerini ilan etmesi üzerine 20 Kasım 1945 tarihinde Müttefik Devletler (SSCB, ABD, İngiltere, Fransa) Almanya’da Uluslararası Nürnberg Askeri Ceza Mahkemesi’ni kurmak zorunda kaldılar. Hitler fare gibi saklandığı yer altıdaki sığınağın çalışma odasında 30 Nisan 1945 tarihinde intihar ettiği için mahkemede yargılanmadı. Hermann Göring, Joachim von Ribbentrop gibi Nazi Almanya’sının 21 üst düzey liderini sanık sandalyesine oturtarak adalet önüne çıkardılar. Uluslararası Nürnberg Mahkemesi, Hitler Almanya’sının önde gelen liderlerini insanlığa karşı işlenen suçlar, savaş suçları ve barışa karşı suçlardan yargılandılar. Yargılanan 21 sanıktan 12 üst düzey lider idam cezasına çarptırıldı. 6 sanık çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı. 3 kişi beraat etti. Yargılamalarla birlikte Alman politikacıları insanlık suçu işlediklerini kabul ederek bütün dünya halklarından özür dilediler. 25 yıl sonra, 7 Aralık 1970 tarihinde Polonya’da Varşova Gettosu Kahramanları Anıtı önünde diz çöken Batı Almanya Başbakanı Willy Brandt, Nazi rejiminin işlediği suçlardan dolayı büyük tarihi bir özür diledi. Almanya bu yıkım ve soykırımlarla adım adım yüzleşti. Yüzleştiği için ileriye doğru hızlı adım atarak gelişti.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>BATI HUKUKU İTTİHATÇILARIN FAŞİZMİ İLE YÜZLEŞMEMİŞTİR!</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Ne yazık ki Osmanlı’nın son yıllarında, Alman generallerin Osmanlı askerlerin başında bulundukları Birinci Dünya Savaşı’nda Ermeni, Pontus Rum ve Süryani soykırımlarını yaparak aynı savaş ve insanlık suçlarını işleyen, bütün dünya faşizmine, Hitler’e ve Nazi subaylarına ilham kaynağı olan ırkçı İttihat Terakkiciler ve Kürtlere Koçgiri, Bingöl-Amed, Ağrı-Zilan ve Dêrsim’de tarihin en büyük soykırımlarını yapan ırkçı İttihat Terakki üyeleri Uluslararası mahkemelerde -Ortadoğu’da vekalet savaşçıları olarak kullanmaya devam ettikleri için- hiçbir zaman yargılanmadılar! Batılıların vekalet savaşçıları olarak kullandıkları O İttihat Terakki üyeleri yüz yıldır yerli halklara ve özellikle Kürtlere katliam ve soykırımlar yapmaya devam ediyorlar. İttihatçı zihniyete sahip Türk toplumu hiçbir zaman dünyada en çok soykırımları yapan bir toplum olarak bu büyük soykırımlarıyla yüzleşmediler. Bu, dünya için büyük bir eksiklikti. Bir bölgede faşizmle yüzleşeceksiniz, onu yargılayacaksınız; bir başka bölgede O’nu kullanmak için yasatacaksınız. Böyle bir şey olamaz. Bu durum Ortadoğu’da savaşların sürekli sürmesini beraberinde getirecekti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Nitekim uygarlık güçlerin Birinci Dünya Savaşı’nda kendilerine Ortadoğu’da enerji kaynakların güvenliği ve göç akınların bekçileri olarak kurdukları faşist Türkiye rejiminden sonra ikinci bir ileri karakol olarak Siyonist İsrail ulus-devletini kurma plan ve projeleri doğrultusunda siyasi çalışmalarını yürütmek için Hitler Almanya‘sında Uluslararası Nürnberg Mahkemesi’ni kurdular. NATO ve her NATO’ya bağlı ülkelerde devrimcileri, aydınları gizlice öldüren NATO-Gladio’sunu kurdular. Uzun vadeli Soğuk Savaş projeleriyle sosyalizmi abluka altına aldıkları aynı dönemde, 20 yıl boyunca Küba ve Doğu Avrupa’daki gibi sosyalist ülkeler çoğalmasın, ‘Sovyet Bloku’ büyümesin’ diye bütün Latin Amerika ülkelerinde, Ortadoğu’da, Türkiye ve Yunanistan’da Amerika’nın arkasında olduğu askeri cuntaları üst üste getirerek bu ülkelerin sosyalizme geçmesini engellediler. En değerli yüzbinlerce aydınlarını, devrimcilerini, yazarlarını bilim insanlarını öldürdükleri. “Yeşil Kuşak Projesi” ile İslam ülkelerine ‘kendi ülkenizde İslam propagandası yapın’ diye finanse ettiler. Türkiye’de askeri darbe yapan başta Selanikli Kenan Evren olmak üzere, ABD Başkan Franklin D. Roosevelt’in, Küba’da Amerika’nın yetiştirdiği Çavuş Batista için söylediği, “Batista bir orospu çocuğudur ama o bizim orospu çocuğumuzdur!” diye bütün cuntacılar ve kanlı diktatörler için söylediği deyimle “Amerika’nın orospu çocukları” olan bu Türk generalleri Alevi köylerine bile cami yaparak İslami propaganda yaptılar. Türkiye, 1971 askeri muhtıra ve 12 Eylül Askeri Darbeler sürecinde Amerikan emperyalizmi ile mücadele eden Geniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan gibi toplam 50 yurtsever aydın ve devrimciyi idam etmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">ABD’nin “Yeşil Kuşak Projesi” ve devletin İslam propagandası sonucu ülkenin siyasetini, eğitimini, kültürünü şekillendirecek olan İslam partilerini öne çıkardılar. Önce Milli Selamet Partisi (MSP), sonra o partinin üyelerinden Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) kurularak Türkiye’de siyasal İslam’ı iktidara getirdiler. CIA, Soğuk Savaş döneminde cihatçı İslamcılardan El-kaide terör örgütünü kurmuştu. Sonra bu terör örgütün üyelerini finanse ettikleri Türkiye, Libya, Tunus, Suriye ve Suudi Arabistan gibi İslam ülkelerinden cihatçı İslamcıları toplayarak Afganistan’da -tıpkı ikinci Hitler saldırısı gibi- Sovyetler Birliği’ne karşı savaştırdıkları daha sonraları çok iyi anlaşıldı. Yani Hitler faşizmiyle yıkamadıkları sosyalizmi Soğuk Savaş dönemindeki uzun vadeli “Yeşil Kuşak Projesi” ve Sovyetler Birliği’nin hatalarını da ekleyerek yıktılar.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>İNGİLİZLER GIYABINDA İDAM KARARI VERİLEN SUÇLU İTTİHATÇIYI ANADOLU’DA İKTİDARA GETİRİP KULLANDILAR</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">“Yeşil Kuşak Projesi” ile yetiştirdikleri El-Kaide, IŞİD, El-Nusra gibi cihatçı terör örgütlerini Ortadoğu’da Kobanê ve Rojava’da olduğu gibi özgürlük mücadelesi veren Kürtlere karşı kullanmaya devam ettiler. Ve Amerika hapisten çıkarıp yetiştirdikleri El Kaide, IŞİD üyesi Ebu Muhammed el-Colani’yi Suriye’de iktidara getirerek hâlâ kullanmaya devam ediyorlar. Böyle olmamış olsaydı ve ciddi bir şekilde bütün dünyada faşizmle yüzleşmiş olsalardı; Nazi önderlerinden önce İttihat Terakki ve tıpkı bugün Suriye’de iktidara taşıdıkları el-Colani gibi İngilizlerin Osmanlı mirasını devredip iktidara getirdikleri İttihat Terakki üyesi Mustafa Kemal ve onunla birlikte Kürt soykırımlarını yapan Kemalist-İttihatçılar Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi’nde yargılanmış olacaklardı. Bunların hiçbirisi olmadı. Olmadığı için Avrupa’da bir zaman için savaş durdu. Rusya-Ukrayna savaşıyla savaş tekrar Avrupa’ya döndü. Demek ki ders alınmamıştır! Daha sonraki politikaları pratiğe uygulansın diye Hitler faşizmle yüzleşmişler. İttihatçıların faşizmi ile yüzleşmemişlerdir. İttihatçı üyesi, Hitler ve Mussolini’nin öğretmeni Mustafa Kemal’in faşizm ile yüzleşmemişlerdir. Mussolini faşizm ile yüzleşmemişlerdir. Franco faşizm ile yüzleşmemişlerdir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Düşünün, Avrupa politik çıkarları gereği Hitler faşizm ile yüzleşiyor; ama Koçgiri, Bingöl-Amed, Ağrı-Zilan ve Dêrsim’de Kürtlere tarihin en büyük soykırımlarını yapan Hitlerin öğretmeni Mustafa Kemal için bilinçli olarak Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi’ni kurup yargılamıyorlar. Tam tersine, İngilizlerin İstanbul’u işgal ettikten sonra, savaş suçluları ve Ermenilere yaptıkları katliamlardan dolayı aranan İttihat Terakki üyelerini Malta’ya sürgün etti. İngilizlerin elindeki aranan İttihatçılar listesinde üçünde sırada yer alan Mustafa Kemal’e görev verileceği için bilerek tutuklanıp Malta’ya gönderilmedi. Osmanlı Hükümeti tarafından kurulan İstanbul Harp Mahkemesi İttihat ve Terakki’nin önde gelen liderleri Enver Paşa, Talât Paşa, Cemal Paşa olmak üzere yurt dışına kaçan ve yurt içinde bulunan Mustafa Kemal gıyabında idam kararları verdi. Fakat bu kararların hiçbirisi pratiğe uygulanmadı. Çünkü İngilizler aranan İttihatçılar listesinde üçüncü sırada yer alan ve gıyabında idam cezası bulunan suçlu İttihat Terakki üyesi Mustafa Kemal’i Anadolu valisi olarak kullanmak istiyorlardı. Kullanmak istedikleri Mustafa Kemal’in imajını değiştirip, Tanzimat’tan beri topluma aşılanmak istenen Batı kültürüyle şapka, harf, Latin Alfabesine geçiş gibi devrim yapan çok iyi bir lider olarak gösterildi. Oysa İngilizlerin elini verdikleri Batı-kapitalist sistemine ve kültürüne geçiş programlarını -tıpkı İran’da Rıza Şah Pehlevi’nin (1878-1944) eline verip uyguladığı programlar gibi- bire bir pratiğe uygulayan bir diktatördü.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>İNGİLİZLER KENDİ ANADOLU VALİLERİ HAKKINDA LORD KİNROSS’A KİTAP YAZDIRIYORLAR</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Anadolu ve Kürdistan halkların başına bela edilen bu diktatörü İngilizler, Batı basını ve ırkçı İttihatçı zihniyetindeki Türk basını, Hitler’in öğretmeni ve Türk olmayan Selanikli Mustafa Kemal’i devşirme Türklerin atası, önderi ve ‘7 düvele karşı savaşarak ülkeyi emperyalistlerden kurtaran kahraman’ olarak homojen topluma, 7’den 70’se kabul ettirip inandırlar. Böylece toplumsal mühendislik çalışmalarıyla yerli halklarla sürekli savaşacak olan devşirme Türk vekalet savaşçılarının hafızalarını bu şekilde oluşturmuş oldular. Daha sonra onun kurduğu CHP partisi içindeki Kemalistler devamlı onlar için parasız asker olarak çalışsınlar diye İngilizler, Anadolu’ya atadıkları kendi ajanları ve valisi hakkında güzel şeyler yazsın, önder olduğunu, halifeyi kaldırdığını, büyük devrimler yaptığını halka anlatsın diye İskoç asıllı İngiliz yazarı Lord Kinross’u 1952’de Türkiye gönderdiler. Neden? Avrupalılar Amerika’nın yerli halkları olan Maya ve Aztekleri 300 yıl boyunca Avrupa kıtasından paralı asker götürerek katlettiklerinden dolayı bilim insanlarından çok laf işitmişlerdi ve uygar insan olduklarına leke sürmüşlerdi. Bu yüzden Doğu’daki halkları katliam ve soykırımlardan geçirmek için paralı Avrupa askerleri yerine, Avrupa merkezci Türk milliyetçiliği ideolojisiyle yetiştirip iktidara getirdikleri İttihatçı vekalet savaşçıları eliyle yapmayı planlamışlardı. Osmanlı yıkılmadan 50 yıl önceden yapılan bu plan ve askeri projeler hâlâ devam ediyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu yüzden İngilizlerin ırkçılık aşısıyla aşılan İttihatçı zihniyet var olduğu sürece Türkiye’de Kürt sorunu çözülmez! Aslında, Anadolu’da “Kürt anasını görmesin!” zihniyetiyle Kürt katliam ve soykırımlarını yapan ırkçı ve aptal İttihatçılar, İngiliz askerlerinin görevini yerine getirdiklerinin farkında değiller.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mustafa Kemal hakkında Ismarlama bir kitap yazan İngiliz yazar Lord Kinross, 1952 yılında bizzat İngiltere hükümetinin özel görevlendirmesiyle Atatürk hakkında İttihatçı kaynaklarda güya araştırmalar yapmak üzere Türkiye gönderilmiştir. Hiç kuşkusuz İngilizler bu yazarı gelecek kuşaklara İttihatçı zihniyeti daha fazla aşılamak için göndermişlerdi? İngilizlerin Avrupa merkezci Türk ırkçılığı ile yetiştirdikleri ittihatçıların tahrip edilmiş, yalana dayalı kaynaklarını beş yıl boyunca inceleyen Kinross, İttihatçı zihniyet çerçevesinde Batı okuyucusu ve devşirme Türkleri herkesi Türkleştiren bu diktatörün çok iyi işler yaptığına ve Batı kültürünü İslam toplumuna kabul ettiren bir dâhi olduğuna inandırmak için “Atatürk: The Rebirth of a Nation” (Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu) adlı propaganda kitabını yazmıştır. İngilizlerin Lord Kinross’un kaleminden ısmarlayıp parayla yazdırdıkları bu kitap, birkaç cümle dışında sanki Teşkilâtı Mahsusa Başkanı Hüsamettin Ertürk ya da bir MİT başkanı tarafından yazılmış bir propaganda kitabıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir İngiliz ajanı ve valisi olarak Türkiye ekonomisini ve siyasetini dış güçlerin çıkarları çerçevesinde dizayn eden, kendi iktidarını ayakta tutmak için her tür cinayeti isleyen, yerli halklara yaptığı katliam ve soykırımları “eşkıya karşı savaşıyoruz” diye meşrulaştıran M. Kemal o ülkeye verdiği zararların haddi hesabı yoktur! Hitler gibi tarihin en kanlı sayfalarına yazılacağı yerde, İngiliz yazar Lord Kinross tarafında yazılan kitap, Hitler’in öğretmeni M. Kemal’in savaş ve insanlık suçları görmemezlikten gelerek temize çıkarılmış, onu büyük devrimler yapan, yeni Türklüğü icat eden Türklerin önderi olarak dünyaya tanıttığı için bugün tıpkı onun gibi bir diktatör ülkeyi rahatça yönetmeye devam ediyor. Ve sultanlarına, padişahlarına, diktatörlerine biat eden homojen toplum öylesine derin bir çıkmaza sokulmuş, çürümüş toplumun yaşamını ırkçılık ve yobaz dincilikle öylesine zehirlenmişler ki, toplumda insanlık ve vicdan adına bir şey bırakmamışlar, demokrasi, adalet, hukuk, özgürlük, eşitlik hak getire.<br>Böylesine bir toplumu Batı istediği gibi yönlendirip yönetebilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>AVRUPA FAŞİZM İLE YÜZLEŞMİŞTİR AMA ANLAMAMIŞTIR!</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Kapitalist sistem, Hitler faşizmin yenilgisinden sonra uygarlığın merkezi olan Avrupa’da savaşlara ara verdi. Ama Ortadoğu’da kurduğu iki ileri Ulus-devlet karakolu üzerinden savaşlarını sürdürmeyi devam ettirdiler. İleri karakolları Türkiye Batı ülkelerinden aldığı savaş silahları, tank, panzer, savaş uçakları ve zehirli gazlarla Kürtleri katliam ve soykırımlardan geçirmeye deva etti. Ortadoğu’da Batı ülkelerin kurduğu İsrail ulus-devleti ne yapıyordu? Hitler Almanya’sı Yahudilere nasıl katliam ve soykırım yaptıysa; Hitler soykırımından kaçıp Filistin‘de İsrail Ulus-devletini kuran Siyonistler aynı katliamları Filistin‘in yerli halklarına yapmaya başladılar. Bundan üzüntü duyan Yahudi halkı hiçbir zaman Siyonistlerin önderlik yaptığı ve yönetimde olduğu İsrail ulus-devletinden memnun değillerdi ve sürekli komşularına saldırıp topraklarını genişletmek istedikleri savaş hali ortamında rahat da etmiyorlardı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Osmanlı döneminde Filistin’de yaşayan 35 bin Yahudi yerli halklarla birlikte hiçbir sorun yaşamadan barış içinde yaşayıp gidiyorlardı. Ne zaman ki, İsrail ulus-devleti kuruldu. Halklar birbirine düşman edildi. Savaşlar başlatıldı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu yüzden İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde kendi siyasi politikaları için Yahudilerin mağdur gösterilmesi, onlara bir devlet statüsü tanınması Yahudi halkını düşündükleri için değildi. Elbette Yahudi halkın da bir devleti olmalıydı. Ama kapitalist sistemin doğudaki güvenliğini koruyacak şekilde kurgulanmış bir Siyonist devlet olmamalıydı. Yahudilerin mağduriyeti üzerinden gerçekten mazlum Yahudi halkına değil, Ortadoğu’yu yeniden kapitalist sistemin çıkarları doğrultusunda dizayn ederken bölgede Siyonistler eliyle kendilerine çalışacak bir ileri karakol kurma projeleriydi asıl mesele. Alman halkın başına bela ettikleri Hitler eliyle faşizmi bu yüzden organize etmişlerdi. Bu ileri karakolun finansmanı da, Yahudi soykırımında kullanıp 8 Mayıs 1945, koşulsuz teslimiyet dayatılan Nazi Almanya’sı tarafından karşılanacaktı. İki yüzlü Batı hukuku bu yüzden Hitler faşizmiyle yüzleşti. Hitler faşizmi dışındaki faşist rejimlerin işledikleri katliam ve soykırımlar onu ilgilendirmiyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ömürlerini doldurmuş imparatorlukların dağıtılıp parçalanarak ulus-devletlere bölüneceği, 24 ulus-devlete bölünecek olan Osmanlı topraklarında bir İsrail ulus-devletin kurulacağı gibi plan ve projeler yüzyıl önceden çok iyi düşünülmüş, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nda pratiğe uygulanmıştı. Her iki savaşta Avrupa kıtasında kapitalist sistemi istemeyen, ona karşı mücadele eden 120 milyondan fazla insan bu savaşlarda öldürülmüş, Karl Max’ın Kapital kitabıyla meşruiyet kazandırdıkları kapitalist sistem adeta şahlandırılmıştır. Avrupa’da kapitalist sistemi şahlandıran faşizmin belirli bir noktada durdurulması gerektiği ve onun soykırımdan geçirip mağdur ettikleri Yahudi toplumu üzerinden sadece Ortadoğu’daki siyasi projelerini pratiğe uygulayabilmek için Hitler faşizmi ile yüzleştiler ve Uluslararası Nürnberg Askeri Ceza Mahkemesi’nde yargılandılar. Yüzleştiler ama anlamadılar. Yüzleşmek başkadır, dersine çalışarak bilinçli bir şekilde anlamak başkadır. Anlamadıkları için Avrupa dışında faşist rejimleri kullanmaya, finanse etmeye ve savaş silahlarını satmaya devam ettiler. O faşist rejimleri destekleyip finanse ettikleri savaşlar tekrar Avrupa’ya geleceği günü bekliyor. Parayı tanrı olarak gören kapitalist Avrupalı artık bunun hesabını yapmıyor. Dünyanın her yerinde devam eden savaşlar, ekolojik kırım savaşları, gelişen uluslararası siyasal süreçler, Soğuk Savaş dönemi, militarizmin ve emperyalist rekabetin tamamen ortadan kalkmadığını göstermiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>”ÖZGÜRLÜĞÜ SEVEN HERKES KIZIL ORDU’YA ASLA ÖDEMEYECEĞİ KADAR BORÇLUDUR!”</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Ulus-devlet çağında Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nda Alman politikacılarını ve gizli örgütlerini çok iyi kullanan uygarlık güçlerin nihai amacı Hitler eliyle organize ettikleri faşizmle Batı ve Doğu Avrupa’da yıkımları gerçekleştirdikten sonra -ki bu yıkımlar kapitalist sistemin yerli yerine oturması ve gelişmesi için şartı- yöneldikleri Sovyetler Birliği’nde sosyalizmi yıkmaktı. Nazi Almanya’sı Doğu Cephesi’nden Stalingrad’a kadar ilerlerken 15 büyük şehir, 710 küçük şehir, 7 bin köyü işgal etmiş; 23 milyondan fazla Sovyet insanı yaşamını yitirmişti. Tam sosyalizmi bitirecekleri noktada Kızıl Ordu yenilmez efsanevi bir direnişle 2 Şubat 1943’te Mareşal Friedrich Paulus komutasındaki Alman kuvvetlerini insanlık adına büyük bir yenilgiye uğrattı. Yazar Ernest Hemingway, ”Özgürlüğü seven herkes Kızıl Ordu’ya asla ödemeyeceği kadar borçludur!” diyordu. Stalingrad yenilgisinden sonra faşizm gün be gün geriledi. Ve Kızıl Ordu’nun o kahraman savaşçıları sosyalizmin bayrağını 8 Mayıs 1945 günü Alman faşizmin burçlarına dikerek kesin zaferlerini ilan ettiler. Faşizmin bu gerilemesini gözleyen ve savaşla, silahla, parayla işçi ve emekçilerin büyük ideali olan sosyalizmin yıkılmayacağını gören uygarlık güçleri, ABD, İngiltere ve Fransa onu içine alıp entegrasyon çalışmalarıyla dağıtmayı planladılar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bütün dünya kapitalini sadece Amerika ve Batı Avrupa’ya yatırdılar; orada işçi ve emekçilerin ücretlerini bilinçli bir şekilde yükseltiler ki, sosyalizmi istemesinler. Hatta “Eğer sosyalizmi istiyorsanız, onu da biz getireceğiz size!” şiarıyla kasıtlı olarak Batı Avrupa ülkelerinde sosyal devleti inşa ettiler; Doğu Avrupa ülkeleri ve Sovyetler Birliği’ne karşı. Böylece Batı devletleri Marshall Planı ile bilinçli olarak ülkelerinde sosyal devleti inşa edip demokrasi ve özgürlükleri genişletip ekonomiyi ileriye götürürken; Sovyetler Birliği ise kendi halkını kapitalizm korkusuyla korkutarak işçi sınıfı adına kurulan partiler, farklı halkların tarihi zenginliklerini, kültürlerini, inançlarını, dinamiklerini, aydın insanlarını acımasızca harcarken, özgürlüğü, demokrasiyi ve ekonomiyi ilerletmemeleri için hep mazeretleri vardı: “kapitalizme karşı savaşıyoruz.” Yanlış anlayış ve uygarlık güçlerin uzun vadeli planlarını anlayamadıkları için kapitalizm ile savaşlarında yenilip dağılıp gittiler.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>“NİE WİEDER!” SLOGANI ANLAŞILMAMIŞTIR!</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Ulus-devlet çağı olan 20. yüzyıl, insanlık tarihinin en yıkıcı savaşlarına sahne olmuştur. Bu yüzyılın en büyük kırılma noktalarından biri kuşkusuz 8 Mayıs 1945 tarihidir. Nazi Almanya’sının Berlin-Karlshorst’ta müttefik kuvvetlere kayıtsız şartsız teslim oluşu, yalnızca askeri bir yenilgiyi değil; aynı zamanda Avrupa’da Nazi Almanya’sı yayılmacılığın sonunu ifade etmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İkinci Dünya Savaşı boyunca, tıpkı Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi milyonlarca insan yaşamını yitirmiş, kentler yok edilmiş, ekonomik ve toplumsal yapılar ağır biçimde tahrip olmuştur. Özellikle kapitalizm öncesi dönemde Arabistan merkezci Hristiyanlığı Avrupa’ya Museviliğin bir ekolü olarak yayan Semitik tüccarların Avrupa kralların saraylarına girip onları içten fethetmesi, Batı’daki zengin aileleri 300’ler Komitesi’nde örgütleyerek, bu zengin aileleri kendi tarihsel projeleri çerçevesinde yönlendirmeleri sonucu oluşan ulus-devlet çağında sanayi ve endüstri kartellerin de destekleyip iktidara getirdikleri Hitler rejiminin uyguladığı sistematik şiddet, toplama kampları ve etnik imha politikaları insanlık tarihinde derin izler bırakmıştır. Bu nedenle savaş sonrasında Avrupa toplumlarında “Nie wieder!” (Bir daha asla!) sloganı güçlü bir tarihsel bilinç haline gelmiştir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ancak savaş sonrası dünya düzeni incelendiğinde, yukarda izah ettiğimiz nedenlerden dolayı militarizmin ve büyük güç rekabetinin tamamen sona ermediği görülmektedir. Soğuk Savaş döneminden günümüze kadar uzanan süreçte devletlerarası çatışmalar, faşist ve molla rejimlerin desteklenmesi, silahlanma yarışları ve bölgesel savaşlar devam etmiştir. Bu durum, savaşların yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda ekonomik, jeopolitik dinamiklerle bağlantılı olduğunu ve kendi halkını kandırıp aldatan Batı politikacıların ikiyüzlülüğünü göstermektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>SONUÇ</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">8 Mayıs 1945 yalnızca bir savaşın sona erdiği tarih değildir; aynı zamanda insanlığın faşizm, militarizm ve savaş üzerine düşünmek zorunda kaldığı tarihsel bir dönüm noktasıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Nazi Almanya’sının yenilgisi, faşizmin askeri olarak mağlup edilebileceğini göstermiştir. Gönül isterdi ki, dünya faşizmine öncülük eden İttihat ve Terakki üyeleri de Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi’nde yargılansaydı. Türkiye de İttihatçıların yaptığı soykırımlarla yüzleşseydi. Yüzleşseydi hâlâ o ülkede süren kurumsal faşizm bu kadar katliamları, soykırımları devam ettirme cesaretinde olmayacaktı! Ancak savaş sonrası Batı’nın Türkiye’yi o bölgede Sovyetler Birliği’ne karşı ileri karakol olarak kullanması, Soğuk savaş dönemi, yeni dünya düzeni, militarizmin ve emperyalist rekabetin farklı biçimlerde devam ettiğini ortaya koymuştur. Bunun nedeni çoğu bilim insanları savaşları önceden planlayan uygarlık güçlerini iyi tanımamaları, toplumların bu konuda bilinçsiz olmalarıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bugün küresel ölçekte artan silahlanma politikaları, bölgesel savaşlar ve büyük güç rekabeti, 8 Mayıs 1945’in tarihsel derslerinin hâlâ güncelliğini koruduğunu göstermektedir. Özür dilemek tek başına yeterli değildir. Özür üzerinde çalışarak anlamak gerekir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu nedenle kalıcı barışın sağlanabilmesi yalnızca dünyanın bir bölgesinde savaşların sona erdirilmesiyle değil; bütün dünyada savaşların sona ermesi ve savaşları üreten ekonomik, siyasal ve ideolojik yapıların sorgulanmasıyla mümkündür. 8 Mayıs’ın tarihsel anlamı da tam olarak burada yatmaktadır: İnsanlığın geçmişin yıkımlarından ders çıkararak daha adil, adaletli ve barışçıl bir dünya kurma sorumluluğu.</p>



<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>12 Mayıs 2026<br>Azad Roni</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Kaynaklar:<br>1.Dr. John Colemann, 300 Komitesi, Destek Yayınları, İstanbul 2017<br>2. Stanford Shaw, From Empire to Republic, The Turkish War of National Liberation, cild 1.<br>3. Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul 2020.<br>4. Lord Kinross, Atatürk: The Rebirth of a Nation.<br>5. Eric Hobsbawm, Aşırılıklar Çağı: Kısa 20. Yüzyıl 1914–1991. İstanbul: Everest Yayınları.<br>6. Hannah Arendt, Totalitarizmin Kaynakları. İstanbul: İletişim Yayınları.<br>7. Antony Beevor, Berlin 1945: The Downfall. London: Penguin Books.<br>8. Tony Judt, Postwar: A History of Europe Since 1945. New York: Penguin Press.<br>9. Deutsches Historisches Museum Arşivleri.<br>10. Soviet Military Archives on the Battle of Berlin.Archives on the Battle of Berlin.</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/8-mayis-1945-tarihinden-cikarilacak-dersler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yazar Hüsamettin Turan-Sykes, Picot’tan Zihinsel Bölünmeye: Kürdistan’da Dil, Coğrafya ve Ulusal Süreklilik</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/sykes-picottan-zihinsel-bolunmeye-kurdistanda-dil-cografya-ve-ulusal-sureklilik/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/sykes-picottan-zihinsel-bolunmeye-kurdistanda-dil-cografya-ve-ulusal-sureklilik/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 May 2026 19:54:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Hüsamettin Turan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=8689</guid>

					<description><![CDATA[1916 tarihli Sykes, Picot Anlaşması, Ortadoğu’nun emperyal harita mühendisliğinin en çıplak örneklerinden biri olarak yalnızca sınırları değil, ulusların]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-full sabit-foto"><img decoding="async" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/husametin.jpeg" alt="husametin" class="wp-image-8690" data-mwl-img-id="8690"></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph">1916 tarihli Sykes, Picot Anlaşması, Ortadoğu’nun emperyal harita mühendisliğinin en çıplak örneklerinden biri olarak yalnızca sınırları değil, ulusların kader algısını da belirledi. Biz Kürtler açısından bu anlaşma, tarihsel coğrafyamız olan Kürdistan’ın yapay çizgilerle parçalanmasının başlangıcıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu parçalanma yalnızca teritoryal değildir; siyasal, sosyolojik ve zamanla zihinsel bir bölünmenin de önünü açmıştır. Bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük tehlike, sınırlarla bölünmüş bir milletin, bu bölünmeyi içselleştirerek kendi zihninde yeniden üretmesidir. Bu gerçekleştiğinde, ortaya çıkacak yıkımın onarılması neredeyse imkânsızdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sykes, Picot’un Kürdistan coğrafyasında yarattığı sonuçları yalnızca diplomatik bir metnin sonucu olarak ele almak eksik kalır. Bu anlaşma, daha sonra Lozan’la pekiştirilen bir statüsüzlük rejiminin ideolojik ve jeopolitik temelini oluşturdu. Kürt milleti, dört ayrı devletin egemenlik alanına bölünerek her birinde farklı asimilasyon, inkâr ve bastırma politikalarına maruz bırakıldı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Türkiye’de inkâr ve zorla Türkleştirme, İran’da kontrollü kültürel bastırma, Irak’ta dönemsel soykırım ve Araplaştırma, Suriye’de ise vatandaşlıktan düşürme ve kimliksizleştirme politikaları; aynı milletin farklı parçalarına uygulanan ama aynı amaca hizmet eden stratejilerdi: Kürtleri tarihsel bir özne olmaktan çıkarmak.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu süreçte dil, en merkezi saldırı alanlarından biri haline geldi. Kürtçe bilinçli bir şekilde “işlevsiz”, “geri”, “eğitime ve bilime elverişsiz” bir dil olarak sunuldu. Oysa Kürtçe, tarihsel derinliği, lehçe zenginliği ve sözlü, yazılı kültürüyle bir milletin bütün toplumsal ihtiyaçlarını karşılayabilecek yetkinliğe sahiptir. Dilin işlevsizliği değil, bilakis devlet eliyle işlevsizleştirilmesi söz konusudur. Anadilde eğitimin yasaklanması, kamusal alandan dışlanması ve kuşaklar arası aktarımın kesintiye uğratılması, Kürtçeyi değil Kürt milletini hedef alan bir politik tercihtir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir milleti bir arada tutan temel unsurlar dil, kültür, tarih ve toprak bilincidir. Bu unsurlar birbirinden koparıldığında, millet olma hali aşınır ve yerini dağınık topluluklara bırakır. Biz Kürtler, tam da bu koparılma sürecinin sistematik olarak işletildiği bir yüzyılı geride bıraktık. Tarihimiz ya yok sayıldı ya da başkalarının tarih anlatılarına eklemlendi. Kültürümüz folklorik bir vitrin malzemesine indirgenirken, siyasal ve felsefi derinliğinden arındırıldı. Toprak bilincimiz ise sınırlar üzerinden kriminalize edilerek “bölücülük” söylemiyle bastırıldı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu noktada sıkça kullanılan “coğrafya kaderdir” ifadesi, yüzeysel bir determinizm olarak okunmamalıdır. Coğrafya, yalnızca üzerinde yaşanan bir alan değil; hafızanın, üretimin, dilin ve kültürün somutlaştığı tarihsel bir zemindir. Kürdistan coğrafyası, bizim için yalnızca bir teritoryal talep değil, varoluşsal bir sürekliliğin adıdır. Bu coğrafyadan koparılan her parça, Kürt sosyolojisinde bir travma alanı yaratmış; bu travmalar kuşaktan kuşağa aktarılmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bugün Avrupa’da yaşayan Kürtler, bu tarihsel parçalanmanın farklı bir boyutunu temsil etmektedir. Dört parça Kürdistan’dan koparak Avrupa metropollerinde bir araya gelen Kürtler, fiziki olarak sürgünde olsalar da zihinsel olarak yeniden birleşme potansiyeli taşımaktadır. Avrupa’daki Kürt diasporası, sınırların belirleyiciliğini aşan bir dil, kültür ve tarih bilinci geliştirme imkânına sahiptir. Ancak bu imkân kendiliğinden gerçekleşmez. Anadilin gündelik yaşamda, eğitimde ve kültürel üretimde merkezi bir yer edinmediği bir diaspora, uzun vadede asimilasyonun yeni bir biçimiyle karşı karşıya kalır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dil ve kültür bağları, yalnızca duygusal aidiyetlerle değil, kurumsal mekanizmalarla korunur ve geliştirilir. Anadilde eğitim, bu mekanizmaların en temelidir. Anadilde eğitimden yoksun bırakılmış bir Kürt kuşağı, kendi tarihini başkalarının kavramlarıyla öğrenmek zorunda kalır. Bu durum, epistemolojik bir yabancılaşma yaratır. Kendi kavramlarını üretemeyen bir toplum, başkalarının siyasal ve kültürel projelerine eklemlenmeye mahkûm olur. Kültürel özerklik talebi, bu nedenle lüks ya da tali bir mesele değil, ulusal varoluşun asgari şartıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Devletsiz bir ulus olmak başlı başına kırılgan bir durumdur. Ancak devletsiz bir ulustan dilini ve kültürünü de aldığınızda, geriye yalnızca biyolojik bir kalabalık kalır. Tarih, bu şekilde yok edilmiş ya da silikleştirilmiş pek çok halkın örneğiyle doludur. Kürt milleti, henüz bu noktaya gelmemiştir; ancak risk her zamankinden daha somuttur. Özellikle son yıllarda Kürtler arasında derinleşen siyasal kutuplaşmalar, lehçe ve parça temelli ayrışmalar, ortak ulusal bilincin aşınmasına yol açmaktadır. Bu aşınma, dış müdahaleler kadar içsel zaaflarla da beslenmektedir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Burada altını çizmem gereken nokta şudur: Zihinsel bölünme, fiziki bölünmeden daha tehlikelidir. Sınırlar değişebilir, rejimler yıkılabilir; ancak zihinde kurulan duvarlar çok daha kalıcıdır. Bir Kürdün kendisini yalnızca bulunduğu devletin vatandaşı olarak tanımlayıp, diğer parçalardaki Kürtlerle tarihsel ve kültürel bağını ikincilleştirmesi, Sykes, Picot’un yüz yıl sonra bile işleyen bir mirasıdır. Bu mirası aşmanın yolu, romantik sloganlardan değil, somut dil, eğitim ve kültür politikalarından geçer.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Biz Kürtler, kendi geleceğimizi başkalarının jeopolitik hesaplarına havale edemeyiz. Ulusal süreklilik, ancak bilinçli bir toplumsal çabayla mümkündür. Dilimizi kamusal alanda, akademide, sanatta ve günlük yaşamda yeniden merkezileştirmek zorundayız. Tarihimizi, başkalarının izin verdiği kadarıyla değil, kendi kaynaklarımız ve eleştirel aklımızla yeniden yazmalıyız. Kültürümüzizi donmuş bir folklor değil, yaşayan ve dönüşen bir değerler bütünü olarak ele almalıyız.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu metni bir gözlemci ya da dışarıdan bir akademisyen olarak değil, bu tarihin ve bu coğrafyanın parçası olan bir Kürt olarak yazıyorum. Çünkü Kürt meselesi, nesnel bir araştırma konusu olmanın ötesinde, varoluşsal bir hakikat alanıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sykes, Picot ile başlayan parçalanma süreci, bugün zihinsel bir bölünmeye evrilme riski taşımaktadır. Buna karşı en güçlü cevabımız, dilimize, kültürümüze, tarihimize ve coğrafyamıza sahip çıkmak; bunları birbirinden kopmaz bir bütün olarak savunmaktır. Aksi halde, sınırlarla bölünmüş bir millet olmaktan, kendini inkâr eden bir kalabalığa dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalırız.</p>
</div>
</div>



<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/sykes-picottan-zihinsel-bolunmeye-kurdistanda-dil-cografya-ve-ulusal-sureklilik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yazar Ali Şeker &#8211; Düş Gören Yazar</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/yazar-ali-seker-dus-goren-yazar/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/yazar-ali-seker-dus-goren-yazar/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 20 May 2026 15:16:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Ali Şeker]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=8624</guid>

					<description><![CDATA[Düş Gören Yazar Bil fiil her şeye her yere baktım hiçbir şeyi ayırmadan, her şey bir arada. Ama]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-full sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1022" height="502" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/aligunes-varto-e1779290068364.jpeg" alt="aligunes varto e1779290068364" class="wp-image-8625" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/aligunes-varto-e1779290068364.jpeg 1022w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/aligunes-varto-e1779290068364-300x147.jpeg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/aligunes-varto-e1779290068364-768x377.jpeg 768w" sizes="auto, (max-width: 1022px) 100vw, 1022px" data-mwl-img-id="8625" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>Düş Gören Yazar</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bil fiil her şeye her yere baktım hiçbir şeyi ayırmadan, her şey bir arada. Ama insanın insana ne kadar uzak ne kadar da yakın olduğunu gördüm…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Baharın çiçekleri beklediği gibi bende düşünce gerektiren yalnızlık duygusuyla, kafamın içindeki düşüncelerden olsa gerek, bazen pazar günleri evden dışarı çıkmıyorum. Tutsak olmak sadece dört duvar arasında olmakla ilintili bir şey değil. Kapalı bir yerde olsa, insan kendini orada özgür hissedebilir. Dışarıda olmanın bizlere verdiği bir pratik&#8230; Eğer her şey birbirinin tekrarıysa ne kadar yazık değil mi? İnsan özgürlüğü daha iyi anlamak için, bazen kendini kendi karanlık yanına bırakabilmeli. Evet, bugün günlerden yine pazar Eylül ayının ortaları; kapı eşiğinden dışarı adım atmıyorum. Bırakın da kalabalığın içine kötü enerji yayan insanlarla aynı sokakta yürümeyi bilerek isteyerek erteliyorum. Genelde gün ışığında, yaşamın somut hallerine dokunan seslerle sokağa çıkmayı daha uygun görüyorum. Çağımızın hastalığı olan tüketim araçlarından bir nebzede olsa, bir kaç saatliğine uzaklaşıyorum. Evet, doğal güzellikler arasında buda benim doğal kusurum olsun. Aynı gün, aynı mevsim, aynı tekrar, masalımızdaki ben &#8216; ler giderayak dedemin yaşında, özgürlüklerden yoksun, düşüncenin üstesinden gelemeyen gençler büyüyor memlekette, işte memleketten terki diyar&#8230; Tek tipleşen zaman boşluğunda hâlâ sadakatle bana bir ekmek hünkârım değip zaman harcayanların sayısı giderek bir bir artıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gün daha biz yerimizden kalkıp, ona ağız dolusu bir gülümsemeyle dokunmadan, ona beyaz insanın yüklediği küçük bir iyilik &#8211; onca kötülükten sonra, patlayan bombalar eşliğinde &#8211; gerçeğin tek rengi olan kanlı &#8211; canlı giysileriyle gün kendi yatağına çekilir. Her bir günün siyah mı, beyaz mı, ya da gri olduğunu, ürkek bir şekilde adlandırmaya çekinen egemen vicdanlarda suskun. Yerküre üzerindeki dünya insanı, kendi kapısının önünü süpürürken, insan ve doğadaki tüm canlıların eko sistemin nasıl topyekûn katledildiğini, bir günün kötü haberlerle nasıl dolu olduğunu görüyor ve sonrası yok o kadar. Yerdeki kumların kalelerine çocukların gözyaşları, beton binaların saçaklarından nasıl aşağıya doğru dökülüyor. Biz daha bir günü anlamadan gün yine bitiyor&#8230;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Para ve zamanın eş değerde olduğu bir dünyada, hiç bir şeyin etkileri güçten bağımsız değil. Böyle bir günde tüketimden uzak, kendimi kendi yalnızlığıma bırakıyorum ve her yer tüm aydın&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şiirden uzaklaştıkça sokaktaki insan manzaralarının hallerini daha çok dert edinmeye başladım. Çünkü hâlâ orada burada inleyen insan mırıltıları arasından çıkıp çıkmayacağım belli değil. Sokağın kıyısında iliklerine kadar ıslanmış bir çocuğu, sokak köpeklerinin altmış ikiye nazire eden cezbedici rahatlığı, kaldırımda çiçeklenen canlı hayvan ağacı. Market zincirlerin sokağa taşan reyonlarında etiket yoklayan insanların cep titizliği, bu birbirine uymayan seslere birde araba trafiğindeki korna seslerinin inişli çıkışlı tiz sesleri. Bütün bu bağırış çağrışmalar havaya direngenlik ve kendine güven veriyordu. Yazınsal bir fıkrada tekrar tekrar tekrara düşmekten öyle korkarız ki, bu korkumuz daha önce yazdığımız edebi bir metinin ya bir üst seviyesini yakalamak için, ya da istediğimizin çok gerisine de düşebiliriz. Bir yerde olgun, usta olmanın, kendi beninin en derin sesi olmanın da hata yapıp bir konuyu savsaklayabileceğini veya istemediği bir biçime insan bürünebilir. Yazdığımız düzyazı ustaca bir metin olarak bizi sarıp sarmalayabilir o kadar. İnsan bazen insan kümeleriyle örtülü sokakları, kenti, kırı, en güzeli dışarıda kanat çırpan martıları ve denizi görmeyebilir. Bir başka yazıda gördüğümüz veya göremediğimiz şeyleri farklı bir anlatımla tekrar tekrar karşılaşabiliriz.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Düş görmek bedava olduğuna göre zihnimize gem vuran herhangi bir el, herhangi bir fakanda yoktur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Evet, &#8221; her sanat dalının kendine göre bir düşü vardır. Mesela: Tek renk olan gökyüzü ve denizin mavisine sen &#8211; ben âşık olabiliriz. Düş kurmaya herhangi bir disiplinde gerekmiyor, sadece zihnimizin bir talebini yerine getiririz. Herkesin zihninde, her yerde tek renk olan gökyüzü farklı &#8211; farklı çağrışımlar yapabilir. Oysa yeryüzünde özgürlük ve mutluluk hakkında ne kadar az sözcük vardı zihnimizde. Özgürlük dokuyan bir kuşun kanadında, sınırsız bir dünyaya adım atarken de özgürlüğün farklı bir boyutunu tadarız. Ağırlık, boy uzunluğu, bir insan boyu gölgemiz, cep &#8211; cepken şişkinliği ve yer kaplama hacimlerimizin farklı farklı olduğunu görür ve hiçbir koşulda eşit olmadığımızı anlarız, bu çok iyi. Albert Einstein dediği gibi &#8221; Hayal gücü bilgiden daha önemlidir.&#8221; Bizler sokağa karışırken de bir beden ve üzerine giydiğimiz giysiler dışında ağırlık yapan payandalarımız da yoktur. Gökyüzü hafif bulutlu, farksız ışık kırıntıları bulutların arasından başkaldırıyor, tek yenilmez. Ağaçlarda kalan son yapraklarda hüzünlü toprağa düşmek üzere, inip düşeceği yere ölmesini bekliyor. İyi bir gün: yalnız başımızayken boş bir sokakta ana dilde ıslık çalarak yürüyebiliriz. Açık alanda kendimizi insansı, çoklu bir fikir dünyası içinde görebiliriz. Dolayısıyla evrensel bir kompozisyon içerisinde, en aşağıda ayak bastığımız toprak parçası, adım attığımız her yer bizimdir, düşünü düşlemekte hiç bir sakınca yoktur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Doğanın, stok, aç gözlülüğe ve egoya besin zinciri dışında izin vermediği, gerçeğini bulup çıkarmamıza vesile olduğu için kendimizi o an içinde toprağı seven biri olarak görüp mutlu olabiliriz. Evet, bu, hayatın akışı içinde her şey öylesine doğal ki gelişi güzel, bir taşın dostluğu gibi gördüğümüz her şey, aha şurada. Nasıl olsa maddi anlamda bizden çok şey isteyen fazlalıklarımız zaten hiç olmadılar. Ve bence bu düşü görmek de ne bir yasak, ne de bir kelepçe vardır. Yine de, yaşamın içine bakarak kötü, adaletsiz, hukuksuz olan düşüncelerimize, bugünden nokta koymanın zararı yok. İşte bu gerçekleşmesi zor olan bir ütopyada, yazılan &#8211; çizilen her şey yazarın kendi beni&#8217; dir. Yazar yazarken de görmek istediği birçok düşünü kaleme alabilir. Elbette düş gören yazarında bir bildiği var. Değil mi?</p>



<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>Yazar Ali Şeker&nbsp;</strong></p>
</div>
</div>



<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/yazar-ali-seker-dus-goren-yazar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yazar Akman Gedik &#8211; Mektuplar</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/yazar-akman-gedil-mektuplar/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/yazar-akman-gedil-mektuplar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 20 May 2026 15:03:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Akman Gedik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=8617</guid>

					<description><![CDATA[Mektuplar Özlemimizi, derdimizi, sevgimizi mektupla hâl ettiğimiz yıllardı. Sevdiklerimize mektuplar yazardık. Her bir kelimesi hasret, cümlesi güzellik kokardı.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-full sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1022" height="500" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/mektuplar-e1779289195253.jpeg" alt="mektuplar e1779289195253" class="wp-image-8618" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/mektuplar-e1779289195253.jpeg 1022w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/mektuplar-e1779289195253-300x147.jpeg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/mektuplar-e1779289195253-768x376.jpeg 768w" sizes="auto, (max-width: 1022px) 100vw, 1022px" data-mwl-img-id="8618" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>Mektuplar</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Özlemimizi, derdimizi, sevgimizi mektupla hâl ettiğimiz yıllardı. Sevdiklerimize mektuplar yazardık. Her bir kelimesi hasret, cümlesi güzellik kokardı. Ara sıra da arasına kurutulmuş çiçek koyardık. O mektuplara dokunabiliyor, kaç kere açıp açıp tekrardan okuyabiliyorduk. Mektup sadece mektup değildi hani. Sevenlerin ucu yanık mektupları desem yeter mi? Sevdiklerimiz ile aramızdaki iletişimdi mektup . Kim bilir özenle saklayan kaç kişi vardır. Sanal ortam öyle mi? Kaç kişi birbirinin yazdıklarından keyif alıyor ya da diğersi gün kaç söz belleklerde yer tutuyor, bilinmez. Buza yazmak gibi bir şey şu sanal ortam&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çoğu şey gibi mektup dönemi de kapandı gibi&#8230;Kim bilir kaç kişimizin mektup hikayesi vardır, anlatılmayan&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">İlkokul üçüncü sınıfta iken, annem akşam üzeri bana, &#8220;gel otur yanıma almanya&#8217;ya mektup yaz&#8221; derdi. Babam almanya&#8217;daydı. Ta yedi dağın ardındaymış Almanya meğerse&#8230; Çocukken öyle sanıyorduk. Okuma yazması yoktu annemin. O söyler ben yazardım, ben yazardım o tekrar sorardı bunu da yazdın mı diye. Kestane kebap acele cevap satırlarıyla sonlandırırdık&#8230;Bir de dayım uğrardı bize akşamları. Her gün akşamları gelirdi mutlaka. Bana resim çizerdi, tek bildiği başı geriye dönük bir kuş. Kuş dediğim güvercini andırıyordu biraz, güvercin miydi bilemiyorum? Uçuyor muydu, geriye mi bakıyordu kuş anlayamıyordum. Geçmiş gündür ne desem &#8216;hikâye&#8217;&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir de philips marka bir teybi vardı dayımın.Biz pili pis diye bellerdik o zamanlar. Madem pili pis ise, ne diye satıyorlardı aklım almıyordu o zamanlar. Almanya&#8217;da ki diğer büyük dayım getirmişti ona. Teybi ile gelince annem efkârlanırdı, hele bir kaset/bant koyda &#8216;dinleyek&#8217; derdi o masalsı mistik zazacası ile. Dayım bir teybin düğmesine basar, bir kapatırdı. Bir şarkıyı tam olarak dinlediğimizi anımsamıyorum. Annem kızsa da, &#8216;abla pilleri erken bitmesin&#8217; derdi dayım. Teybin pil ile çalıştığı yıllar, bitince sobanın yakınına, hatta ısınsın diye üzerine bırakıldığı yıllardı. Pil dolsun derlerdi. Doluyor muydu, bir umut muydu valla bilemiyorum. Annem söyler ben yazardım. Sonrası da küçük kardeşimin elini alıp mektuba çizerdim. Birkaç yıl sonrası kaset/bant doldurma şeyi/modası çıktı. Annem bizi etrafına toplar, &#8216;haydi sırası ile konuşun bu teyp sesinizi kaydediyor. Ve bu kaset/bant Almanya&#8217;ya babanıza gidecek&#8217; derdi. Utanırdım. Konuşmaz, dilim damağım kururdu adeta. O birkaç dakikalık konuşma ne uzun zamandı, bir bilseniz&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bazen alıp diğer oda da başımdan savar gibi bir tavırla hızlı hızlı birkaç kelime söyler, aynı hızla geri dönerdim.Nihayetinde vazifesini yerine getirmenin mutluluğu ile geri dönerdim. Ne mektupları koruyabildik ne de kasetleri. Kim bilir içinde ne hikâyeler vardı. Ne sesler zamanın akışında yitti gitti, kim bilir. Geriye dönüp bakınca ne tarifsiz hikâyelere bilmeden şahid olmuşuz. Hayıflandıkça, ruhumuzdan kopan o anılara düşer yolum&#8230; geri getiremeyeceğimiz o anılara, hayatlara&#8230; insanlar arasındaki o mektupların kara yazısı düşer aklıma.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kederlenirim&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">O büyüsü olan mektuplara olan özlemimle, derde deva mektupların aşkına diyeyim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Mektubun güzelliğiyle kalın&#8230;</p>
</div>
</div>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/akman-mektuplar.mp3"></audio></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/yazar-akman-gedil-mektuplar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/akman-mektuplar.mp3" length="1709496" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>Berlin’de Tarihi Adım: Dünyanın İlk Resmi Dersim Arşivi Açılıyor</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/berlinde-tarihi-adim-dunyanin-ilk-resmi-dersim-arsivi-aciliyor/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/berlinde-tarihi-adim-dunyanin-ilk-resmi-dersim-arsivi-aciliyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 May 2026 19:36:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=8609</guid>

					<description><![CDATA[Berlin’de Tarihi Adım: Dünyanın İlk Resmi Dersim Arşivi Açılıyor Almanya&#8217;nın başkenti Berlin, yakın tarihin en derin iz bırakan]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-full sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="622" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/dersim.webp" alt="dersim" class="wp-image-8610" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/dersim.webp 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/dersim-300x182.webp 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/dersim-768x467.webp 768w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="8610" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>Berlin’de Tarihi Adım: Dünyanın İlk Resmi Dersim Arşivi Açılıyor</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Almanya&#8217;nın başkenti Berlin, yakın tarihin en derin iz bırakan olaylarından Dersim 1937-38 Tertelesi’ne odaklanan devasa bir hafıza merkezine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Dersim Tarih ve Kültür Merkezi tarafından yürütülen ve 18 yıllık yoğun bir emeğin ürünü olan dünyanın ilk resmi Dersim Arşivi, 21-22 Mayıs günlerinde kamuoyunun erişimine sunuluyor. Dokümantasyon Merkezi: Kaçış, Sürgün, Uzlaşma çatısı altında gerçekleştirilecek Anlatılan Dersim 1937/38: Hayatta Kalmanın Tanıklıkları adlı etkinlik, toplumsal belleği uluslararası arenaya taşımayı hedefliyor.</p>



<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>18 Yıllık Mücadele: Dijital Belleğin İnşası</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Temelleri 2008 senesinde Son tanıklar göçmeden uzat elini çağrısıyla atılan bu çalışma, zamana karşı yarışarak bugünkü kapsamlı hâline ulaştı. Proje sürecinde Türkiye, Almanya, Avusturya ve Norveç&#8217;in de aralarında bulunduğu 7 farklı ülkedeki 42 kentte, olayların bilincinde olan yaklaşık 400 tanıkla görüşmeler yapıldı. Uluslararası standartlar gözetilerek hazırlanan bu arşiv, toplamda 9 bin dakikayı bulan görüntülü kayıtlardan oluşuyor. Aslı Kırmancki dilinde olan bu mülakatların tamamı yazıya döküldü; araştırmacılar ile ilgililer için Türkçe ve Almanca altyazı seçenekleriyle hazır hâle getirildi.</p>



<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>Resmi Destekler ve Akademik Ortaklıklar</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Sivil bir adım olarak başlayan bu girişim, zamanla güçlü bir akademik tabana oturtuldu. Dersim Tarih ve Kültür Merkezi, Ruhr Üniversitesi Bochum ve Berlin Hür Üniversitesi iş birliğiyle yürütülen 30 aylık yoğun çalışma dönemi, eski Almanya Kültür Bakanı Claudia Roth döneminde resmi destek almaya hak kazandı. Hazırlanan arşiv, Berlin Hür Üniversitesi bünyesindeki seçkin dijital sistem olan Oral History Digital platformu üzerinden kullanıma açılacak. Almanya’daki vakıf ve müzelerin de tercih ettiği bu kurumsal altyapı sayesinde Dersim’e dair toplumsal hafıza, bilimsel yöntemlerle koruma altına alınmış olacak.</p>



<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>Geleceğe Kalan Vefa ve Sessizliğin Sonu</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Dersim Tarih ve Kültür Merkezi, bu projenin yalnızca belge toplamaktan ibaret olmadığını, aynı zamanda tarihsel bir vefa borcu anlamı taşıdığını ifade etti. Yaşadıkları ağır travmaları uzun yıllar boyunca kendi evlatlarına dahi aktaramayan tanıklara geçmişte verilen Bu kayıtlar dünya arşivlerinde yerini alacak sözünün tutulmuş olmasının önemi vurgulanırken; bu açılışın bir varış noktası değil, yeni bir dönemin başlangıcı olduğu aktarıldı. Girişim; Türkiye’deki devlet arşivlerinin sınırlı erişilebilirliğine ve kapalı tutulan vesikalara karşı, sivil ve akademik bir alternatif oluşturuyor.</p>



<p class="sabit-foto has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>Avrupa Dersim Toplumu Adına Tarihi Eşik</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bundan 60 yıl önce Almanya’ya işçi göçüyle gelen Dersimlilerin tarihsel gerçekliklerinin bugün Alman üniversitelerinde yer bulması, sosyolojik açıdan büyük bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor. Arşivin, Avrupa coğrafyasında yaşamını sürdüren Dersim toplumunun kimlik bağlarını pekiştirmesi öngörülüyor. Etkinlik programında bilimsel sunumların yanı sıra Maviş Güneşer ve Çağlasu Aslan’ın seslendireceği tarihi ağıtlar da yer alacak. 22 Mayıs günü yapılacak resmi açılış programında ise Dr. Nils Köhler, Dr. Robin Mishra, Hüseyin Aydın ve akademisyen Hans-Lukas Kieser gibi isimler Dersim hafızasının küresel boyuttaki yerini irdeleyecek.</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/berlinde-tarihi-adim-dunyanin-ilk-resmi-dersim-arsivi-aciliyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Merdin Suyu MERDO</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/merdin-suyu-merdo/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/merdin-suyu-merdo/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 May 2026 16:59:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Nuray Aslan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=8545</guid>

					<description><![CDATA[Merdin Suyu MERDO kusurda çoğalırsın Merdin Suyu MERDO kusurda çoğalırsın Dağ köylerindeki uzaklık, iki evin mesafesiyle ölçülmezdi; bazen]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-large sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="682" height="1024" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/nuray-682x1024.jpeg" alt="nuray" class="wp-image-8546" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/nuray-682x1024.jpeg 682w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/nuray-200x300.jpeg 200w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/nuray-768x1154.jpeg 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/nuray.jpeg 1023w" sizes="auto, (max-width: 682px) 100vw, 682px" data-mwl-img-id="8546" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph"><strong>Merdin Suyu </strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>MERDO</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><em><strong>kusurda çoğalırsın</strong></em></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Merdin Suyu MERDO kusurda çoğalırsın</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Dağ köylerindeki uzaklık, iki evin mesafesiyle ölçülmezdi; bazen iki kapı yan yana durur, aralarından bir ömür geçerdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bazen bir dere insanın içinden geçerdi; bazen bir köprü, iki yakayı birbirine bağlamış görünür, yine de insanı insana yetiştirmezdi. Taşlar karşılıklı dururdu, su akardı, öte taraf el uzatınca değecek kadar yakın görünürdü; ama aradaki mesafe gözle değil, içimizde kalan uzaklıkla ölçülürdü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çünkü araya yalnız su girmezdi; babaların öfkesi, anaların içlerine çöreklenen korkusu, kapı önlerinde yarım bırakılmış sözler, evlerin duvarlarına asılmış eski bakışlar, adını kimsenin tam koymadığı adetler girerdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sular akar, taşları inceltirdi; eski yasalar kalır, insanın göğsünde ağırlaşarak taş kesilirdi. İnsan çoğu zaman derede değil, içine çöken o suskun ağırlıkta boğulurdu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">O köprü iki köyün arasında dururdu; bazen susarak, çoğu zaman altından geçen suyun uğultusunu taşlarının içine alarak. Bir yanı güneşi erken alan yamaca, diğer yanı gölgenin içine geç sığınan taş evlere bakardı. Yaz güneşi bile oralara varınca ölümle yaşamın arasına saklanırdı. Öğle vakti taşlar ısınır, su soğuk kalırdı. İnsan bazen alıştığı iklimi kader sanırdı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Köprüden yalnız insanlar geçmezdi; sular geçerdi, childluklar geçerdi, kadınların sırtında odunla birlikte kendi yorgunlukları geçerdi. Koyun sürüleri, düğün alayları, cenaze sessizlikleri aynı taşların üzerinden geçerdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ama bazı hayaller geçemezdi. Suyun üstünde unutulmayan isimler, yaralı bakışlar, kimsenin yüksek sesle anamadığı sevdalar köprünün ortasında dururdu. O erişilmez sevdalar, insanın ağzında eski bir keder gibi yarım kalırdı.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Onu önce su tanırdı.</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Köy bilmeden, ev bilmeden, babasının öfkesi adını kapı eşiğine çivilemeden önce, onu su bilirdi. Sabahın erken saatlerinde dereye indiğinde taşlar ayak sesini tanır, yosunlar kıpırdamadan onu beklerdi. Testisini doldurmak için eğildiğinde yalnızca yüzü suya düşmezdi; arkasındaki dağlar, üstünden geçen bulutlar, içinden geçemediği bütün yollar da onunla birlikte suya eğilirdi. Su, onun yüzünde içine bırakılmış uzaklığı görürdü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yürürken omuzlarını içeri çekerdi kız; gövdesinde ona bakan bütün gözleri taşıyordu. Yazmasının altından nefes almak ister gibi görünen saçları rüzgârla oynar, rüzgârla birlikte yeniden kaybolurdu. Elleri hamurun, suyun, odunun ve toprağın erken sertleştirdiği ellerdi. Kendisiyle birlikte, üstüne çöken köyünün yüzünü taşırdı.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Güzeldi.</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Ama güzelliği yüzünde duran bir imge değildi; geride bıraktığı tozda, bakarken kendini saklayan gözlerinde, suyu içmeden önce koklayan avuçlarında saklıydı. Toprağın tadı dilinin altında kalmıştı. Az konuşurdu; sesi çıkmadan önce uzun süre içinde yürürdü. Cümleleri, kayadan sızan su gibi geç karışırdı insana.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Bizim köyün kızları erken büyürdü. Bedenlerinden önce sessizlikleri büyürdü.</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Daha çocukken kapı önünde nasıl duracaklarını, suya giderken hangi yoldan yürüyeceklerini, sevinçlerini ağızlarının hangi köşesinde saklayacaklarını öğrenirlerdi. Saçlarının rüzgârda ne kadar dağılabileceğini, bir bakışın nereye kadar gideceğini, bir erkeğin adı içlerinden geçerken yüzlerinin nasıl taş kesilmesi gerektiğini bilmeden kadın olmazlardı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Az konuşulan evlerin duvarlarında yaşarlardı. Annelerinin elinden aldıkları işleri sessizce tamamlar, tandırın başında hamur yoğururken bile elleri başka bir şeyi yokluyor gibi dururdu. Unun içinde suyu, suyun içinde yolu, yolun içinde karşı köyü ararlardı.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Çayın kokusuna yenik düşerdi hayat. Bazı evlerde çay bile şekersiz içilirdi.</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir kızın güzelliği dağ köylerinde yalnız kendisine ait olmazdı. Önce evin namusu olurdu, sonra babanın gölgesi, sonra ananın korkusu, sonra kapı aralıklarında büyüyen sözlerin yükü. Kız aynaya baksa bile, yüzünden önce köyün gözünü görürdü. Babası çok konuşmazdı; anası, çayı karıştırırken bile kaşığı bardağın kenarına değdirmemeye çalışır, korkusunu varlığında taşırdı.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Güzelliği hafif değildi; suda taşınan bir yük gibiydi.</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Merdo, suyun karşı tarafında duran ve adı söylenmeden büyüyen bir gölgeydi. Karşı yamacın köyündendi. Omuzlarında dağ tozu, yüzünde erken büyüyen çocukların yorgunluğu dururdu. Vücudu yay gibi gergin, gözlerinde yolların gölgesi vardı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ama uzaklık birkaç ev, birkaç taş yol, birkaç dut ağacı değildi; kızın içinden geçemediği bütün yolların başladığı yerdi. O tarafa baktığında yalnızca karşı köyü değil, kendi içinde büyüyen yokluğu görürdü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Onu ilk gördüğünde yaz güneşi ölümle yaşam arasına saklanmıştı. Dere her zamankinden daha soğuktu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kız testisini doldurduğunda su, avuçlarından göğsünün içindeki boşluğa dolmuştu. Başını kaldırdığında Merdo köprünün başındaydı. Ne yaklaşmıştı ne de seslenmişti. Sadece durmuştu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kız Merdo’yu ilk kez görmüyordu; yıllardır içinde büyüyen boşluk, onun yüzünde kendine bir kıyı bulmuştu.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Su onları gördü. Taşlar gördü. Yosun, kıpırdamadan gördü.</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir genç adamın köprü başında bir an fazla beklemesi, bir kızın testisini doldurduktan sonra hemen dönmemesi, rüzgârın yazmanın ucunu biraz daha uzun tutması; bütün bunlar köyün diline düşmeden önce suyun belleğine yazılırdı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Merdo köprü başına geçmeseydi, belki kız evine döner, tandırın başındaki hamuru yoğurur, çayın şekersizliğine, duvarların az konuşan gölgesine alışırdı. Belki gözleri bu kadar uzağı görmezdi. Ama Merdo gelmişti; kızın içinde yıllardır eksik duran kıyıya varmıştı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">O günden sonra köprü, kızın içinde duran, ne geçilebilen ne de yıkılabilen bir yere dönüşmüştü. Bir yanı çocukluğuna bakıyordu, bir yanı adını bilmediği karanlık bir şehre açılıyordu. Yedi tepenin karanlık şehri, o günden sonra onun içinde yer değiştirmişti; artık uzak şehirler haritada değil, insanın göğsünde kurulurdu.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Köprü artık dışarıda değildi.</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Kız nereye gitse, taşlarını içinde taşıyordu. Evin içinde yürürken, tandırın başında eğilirken, suyu bakır taslara boşaltırken, geceleri yatağında gözlerini tavana dikerken o köprü içinden geçerdi. Bir yanı Merdo’ya varmak isterdi, diğer yanı köyün eski yasalarına takılı kalırdı. Kız Merdo’yu düşündükçe, her cümle ağzına varmadan suyun taşına çarpıp dağılırdı.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Zaten dağ köylerinde sorular da susarak sorulurdu.</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir kızın testisini geç doldurması, akşamüstleri kapı eşiğinde biraz daha uzun durması, çayın buğusuna bakarken yüzünün birden uzaklaşması herkesin bildiği ama kimsenin söylemediği bir dile dönüşürdü. Babalar öfkelerini kapıların önüne bırakır, analar korkularını içlerine çekerdi; ev kendi içine daralırdı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kız bazen, rengi solmuş duvarların içinde kendi resmini görürdü. Gözleri oradaydı, dudakları oradaydı, ama sesi yoktu. Dağ yamacında kan kırmızısı bir gelincik gibi duruyordu; kökü toprakta, gövdesi rüzgârda, sesi içinde kalmıştı. Bir çığlığın içinden yürür gibiydi.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Ama ateş nedensiz yanmazdı.</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Kız bunu bilirdi. Su da bilirdi. Köprü de bilirdi.</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir gün köprü başında karşılaştılar. Güneş yoktu. Dere her zamanki gibi akıyordu ama sesi o gün daha derinden geliyordu. Kızın elinde testi vardı; Merdo’nun yüzünde geç kalmış bir yol.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Konuşmadılar.</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Söylenen her şeyden vazgeçmiş bir sessizlik vardı aralarında. Merdo’nun yüzünde yol vardı, yıl vardı, yokluk vardı. Gizli gizli yolları yoklayan, yılları yoklayan, sonra kendi içine çekilen bir bakıştı bu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kız o bakışın içinde, ömrüne yerleşecek gölgeyi gördü. Babasının öfkesi, anasının korkusu, kapı önlerinde bekleyen kadınların gözleri, tandır dumanı, kanı kuruymuş eski hikâyeler, kimin kime verileceğini belirleyen sözler, “el ne der” diye başlayan bütün karanlıklar o anın içinde birikti.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em><strong>Köprü daraldı.</strong></em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Köprü onu Merdo’ya değil, kendi çaresizliğinin eşiğine getiriyordu. Bazı hikâyeler cümlesizlikte biterdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dere akıyordu. Bütün köy susmuş, yalnız su konuşuyordu. Ama suyun dilini herkes anlamazdı; taşlara çarpar, yosunların arasından geçer, köprünün altından karanlık bir haber gibi süzülürdü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kız testinin kulpunu daha sıkı tuttu. Avuçları üşürken suya eğildi. Testisini doldurdu. Suyun yüzünde kendi yüzünü gördü; şaşkın, küskün, kendinden biraz daha uzaklaşmış bir yüzdü.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Kızın içinde uzaklık çoğalmıştı.</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Eve döndüğünde testiyi yerine koydu. Bakır taslara su boşalttı. Köprüden getirdiği sessizlik evin içine dağıldı. Duvarlar biraz daha soldu, tandırın külü biraz daha ağırlaştı. Çayın şekersizliği dilinde değil, kalbinde kaldı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">O geceden sonra Merdo’nun adı köyde hiç anılmadı; ama adı kızın içinde, suya değmiş bir kök gibi derine indi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">O günden sonra kızın bakışı kimsenin yüzünde uzun kalmadı. Gözleri vardı ama köprüde nöbetteydi. Evde anasından önce yoruldu, babasından önce sustu; yüzüne eski bir kadın gölgesi düştü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Merdo da o günden sonra artık aynı adımlarıyla yürümüyordu. Köy onun suskunluğunu gurur sandı; ama o içinden geçemediği suyun sesine yenilmişti. Kıza baksa köprü çökecek, bakmasa içindeki yol kapanacaktı. Merdo’nun yüzündeki yıllar, köprünün gölgesiyle birlikte büyüdü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Köy, suyun bildiğini duvarlara taşır, duvarların sakladığını insanların yüzünde dolaşan gölgeye bırakırdı. Bir kızın su yolundan biraz geç dönmesini, bir erkeğin köprü başında sebepsiz yere oyalanmasını, iki insanların birbirine bakmadan birbirinden haberdar olmasını bilirdi. Adını koyamadığının etrafında daha kalın duvarlar örerdi. Kadınlar kapı aralıklarından bakar, erkekler seslerini biraz daha sertleştirirdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kız o günden sonra tandırın önünde eğilirken, bakır tasları dizerken, kapı eşiğini süpürürken bir yanı hep suyun sesinde kalırdı. Anası kendi kırılmasını hatırlardı onun yüzünde.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Kızın suskunluğu, evin içinde yeni bir oda açmıştı.</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Zamanla kızın gözleri başka yerlere bakmayı unuttu; köprüde nöbette kaldı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dağ köylerinde zaman, takvim yapraklarıyla değil, taşların biraz daha yosun tutmasıyla, kadınların biraz daha yaşlanmasıyla, erkeklerin suskunluğunun biraz daha kalınlaşmasıyla anlaşılırdı. Çocuklar büyür, koyun yolları değişir, dut ağaçları bir yıl meyve verir, bir yıl vermezdi. Toprak yerini değiştirmezdi; köprü aynı yerde durur, su aynı yerden geçer, insanın içinde kalan uzaklık aynı yerden sızlardı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kızın yüzündeki gençlik yavaş yavaş geçmişe çekildi. Taşlara çarpan ses değişmezdi ama kızın içindeki mesafeleri büyütürdü. Testisini doldururken karşı kıyıda eksilmeden duran gölgesini görürdü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Merdo zamanla yüzünü kaybetti; uzaklığa, yola, suyun taş altında sakladığı sese karıştı. Sessizlikte daha derine inen bir yokluk gibiydi.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Yıllar böyle geçti.</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Duvarlar az konuşurdu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kızın içinde Merdo zamanla karanlık, serin, kapısı içeriden kapanmış bir yere dönüştü. Onu içinde bir ev gibi taşıdı; odası aydınlık olmazdı, penceresi suya, kapısı köprüye açılırdı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir sabah, daha kendine bile haber vermeden kalktı. Ev sessizdi. Tandırın külü soğumuş, bakır taslar duvar dibinde solgun durmuştu. Çayın kokusu yoktu henüz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yıllardır içinden geçemediği bütün yollar, o sabah ayaklarının altında çözülmüş bir düğüm gibi uzanıyordu. Dağlar karanlığın son parçasını omuzlarında taşıyordu. Dere uzaktan duyuluyordu. Su, gece boyunca biriktirdiği sesi sabaha doğru inceltmişti. Dut ağaçları kıpırdamadı, köpekler havlamadı; köy, kendi uykusunun içinde onu görmemeyi seçmişti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Köprüye vardığında güneş daha doğmamıştı. Taşlar soğuktu, su daha soğuktu.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Merdo orada duruyordu.</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Babasının öfkesi, anasının korkusu, köyün eski hükmü, kapı önlerinde büyüyen sözler, çayın şekersizliği, duvarların solgun resmi, testinin kulpunda kalan soğuk ve Merdo’nun bakışı aynı suyun üstünde toplandı.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong><em>Hepsi oradaydı.</em></strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Kız suya baktı ve o sabah kendi yüzünü göremedi; suyun üstünde Merdo’nun söylenmemiş adı, anasının kırılmış gençliği, babasının kapı eşiğinde büyüyen gölgesi vardı. Onu çağıran köprü değildi, suyun kendisiydi; geçmek için değil, çözülmek için.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Merdo konuşmadı. Dere akıyordu. Suyun dilini herkes anlamazdı; ama o sabah su, bütün taşlara çarparak Merdo’nun adını tekrarlıyordu. Yosunlar kıpırdamadan bekledi, köprü sustu, dağlar karanlığın son parçasını biraz daha omuzlarında tuttu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kız bir adım attı. Ne köprü yıkıldı ne köy uyandı; yalnızca içinde yıllardır taş kesilen eski yasalar yerinden oynadı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Babasının öfkesi, anasının korkusu, kapı önlerinde büyüyen sözler, çayın şekersizliği, duvarların solgun resmi bir anlığına suyun üstünde dağıldı. Merdo hâlâ oradaydı. Kendinden çözülerek, adını, bedenini, ona öğretilmiş bütün korkuları geride bıraktı; köprüden geçmedi, suya bıraktı kendini.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kız köprünün soğuk taşına son kez dokundu; soğuk, ona ölüm gibi değil, yıllardır taşların altında bekleyen eski bir çağrı gibi içinde çözülmeye başladı. Su konuştu; kız eğildi, önce yazmasının ucu suya değdi, sonra elleri, sonra göğsünde yıllardır düğümlenen o karanlık suyun serinliğine karıştı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kendini suyun diline bıraktığında bağırmadı; içinde yıllardır bağıran ne varsa suya değince susmuştu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Su onu kucakladı; önce saçlarını, sonra ellerini, sonra göğsünde yıllardır taş kesilen eski yasaları içine aldı. Kızın içinden köy geçti, ev geçti, anasının kırılmış gençliği, babasının kapı eşiğinde büyüyen gölgesi geçti. Sonra hepsi sustu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kız su oldu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Köprü yerinde durdu, köy yerinde durdu; babaların öfkesi, anaların korkusu, kapı önlerinde bekleyen eski sözler oldukları yerde kaldı. Su, onu Merdo’nun kıyılarına bırakırken geride kalan dünya kımıldamadı. Kıyıda eksilmeden bekleyen bir gölge hâlâ oradaydı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Su, eksik bırakılmış insanları daha uzun yaşatırdı.</p>



<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>Yazar Nuray Aslan</strong></p>
</div>
</div>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/merdin-suyu.mp3"></audio></figure>



<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/merdin-suyu-merdo/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>5</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/merdin-suyu.mp3" length="7835343" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>Trump’ın Çin ziyareti ve Tukidides tuzağı</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/trumpin-cin-ziyareti-ve-tukidides-tuzagi/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/trumpin-cin-ziyareti-ve-tukidides-tuzagi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 15 May 2026 16:07:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Yücel Özdemir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=8432</guid>

					<description><![CDATA[ABD Başkanı Donald Trump’ın bugün sona erecek Çin ziyareti dünya kamuoyunda yakından takip ediliyor. İki büyük emperyalist ülkenin]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-full sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="700" height="350" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/yucelozdemir.jpg" alt="yucelozdemir" class="wp-image-7803" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/yucelozdemir.jpg 700w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/yucelozdemir-300x150.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 700px) 100vw, 700px" data-mwl-img-id="7803" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph">ABD Başkanı Donald Trump’ın bugün sona erecek Çin ziyareti dünya kamuoyunda yakından takip ediliyor. İki büyük emperyalist ülkenin liderinin bir araya geldiği görüşmede alacakları kararlar, yapacakları açıklamalar, verecekleri mesajlar elbette dünyanın gidişatı, paylaşım hesapları açısından büyük bir önem taşıyor. 2017’den bu yana ilk kez bir devlet başkanı Çin’i ziyaret ediyor. Son ziyaretçi de Trump olmuştu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dün sabah başlayan görüşmelerde, Trump birçok lider için sarf ettiği ikiyüzlü övgü sözlerini Çin Devlet Başkanı Şi Jinping için de tekrarladı. Şi’nin “Olağanüstü bir lider” olduğunu ifade ettikten sonra, “Bazen insanlar bunu söylediğimde hoşlanmayabilir, ama bu gerçek olduğu için yine de söylüyorum” dedi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dünyanın bir yol ayrımında olduğunu, her iki ülkenin iyi ilişkiler sürdürmesi gerektiğini ifade eden Şi ise, iki büyük güç olan Çin ve ABD’nin “yeni bir ilişkiler modelini” bulması gerektiğini ifade ederken, Antik Yunan tarihindeki “Tukidides Tuzağı”na dikkat çekti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">5. yüzyıldaki Peloponez Savaşı’nı inceleyen Tarihçi Tukidides, savaşın asıl nedeninin yükseliş içinde olan Atina’nın Sparta’yı korkutması olduğu, bu nedenle savaşın kaçınılmaz hale geldiğini tespit ediyor. Tukidides’in tespitleri siyasal bilgilerde ve uluslararası ilişkilerde “Tukidides Tuzağı” olarak tanımlanıyor. Günümüzde ise ABD’li Siyaset Bilimci Graham Allison de bu kavramı ABD-Çin ilişkileri için kullanıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yükselen güç Çin ile gücünü korumaya çalışan ABD arasındaki rekabetin nereye varacağı günümüzde en çok merak edilenler arasında. Son 500 yılda benzer 16 durumu inceleyen Allison, bunların 12’sinin savaşla sonuçlandığını, dördünün savaşa dönüşmediğini aktarıyor. Dönüşmeyenlere örnek ABD’nin İngiltere’ye, SSCB’nin ABD’ye karşı yükselişi gösteriliyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şi’nin bu önemli ziyarette Trump’a “Tukidides Tuzağı”nı hatırlatması ve “İlişkilerde yeni bir model önermesi” emperyalist devletlerin barış içerisinde bir arada yaşayabileceği tezinin tekrarından ibaret görünüyor. Ancak, her iki ülke arasındaki ilişkiler ve maddi koşullar, barış içinde bir arada yaşamanın imkansız olduğunu gösteriyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ziyaret öncesinde bir değerlendirme yazısı yayımlayan Alman Handelsblatt gazetesi, son ziyaretten bu yana Trump’ın kendisine daha fazla güvenen Şi ile karşılaşacağını yazıyor. Zira aradan geçen dokuz yıllık sürede Çin’in ekonomik ve askeri gücü büyüyerek, ABD’ye birkaç adım daha yaklaştı. Gazetenin yazdığına göre “ABD hükümetindeki Çin uzmanları aylardır bu görüşmeden endişeli. Trump’ın bir avuç soya fasulyesi karşılığında Amerikan çıkarlarını Şi’ye satması ve basit manşetler uğruna kötü bir anlaşmaya razı olduğunu söylüyor.” (Handelsblatt, 13.05.2026)</p>



<p class="wp-block-paragraph">Trump’ın “manşetlik açıklamalar” yapmayı sevdiği doğru. Ancak bu uğurda ABD’nin çıkarlarını bir yana bırakarak, hem de bir tüccar olarak, “kötü anlaşmaya” imza atma olasılığı zayıf. Trump, ticaretin ABD lehine dönmesi durumunda ilişkilerin sürmesinden yana. Heyette aralarında çok sayıda tekel yöneticisinin olması, küresel rekabete rağmen ABD’nin gözünün devasa Çin pazarında, ucuz emeğinde ve nadir elementlerinde olduğunu gösteriyor. Şi’nin, Trump’ın iştahını kabartan bir anlaşmayla 500 Boeing uçağı almak istediği, muhtemelen bu ziyaret sırasında imzaların atılabileceği de ileri sürülüyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Denilebilir ki, Trump’ın ikinci başkanlık dönemi adeta yükseliş içinde olan Çin’i geriletme stratejisi üzerinden yürüyor. Bunların başında gümrük vergileri geliyor. Trump-Şi görüşmesinin arka fonunda asıl olarak emperyalist paylaşımdaki rekabet bulunuyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu yılın başında önce Venezuela, sonra İran’a yapılan müdahalelerin aslında Çin’in petrol vanalarını kapatmaya yönelik hamleler olarak okunması gerekiyor. Her ne kadar Çin son yıllarda güneş ve rüzgar enerjisi üretimine hız verse de fosil enerjiye bağımlılığı güçlü bir şekilde devam ediyor. Dahası, Trump’ın hamleleri sadece Pekin’in ihtiyaç duyduğu fosil enerji kaynaklarına çökme değil, daha önemlisi pazar alanlarını daraltmak.</p>



<p class="wp-block-paragraph">ABD’nin Çin’in yükselişini durdurmak için attığı ya da atmayı planladığı adımlar az çok biliniyor. Peki Çin bunlara karşı sessiz kalıp, kabul ediyor mu? Enerjide dışa bağımlılığı azaltmak için devlet eliyle sürekli güneş, rüzgar ve nükleer enerji alanlarına yatırımlar yapılırken, sahip olduğu nadir elementler avantajıyla elektrikli araç pazarında Çin’in payı sürekli büyüyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çin, yeni pazarlara sahip olmak için gümrük vergilerini ise düşürüyor. Trump’ın Pekin ziyareti öncesinde Afrika kıtasındaki 54 ülkeden 53’üne sıfır gümrük vergisi dönemi başlattı. Afrika’nın en büyük 20 ülkesine iki yıl boyunca Çin pazarına gümrüksüz erişim yolu açıldı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tayvan ve Güney Çin Denizi başta olmak üzere, değişik alanlar üzerinde ABD ile Çin arasındaki rekabet ise bu ziyarette hangi mesajların verileceğinden bağımsız olarak sertleşecek. ABD’nin Asya’daki müttefikleriyle birlikte Çin’in mevcut egemenlik alanlarını daraltma tuzakları hiç eksik olmadı, bundan sonra da olmayacak.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ekonomik gücünü artıran, pazar alanlarını genişleten Çin’in ABD’ye karşı günümüzde en zayıf yanı askeri güç ve silah üretimi. Öncesine kıyasla önemli hamleler yapılsa da, henüz ABD ile karşı karşıya gelebilecek güçte ve düzeyde değil. Bu nedenle, askeri olarak karşı karşıya gelmeyi, olanaklar el verdikçe erteleyerek zaman kazanmaya devam edecek. Bu nedenle Trump’ın sert çıkışlarına karşı yumuşak mesajlar vermeye devam edecek.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Genel çerçevede bakıldığında ABD’nin emperyalist paylaşımda, tıpkı Sparta gibi lider kalmak için yoğun bir çaba gösterdiğini, Çin’in de Atina gibi yükseldiği görülebiliyor. Dokuz yıl öncesiyle kıyaslandığında, Çin’in güç topladığı, ABD’nin ise müttefikleriyle ilişkilerinin sarsılmasıyla güç kaybettiği söylenebilir.</p>



<p class="sabit-foto wp-block-paragraph">Her iki ülke arasında küresel düzeyde süren rekabetin kilit noktasının Tayvan olacağı söylenebilir. Çin’i, Tayvan üzerinden bölge ülkelerinin de dahil olduğu bölgesel bir savaşa çekerek güçten düşürme Washington’un planları arasında. Ancak, masa başındaki hesabın sahada tutmama olasılığı yüksek. Çin’in kazanacağı bir savaş, ABD’nin “dünya liderliği”nin sonu anlamına gelecektir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kaynak : <a href="http://evrensel.net/yazi/99266/trump-in-cin-ziyareti-ve-tukidides-tuzagi" target="_blank" rel="noopener">https://www.evrensel.net/yazi/99266/trump-in-cin-ziyareti-ve-tukidides-tuzagi</a></p>
</div>
</div>



<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex"></div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/trumpin-cin-ziyareti-ve-tukidides-tuzagi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Öyle hazırlıksız ki, besbelli toprağa ayak hiç basmamış</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/oyle-hazirliksiz-ki-besbelli-topraga-ayak-hic-basmamis/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/oyle-hazirliksiz-ki-besbelli-topraga-ayak-hic-basmamis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 May 2026 15:55:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Ali Şeker]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=8342</guid>

					<description><![CDATA[Hayatımızın hareketi her zamanki normal akışında akmaya devam etmez. En sevdiğimiz deneme kitabının sayfaları arasına bu sıcakta karışmak]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-large sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="683" height="1024" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/varto-aliseker-683x1024.png" alt="varto aliseker" class="wp-image-8345" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/varto-aliseker-683x1024.png 683w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/varto-aliseker-200x300.png 200w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/varto-aliseker-768x1152.png 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/varto-aliseker.png 1024w" sizes="auto, (max-width: 683px) 100vw, 683px" data-mwl-img-id="8345" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph">Hayatımızın hareketi her zamanki normal akışında akmaya devam etmez. En sevdiğimiz deneme kitabının sayfaları arasına bu sıcakta karışmak &#8211; okumak, benim için güzel olan bir alışkanlığı yarına ertelemekti. Bir yerden sonra başlamak, yerinde oturup hiçbir şey yapmamaktan çok daha iyidir. Tabii ki, yaşam içerisinde eksik yanlarımız hep olacaktır. İnsan aklı, İnsanoğlunun bencilliği, açgözlülüğü ne kadar istese de, bütün olan bir şeyleri, elde etmek, yakalamak hiç bir zaman gerçekleşmez. Her şey benim olsun mantığı, kendi egosuna yenik düşmekle yetinir o kadar. Doğru olanda, yaşamın kendi diyalektiği içerisinde olması gerekende budur. Doğa ve gerçeklik, hiçbir şeyi bir bütün halinde, hiçbir canlı varlığa ya da bir toplum yönetimine, bedel ödemeden, &#8221; ölmesini bilen özgürlüğü tadar &#8221; emeksiz sunmaz. Eğer bunun aksi olsaydı yaşamın hiç bir anlamı olmazdı. Bu da bizi hayata bağlayan, temel etmenlerden başından gelen bir matematiktir…”&nbsp;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yaşamak için kapı eşiğinden dışarı adım atmak ve sokağa karışmak gerekiyor. İsteyerek bilerek bir konu hakkında, dayanışmak, ortak payda da buluşmak, kolektif bir çalışmayla bir araya gelmek de başarmanın yarısıdır. Hiçbir şey emek &#8211; çaba sarf etmeden, işte ben buradayım benim meyve ağacımdan bir dal koparıp alabilirsiniz, demeyeceğine göre, bir zahmet kendi başımıza kolları sıvamak gerek. İhtiyacımız olan insani bir şey, öyle kolay kolay gelip ellerimizin arasında, bir nesneye, bir kâğıt parçasına veya bir düşünceye hemen dönüşmez. Ama her bilgiyi, her ağırlığı kaldırmak, her insanın taşıyabileceği bir şey değil. İşte tüm yetkiyi elinde toplayan tek adam otokratik sistemin kaldıramadığı bir ağırlığın altında ezilmesi gibi bu da unutulmamalı. Dokunmatik nesnelere dokunan çocukların madeni iniltisi, yıkıntılar arasında öyle tek düze öyle hazırlıksız ki, besbelli toprağa ayak hiç basmamış. Herkesin kendi rengini bulmaya çalıştığı bir dünyada, yaşam ve zaman herkes için farklı akıyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">2023 &#8216; ün Temmuz ve ağustos aylarında, sıcaktan iyice bunalmış olsan da, yaşamın güneşte hareketsiz kaldığı bir mevsimdi. Sanki suç en gelişkin silah olan güneşteymiş gibi hayatına yeni suç seçenekleri giriyor. Bilirsin; Hayatın hızını ifade eden sıcaklık, öylesine sebepsiz gelişi güzel hayatımıza girmedi ki&#8230; İçimde günlerdir dokunamadığım birçok gerçeğim vardı herkes gibi. Mesela okumaktan uzak kaldığım bir alışkanlığımda, bu senenin sıcaklarına karışmak istercesine zihnimi oyalayıp duruyor orta yerde. Eğer insanın yüreğinde taşıyamadığı bir yarası varsa ki, onu bilimsel anlamda tedavi etmesi gerekiyor. İki kere iki dört eder gibi somut bir gerçeklik önümüzde duruyor. Her insanın içinde tamamlayamadığı birbirinden ayrılmaz bir heykeltıraşın yontusuna ses veren madde ve ruh hali, her haliyle devam eden bir yapım süreci diyalektiği vardı. Havalar sıcak olsa da, sabah sabah güneşte yıkanmış çocuk yüzlerine, şimdilik kendimi bırakabilirim. Çünkü çelişkileriyle birlikte bizi yepyeni bir gün bekliyor. Ve daima şu anın hareketiyle eksik yanlarımızı tamamlamaya çalışırız. Bitmek bilmez tüm farklılıklarımıza karşın, her onurlu insanın bir gayesi vardı o da inadına yaşama tutunmaktı. Bunun dışında kalanlarsa, &#8221; senin olan bir çulun senindir, benim olan çok katlı servetim benimdir, &#8221; anlayışında bal tutan parmaklarını yalayıp duruyor milyonlarca bedenden, kibir &#8211; üstenci bir dil aşağı sarkıyor. Sizin değerler dediğiniz şey sadece çoğunluğun inancı içinde benim inancımı eritmekse, ben buna itiraz ediyorum. Ve ben yalnız başıma bir taşın varlığına değer veriyorum ve de inanıyor…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yeryüzü ve gökyüzü arasında canlı &#8211; cansız tüm varlıklara yetebilen her şeyi, bugünden ne olacağını bilemediğimiz geleceğe bırakmak ne güzel bir matematik. Her insan kendini tüketirken bunu düşünmekle yükümlü olsa, dünya daha da yaşanabilir bir yer olurdu. Her şeyi tüketmek ne kadar kolay ve zahmetsiz. Ama olması gereken zorluklara karşı çıkmak, bu çok insani farklı bir boyut. Yaşamda her ne kadar aşılamaz sınırlar, ayrımcılık, keskin yasalarla önümüzde duvar olsa da, yazın &#8211; düşün sanatında tüm bu sınırları ve ayrımcılığı yazarın beniyle kitap sayfaları arasında aşabiliriz. Sıcaklar, küresel iklim değişikliği beni bu alışkanlığımdan git git uzaklaştırıyor. Uzaktan sadece kitap kapaklarına bakıp günü geçiştiriyorum. Bir yazarın metafizik yönüyle kitap sayfaları arasına isteyerek karışmak, çok istesem de bu sıcaklarda bu isteğime şu an set çekiyorum&#8230; Şimdilik beni mutlu eden bir şeyler bekleyebilir. Elektrik lambasının ışığını dinlendirip, karanlık ev ortamında zihnimi oyalayan bir filmi seyretmek fikri orta yerde duruyordu. Ama bir kitap okusaydım, yazarın herhangi bir konu hakkındaki tamlamasına kafayı takıp, bütün gün o tamlamayla cebelleşip bir günü tamamlamaya çalışırdım. Sonbaharda yaprak döken bir ağacın, her gün bedeninden bir şeyler eksilirken, kendini yenilemeye bırakması, iyi ve kötünün çok ötesinde artı ve eksinin mevsimsel bir gereğiydi. Mevsimsel bir gereğiydi. İşte kitap okumak da benim için bir dinginlik, zihni diri tutan tarifsiz bir mutluluktu. Ve şunu çok iyi biliyorum ki, nereye gitsem içimdeki kitap okuma boşlukları da benimle birlikte gelmekte. En azından kitap okurken hiç kimse beni kandırmıyor adeta dinleniyorum. Ve nihayet anlıyorum içimde taşıdığım okumalar, kelimeler gelip geçici bir heyecan değildi, benim için…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Güneş yana yana dizilmiş tek katlı evleri, toprak rengi kokan yolları aydınlatıyordu. Küçük çocuklar bakışlarında, buğday tanelerini zar kanatlı kollarıyla, gün ışığına taşıyan karıncaları görüyordu&#8230; Gökyüzü penceresi sonuna kadar açıktı; açık alanda başaklar filizlenmiş, bir buğday tarlası başaklardan taçlar taşıyordu güneşe. Nesli tükenen, dinozorlara inat! Karıncalar bir daha ölmeyecekmiş gibi beşinci boyut boşluktan toprağa doğru ölümsüzlüğe yürüyorlar. Ve bireysel gücün tiranlığına bulaşmadan, yeryüzünde küçük zar kanatlılar olarak kalması ne mükemmellik&#8230; Ve somut olarak gördüğümüz bir şey, tek mavi renk, tek çatısı olan bir dünya&#8230; Barutun kokmadığı yerlerde, gökyüzü, güvercinler sürüsü geçmiş gibi, buğusu üzerinde insan sevgisi, kendini yeniden yaratıyor. Bazı coğrafya ve kimliklere karşı ise kalpsizdi, yıkıntılar arasında yalnız kendi acısına kraldı. Her halükarda güneşte yıkanmış kanatlar ve püsküller özgürlük kokuyordu tek mavinin içinde. Anlaşılan o ki, tüm dünyada arzulamadığımız tek şey barıştı…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ali Şeker&nbsp;</p>
</div>
</div>



<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/oyle-hazirliksiz-ki-besbelli-topraga-ayak-hic-basmamis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>8 Mayıs 1945’ten bugüne düşen</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/8-mayis-1945ten-bugune-dusen/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/8-mayis-1945ten-bugune-dusen/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 May 2026 15:45:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Yücel Özdemir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=8197</guid>

					<description><![CDATA[81 yıl önce bugün Berlin’de, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın sonunu getiren, faşist Alman ordusu Wehrmacht’ın yenilgiyi kabul edip]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-full sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="700" height="350" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/yucelozdemir.jpg" alt="yucelozdemir" class="wp-image-7803" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/yucelozdemir.jpg 700w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/yucelozdemir-300x150.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 700px) 100vw, 700px" data-mwl-img-id="7803" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph">81 yıl önce bugün Berlin’de, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın sonunu getiren, faşist Alman ordusu Wehrmacht’ın yenilgiyi kabul edip Sovyet Kızıl Ordu’nun zaferini tescilleyen anlaşmanın altına imzalar atıldığında, insanlığın en büyük dileği bir kez daha asla aynı yıkımların, kıyımların yaşanmaması idi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çünkü, Hitler faşizminin Polonya’ya saldırmasıyla başlayan ve altı yıl süren emperyalist savaş, 50 milyondan fazla insanın canını aldı, kentleri ve köyleri yok etti, toplama kamplarının kurulmasına yol açtı. Bu savaştan sonra en çok sarf edilen söz “Nie wieder!” (Bir daha asla!) oldu. 8 Mayıs’ın insanlık için bir “dönüm noktası” olması temenni edildi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">8 Mayıs’ı 9 Mayıs’a bağlayan gece Wehrmacht’ın kayıtsız şartsız yenilgiyi kabul ettiği imzaların atıldığı Berlin-Karlshorst’taki kışla, bu tarih unutulmasın diye müze haline getirildi. Bugün de her yıl on binlerce insan tarafından ziyaret ediliyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Halklar açısından tarihin belleği canlı bir şekilde yaşamaya devam ediyor. Bugün Almanya’nın dört bir yanında on binlerce genç silahlanmaya, militarist politikalara, zorunlu askerliğe karşı çıkmak amacıyla ders boykotu yaparak sokağa çıkacak.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Halkların, gençliğin geçmişteki büyük savaşlardan çıkardığı dersler, militarizme ve savaşa karşı çıkma olurken, genel olarak kapitalist devletlerin yönetici sınıflarının tarihten ders çıkarmadığı açık. Bunu en çok da 8-9 Mayıs 1945’te Karlshorst’ta İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesi için imza atan, el sıkışan devletlerin devamcıları için söylememiz gerekiyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">81 yıl önce kayıtsız-şartsız yenilgiyi kabul eden Almanya, bugün yeniden Avrupa’nın en büyük ordusu olmak için adım adım ilerliyor. Askeri harcamalar rekor düzeyde artırılırken, ordunun modernizasyonu hızlandırıldı. Asker sayısından bağımsız Alman ordusunun günümüzde Avrupa’nın en modern silahlarla donanmış ordularından biri olduğu söylenebilir. Ayrıca, eskiden tabu kabul edilen, ekonomik çıkarların askeri yollarla korunması ve yurt dışına asker gönderme, 1990’lı yıllardan sonra normalleştirildi. Litvanya’da 5 bin asker kapasiteli kalıcı bir üssün kurulması atılan adımların zirvesi oldu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Son birkaç yılda yaşananlar, Almanya’nın geçmişte olduğu gibi, bugün ve gelecekte ekonomik ve siyasi nüfuz alanını genişletmek için askeri gücünü daha fazla kullanacağını gösteriyor. Askeri alandaki güç biriktirme adeta iki dünya savaşı öncesindeki hareketlenmeye benziyor. Bu nedenle sermaye siyasetçileri ve basını her fırsatta, Alman ordusunun Avrupa’nın en büyük konvansiyonel askeri gücü olması çağrısında bulunuyor. Alman silah tekelleri üretime hız vererek büyüyor. Ukrayna savaşı, Rusya tehdidi ve ABD’nin Almanya’daki askerlerinin bir kısmını çekeceğini açıklaması, bütün bunlara dolgu malzemesi yapılıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hepsi, girilecek savaşları kazanma, düşmanları püskürtme adına yapılıyor. Ancak, bugünden geçmişe bakıldığında masa başındaki hesapların sahada tutmadığı da görülüyor. Faşist Alman ordusu, önce Polonya’ya sonra Sovyetler Birliği’ne (SSCB) saldırdığında, kısa sürede galip geleceğinin hesabını yapıyordu. Hesabın Polonya’da tuttuğu söylenebilir. Ancak, Kızıl Ordu’yu yenip Hazar havzasına uzanma hayalleri Stalingrad’da son buldu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">24 Şubat 2022’de Ukrayna’ya saldıran Rusya da kısa sürede Kiev’i ele geçirip, rejimi teslim alacağını umuyordu. Ancak, Kremlin’de masa başında yapılan hesaplar sahaya uymadı ve Batı’nın tam desteğini alan Ukrayna beklenmedik bir direniş ortaya koydu. Dört yıldır süren savaşın bitirilmesi adına atılan adımlardan bir sonuç çıkmış değil. Kısa sürede çıkması da beklenmiyor. Bugüne dair tek olumlu olan, Rusya ve Ukrayna’nın 8-9 Mayıs 1945’in hatırına iki günlük ateşkes ilan etmesi. Ama iki gün sonra kaldıkları yerden savaşa devam edecekler&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Masa başındaki savaş planlarının sahada karşılık bulmadığının bir diğer örneği şu sıralar İran’da yaşanıyor. 28 Şubat’ta başlayan savaşın üzerinden iki aydan fazla bir süre geçti. Halbuki ABD Başkanı Trump ve kurmayları “2-3 hafta” diye süre de vermişti. Gelinen aşamada, Hürmüz Boğazı’nın ABD için geçilmez bir darboğaza dönüştüğü söylenebilir. Dahası, ABD, İran’da çıkması zor bir bataklığa saplanmış görünüyor. Hangi yöne adım atsa daha fazla batması muhtemel bir süreci yaşıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Denilebilir ki; İran savaşı ABD’nin dünya üzerindeki egemenliğinin son bulması açısından bir dönüm noktası olmaya aday görünüyor. İran’ı yenemeyen ABD’nin eski müttefiklerini etrafında kolayca toplayamayacağı da söylenebilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">8 Mayıs 1945’den sonraki dünya tarihini bir film şeridi gibi hızlıca gözümüzün önünden geçirdiğimizde görünen çıplak gerçek ise emperyalizm ile savaş arasındaki kopmaz bağdır. Kapitalizm var oldukça savaşlar kaçınılmaz. Kapitalist devletlerin içeride ve dışarıda egemen sınıfın çıkarları adına attığı her adım yeni savaş ve çatışmalara yol açtı ve açıyor. Bu nedenle, 8 Mayısların gerçek ve kalıcı şekilde bir kurtuluş günü olabilmesi için insanlığın kapitalizmden ve emperyalizmden kurtulması gerekiyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Kaynak</strong> <a href="https://www.evrensel.net/yazi/99223/8-mayis-1945-ten-bugune-dusen" target="_blank" rel="noopener">https://www.evrensel.net/yazi/99223/8-mayis-1945-ten-bugune-dusen</a></p>
</div>
</div>



<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/8-mayis-1945ten-bugune-dusen/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Karanlığın Evi &#8211; Sofi; süt, su ve yorgun düşler üzerine</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/karanligin-evi-sofi-sut-su-ve-yorgun-dusler-uzerine/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/karanligin-evi-sofi-sut-su-ve-yorgun-dusler-uzerine/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 May 2026 17:46:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Nuray Aslan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=8183</guid>

					<description><![CDATA[Ben bir evim&#8230; Duvarlarım uzun süren bir ayrılığın içinden örülmüş. İçimde yıllardır tamamlanmamış nefesler, yarım bırakılmış cümleler, söylenemediği]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column has-global-padding is-layout-constrained wp-block-column-is-layout-constrained" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-full sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1122" height="1402" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/nurayaslan.jpeg" alt="nurayaslan" class="wp-image-8184" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/nurayaslan.jpeg 1122w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/nurayaslan-240x300.jpeg 240w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/nurayaslan-819x1024.jpeg 819w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/nurayaslan-768x960.jpeg 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/nurayaslan-1024x1280.jpeg 1024w" sizes="auto, (max-width: 1122px) 100vw, 1122px" data-mwl-img-id="8184" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph"><em><strong>Ben bir evim&#8230;</strong></em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Duvarlarım uzun süren bir ayrılığın içinden örülmüş. İçimde yıllardır tamamlanmamış nefesler, yarım bırakılmış cümleler, söylenemediği için zamanla ağırlaşıp duvarların içine çöken korkular dolaşıyor. Bana yaslanan herkes yalnız bedenini değil, taşıyamadığı hayatını da bana bırakıp gidiyor ve burada hiçbir şey gerçekten kaybolmuyor. Yalnızca sessizleşiyor, ağırlaşıyor, sonra yavaş yavaş duvarlarımın içine çekiliyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Perdelerim yıllardır yarı aralık duruyor ama ışık görünmeyen bir yere çarpıp geri dönüyor sanki. Sabah oluyor ama odaların içine kadar ulaşamıyor. Geceler birbirinin içinden geçerek çoğalıyor, içime çöken uzun bir yalnızlık gibi ağırlaşıyor. Zaman burada akmıyor artık; kirli tabakların üzerinde, unutulmuş battaniyelerin kıvrımlarında, kurumuş süt lekelerinde, boğazında ağlamayı bekleten insanların nefesinde birikiyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Onlar ay ışığında birbirine yaklaşmaya çalışan iki yabancı gölge gibiydi. Birbirlerine dokunmak istedikçe aralarındaki karanlık büyüyor, aşk ise hep biraz dışarıda, biraz yabancı, evin içine giremeyecek kadar uzakta kalıyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sevdiğini göğsüne bastırdıkça koruduğunu sanıyor insan. Oysa bazı korkular sevgiden önce büyüyor; nefesin içine yerleşiyor, sonra aynı sevginin içinden geçerek onu yavaş yavaş eksiltiyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Geceler sevgisiz gebeliklerin üstüne kapanırken odaların içinde görünmeyen hayaletler dolaşıyor. Öfke dolu şehirlerde sevdiğini harf harf yazıyor insan; kaç geceyi sabah ettiğini unutacak kadar bekliyor, dinlediği şarkılar, uykusuzluğu bir yerden sonra sevgiyi anlatacak kelime bulamadığı gibi, acıyı anlatacak dili de kaybediyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Üçü aynı odanın içinde yaşıyor ama ben onları birbirlerine yaklaştırmayı bir türlü başaramıyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bazı evler karanlığı daha çok büyütüyor. Dışarıdaki aydınlığı bile içeri almıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kadın sırtını bana yaslayarak oturuyor; kucağında çocuğunu, kendinden geriye kalan son parçayı taşıyor sanki. Bir zamanlar aynı duvara başını yaslayıp uzun uzun susabilen o kadın şimdi yavaş yavaş içine çöküyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sofi’yi göğsüne her bastırdığında onu koruduğunu düşünüyor, aslında korkusunun içine biraz daha çekiyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kucağında Sofi küçücük bedeniyle annesinin göğsüne tutunuyor; elleri sanki düşmemek için yüzüne dayanıyor, kendine görünmez bir sınır çiziyor. Annesinin sütünü içerken yalnız açlığını değil, korkusunu, uykusuz gecelerini ve içine çöken karanlığı da yudumluyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kadının eli bebeğin sırtında dolaşıyor, sonra kendi karnını yokluyor; geri dönmeyecek bir bütünlüğü arar gibi. İçinde kalan boşluk öyle büyüyor ki, kendi bedeninin içine sığamıyor artık.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Adam kapının eşiğinde duruyor, elleri boşlukta; Sofi’ye dokunmasa tamamen kaybedecekmiş gibi korkuyor. Kapının eşiğinde asılı kalıyor elleri.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir zamanlar bu ev onun ayak seslerini tanırdı. Geceleri dönüşünü hisseder, duvarlarımın içindeki sessizlik hafiflerdi sanki. Şimdi aynı ayak sesleri içeriden kovulmuş bir yabancının sesi gibi yankılanıyor koridorlarımda.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kendi içindeki boşluk büyüdükçe sesi de içimden uzaklaşıyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Bebeği alabilir miyim?” diye sorduğunda sesi gelip duvarlarıma çarpıyor; kadın Sofi’yi daha sıkı bastırıyor göğsüne, oda ağırlaşıyor, süt kokusu, korku, uykusuzluk, ertelenmiş hayaller ve söylenmemiş cümleler birbirine karışıyor. Kadının nefesine sinen korku odanın içinde büyürken, Sofi nefes almakta zorlanıyor ama başını çekmiyor annesinin göğsünden; sütle birlikte annesinin eksikliğini de içine çeker gibi içiyor, ama içindeki boşluğu dolduramıyor. Gözyaşları kulağının kıyısından boynuna akıyor; ikisinin arasına karışıp kuruyor sonra, silinmeyen izlere dönüşüyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Babasının eşikte bıraktığı boşluk yıllar sonra Sofi’nin içinde yeniden açılıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Koridorun karanlığında unutulmuş bir bebek battaniyesi duruyor; mutfakta yarım bırakılmış tabaklar, kurumuş lekeler, yıkanmamış bardaklar ve içeri sinmiş ağır bir koku bekliyor. Parmaklar duvarlarımda dolaştığında zaman sertleşiyor; duvarlar artık kireç tutmuyor, musluktan damlayan su yorgunluğumu büyütüyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Her dağınıklık bir tükenişin izi, her sessizlik yarım kalmış bir cümlenin yorgunluğu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kadın hâlâ aynı yerde oturuyor, Sofi yine göğsünde, aralarında görünmeyen bir duvar büyüyor. “Beni yalnız bırakma, Mari” demek istiyor adam, ama sesi yalnızca kendi içindeki karanlığa değiyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ben onları birbirine yaklaştıramıyorum. Aralarındaki karanlık benden de büyüktü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Evin kalbi yavaşlıyor artık; önce nefesler değişiyor, sonra odaların kokusu, sonra insanların birbirine bakışı ve bir süre sonra aynı masanın etrafında oturanlar bile birbirine yabancılaşıyor. Bu köye birlikte geliyorlar, kalabalıktan uzaklaşırken birbirlerinden de uzaklaşıyorlar yavaş yavaş; perdeler hep kapalı kalıyor, ışığın önünü kesen kalın bir karanlık büyüyor odaların içinde ve gecenin güne karıştığı saatlere tanık olamıyorlar artık.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sofi doğuyor&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sessizce, ağlamadan. Hiçbiri ağlamıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Üçü aynı odada yaşamaya devam ediyor ama artık üç ayrı hayat kalmıyor geriye; birbirine değmeden süren üç yalnızlık kalıyor yalnızca. Odanın her köşesinde terk edilmişlik bekliyor, söylenmeyenler saklanıyor, sustukça içimde büyüyen karanlığı ağırlaştırıyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sonra adamın ayak sesleri seyrekleşiyor. Kadın perdeleri açmıyor artık; ev önce sessizleşiyor, sonra kokusu değişiyor. Ayrılık önce eşyaların yerini bozuyor; bardaklar yarım kalıyor, kapılar daha uzun aralıklarla kapanıyor, odalar birbirinden uzaklaşıyor ve bir gün aynı masanın etrafında oturanlar bile birbirine yabancılaşıyor. Kadın artık kimi sevdiğini, kimi kaybettiğini ayıramıyor; acılar yüzlerini birbirine karıştırıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sofi büyüyor ama hiçbir şeyi unutmuyor; korkularıyla birlikte kendi yarasının içine saklanmayı öğreniyor. Yıllar geçtikçe sesi annesinin sesine benzemeye başlıyor, kendi çocukluğunun nefesi yeniden uyanıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yıllar sonra Sofi geri geliyor, yeniden kapımı açıyor. Kucağında kendi bebeğiyle, ağır ağır yürüyerek, acele etmeden, sanki çocukluğunun içinden yeniden geçiyormuş gibi içeri giriyor; yıllardır duvarlarıma sinmiş o eski süt kokusu yeniden genzine doluyor. Oda hâlâ aynı karanlığı taşıyor içinde. Perdeler aynı ağırlıkta duruyor. Sessizlik bile yer değiştirmemiş.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Annesinin oturduğu yere oturuyor ama sırtını bana yaslamıyor; aramızda görünmeyen bir boşluk bırakıyor. Çocuğun sıcak nefesi boynuna vuruyor hafifçe ve Sofi bebeğini göğsüne çekerken annesinin elleri karışıyor ellerine; parmaklarının arasındaki korku tanıdık, yıllarca değişmeyen o süt kokusu gibi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kapıya geldiğinde dışarıdaki rüzgâr yüzüne çarpıyor, bebeğinin kokusu saçlarının arasına karışırken derin bir nefes alıyor Sofi. İçindeki karanlık tamamen dağılmıyor; onu kendinden kalan bir iz gibi kabulleniyor, çocuğunun kaderine geçirmemeye karar veriyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sofi rüzgârla birlikte bebeğinin kokusunu yeniden içine çekiyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sonra gidiyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kapı kapanıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ama arkasında, duvarlarımın arasında, hâlâ ekşimiş o süt kokusu yaşamaya devam ediyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Yazar Nuray Aslan</strong></p>
</div>
</div>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/benbirevim.mp3"></audio></figure>



<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/karanligin-evi-sofi-sut-su-ve-yorgun-dusler-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>6</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/benbirevim.mp3" length="3751517" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>Kürt kültüründe saç ve sembolizm: kadınlık, aşk, yas ve geleneksel bellek</title>
		<link>https://vartoname.com/yazar-husamettin-turan/kurt-kulturunde-sac-ve-sembolizm-kadinlik-ask-yas-ve-geleneksel-bellek/</link>
					<comments>https://vartoname.com/yazar-husamettin-turan/kurt-kulturunde-sac-ve-sembolizm-kadinlik-ask-yas-ve-geleneksel-bellek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 07 May 2026 15:36:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazar Hüsamettin Turan]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=8129</guid>

					<description><![CDATA[Kürt kültüründe sembolik anlatım, toplumsal hafızanın aktarılmasında yalnızca bir ifade biçimi değil, aynı zamanda duyguların toplumsallaşmasını sağlayan önemli]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-large sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="683" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/kurt-1-1024x683.png" alt="kurt 1" class="wp-image-8132" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/kurt-1-1024x683.png 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/kurt-1-300x200.png 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/kurt-1-768x512.png 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/kurt-1.png 1536w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="8132" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="has-border-color has-white-border-color wp-block-paragraph" style="border-width:1px">Kürt kültüründe sembolik anlatım, toplumsal hafızanın aktarılmasında yalnızca bir ifade biçimi değil, aynı zamanda duyguların toplumsallaşmasını sağlayan önemli bir kültürel yöntemdir. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Bireyin yaşamındaki kayıplar, aşk, manevi bağlılık ve kimlik duygusu, sembolik temsillerle toplumun ortak diline dönüşür. Bu çerçevede saç, güvercin figürü ve renkler, Kürt kültürel evreninin en güçlü anlam taşıyıcılarından biridir. Bu semboller, yalnızca estetik unsurlar olarak değil, kolektif kimliğin ve duygusal tarihsel belleğin taşıyıcıları olarak düşünülmelidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kürt toplumunda saç, özellikle kadınlıkla özdeşleşen bir sembol olarak güzelliğin, gençliğin ve bireysel benliğin temsilidir. Ancak bu sembolik değer, yalnızca estetik nitelik taşımamakta; yas ve fedakârlık gibi toplumsal duygu alanlarıyla da ilişkilendirilmektedir.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kadının saçını kesmesi, fiziksel bir değişimin ötesinde kimlikten geçici ya da kalıcı bir feragat anlamı taşır. Bu eylem, kaybın ağırlığını bireyin bedeninde somutlaştırırken aynı anda topluluğa sunulan bir acı ifadesi hâline dönüşür.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir mezarın başına saç asılması, ölünün hatırasını kutsallaştırmak ve yasın toplumsal bellekte yer etmesini sağlamak amacıyla yapılan sembolik bir bağıştır. Kürt kadınları bu anlamda yalnızca toplumsal geleneklerin taşıyıcısı değil, aynı zamanda kendi acıları üzerinden toplumsal hafızayı yeniden inşa eden aktif özneler olarak karşımıza çıkar.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Saç kesme ritüelinin yalnızca geçmişten taşınmış bir geleneği değil, aynı zamanda kadınların hem direniş hem de yas üretimi üzerinden kolektif bağ kurma biçimini ifade etmesi bu nedenle anlamlıdır.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Güvercin sembolü, Kürt kültüründe aşkın, barışın ve sadakatin metaforu olarak öne çıkar. Halk anlatılarında güvercin, kavuşamamış iki sevgiliyi birbirine bağlayan manevi elçi ya da savaş ve bölünmüşlük ortamında toplumsal birlik arayışının simgesidir.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Güvercinin özgürlüğü ve ulaşma yetisi, toplumun barışa duyduğu özlemi temsil eder. Aynı zamanda aile ve sevgi bağlarının kutsallığını da pekiştiren bu figür, sanat alanında çoğunlukla sıcak renklerle birlikte kullanılır.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu renkler sevgi, direniş, umut ve yaşamı güçlendiren duyguları temsil eder. Siyah ya da gölgeli renklerin yanında sıcak tonların bir araya gelmesi ise, ölüm ile yaşam, kayıp ile umut arasındaki geçişi görünür kılar.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Renkler bu yönüyle yalnızca estetik algıya değil, kültürel duygu inşasına da hizmet eder. Kürt kültüründe bu renkler, özellikle yas ve umut arasındaki dönüşümün görsel dilini oluşturur.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Saç, güvercin ve renklerin sembolik bütünlüğü, Kürt kültürel yaşamında bireysel duyguların toplumsal kimlikle nasıl birleştiğini ortaya koyar. Bu semboller hem toplumsal dayanışmayı hem de bireyin içsel dünyasını görünür kılar.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Semboller, toplumsal ilişkilerin kurulmasında işlevsel bir alan açar ve bireyin topluluğa aidiyetini yeniden teyit eder. Bu çerçevede saç kesme ritüeli, acının paylaşımı üzerinden yalnızlığa değil, bağlanmaya işaret eder.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Edebiyatta saç, hem güzellik hem de kaybın sembolü olarak iki yönlü bir temsil alanı sunar. Bu ikili anlam, Kürt estetik dünyasının zıtlıklar üzerinden kurulan duygu dengesine işaret eder.</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Kürt kültüründe sembolik temsil biçimleri, toplumsal bellekle bireysel yaşantıyı birbirine bağlayarak kültürel sürekliliği sağlar. Kadınların ritüellerde oynadığı aktif rol, yalnızca geleneğin taşıyıcılığı değil, aynı zamanda geleneksel yapıyı yeniden kurgulayan bir direniş biçimidir.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Bu çerçevede saç kesme, güvercin figürü ve renklerin anlamları, aşkı, kaybı, barışı ve direnişi sembolik düzlemde birleştirerek Kürt kimliğinin duygusal ve tarihsel dokusunu görünür kılar.&nbsp;</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu iç-içe geçmiş sembolik yapı, Kürt kültüründe birey ile topluluk arasındaki bağı güçlendirir, duygusal deneyimi kolektif belleğe dönüştürür ve toplumsal kimliğin kuşaklar boyunca aktarılmasını sağlar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yazar &#8211; <strong>Husamettin Turan</strong></p>
</div>
</div>



<p class="sabit-foto wp-block-paragraph"></p>



<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/yazar-husamettin-turan/kurt-kulturunde-sac-ve-sembolizm-kadinlik-ask-yas-ve-geleneksel-bellek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BIRAKIN GÖĞÜN EN MAVİ YERİNE ÇOCUKLAR YERLEŞSİN</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/birakin-gogun-en-mavi-yerine-cocuklar-yerlessin/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/birakin-gogun-en-mavi-yerine-cocuklar-yerlessin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 May 2026 16:35:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Ali Şeker]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=8019</guid>

					<description><![CDATA[İşte, bize rağmen; eğer kurumamışsa yatağında akan bir derenin akışkan sesi orada bize bakıyor, kuş cıvıltıları arasında. Ne]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-full sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1022" height="507" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/ali-seker-varto-e1779466400741.jpeg" alt="ali seker varto e1779466400741" class="wp-image-8731" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/ali-seker-varto-e1779466400741.jpeg 1022w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/ali-seker-varto-e1779466400741-300x149.jpeg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/ali-seker-varto-e1779466400741-768x381.jpeg 768w" sizes="auto, (max-width: 1022px) 100vw, 1022px" data-mwl-img-id="8731" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="wp-block-paragraph">İşte, bize rağmen; eğer kurumamışsa yatağında akan bir derenin akışkan sesi orada bize bakıyor, kuş cıvıltıları arasında. Ne güzel, artık çocukların ellerinde kravat niyetine boyunlarına astıkları ölümcül sapanları da yok. Gökyüzü ve yeryüzü herkesindir, evrensel bir ütopya imgesinden dışarı çıkmayan çocukların varlığını insan görünce bir daha susmalı. Ve ben de susmaya başlıyorum. Efendiler! Efendiler! Zihninizdeki lanetli &#8221; bacak arası &#8221; karanlıkla çocuklara kıymayın, her gün çocukların bir bir hiçliğe gömüldüğü bu topraklarda çocuklara kıymayın! Bırakın göğün&nbsp;en mavi&nbsp;yerine&nbsp;çocuklar&nbsp;yerleşsin.&nbsp;Bu kapitalde, hangi evde adını bilmediğimiz kaç çeşit yoksulluk olduğunu öğrenmeye çalışmak bile bugünlerde zor bir iş. Toplum ve yönetim bu iki zıt uçların çıkarı birbirine dokunuyor ve istemeden olsa da birbirine yardım ediyordu. Güneşin altında hoş olmayan bir görüntü, kir pas içindeki eğitim kurumlarında boyunları bükük çocuklar&nbsp;büyüyor. Sabahın erken saatleri, birden bire içinde kabaran yaşamak umudunu tutamadı, kendi kendine mırıldanmaya başladı. Bazen insan sokaktayken içten içe insanın içini kemiren, zihnini kurcalayan sosyal &#8211; siyasal sorunları yüksek sesle konuşabilmeli. Ve bizimkisi konuşmaya devam etti, insanoğlunun daha çok akla dayalı yargıları olsa da, bazı anlarda kendini bir şekilde, çoğunluğun metafizik yönüne, çıkarları doğrultusunda kapatabilir. Aynı tornadan çıkmış toplu vatandaş olmak duygusu, ne kadar bencilce bir şey bu. İsterse benden sonra, kıyamet kopsun aymazlığından, utanmadan güneşe yüzsüz yüzsüz bakanların sayısı hayli fazlalaştı. İyi bir vatandaş olmak dışında, insan kötülük kokan her şeyi bir kenara bırakmalı. Sınırlar, hava sahası, karasuları, yaşadığımız ülke derken, ancak göz hizasında gördüğümüz kadarıyla gökyüzü bizimdir. Üzerinde gezindiğimiz topraksa, özel mülkiyet, kapitalizm, sosyal adaletin adil bir şekilde paylaşılmadığı genel bir dünya düzeninde; sadece ayak bastığımız toprak parçası bizimdir.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Üzerinde gezindiğimiz topraksa, özel mülkiyet, kapitalizm, sosyal adaletin adil bir şekilde paylaşılmadığı genel bir dünya düzeninde; sadece ayak bastığımız toprak parçası bizimdir. Bilim bize böyle söylüyor. Ey insanlık size sesleniyorum. Eylül ayının sararmış yaprak döküntüleri arasında ilkbaharı beklerken, ilkokula yeni başlayan&nbsp;çocuklar&nbsp;hiç mutlu değil; devlet okulları da bu kötü ekonomik koşullardan oldukça nasibini almış, &#8221; itibardan tasarruf olmaz &#8221; çerçevesinden dışarı çıkmayan bir cumhurbaşkanı kamyonetlerle Amerikan sokaklarında, yanıp sönen şatafatlı ışıklarla kendi reklamını yapıyor. Bütün bir ülke tek parmak, tek bir kişiyle ilgilenmeye başlayıveririz. Artık ayaklarımızın yere değmediği ekonomik &#8211; sosyal, hukuksal eşitlik alanlarında otlarda bitmiyor. Siz ekonomiyi bana bırakın dediği günden bu yana, üç seneye yakın bir zaman aralığı geçti. Nas modeli ekonomik koşulların tek düzelliği bütün ülkeye yapışmış, bu fakir havayı derin derin içine çeken, koca koca kalabalıkların yoksullaştığını herkes görüyor. Tepeden tırnağa gökyüzü dingin&nbsp;mavi&nbsp;yüklü, yerin en yakın noktasında aydınlık parıl parıl parıldıyor. Gün ışığıyla birlikte sokaklarda insanlar belirmeye başlıyor, hava eskisi gibi sıcak ve bunaltıcı değil, temmuz ayının aşırı sıcak günlerin gelgeç ligini insana yaşatmıyordu, eylül ayı.. Ne yazık ki, gözle görülen aydınlık hiç bir şeyi saklamıyor, işte her şey iç içe ve doğal akışında. Ayrıca ışık hiç bir şeyi yasaklayıp ayıplamıyor, kutuplarda da bu böyledir, ülkemizde de böyle. İşte sokak ortasında çiftleşen çıplak köpekler herkesten çok kendilerini seviyorlar. Her şeyin kişisel olduğunu bir kez daha bize hatırlatıyorlar. Karanlıkla aydınlığın kol kola gezdiği bu evrende, eşit olmasa da, giyim, kuşam, örtünmek, ilkel toplumlarda bile, &#8221; özgürlük &#8221; çıplaklık anlamına gelmiyordu, çağımızın en güzel meyvelerini çoğunluğun inancıyla yiyen, kadını eve kapatan beyler. İlkel toplumlarda bile kapanmak pratiğinden anladığımız şey, açık bir dille kapkaranlık çarşafların altına girmek hiç değil.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sadece açık alanda kadın ve erkeğin mahrem yerlerini kapatması yeterli evrensel bir nedendi. Hiçbir şey bizim keyfimiz ve iç sıkıntımız için ne doğuyor ne de zamansız toprağa düşüyor. Günün en karanlık en aydınlık noktasında bile, doğadaki hemen her şeyi yok eden bir anlayış, yağan birkaç dakikalık yağmur, ya da sert esen bir rüzgârla, yıkılmış, harabe olmuş köyler, devasa kentler geride bırakabilir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Her gündoğumu ve günbatımında, yaşam tüm bütünselliğiyle yine kendi bilindik, yemek, içmek, sıçmak ritüelinin yanı sıra azda olsa insanlığın derdi kederiyle ilgilenenlerin varlığıyla devam ediyor. Üzerimizdeki yük ve yorgunluklar hayatın varsıllığı içinde, içinde çok da fazla kalmadığımız süreçlerdir. Kimine az kimisine de çok fazla ellerin ayasındaki yakınlık kadar dokunan maddi bir hayat. Tabiatıyla, içinde çok fazla kalmadığımız acı ve sevinç yanlarımızla sadece yaşamda ayakta kalmak yönünde iradesini kullanan insanlar en aşağıda dürüst, duygular içinde. Ama bir dolu inatla gün boyu hareket eden her şeyi ilk kez görüyormuşçasına titizlikle bakmaya devam ediyorlar. Üstümüzde bireysel bir mavilik olduğu kadar da karanlık ve aydınlık yanlarımızı bir gömlek gibi üzerimizde taşıyoruz. Bu kadar vicdansızın olduğu sokaklarda, bir avuç dürüstlüğe de insan rastlayabiliyor. İnsan dışında: besin zinciri içinde olan canlıların tamamı öleceğini bilmediği bir gerçeklikte, keyfe keder yarını düşleyemez. Her şey aşağılarda kanlı &#8211; canlı rastgele öldürmek, toplu katliam duygusunu insanlar kadar yarıştırmayan besin zinciri içinde olan canlılarda organize bir zulüm de yoktur. Çünkü her şeyi yok etmek üzerine kurulu bir düzeni doğa kendine yasaklamıştır. Bak ahenkle iç içe geçmiş avcıların ustalığı yanında, bir ceylanın süzülüşü, yeşil bir denizin içinde adeta dalgalanıyor. Her türlü güce karşın, bir ceylanın taviz vermeyen koşuşu, iradesi orada boy vermiş koşuyor. Hiyerarşik bir dengede yırtıcılar leş yemenin sırasını sabırla bekliyorlar. Birbirine av ya da avcı olmanın bir ekosistem, doğa gerçekliğinde bizler yine yarını &#8221; hiç gelmeyen bir günü &#8221; düşlemeye devam ederiz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Demek ki, henüz ayak basmadığımız bir günü, zihnimizde diri tutabiliyoruz ve bu hiç bir şeyin bitmediğini &#8221; hayat &#8221; bize fısıldıyor. Bu da yaşamda her şeyin çok kolay olmadığı gibi bireysel ve mücadeleci yönümüze kalmış bir matematiğin çözümsüz olmadığının somut bir halidir. Her ne kadar karanlıkla birlikte perdeler her hanede aynı anda çekiliverse de, herkesin hüznü sevinci yine rutin bir şekilde kendini hapsettiği dört duvarıdır&#8230; Biliriz ki, yeni bir gün doğumunda perdeler tekrar saydam camdan çekili verilir, gün ışığı her haneye aydınlıkla birlikte, bir çocuğun gülümsemesiyle doluşur. Kendi yorgunluğumuz bizi bir yalnızlığa kilitlese de yine anahtarı elimizde olan, zihnimizin düşsel bir yolculuğudur. Ve yine kendi çabamızla oradan çıkarız…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Evet, doğanların büyük bir kısmı hiç ölmeyecekmiş gibi hayatta iki elle sarılmış orada, burada hareket halinde. Demek ki, bütün olumsuzluklara karşın soluk alıp veren bir yaşam, gün içinde cebelleşip duruyor. Ve bu iyi bir alışkanlık, henüz yaşamak adına hiçbir şey bitmemiş. Karanlık ve aydınlığın iç içe geçtiği bir dünyada, var olan her şeye yaşam adına saygı duymak, iyi insan olmanın en iyi reçetesi. Bir yanıyla da yalnız kalmak, insanı kendisiyle baş başa kalmasının iyi bir yoludur. Ve tabii ki bunu yazın &#8211; düşün izleğiyle değerlendirebilene aşk olsun. Bu yirmi iki senelik iktidarda, tek bir ses, toplumun gözlerinde bir tek ışık huzmesi yoktu. İkinci gözlerin bilimsel çoğul çalışması karşısında, bu karanlığın dağılıp gitmesi için; bence konuşmak ve bir kitabın sayfaları arasında dolaşmak yeterliydi&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ali Şeker&nbsp;</p>
</div>
</div>



<p class="wp-block-paragraph"></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/birakin-gogun-en-mavi-yerine-cocuklar-yerlessin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>6 Mayıs: Tam Bağımsızlık Yolunda Üç Fidan ve Bitmeyen Bir Hasret</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/6-mayis-tam-bagimsizlik-yolunda-uc-fidan-ve-bitmeyen-bir-hasret/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/6-mayis-tam-bagimsizlik-yolunda-uc-fidan-ve-bitmeyen-bir-hasret/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 May 2026 17:50:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=8002</guid>

					<description><![CDATA[6 Mayıs 1972 sabahı, Türkiye’nin toplumsal vicdanında ve siyasi tarihinde hiç kapanmayacak, her yıl dönümünde daha da derinleşen]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-large sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="683" height="1024" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/denizpng-683x1024.png" alt="denizpng" class="wp-image-8003" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/denizpng-683x1024.png 683w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/denizpng-200x300.png 200w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/denizpng-768x1152.png 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/denizpng.png 1024w" sizes="auto, (max-width: 683px) 100vw, 683px" data-mwl-img-id="8003" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column has-global-padding is-layout-constrained wp-block-column-is-layout-constrained" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph">6 Mayıs 1972 sabahı, Türkiye’nin toplumsal vicdanında ve siyasi tarihinde hiç kapanmayacak, her yıl dönümünde daha da derinleşen bir yara açıldı. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan; henüz ömürlerinin baharında, “Tam Bağımsız Türkiye” idealine olan sarsılmaz inançlarıyla Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nin avlusunda idam sehpasına yürüdüler. O gün atılan o son adımlar, aslında fiziksel bir son değil; inandıkları değerlerin halkın ortak hafızasında ölümsüzleştiği büyük bir başlangıcın ilk adımlarıydı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu üç genç, sadece bir dönemin öğrenci hareketlerinin liderleri değil; adaletsizliğe, sömürüye ve emperyalizmin her türlüsüne karşı baş kaldıran koca bir kuşağın en gür ve en saf sesiydiler. Onların mücadelesi, sadece kendi dönemlerine ait bir protesto değil, bu toprakların geleceğine bırakılmış onurlu bir mirastı. Deniz Gezmiş’in idam sehpasındaki son nefesinde haykırdığı “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği ve bağımsızlık mücadelesi!” sözleri, aradan geçen yarım asra rağmen bir arada yaşama iradesinin ve halkların sarsılmaz bağının en güçlü, en sarsıcı beyannamelerinden biri olarak kabul edilir. Onların kavgası hiçbir zaman ayrıştırmak değil; tam aksine ortak bir kaderde, tam bağımsız ve özgür bir ülkede, sömürüsüz bir dünyada omuz omuza durabilmekti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Denizlerin idamı, cellatların ve o karara el kaldıranların beklediği sessizliği hiçbir zaman getiremedi. Aksine, fikirlerin fiziksel varlıktan, bedenden ve prangalardan çok daha güçlü olduğunu tüm dünyaya bir kez daha kanıtladı. Onlar o gece birer “fidan” olarak toprağa düştüler; ancak bıraktıkları miras, her baharda yeniden filizlenen, her kuşakta yeniden yeşeren bir umuda ve direnç çiçeğine dönüştü. Bugün 3 Fidan denildiğinde akla sadece bir hüzün değil; dürüstlükten, vatan sevgisinden ve emekten yana olmanın onuru gelir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">6 Mayıs; bugün bizler için sadece bir yas günü ya da bir takvim yaprağı değildir. O gün, vicdanın siyasi hırslara galip geldiği, cesaretin korkuyu yendiği ve bir ülke sevdasının her şeyin önüne geçtiği gündür. İnançları uğruna gençliklerini, hayallerini ve canlarını feda etmekten çekinmeyen o güzel insanları; hiçbir zaman yaşlanmayan, hep yirmi beş yaşında kalan o üç yiğit fidanı saygı, sevgi ve hiç bitmeyen bir özlemle anıyoruz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Onların parkası, postal botları ve yüreklerindeki bağımsızlık ateşi; adaleti ve özgürlüğü arayan her kalpte yankılanmaya devam edecek.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><a href="https://vartoname.com/wp-admin/post.php?post=8002&amp;action=edit">Edit</a></p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/6-mayis-tam-bagimsizlik-yolunda-uc-fidan-ve-bitmeyen-bir-hasret/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dersim Katliamı: Bir Halkın Sessizleştirilen Tarihi</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/dersim-katliami-bir-halkin-sessizlestirilen-tarihi/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/dersim-katliami-bir-halkin-sessizlestirilen-tarihi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 May 2026 16:55:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=7858</guid>

					<description><![CDATA[Dersim Katliamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin erken döneminde uygulanan merkezileştirme politikalarının en sert ve en yıkıcı örneklerinden biri olarak tarihe]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img width="640" height="427" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/file_00000000f9e07243a6a39febceadf3f1-1024x683.png" alt="file_00000000f9e07243a6a39febceadf3f1" decoding="async" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/file_00000000f9e07243a6a39febceadf3f1-1024x683.png 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/file_00000000f9e07243a6a39febceadf3f1-300x200.png 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/file_00000000f9e07243a6a39febceadf3f1-768x512.png 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/file_00000000f9e07243a6a39febceadf3f1.png 1536w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" loading="lazy" />													</p>
<p>Dersim Katliamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin erken döneminde uygulanan merkezileştirme politikalarının en sert ve en yıkıcı örneklerinden biri olarak tarihe geçti. 1937–1938 yıllarında yürütülen askerî operasyonlar, resmi söylemde “isyan bastırma” olarak tanımlansa da, yaşananlar bölgenin kültürel, inançsal ve toplumsal dokusunu hedef alan geniş kapsamlı bir şiddet süreciydi. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte Ankara yönetimi, ülkenin tüm bölgelerinde tek millet, tek dil, tek kültür anlayışını hâkim kılmayı amaçladı. Dersim ise coğrafi olarak ulaşılması zor, Alevi Kürt/Zaza kimliğiyle öne çıkan, geleneksel aşiret yapısını koruyan ve devlet otoritesinin sınırlı olduğu bir bölgeydi. 1925 Şeyh Said İsyanı sonrası çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ve 1935’te yürürlüğe giren Tunceli Kanunu, Dersim’i özel bir askerî yönetime bağladı ve bölgenin özerk toplumsal yapısını fiilen ortadan kaldırdı.</p>
<p>1937’de devletin yol, köprü ve karakol inşaatlarıyla bölgeyi kontrol altına alma girişimleri, aşiretler arasında huzursuzluk yarattı. Bu süreçte Seyit Rıza hem bir kanaat önderi hem de bölgenin onurunu temsil eden bir figür olarak öne çıktı. Devlet, yaşanan gerilimleri isyan olarak nitelendirerek ilk büyük operasyonu başlattı. Çatışmalar kısa sürede bastırıldı. Seyit Rıza ve arkadaşları 1937 Kasım’ında Elazığ’da idam edildi. Onun tarihe geçen sözleri bir halkın hafızasında hâlâ yankılanmaktadır: “Ben sizin yalanlarınızla baş edemedim; bu bana dert oldu. Ama ben sizin hilelerinizle baş edemedim; bu da size dert olsun.”</p>
<p>1938’de başlatılan ikinci harekât çok daha geniş kapsamlı ve yıkıcıydı. Köyler yakıldı, mağaralara sığınan siviller bombalandı, kadın, çocuk, yaşlı demeden binlerce insan öldürüldü. Sağ kalanlar batı illerine sürgün edildi, aileler parçalandı, soy bağları koparıldı. Resmî rakamlar tartışmalı olsa da araştırmalar on binlerce insanın hayatını kaybettiğini göstermektedir.</p>
<p>Dersim Katliamı yalnızca bir askerî operasyon değil, aynı zamanda bir kültürel kırılmaydı. Zazaca/Kırmancki ve Kürtçe konuşmak yasaklandı, Alevi inanç pratikleri baskı altına alındı, aşiret yapısı dağıtıldı, bölgenin adı Tunceli olarak değiştirildi, hafıza mekânları yok edildi. Bu süreç Dersim toplumunda derin bir travma yarattı. Ağıtlar, anlatılar ve sözlü tarih yaşananların en güçlü tanıkları olarak günümüze ulaştı.</p>
<p>Dersim Katliamı, Türkiye tarihinin en acı ve en az konuşulan sayfalarından biridir. Gerçek bir toplumsal yüzleşme yalnızca geçmişi anlamak için değil, gelecekte benzer acıların yaşanmaması için de zorunludur. Dersim’in dağlarında hâlâ yankılanan sessizlik, bir halkın adalet ve hafıza arayışının sembolü olmaya devam etmektedir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/dersim-katliami-bir-halkin-sessizlestirilen-tarihi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Armadan Fazlası: Amedspor’un Süper Lig Yolculuğu ve Futbolun Ruhu</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/bir-armadan-fazlasi-amedsporun-super-lig-yolculugu-ve-futbolun-ruhu/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/bir-armadan-fazlasi-amedsporun-super-lig-yolculugu-ve-futbolun-ruhu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 May 2026 21:14:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Hasan Dede]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=7818</guid>

					<description><![CDATA[Yeşilin ortasında yükselen bir arma bazen sadece bir kulübü değil, bir duyguyu taşır. Bu fotoğrafa bakınca insanın aklına]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-large sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="683" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/copilot_image_1777756812790-1024x683.png" alt="copilot image 1777756812790" class="wp-image-7824" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/copilot_image_1777756812790-1024x683.png 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/copilot_image_1777756812790-300x200.png 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/copilot_image_1777756812790-768x512.png 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/05/copilot_image_1777756812790.png 1536w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="7824" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph">Yeşilin ortasında yükselen bir arma bazen sadece bir kulübü değil, bir duyguyu taşır. Bu fotoğrafa bakınca insanın aklına sadece bir takım gelmiyor; mücadele, direnç ve umut da geliyor beraberinde.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Amedspor’un bu yolculuğu, aslında alışılmışın biraz dışında bir hikâye. Zor şartların içinden geçerek, kimi zaman rüzgâra karşı yürüyerek, ama hep sahada kalarak yazılmış bir hikâye bu. Şimdi o hikâye, Süper Lig sahnesine taşınmaya hazırlanıyor. Ve açık konuşalım… Bu sahneye biraz renk, biraz ses, biraz da gerçek bir heyecan katacağı çok net.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Futbol dediğimiz şey zaten sadece skor değil. Tribünde atılan bir slogan, sahada verilen bir mücadele, maç bitince rakibin elini sıkabilme olgunluğu… İşte oyunun asıl ruhu burada başlıyor. Eğer bu renk doğru yönetilirse, sadece Amedspor değil, bütün lig kazanır. Çünkü rekabet artar, heyecan büyür, insanlar yeniden futbolu konuşmaya başlar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ama asıl mesele şu… Bu yolculuğu nasıl karşılayacağımız. Futbolu futbol gibi yaşayabilir miyiz? Sahadaki mücadeleyi, tribündeki coşkuyu centilmenlikle buluşturabilir miyiz? Eğer bunu başarabilirsek, yeşil sahalar sadece maç oynanan yerler olmaktan çıkar; insanların birbirini anladığı, sesini duyduğu bir ortak zemine dönüşür.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Önümüzdeki sezon… biraz daha gürültülü, biraz daha heyecanlı, ama umarım çok daha olgun olacak. Çünkü bu hikâyenin en güzel tarafı, sadece bir takımın değil; futbolun kendisinin yeniden nefes alacak olması. Ve belki de en çok ihtiyacımız olan şey tam da bu! Mücadele eden, ama saygıyı unutmayan bir oyun.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İşte o zaman bu arma sadece bir logo değil… <strong>Bir hikâyenin simgesi olur.</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Yazar Hasan Dede</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/bir-armadan-fazlasi-amedsporun-super-lig-yolculugu-ve-futbolun-ruhu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Almanya’da 1 Mayıs ve yeni saldırılar</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/almanyada-1-mayis-ve-yeni-saldirilar/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/almanyada-1-mayis-ve-yeni-saldirilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 May 2026 19:11:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Yücel Özdemir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=7794</guid>

					<description><![CDATA[Avrupa’da en fazla üyeye sahip Alman Sendikalar Birliği (DGB), işçi sınıfı ve emekçilere yönelik kapsamlı saldırıların planlandığı bir]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img width="640" height="320" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/photo-700X350-48975.jpg" alt="photo-700X350-48975" decoding="async" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/photo-700X350-48975.jpg 700w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/photo-700X350-48975-300x150.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" loading="lazy" />													</p>
<p>Avrupa’da en fazla üyeye sahip Alman Sendikalar Birliği (DGB), işçi sınıfı ve emekçilere yönelik kapsamlı saldırıların planlandığı bir dönemde, bugün ülkenin dört bir yanında 1 Mayıs’ı “Önce bizim işimiz, sonra sizin kârlarınız” sloganıyla kutluyor.</p>
<p>Sadece 2025’te 150 bin işçinin işten atıldığı koşullarda, işçiler için “önce iş güvenliği”nin öne çıkarılması önemli. Yayımlanan bildiride de dikkat çekildiği gibi işten atmaların arttığı, sosyal güvenceli işlerin yok edildiği, artan maliyetler gerekçesiyle bazı şirketlerin yurt dışına taşındığı şu dönemde bu slogan, mücadeleyle birleştirilmediği takdirde ise pek fazla anlam taşımıyor. Ekonomideki durgunluğun, bütçe açığının, silahlanmanın faturasının işçi sınıfı ve emekçilerin sırtına yıkılması için çeşitli alanlarda hazırlanan sosyal kısıtlama paketleri sırasıyla açıklanmaya başlandı. Daha iki gün önce sağlık alanında 16.5 milyar avroluk kısıtlama paketi açıklandı. Emeklilikteki kısıtlamalar da muhtemelen yaz tatili öncesinde ilan edilecek.</p>
<p>Bütün bunlar olurken, belirlenen slogan mücadeleye dönüşmediği takdirde belli kesimlerde “Yeter ki işimiz olsun, gerisi çok önemli değil” anlayışını geliştirebilir. Ki bu sermayenin başlıca hedeflerinden birisi.</p>
<p>Sadece Almanya’da değil, dünya genelinde yeni hedefler belirleme, kazanımların üstüne yenilerini eklemeyi çoktan bir yana bırakmış mevcut sendikal anlayışın izlediği “savunma hattı”nda bugüne kadar büyük gedikler açıldı. Kayıplar verildi. Bu durum işçi sınıfının temel örgütleri sendikaların güç kaybetmesine yol açarken, sermaye mevzi kazandıkça pervasızlaştı.</p>
<p>Bugün 5.6 milyon üye ile “Avrupa’nın en büyük sendikal örgütlenmesi” olmakla övünen DGB de izlediği uzlaşmacı, iş birlikçi ve savunmacı anlayış nedeniyle güç kaybına uğramış durumda. 1980’de 7.8 milyon üyeye sahip iken bu rakam iki Almanya’nın birleşmesinden sonra, 1991’de 11.8 milyona kadar çıktı. Sonraki yıllar zirveden hızlı düşüş dönemi oldu: 2000’de 7.7 milyon, 2010 yılında 6.1 milyon, 2020 yılında 5.8 milyon.</p>
<p>Üstelik aynı dönemde çalışan sayısı sürekli arttığı halde&#8230; Federal İstatistik Dairesinin verilerine göre, sendika üye sayısının zirve yaptığı 1991’de çalışan sayısı 38 milyon 915 bin iken, dip yaptığı 2025’te 45 milyon 830 bin gibi rekor düzeye yükseldi.</p>
<p>Veriler, işçi ve emekçilerin sosyal hakları ve çıkarları lehine mücadelenin büyüdüğü yıllarda sendikal örgütlenmelerin güç kazandığını, iş birlikçiliğin had safhaya ulaştığı dönemlerde ise güç kaybettiğini gösteriyor. Bu gidişle güç kaybı devam edecek.</p>
<p>Keza bu yılın 1 Mayıs’ını bir de ırkçı-faşistlerin işçi sınıfının sorunlarını öncesine göre çok daha fazla suistimal ederek güç kazandığı koşullarda kutluyoruz. Aşırı sağcılar birçok işletmede öncesine kıyasla daha fazla işçi temsilciliği kazanırken, bugün de ırkçı-faşistler “ulusal emek günü” adı altında mitingler organize ediyorlar. Dolayısıyla, işçi sınıfının tarihsel mirasını yiyerek ayakta durmaya çalışan mevcut sendikalara, özünde işçi düşmanı olan yeni rakipler geliyor.</p>
<p>İşçi sınıfının örgütlerinin güç kaybettiği, sınıf olarak davranmanın arka plana atıldığı koşullarda, bütün emekçilerin yaşam koşulları, iş güvencesi her geçen gün biraz daha ağırlaşıyor, çekilmez hale geliyor. İşçi sınıfına ekonomideki daralmayı gerekçe göstererek sürekli feragat etmesini dayatan sermaye ise kazanmaya devam ediyor. Örneğin, Alman Borsasına (DAX) kayıtlı 40 şirket, geçen yıl 111 milyar avro net kâr elde etti. Rekor, 123.5 milyar avro ile 2021’de olmuştu. (Handelsblatt, 26.03.2026)</p>
<p>“Zarar” gerekçesiyle 2030’a kadar 35 bin işçiyi işten atacağını ilan eden Volkswagen tekeli 2025’te tam 6.9 milyar avro net kâr yaptı. İşçiler işsiz kalıp yoksullaşırken, tekeller kazanıyor.</p>
<p>2026’nın 1 Mayıs’ında Almanya’dan başlayarak dünyanın dört bir yanında işçi sınıfı asıl olarak tarihsel kazanımlarını ve mevzilerini elde tutmanın mücadelesini veriyor. Kapitalistler ise, Almanya’da da olduğu gibi, 1 Mayıs’ın ortaya çıkmasının temel talebi olan 8 saatlik iş gününü de hedefe koymuş durumda. 8 saatlik iş günü, uğruna verilen büyük mücadelelerin ardından ilk olarak 1917’de Rusya’da gerçekleşen Ekim Devrimi ve 1918’de Almanya’da gerçekleşen Kasım Devrimi ile hayat bulmuştu.</p>
<p>Bu tarihsel kazanımın üzerinden varlıklarını sürdüren Almanya’daki sendikalar bu yılki 1 Mayıs’ın önemli talepleri arasına bu nedenle 8 saatlik iş gününü korumayı da aldılar. Gerçekten de kararlı bir mücadele hattı izlenmediği takdirde, ABD’li finans tekeli BlackRock’tan başbakanlığa transfer edilen Friedrich Merz, fırsatını bulduğunda var olan yasal güvenceyi ortadan kaldırmak için tereddüt etmeyecektir.</p>
<p>Kazanılmış sosyal haklara karşı kapsamlı saldırıların eşliğinde kutladığımız bu yılın 1 Mayıs’ı her açıdan derlenip toparlanıp, kararlı bir mücadele hattına girmeyi adeta zorunlu hale getiriyor. Bu aynı zamanda mevcut sendikalar için bir yol ayrımı anlamına geliyor. Ya Merz’in başında olduğu hükümetin dayatmalarına karşı kararlı bir mücadele ya da bugüne kadar olduğu gibi iş birlikçilik&#8230;</p>
<p>Tabanda başlayan hareketlilik ve hoşnutsuzluk; sınıf tarihi bilinci ve geleneği sosyal saldırılara karşı mücadelenin biriktiğini gösteriyor.</p>
<p>Kaynak : <a href="https://www.evrensel.net/yazi/99185/almanya-da-1-mayis-ve-yeni-saldirilar" target="_blank" rel="noopener">evrensel.net/yazi/99185/almanya-da-1-mayis-ve-yeni-saldirilar</a></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/almanyada-1-mayis-ve-yeni-saldirilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü: Chicago’dan Dünyaya Yayılan Mücadele</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/1-mayis-emek-ve-dayanisma-gunu-chicagodan-dunyaya-yayilan-mucadele/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/1-mayis-emek-ve-dayanisma-gunu-chicagodan-dunyaya-yayilan-mucadele/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Apr 2026 18:25:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=7638</guid>

					<description><![CDATA[1 Mayıs yalnızca bir takvim günü değildir; tarihin en sert mücadelelerinden birinin, bastırılmak istenirken büyüyen bir direnişin ve]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img width="640" height="349" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/birmayisyeni-1024x559.png" alt="birmayisyeni" decoding="async" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/birmayisyeni-1024x559.png 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/birmayisyeni-300x164.png 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/birmayisyeni-768x419.png 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/birmayisyeni.png 1408w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" loading="lazy" />													</p>
<p data-pm-slice="1 1 []">1 Mayıs yalnızca bir takvim günü değildir; tarihin en sert mücadelelerinden birinin, bastırılmak istenirken büyüyen bir direnişin ve susturulmak istenirken çoğalan bir sesin adıdır. 1886 yılında Chicago’da işçiler, insan onuruna yakışır bir yaşam için ayağa kalktı. Talepleri basitti ama güçlüydü: günde 8 saat çalışma, 8 saat dinlenme ve 8 saat insanca yaşam. Ancak bu talep, dönemin egemen düzeni için bir tehdit olarak görüldü.</p>
<p>Bu mücadelenin öncülerinden Albert Parsons, Adolph Fischer, George Engel ve August Spies, işçi sınıfının sesi oldukları için hedef alındı ve 11 Kasım 1887’de idam edildiler. Amaç korku yaratmak, direnişi bastırmak ve işçi hareketini susturmaktı. Fakat unuttukları bir gerçek vardı: fikirler ve hak arayışı darağaçlarında yok edilemez.</p>
<p>İşçi Gazetesi’nin başyazarı olan August Spies, idam edilmeden önce mahkemede şu sözleri söyledi: “Bizi asarak bir kıvılcımı söndüreceksiniz, ama orada, önünüzde ve arkanızda, her yerde alevler parlayacak. Bu bir yeraltı yangınıdır, ondan kurtulamazsınız!” Bu sözler yalnızca bir savunma değil, aynı zamanda tarihe bırakılmış bir kehanetti.</p>
<p>Gerçekten de o gün söndürülmek istenen kıvılcım, kısa sürede tüm dünyaya yayılan bir ateşe dönüştü. 1 Mayıs artık sadece bir anma günü değil; emeğin, adaletin ve eşitliğin sembolü haline geldi. Bugün hâlâ dünyanın dört bir yanında işçiler güvencesizliğe, düşük ücretlere, uzun çalışma saatlerine ve hak kayıplarına karşı mücadele ediyor. Bu da gösteriyor ki o “yeraltı yangını” hâlâ yanıyor.</p>
<p>1 Mayıs, geçmişi hatırlamak kadar bugünü anlamak ve geleceği kurmak için de bir çağrıdır. Emeğin sömürülmediği, insanların insanca yaşayabildiği bir dünya talebidir. Çünkü tarih bize açıkça göstermiştir: hak verilmez, alınır.</p>
<p>Chicago’da yakılan o kıvılcım bugün milyonların yüreğinde yaşamaya devam ediyor. Ne baskılar ne de idamlar bu ateşi söndürebildi. Çünkü bazı mücadeleler vardır ki susturulamaz; bazı gerçekler vardır ki yok edilemez.</p>
<p>Yeraltı yangını sürüyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/1-mayis-emek-ve-dayanisma-gunu-chicagodan-dunyaya-yayilan-mucadele/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BİRBİRİNE BENZEŞENLERİN RAHATLIĞI</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/birbirine-benzesenlerin-rahatligi/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/birbirine-benzesenlerin-rahatligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Apr 2026 15:55:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Ali Şeker]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=7629</guid>

					<description><![CDATA[Gökyüzüne açılan herhangi bir pencerede, sen görmesen de; içinde patlayan badem ağacının çiçeği gibi hayatta öne atılan birileri]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img width="640" height="427" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/aliseker-1024x683.png" alt="aliseker" decoding="async" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/aliseker-1024x683.png 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/aliseker-300x200.png 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/aliseker-768x512.png 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/aliseker.png 1536w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" loading="lazy" />													Gökyüzüne açılan herhangi bir pencerede, sen görmesen de; içinde patlayan badem ağacının çiçeği gibi hayatta öne atılan birileri her zaman vardı…Dün söylenenler kaybolmak üzere, olan biteni yakalamak, tamamını yazmak oldukça zor. Ama toplumu ilgilendiren bir şeyleri ve gerçeği geleceğe düşmek, yazarın işlevi olmalı&#8230; Sevilen tek katlı evlerden hiç ışık çekilmiyor, evin iki kanatlı pencereleri açık, kentin çıplaklığı gözlerimizle bir kez daha yıkanıyor, sokaklar capcanlı ve suskun. Bu suskunluğu yenebilmek için yazıp çizen, konuşan &#8221; ya kırk katır &#8211; ya kırk satır diyenler ise dört duvar arasında&#8221; bedel ödediği bir dünya. Topraktaki, sarı yapraklar, kuru otlardan ve insan yüzlerinden yavaş yavaş kış mırıltıları canlanıyor. Günlerden on sekiz kasım cumartesi yıl 2023. Mevsim kış olsa da, kışın insanı tedirgin eden soğuk havasından çok uzak bir mevsim. Ege &#8216; nin incisi İzmir körfez kentinin çeperlerinde yer alan varoluşlarda, doğal &#8211; gazsız yaşam alanlarına kış soğuğunun çiyi henüz düşmemişti.Türkiye’de emekli iç çekişlerine, bu ekonomik koşulların üzerine birde yakacak masraflarının eklenmesiyle, bir kez daha acısını yüreğinde yaşayan onlarca insan yumağı. Her acı, yeni bir acıya, bir yüz kazanır. Tabii yönetenlerin yakacak &#8211; makacağa ihtiyacı yoktu. Ama yoksulların, onların vardı, çoğunluk olmanın içinde tüm insansı gereksinimleri yok edilmişti; vatandaş, onurlu insan olmanın karşılığını alma vakti henüz gelmemişti&#8230; Bu devirde hiç kimsenin bir başkası için serçeparmağını oynatmadığı günlerin sayı git git artıyordu. Hiçbir şey yapmadan duranların suskunlaştığı bir ortamda, hak olmaktan çıkarılan sosyal kalemlerin sayısı giderek azaldığı bir yerde, perde arkasında her zaman rahat yaşamın verdiği, yağlı bir tosuncuk, bir yüz vardı. Onu da yukarıda parmak sallayan birinin talimatıyla, sıcak olmayan cebine bir artı külfet olarak bir yük, bir zam daha bırakılıyor. Yüreğinin derinliklerine yeni bir yasa, yeni bir kalemin adı daha kazınıyor. Ölünün üzerine bırakılan bıçak sessizliği içindeydi, ele avuca gelmeyen yoksulluk…Yaşarken de dini ritüeller yoksulluğa çare olmuyor, illaki işin içine bıçaktan da keskin emirler araya girecek, bir gece yarısı. Evet, yapılacak çok şey var, yeni toplumsal kurumlar ve eşitlikçi devlet politikalarını yeniden yaratmak, kurumsal bir muhalefet, bütün toplumsal dinamiklerin asli görevi bu olmalıdır. Ama her zaman en yukarıda ayrıştıran tek ses, acı ve çoğunluktan oluşmuş seslerin yanında, tekrarlanan bir dil vardı. Birde yoksullaştırma, bir beka sorunu var. Ve eğer ellerinde ateşli silah olan insanlar, karşılıklı birbirini öldürüyorsa, bunun adı evrensel anlamda bir savaştır&#8230; İşte hayatın içindeki bütün parçaları dert edinenler de var. En aşağıda ışık gibi teslim olmayan bir adımda, toprağa basıp soluklananlar var&#8230;Mevsim bahardı; birbirine benzeşenlerin rahatlığı her kalemde tek tek birleşiyor. Var olan ışıkta: bir düşüncenin işbirliğiyle uyanırız, büyük çoğunluk, yer değiştirmek istemez, tutucu ve memnundur. Benim yüreğime ters düşse de, evrensel düşünceye aykırı, her yer tek renk, tek çiçek kokuyor&#8230;&#8221;İşte tek renkliliğe &#8211; tek sesliliğe düzen vermiş, bir dünya yapmayı başaran onlarca renk uyum içinde, ışıkta her şey apaçık ortada, başka bir toprakta yanıt veriyor&#8230;Ve o zaman her şeyin, mutluluğun da toprak karşısında yenildiğini, bir kez daha anlarız. Hayat çok gürültülü, oldukça ciddi, onlarca pencere, birde hiç bir sorunu dile getirmeyen, gazete, radyo, TV &#8216; ler, vesaire popüler kanallar var, çok konuşmak soru sormak gerek. Var olan iyiliği- kötülüğü, bu dünyanın ötesinde aramak, ne kadar saçma bir şey. Semavi &#8211; şeytani vazgeçilmez dediklerimiz, hepsi toprakta bütünleşiyor, kapladığı yer kadar kabul gören, bir hacmi, bir ağırlığı var. Aşağıda toprağa dokunan, karıncalar çilecilere bir avuç toprak taşıyor. Hani insanın elinde olsa da, bu manzaraya eşlik eden mavi gökyüzüne bir kuşun kanadını yerleştirmek ne güzel bir örnek olurdu, herkese. İçimizde hep prangalı duran, var olan sınırları hiçe sayan özgürlük düşü de böylece gerçekleşmiş olur. Üzerimizde orta yaşların yorgunluğu, toprağa inen, sonbaharın sarı yaprakları dökülüyor. Artık evrensel bir kompozisyonla, geleceğe göz kırpan gençler gelsin, soluklandığımız yerden yürümeye başlasınlar. Sen ben toprağa düşsek de, gökyüzü başka kapı ve pencerelerin aralıklarından içeri giriyor. İşte bu varsıllığın içinde: her şeye rağmen yeryüzü sofrasında oturup kalkanlar, yaşamın en büyük rehberi. Doğanın en büyük parçalarından biri olan, canlılarda kendi yaşam alanlarına kokularını bırakıyor. Zincire gelmeyen, etobur bir kralın yırtıcı gücüde orada. Tepeden tırnağa doğası gereği, ayaklarının üstünde sağlam duran, ceylanın koşuşu da, yaşamın vazgeçilmez bir gururu.   Yaşamın işaret fişeğini ateşleyen matematiğin somut bir çözümünü ele veriyor. Fakat göğüs kafesinde, aşka, adalete, erdeme aşina yürekler bir yerde çarpıp duruyor. Aman toprak dikkat! İnsan olmanın karşılığı, göz hakkı, kendi bahçesinde bir dal meyveyi vermeden cennete gidenler var. Başka bir yerde yeni bir soluk: insan mücadelesinin onurlu meyvesini görmek mümkün. İnsan yüreğine dokunup duruyor, bütün erdemlere sahip&#8230; Gökyüzünün tek rengi tüm insanlığa armağansa, ancak göz hizasında bakabildiğimiz kadarıyla küçücük bir mavilik bizimdir. Yeryüzünün de her şeyi kabul eden, kucaklayan, doğuran, doyuran, bağrına basan varlığı da kapsayıcı. Yeter ki görmek istesin, her rengine her kişinin çok rahatlıkla dokunabildiği, nadiren görülen &#8221; burjuvaziyi temsil eden &#8221; pembe rengini bile es geçmeden dokunabiliriz. İşte daha ne olsun, hayatın değişmeyen renkleri hepsi bir arada. Doğanın kendine has mırıltılı seslerini duyduğumuz, çok seslilik, bir senfoni orkestrası kulakların pasını siliyor, iki vadinin arasında. Gözle görülen bütün canlı cansız varlıklara ev sahipliği yaptığı devasa bir dünya. Zaman kavramı ve eğer çevremizde kuruyan bir dere yoksa suyun akan akışkanlığı sonsuzluğu da orada işte bize bakıyor. Yani sonsuz, ölümsüz olan kavramların zıttı yoktur, sen bu kısa ömründe, hiç bir zaman canlı bir yüreği yaralama. Gerçek yaşamda özellikle canlı olan her şey zıtlık üzerinden yaşam bulduğuna göre; bu doğrultuda sevmediğimiz hiçbir şeyi inkâr etme hakkını kendimizde göremeyiz. İşte bizimle birlikte sokakta yürüyen beyaz ten, esmer ten, sarı ten, hepsi bu kapital sisteminde birbirini karışmak üzere. Ama biriler hâlâ bir haber, tek sembollerle oynayıp duruyorlar&#8230; Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Mesela küçük bir rüzgâr esintisinin dökülen çiçek polenleriyle bile çiçekleri döllediğini biliyoruz. Ya da sert katı olan bir taş kütlesinin altında börtü böcek, ot ve toprağı havalandıran bir solucan vardır, demek ki orda bir yaşam belirtisi var. Yine aynı keza kadın, erkek birbirini bildiğimiz bir reçeteyle tamamlaması. Elektriğin eksi &#8211; artı, anot &#8211; katot uçların elektrik üretmesi gibi. Ayrıca farklı olan, zıttı olan her şeyin bir reçetesi var, mesela birbirini tamamlamak gibi. Hayat düşlerimizdeki gibi olmasa da, çok çetrefilli, çok renkli. Tabii ki, bunu görebilene aşk olsun… Ali Şeker </p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/birbirine-benzesenlerin-rahatligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AB’nin Türkiye’ye bakışı değişiyor mu?</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/abnin-turkiyeye-bakisi-degisiyor-mu/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/abnin-turkiyeye-bakisi-degisiyor-mu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Apr 2026 16:46:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Yücel Özdemir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=7602</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye kamuoyu ve basını, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in, pazar günü Hamburg’da düzenlenen Die Zeit gazetesinin]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img width="640" height="427" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/ozdemir-1024x683.png" alt="özdemir" decoding="async" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/ozdemir-1024x683.png 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/ozdemir-300x200.png 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/ozdemir-768x512.png 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/ozdemir.png 1536w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" loading="lazy" />													</p>
<p>Türkiye kamuoyu ve basını, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in, pazar günü Hamburg’da düzenlenen Die Zeit gazetesinin 80. kuruluş yıl dönümü etkinliğinde sarf ettiği sözleri yoğun şekilde tartışıyor. Von der Leyen, konuşmasında şu cümleyi kullandı: “Avrupa kıtasını, Rus, Türk veya Çin etkisine girmemesi için tamamen birleştirmeyi başarmalıyız. Daha büyük ve jeopolitik bir bakış açısıyla düşünmeliyiz.” (Zeit.de)</p>
<p>Alman basınında, örneğin Kuzey Almanya Radyo Televizyon Kurumu (NDR) sitesinde konuyla ilgili yer alan haberde, tartışmalı cümledeki “Türk” çıkarıldı. Diğer yayınlarda da “Türk” eksenli vurgu ve tartışma pek dikkat çekmedi.</p>
<p>Birçok gazete ve haber portalında asıl olarak von der Leyen’in “Avrupa yeniden yapılandırılmalı” çağrısı önde çıkarıldı. Bu yapılandırmanın bir ayağında karar mekanizmasındaki “oy birliği” ilkesini değiştirme yer alırken, diğer ayağını AB’nin Avrupa’ya hakim ve bağımsız bir güç olması oluşturuyor. Konuşmanın Türkiye basınında üzerinde pek durulmayan bu bölümünde von der Leyen şöyle diyor: “Uzun süredir rekabet gücümüzün temelini oluşturan model, çok basit şekilde şöyleydi: Rusya’dan ucuz enerji, Çin’den ucuz işgücü, ABD’den ucuz güvenlik garantisi. Bu artık geride kaldı.”</p>
<p>Dolayısıyla Avrupa’nın emperyalist hegemonya mücadelesinde ayrı bir güç olmak istemesi, Avrupa kıtası içinde yer alan Ukrayna ve Batı Balkan ülkelerine tam üyelik perspektifinin somutlaştırılarak, rakip güçlerin kıtadaki ekonomik ve politik etkisinin azaltılması hedefleniyor. Güney Kıbrıs’ta dün başlayan AB Zirvesi’nin en önemli gündemlerinden birisi bu nedenle “genişleme” oldu. Özellikle Ukrayna’nın üyelik sürecinin hızlandırılmasına dair çağrılar var. Önümüzdeki haziran ayındaki zirvede, genişleme konusunda bazı adımların atılması öngörülüyor.</p>
<p>Türkiye cephesinden gelen tepkilerin çoğunda ise, Türkiye’nin AB aday üyesi olması nedeniyle Rusya ve Çin ile aynı cümlede kullanılmasına karşı çıkılıyor. Türkiye yönetimi konunun açıklığa kavuşturulması için Avrupa Komisyonu’na başvuruda bulundu, yanlışın düzeltilmesini talep etti.</p>
<p>AB Komisyonu yetkilileri ise von der Leyen’in sözlerinin “bağlamından koparıldığını” ileri sürerek, Türkiye’nin AB için önemli olduğunu anlatmaya çalıştılar. Ancak ortada ne bağlamdan çıkarılma ne de yanlış anlaşılma var. Konuşmanın içeriğine bütünlüklü bakıldığında, Türkiye&#8217;nin, Balkanlarda “aday üye ”den çok “rakip” olarak görüldüğü için Rusya ve Çin ile aynı cümlede bilinçli olarak kullanıldığı görülüyor. Zira, Avrupa kıtasının AB’nin etkisi altında birleştirilmesine dair yıllardır üzerinde çalışılan plan bunu gerektiriyor. “AB’nin etkisi ”nden de asıl olarak Birliğin politikasına yön veren Almanya, Fransa&#8230; gibi ülkelerin çıkarlarını anlamak gerekiyor.</p>
<p>Von der Leyen’in kendisinin bugüne kadar sözleriyle ilgili bir düzeltmede bulunmamış olması da Türkiye’ye “rakiplik” üzerinden sarf ettiği sözlerin arkasında olduğuna inanmasından kaynaklanıyor.</p>
<p>Emperyal bir güç olarak AB, kontrol ettiği ya da etmek istediği bütün bölge ve ülkelerde önüne çıkan her gücü doğal olarak rakip olarak görüyor ve etkisini zayıflatmak istiyor. Bu bağlamda, üye olmayan Türkiye de izlediği “bölgesel aktör olma” çabası nedeniyle müttefik değil, rakip olarak gruplandırılıyor.</p>
<p>AB’nin Sırbistan başta olmak üzere Balkanlarda diğer güçlerin etkisinin artmasından rahatsızlığı yeni değil. Özellikle de AB üyesi olmayan ülkelerde. Son Bulgaristan seçimlerinde de olduğu gibi AB üyesi ülkelerde de Rusya’nın etkisi değişik düzeylerde hissediliyor. Bunun AB içinde sorunlara yol açtığı, Macaristan ve Slovakya örneklerinde görüldü. AB’nin düşman olarak gördüğü Rusya, -AB ya da NATO üyesi olup olmamasından bağımsız olarak- birçok Balkan ülkesinde halen etkili bir güç.</p>
<p>Son yıllarda Çin ile Sırbistan arasındaki ilişkilerde bir derinleşmenin olduğu biliniyor. Daha doğrusu Sırbistan giderek daha fazla Çin ve Rusya eksenine kayıyor. AB yanlısı güçlerle Rusya ve Çin yanlısı kesimler arasındaki dengeler sürekli değişebiliyor.</p>
<p>Bölgenin eski hamisi Türkiye de ekonomik, siyasi, kültürel etkisini arttırmak için hep yoğun bir çaba içerisinde oldu. Bu nedenle Balkanlar, Türkiye’nin dış politikasında önemli bir yer tutuyor. Yugoslavya’nın dağılması sonrasında Türkiye’nin Balkan politikası önemli ölçüde değişti. Dışişleri Bakanlığı Türkiye’nin Balkan politikasını dört ana eksen üzerine<a href="https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/4058432" target="_blank" rel="noopener"> inşa ediyor</a>: Siyasi diyalog, güvenlik, ekonomik entegrasyon ve kültürel etki. Türkiye’nin Balkanlardaki etkisini artırmak izlediği strateji genel olarak “Yumuşak güç politikası” olarak tanımlanıyor.</p>
<p>Rusya ve Çin’in yanı sıra son yıllarda Türkiye’nin de bölge üzerinde etkili olma çabaları bu nedenle AB merkezlerinin dikkatinden kaçmıyor. AB’nin Türkiye’ye yaklaşımı ise uzun süredir “tam üye olacak bir ülke” yaklaşımı değil. Ekonomik, politik, güvenlik ve bölgesel çıkarlarına bağlı olarak yedekleme esas politika haline gelmiş durumda. Çıkarların çatıştığı bölge ve ülkelerde ise yedekleyemediği koşullarda rakip olarak görülüyor. Bu nedenle von der Leyen’in söylediklerinde yeni olan bir şey yok.</p>
<p>Kaynak : <a href="https://www.evrensel.net/yazi/99143/ab-nin-turkiye-ye-bakisi-degisiyor-mu" target="_blank" rel="noopener">AB’nin Türkiye’ye bakışı değişiyor mu? &#8211; Yücel Özdemir &#8211; Evrensel</a></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/abnin-turkiyeye-bakisi-degisiyor-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yazar Ali Kızılgedik- Ah Memleketim!</title>
		<link>https://vartoname.com/yazar-ali-kizilgedik/yazar-ali-kizilgedik-ah-memleketim/</link>
					<comments>https://vartoname.com/yazar-ali-kizilgedik/yazar-ali-kizilgedik-ah-memleketim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Apr 2026 18:58:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazar Ali Kızılgedik]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=7453</guid>

					<description><![CDATA[Memleketini, ana toprağını, köyünü terk etmeye günler kala İstanbul hayaliyle geceleri uyuyamaz olmuştu. İş bulup para kazanacak, ev]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img width="640" height="794" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/ali-825x1024.jpg" alt="ali" decoding="async" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/ali-825x1024.jpg 825w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/ali-242x300.jpg 242w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/ali-768x954.jpg 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/ali.jpg 865w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" loading="lazy" />													</p>
<p>Memleketini, ana toprağını, köyünü terk etmeye günler kala İstanbul hayaliyle geceleri uyuyamaz olmuştu. İş bulup para kazanacak, ev bulup satın alacak, işyeri kuracak, İstanbul&#8217;un geceli gündüzlü eğlenceli mekanlarında güzel kızlarla eğlenecekti. Zaten İstanbul&#8217;un kızları güzeldir, birisiyle evlenecek. Çoluk çocuklu bir aile kuracak heyacanıyla kıvranıp duruyordu. Gün gelir tek kurşun ve tek tabanca olarak tren istasyonuna varır. Sağına soluna bakar ne tanıdık ne de halden anlayan bir yürek var. Yanaşır kulübe gibi bir tren biletçinin yanına. Istanbul´a gitmek istediğini ve bilet alacağını söyler. Biletçi hemen parasını alır ve biletini uzatırken „Eskişehir´de aktarma var orda in Istanbul trenine bin“ deyince Ali´nin içinde bir incecik ip kopar. „Yahu yabancı memlekette nasıl inecem nasıl binecem“ endişesi başlar. „Ya Eskişehir´deki treni kaçırırsam! Nerde inecem nerde binecem, ne bileyim“ sorularına cevap aramaya başlar. Öyle böyle varır Eskişehir´e. Tam öğle saatlerine denk gelmiş. İner inmez tren istasyonundaki  büroya varır. “İstanbul treni saat kaçta kalkar ve hangisine binecem“ telaşıyla hemen öğrenir. Kalkış saatine 4-5 saat olduğunu söylerler. O da bir buraları gezeyim ne var ne yok diye merakla istasyona yakın mahalle veya semtlere yönelir. Elinde ne bir çanta ne de bir valiz var, sadece torbada birkaç giyecek, yolluk ekmek, su koymuştu annesi. Elinde bu torbayla istasyondan çıkarmak isterken birden üstüne bir kaç kişi yürür. Hay huy derken daha 20 yaşlarında tanımadığı, bilmediği ve konaklanmadığı, niçin dövüldüğünü anlam veremeyen Ali&#8217;nin kaşı, gözü şişirilmiş, burnundan kanlar akıyordu.  “hoş gelmedin, bir daha buralardan geçme” mesaji verilmişti. Ali apar topar bağıra çağıra bu kavgadan kaçarak kendini trene atar. O gündür bu gündür hala bilmiyor neden dövüldüğünü&#8230;</p>
<p>Ali utangaç ama kendini yetiştirmiş liseyi bitirmiş, ufku geniş olanlardandı. Bir şehir çocuğu değildi. Türkçeyi ana dili gibi konuşmasını okullarda öğrenmişti. Yine de Istanbul´un kibarına yetişmiyordu. Günün birinde arkadaşı Kenan ile Istanbul Beyoğlu´nda dolaşırlarken Kenan, „Amerika Konsolosluğuna gidelim Ali.“ dedi.  Ali, ´Neden?´ dedi. Kenan, Vatandaşlık veriyorlar, formlar var onları alalım. Dolduralım belki kabul ederler o zaman biz Amerika´ya gideriz ve Amerikan vatandaşı oluruz.“ deyince. Ali ise gurbeti Istanbul´da yaşıyordu. Yabancılık çekiyordu. Amerika ayrı kıta, ayrı bir ülke ve ayrı bir kültür olduğunda ayak uydurmak zor olacağını, yeni bir dil, gidiş ve gelişlerin uçak ile olacağından daha uçağa binmediğini düşünüyordu. Sonra Amerika&#8217;nın 6. deniz filosunu, Dolmabahçe önleri, Deniz Gezmiş, … teker teker Ali´in hafızasında film gibi geçerken karşıda sinema afişlerine gözleri takıldı. Kenan´a  yüksek sesle „Bu film Kemal Sunal´ın buna gidelim mi? ´Zübük` ne demek“ diye sordu ama cevap alamadı.  Kenan ile kararlaştırıp Aksaray´da bir sinemanın gişesine kadar gettiler. Gişe karabalık değildi ama yan tarafta üç beş kişi sanki biletlerini almış başlama saatini bekliyor gibiydiler. Kenan İstanbul çocuğu olduğu için öncülük yapıp gişeye yanaştı iki bilet istedi. Biletleri alıp içeriye girip kendi koltuklarını bulmaya giderlerken ara salonda dışarda bekleyen kişiler Kenan ve Ali´ye saldırmaya baldılar. Neye uğradığını anlamayan Ali ve Kenan sinema bekçileri ve diğer kişiler araya girerek ayırmış oldular.  Ali epey dayak yemişti. Kenan yapmayın, etmeyen araya giren biri gibi davranmaya çalışıyordu. Sonuçta üstündeki lakos tişortu yırtılmış ona cok üzülmüştü Ali. O halleriyle filmi seyretmeden sinemayı terkettiler. Sonra ceplerine baktılarki cüzdanları yok.  Artık korkularından geri dönemediler. Direk evlerinin yolunu tuttular. Bu istanbul herhalde yaramadı bu yabanci eller demeye başladi Ali. Neden dövüldüğünü yine anlamadı Ali.</p>
<p>Ali, bir işe girmiş gençliğin verdiği kahramanlığıyla çalışıyor, işi montaj olduğundan Istanbul´un her köşesine gidiyor du ve kısa sürede hemen hemen cok yerleri öğrenmiş oldu. Abisi Seyman´ın  „Istanbul bana küçük/dar geliyor“ sözünü hatırladı. İş yeri  görevli olarak Ankara&#8217;ya gitmesini istedi. Patrona karşı gelip gitmemezlik yapamazdı. Bekar ve işin „kahramanlarındandı!“ Biletini kestiler, otelini ayırttılar, günü geldi. Bindi otobüse indi Ankara´da. O zamanlar Turgut Özal başbakandı. Özal, Istanbul boğazı köprüyüsünü satacağını söylüyordu. Yani özelleştireceğini söylüyordu. Muhalefet, “özelleştiremezsiniz, satamazsınız” diyordu. Özal; “alışırsınız alışırsınız.” diye yanıtlar veriyordu. Neyse Ali´ye dönelim. Ali korgo ile yerine ulaşan malzemelerin montajına gider. O gün yapabildiğini yapar. Akşam saatlerinde otele geri döner. Şimdiye kadar görmediği küveti su doldurup günün yorgunluğunu ve terini, kirini atar. Ankara´ya yakışan mavi tişortunu, kumaş pantolunu ve boyanmış ayakkabısını giyer. Gecenin 10-11 sıralarında Ankara&#8217;yı dolaşmayı, görmeyi birazda eğlenmeyi kafaya koyar. Ulus´da Atatürk heykeli yakınında olan otelinden genç delikanlı gönülle bağdaş kurar. Şık giysileriyle at üstündeki Atatürk heykeline ve etrafında kahraman askerlerine, bombayı omuzlarında taşıyan yiğit evlatlarına selam dururcasına, kurtarılmış vatan topraklarında başkent Ankara´yı gezeyim edasıyla göğsü kabarır.</p>
<p>Bu saatlerde sadece sokak ve cadde lambaları ortalığı aydınlatırken uzaktan sesler duyulur. Önce anlaşılmamışsa da sonra; „Onu tut, onu tut lan, onu tut o&#8230; çocuğu“ yakınlaşan grubun sesinden anladı Ali. Kovalayan gruptan belki 30-40 metre uzakta olan ve gruptan kaçan birisi son hızıyla Ali&#8217;nin yanından kaçıyordu. Cadde de yürüyen Ali´nin yakalamasını istiyorlardı. Ali içinden, „Ali Ankara´ya kovalamaca oynayan insaları yakalamaya mı gelmiş“ diye düşünürken yakalamasını istediği kişi kurşun hızıyla geçip gider. Üç kişilik  grupta yakalamak istediklerinin peşinden koşarken  hepsi Ali´nin üzerine saldırırlar. Tekme, tokat, yumruk, şamar derken Ali ellerinde esir kalır. Hıncını çıkarırlar Ali&#8217;nin. Kurtulacağını görmeyince „Heyy imdat, Polisss Poliss“ feryadıyla son nefesine kadar bağırır. Neyse insafa gelirler Ali&#8217;yi terk edip yakalaması gereken kişinin peşinden giderler. Ali ne yapacağını şaşırır. „Koskoca Cumhurbaşkan konaklarının olduğu, Türkiye Büyük Millet Meclisinin olduğu , Milletvekillerin olduğu  ve Türkiye Cumhuriyeti´nin Başkenti Ankara´da vatandaşını hal ettiler.“ diye yakınır. Perişan halde Atatürk heykeli ve askerlerin heykelleri yanından geçerken tebessümlü bir gülüş ile bakar. Otele varar, otelin kapısından sessizce içeriye girer. Üst-başını çıkarır doğru  küvete girer ve sızlayan bedeniyle başbaşa kalır. Yabancıyız , istemiyorlar herhalde. “Ama bunlar beni niye dövdü!“</p>
<p>Günlerden güneşli sıcak bir gün, aylardan Ağustos´du  Ali  iş arkadaşlarıyla hafta sonu buluşacak  futbol aynayacaklardı. Bütün iş arkadaşları da futboldan anlıyor ve oynamasını da seviyorlardı. Bir dostluk maçı olarak başka bir mahallenin spor severleriyle bir karşılaşma olacaktı. İstanbul/Göztepe halı saha ayarlanmıştı. Bu saha aynı zamanda bu mahallenin top oynayanların alanındaydı. İş arkadaşları buluştular, arabalara binip halı sahaya gittiler. Halı saha parkında arabalarını park ettiler. Sahanın soyunma odalarına girdiler. Hazırlanıp sahya çıktılar. Herşey çok güzel geçidiyordu. Sahneye her iki takımın futbolcuları taraftarlarıyla yer aldı. Genellikle mahalle takımın tarafları vardı.  Çünkü iş yerinin taraftarı gelememiş ve toplama takımdan oluşuyordu.</p>
<p>Futbolcular yerlerini alarak hakem düdüğüyle başladı. İlk yarının 25-30 dakikalarından sonra  mahalle takımı defansından Ali´ye sert bir müdahale olunca; Ali ayaklarına sarılarak sızlamaya başladı. Daha yerden kalkmadan faul yapan defans oyuncusu Ali´ye ayaklarıyla vurmaya başladı. Bunun üzerine takım arkadaşları korumaya ve vuranı itip kakışdıklarında iki takım birbirine girdi.  Bu arada sahaya inen seyirci de iş arkadaşları olan sporculara Allah ne verdiyse verdiler. Netice de Ali hala yerde seyirci ve futbolculardan tekme, tokat ve küfürleri yemeye devam ediyordu. Ne olduysa mahalle takımı dövmekten, dayak atmaktan vaz geçti. Sahanın ortasında sadece iş arkadaşları duruyordu. Birbirine bakıp yaralarını sarmaya çalışıyorlardı. Seyirci ve mahalle takımı dağıldıktan sonra sahanın ortasında esir kalmış iş arkadaşları takımı, cesaretlerini toplayarak odalara doğru yol aldılar. Odalara girerken kötü bir tezüharatla yunlandılar. İş arkadaşları takımı üst-başını yıkamadan elbiseleri giydikten sonra, doğru arabalarına binmeye çalıştılar. O arada mahalliler tekrar arabalara taşlar fırlattılar. Toplam 4 arabalık takım olan iş arkadaşları takım oyuncuları arkalarına bakmadan kaçtılar. Sonra Ali tekrar herkesten çok dayağını yemişti. Buna rahmen takım arkadaşları bile onun faul karşısında öyle inlemesinin fitili yakan kişi olarak  beyan ettiler. Ali hala soruyor kendine; „bu dayağı neden yedim.“</p>
<p>Ah Memleketim!</p>
<p>Ali Kızılgedik</p>
<p>16.04.2026</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/yazar-ali-kizilgedik/yazar-ali-kizilgedik-ah-memleketim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Doğa İçin, Gelecek İçin Bu Ses Hepimizin!</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/doga-icin-gelecek-icin-bu-ses-hepimizin/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/doga-icin-gelecek-icin-bu-ses-hepimizin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Apr 2026 18:39:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Hasan Dede]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=7447</guid>

					<description><![CDATA[Doğa İçin, Gelecek İçin Bu Ses Hepimizin! Bugün Türkiye’de de dünyada da doğaya zarar verme ihtimali olan her]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-full sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="600" height="400" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/hasan.jpg" alt="hasan" class="wp-image-7448" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/hasan.jpg 600w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/hasan-300x200.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 600px) 100vw, 600px" data-mwl-img-id="7448" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>Doğa İçin, Gelecek İçin Bu Ses Hepimizin!</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bugün Türkiye’de de dünyada da doğaya zarar verme ihtimali olan her projeye insanlar ses çıkarıyor. Bu bir ideoloji meselesi değil. Yaşamı, toprağı ve geleceği koruma içgüdüsünün doğal bir sonucu. Varto’da yükselen ses de tam olarak buradan geliyor. Üstelik süreçlerin yeterince açık yürütülmediği, halkın bilgiye tam ulaşamadığı yönünde güçlü bir kanaat varken bu tepkiyi “yönlendirilmiş” gibi göstermek pek adil durmuyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Elbette hukuk işlesin, teknik raporlar konuşulsun. Ama mesele sadece prosedür değil. İnsanların yaşadığı toprak üzerinde söz hakkı var. Varto’da jeotermale karşı çıkan bu ses, ne kişisel bir hesap ne de birilerinin kurguladığı bir oyun. Bu, doğaya duyulan saygının ve sahip çıkma duygusunun açık bir hali.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şunu da görmek gerekiyor. Kimi insanlar, kişisel egolarla ya da alışkanlık haline gelmiş bir muhalefetle bu süreci başka yerlere çekmeye çalışıyor. Sosyal medyada yazılanlar, yapılan yorumlar da bunun bir parçası. Belki birileri buradan siyasi ya da kişisel çıkar elde etmek isteyebilir. Ama bu, Varto halkının verdiği tepkinin samimiyetini değiştirmez.</p>



<p class="wp-block-paragraph">O yüzden kimsenin kurduğu tuzağa düşmeden, meseleyi kişiselleştirmeden, sakin ama kararlı durmak gerekiyor. Çünkü bu mesele bir grubun değil, hepimizin meselesi. Varto’nun meselesi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Katılmaktan onur duyacağım 24 Nisan mitingi, savunduğumuz değerlerin meydanlardaki somut yansıması olacak. Gün yaklaştıkça sosyal medyada yaratılmak istenen bilgi kirliliğine karşı duruşumuz net. Biz, o meydanın temsil ettiği gerçeği ve birliğimizin gücünü biliyoruz. Gereksiz gürültüye değil, ortak sesimize odaklanıyoruz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çünkü değişmeyen bir gerçek var.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Doğa zarar görüyorsa, itiraz etmek en doğal haktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hasan Dede</p>



<p class="wp-block-paragraph">Eğitimci / Sosyolog</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/doga-icin-gelecek-icin-bu-ses-hepimizin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yusuf Sağlam &#8211; Baba Ben Geldim</title>
		<link>https://vartoname.com/yazar-yusuf-saglam/baba-ben-geldim/</link>
					<comments>https://vartoname.com/yazar-yusuf-saglam/baba-ben-geldim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Apr 2026 18:12:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazar Yusuf Sağlam]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=7434</guid>

					<description><![CDATA[&#8220;Baba, ben geldim!&#8221; diye seslendim. Cevap yoktu; sadece soğuk ve buz gibi bir mermer sessizliği karşıladı beni. Ankara’nın]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-large sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="683" height="1024" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/yeniden-683x1024.png" alt="yeniden" class="wp-image-7581" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/yeniden-683x1024.png 683w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/yeniden-200x300.png 200w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/yeniden-768x1152.png 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/yeniden.png 1024w" sizes="auto, (max-width: 683px) 100vw, 683px" data-mwl-img-id="7581" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph">&#8220;Baba, ben geldim!&#8221; diye seslendim. Cevap yoktu; sadece soğuk ve buz gibi bir mermer sessizliği karşıladı beni. Ankara’nın sonbaharı yine kapımdaydı, babam ise o sonbaharın tam kalbinde, ebedi uykusundaydı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ankara’nın sonbaharı kendine has bir soğukla gelir. Güneşin hırsız gibi parladığına aldanmayın; günün ilk ışıklarında ve gecenin karanlığında hazan, tüm çıplaklığıyla hissedilir. Tıpkı Anadolu’nun dertli yiğitleri gibi, ağaçlar da en has yapraklarını bu mevsimin kuytuluğuna bırakır. O dökülen gazeller, tretuvar kenarlarında yalnızlıkla eprir, birikir. Tıpkı o yapraklar gibi, bugün de babamın başucunda, gönül tellerim kopmuş bir halde oturuyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Eskiden olsa, elindeki kitaptan gözlerini bir anlığına aralar, &#8220;Sen mi geldin?&#8221; derdi. O sual eden halini, varlığının o huzur veren duruşunu öyle özledim ki&#8230; Şimdi o hallerinden eser yok, sadece hayallerimde yaşıyor. Yazı yabanda kireç taşlarını düz taşa sürerek harfleri öğrendiğini, tütün paketlerini kömürle karalayarak okuma sevdasını nasıl büyüttüğünü anlatırdın. Üvey babandan yediğin dayakları, sobaya atılan o kıymetli tütün kâğıtlarına ağladığın kadar dövüldüğüne ağlamadığını hatırlarım. Ahıra hapsedildiğinde o yeri kendine nasıl okul yaptığını, elindeki küçücük kurşun kalemle dünyayı nasıl fethettiğini&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Köyün bileniydin sen. Ben çocukken her şeyi bilen süper kahramanımdın. Annemin, &#8220;Okuyup da muallim mi olacaksın bu yaştan sonra?&#8221; serzenişine, &#8220;Okumak huzurdur, ah sen de bir okuyabilseydin!&#8221; diyerek cevap verişin hala kulaklarımda. O günlerdeki suskunluğun, sanki hep okumaktan geri kalacağın korkusundandı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şimdi burada, seninle iç sesimle konuşurken, çocukluğumdaki o çaresiz günümüzü hatırladım. Evimizin önündeki kavak ağaçları yüzünden akrabalarının seni dört koldan dövdüğü o günü&#8230; Seni o ablukadan kurtaramamanın acısı hala içimde bir sancı gibi seğiriyor. Akrabalarımızın muradı, sığındığımız o bir göz evi bizden almaktı. Askerdeyken seni şirinliklerle kandırıp, tarlalarımızı, çayırlarımızı elimizden nasıl aldıklarını, o bir damlık ev yerini bile bize çok gördüklerini annemle dertleşmelerinizden ezber etmiştim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Jandarmaya gittiğin o günü hiç unutamam. Seni dövdüklerinde yüzün gözün kana belenmişti. Annem bir çaputla tampon yaparken, komşu kadının akıllarıyla jandarmaya gitmeye karar vermiştin. Ama jandarmadan öylesine korkuyorduk ki; yola çıkarken takkeni fırlatıp şapkanı istediğinde, bir korkuyu savmış olmanın huzuru vardı gözlerinde. Ben ise, senin dayak yiyişini, jandarmanın onları cezalandırışını hayal edip damdaki bacanın arkasına saklanmıştım. Ama döndüğünde omuzların çökmüştü; jandarma seni dövenleri alıp götürmek yerine, sanki suçluymuşsun gibi sana daha beter eziyet etmişti. O an, o duvar dibine çöküşün, içli inleyişin, küçük yüreğimi bir ömürlük hınçla doldurdu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Baba, bugün çiçeklerini suladım. Başucundaki taşına bakarken zamanın yükü dizlerimin bağını çözüyor. Eskiden, o kavak ağaçlarını toprağa diktiklerinde, dalları yeşermesin diye geceleri gizlice kalkıp onları sağa sola çevirdiğini, havalandırdığını öğrenmiştim. Kuruyan dalların kerameti meğer senin o bitmek bilmeyen akılcılığındaymış! Akrabaların dalları odun diye yakmaya götürdüğünde, senin o sessiz direnişine hayran kalmıştım. Yengi, yumrukla değil; akılla ve sabırla kazanılıyormuş, senden öğrendim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şimdi buraya her gelişimde üç kırmızı karanfil bırakıyorum. Biri bana, biri eşime, biri oğluma; ya da şükrüne say&#8230; Sen hiç konuşmuyorsun ama ben biliyorum; tenin toprakta olsa da, o ölümsüz canınla beni dinliyorsun. Eline, diline, beline sahip olmamı ilk sen öğrettin öğretmenim. Şimdi gitme vakti, ama söz veriyorum; yine geleceğim. Daha çok konuşacağız, ömrüm yettikçe&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>04.08.2016 Batıkent/ANKARA, Değiştirme; 16.04.2026</em></p>



<p class="wp-block-paragraph">(*) Turnalar, Uluslararası Türk Dili, Edebiyat ve Çeviri Dergisi, Sayı: 63, Temmuz, Ağustos, Eylül 2016 sayısında yayınlandı.</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/yazar-yusuf-saglam/baba-ben-geldim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>TARAF OLMAK</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/taraf-olmak/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/taraf-olmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Apr 2026 18:01:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Gündüz Işık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=7427</guid>

					<description><![CDATA[“Hakikatin tarafı olmak, en çetin savasın en onurlu duruşudur.” (Anonim) “Biz yobazın ve yobazlığın düşmanıyız. / Ve biz]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-full sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="600" height="900" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/gunduzisik.png" alt="gunduzisik" class="wp-image-7429" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/gunduzisik.png 600w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/gunduzisik-200x300.png 200w" sizes="auto, (max-width: 600px) 100vw, 600px" data-mwl-img-id="7429" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph">“Hakikatin tarafı olmak, en çetin savasın en onurlu duruşudur.” (Anonim)</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Biz yobazın ve yobazlığın düşmanıyız. / Ve biz halkının ekmeğine, hürriyetine / ve egemenliğine göz dikenlerin düşmanıyız.” Sabahattin Ali.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;“Ben tarafsız değilim. / Açık seçik taraf tutuyorum. / Yobazlığa karşıyım, ırkçılığa karsıyım, gericiliğe karsıyım. / İnsanların sömürülmesine ve savaşa karşıyım. / Sosyalizmden, sevgiden, kardeşlikten, aydınlıktan yanayım” diyen Mina Urgan’ı anlamak, güzel ve güneşli günlere yol almanın taşlarını döşemektir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Yavaş yavaş ölürler, / Seyahat etmeyenler. / Yavaş yavaş ölürler, / Okumayanlar, müzik dinlemeyenler, / Vicdanlarında hoşgörüyü barındırmayanlar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yavaş yavaş ölürler, / Alışkanlıklarına eşir olanlar, / Her gün aynı yolları yürüyenler, / Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler, / Bir yabancı ile konuşmayanlar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yavaş yavaş ölürler, / Heyecanlardan kaçanlar, / Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki parıltıyı görmek istemekten kaçınanlar. (Pablo Neruda)</p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsanlar ahlaki pusulalarını şaşırmış; iyilik, cesaret, dürüstlük gibi erdemlerin adı bile anılmıyor. Daha çok tüketim, yükselme ve şöhrete ulaşabilmek için erdemlerimizden vazgeçmemiz gerektiği koşulları, sistem tarafından dayatılıyor.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Erdemlerimizin peşine düşmediğimiz takdirde; bir araya getiremediğimiz benlik parçaları, kırık dökük kimlikler, anlamlandıramadığımız “bilgi kalıntıları” arasında debelendikçe, yarattığımız karanlığa daha da gömüleceğiz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Nerede kolaylık varsa, orda soysuzlaşma vardır. Nerede zordan kaçış varsa, orada cehalet vardır. Kolaylık ve cehalet ikiz kardeş oldukları gibi doğrulara karşı da bir dirençleri vardır. Bu durumu besleyen, sorgulamayan itaat kültürünün araçlar olan; her tür tutuculuğu, ırkçılığı, şovenizmi, kaba milliyetçiliği ve dini kullanarak, toplumu sürüleştirmeye çalışan&nbsp; kapitalist sisteme karşı olduğum için, insanlıktan yana tarafım….</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hermann Goering “İnsanları liderlerin arkalarında sürüklemek son derece kolaydır. Onlara ülkeleri saldırıya uğradığını söyleyin yeter… Barış yanlısı olanları da, vatansever olmadıkları için ülkeyi tehlikeye atmakla suçlayın, bu kadar basit” der. Genellikle bu taktik bütün kapitalist ülkeler için geçerlidir. Egemenler, kriz dönemlerinde kendilerini yeniden üretmek adına, toplumda “rıza” üretmek için akıl almaz yalanları süsleyerek püsleyerek devreye soktuklarında; bu tuzağa itiraz ettiğim için tarafım…&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Felsefe yapma”, “politika yapma”, “entel-dantel takılma”, “ben tarafsızım” gibi sözler günlük yaşamımızın sık tekrarlanan replikleridir. İyi ve doğru olanı görmemezlikten gelinerek toplumsal konularda sorumluluk almamanın ve yapamadığımız şeylerden kurtulmanın bir yolunu bulmuş ve bu yolu çok beğenmiş olmalıyız ki tutturmuş gidiyoruz. Tarafsız olmak, bence düpedüz, sorgusuz-sualsiz egemen siyasal ve sosyal anlayışın çizgisinde olmaktır…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kişinin olup bitenle yüzleşerek kendisiyle kurduğu ilişkinin niteliği, yaşamın en anlamlı yüzüdür bence.&nbsp; İnsanlar, bazen kedini de okumalı ve yargılamalıdır. Bireyin hayatta yönelik amaçları ve hedefleri olmalıdır, birey olmak; sadece “kendin olmak ”da değildir. Kendinin ne olduğunu sistemin dışında düşünerek çözmektir, yoksa “bir nehir üzerinde akıp giden saman çöplerine benzeyerek, kendisini suyun akısına bırakmamalıdır…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsan kendisine, topluma ve doğaya karşı olan sorumluluğun bilincinde hareket ettiği kadarıyla, yaşamın tadına ve vicdanın huzur veren sesine ulaşmış olabilir. Bir bütün olarak, en yakın çevremizden başlayarak, yaşadığımız ülkede ve dünyada olup biten kötülüklerin sebeplerine ve çözümüne sorumsuz kalmamak gerekiyorsa, vicdanımın sesine uyarak sorumluluk taşımayı tercih ettiğim için tarafım…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Toplumsal değerleri gölgeleyerek toplumları çürüten bütün kötülükler, ağaçlarda saklı kurtlar gibidir.&nbsp; O kurtlar ağacı içten kemirerek nasıl devirebiliyorsa, sosyal yozlaşma ve kuralsızlık da benzer şekilde çürümenin zeminini güçlendirdikçe; çürümeye karşı olan duruşumla tarafım…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yazar ve sair Hayrettin Geçkin “Başkaların acıları size yabancıysa, siz kendi faşizminizin pesindesiniz demektir” der. Burada ifade edilmek istenen; toplumun acılarına, yaralarına ortak olmak için; kapitalizmin vahşi sömürüsüne sesiz kalmamak koşuluyla doğaya, insana, börtü böceğe zarar veren tüm kötülüklere karsı gerekli insanı duruşu sergilemek istediğim için tarafım…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Nelle Hugo’nun “başka insanların yüzüne bakabilmek için ilk önce kendi yüzüme bakabilmeliyim. Çoğunluğa bağlı olmayan tek şey insanın vicdanıdır,” seklindeki görüşü ile&nbsp; “vicdana” verilmek istenen mesaj; adaletsizliğe, eşitsizliğe ve bencilliğe primin verilmemek ise; kardeşlikten, adaletten ve vicdandan yana tarafım…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve bu bağlamda, yaşam boyu gerçeklerin – hakikatin yanında kalmayı becerebildiğimiz ölçüde, tarafsız kalamayacağımızı rahatlıkla ifade edebilirim. Bir nevi savaşa karsı barışın; haksızlığa karşı haklının;&nbsp; yanlışa karşı doğrunun; sermayeye karşı emeğin; adaletsizliğe karsı adaletin yanında yer almak gerekiyorsa; emekten, adaletten ve barıştan yana taraflı olmak zorundasınız. Buradaki taraf tutma durumu, insani ve toplumsal sorumluluğunun bir gereğidir.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yaşar Kemal, “Bir de kimileri, sen taraf tutuyorsun diyorlar. Benim taraf tutmam kadar doğal ne var ki… Kendimi bildim bileli Türkiye’nin halklarının yanındayım. Kendimi bildim bileli zulüm görenlerle, hakkı yenenlerle, acı çekenlerle, yoksullarla birlikteyim” derken, mazlumlardan yana taraf olmanın gerçekliğini çok güzel ifade etmiştir…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Toplumlar, asgari müştereklerini yitirdiklerinde ve onların yerine ortak değerler üretemediğinde ileriyi görmeleri zorlaşıyor. Lau Tzu “Eğer bütün insanlığı, uyandırmak istiyorsanız, bütünüyle kendinizi uyandırın. Dünyadaki acıları bitirmek istiyorsanız, içinizdeki karanlığı ve negatif enerjiyi yok edin. Aslında, dünyaya verebileceğiniz en büyük hediye, kendi değişiminizdir” diyor.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Jose Saramago, “İnsanlar gözlerini kaybettiklerinden değil, vicdanlarını kaybettiklerinde körleşir. Körlüğün en tehlikeli biçimi, ‘görmek istememektir.’ Bu körlük, toplumları felakete sürükler, çünkü görmeyen gözden çok, duymayan vicdan felakettir” derken, toplumsal körlüğü çok güzel ifade etmektedir.&nbsp; Ve bu bağlamda körlüğü aşarak, antikapitalist ve antiemperyalist bir yolculukta buluşabilenlerin yanında olacağım için tarafım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tarihin karanlık sayfalarını biraz araladığınızda garip bir gerçekle karşılaşırsınız: İnsanlar çoğu zaman suç işlenirken değil, ganimet paylaşılırken birbirine düşer. Hırsızlık çoğu zaman sessizce yapılır; ama paylaşıma gelince maskeler düşer, dostluklar biter, kardeşlikler parçalanır. Bu yalnızca sokak suçlarının hikâyesi değildir. Bu, insan doğasının en çıplak hâlidir. Çünkü insan çoğu zaman suçu birlikte işler ama çıkarı tek başına yaşamak ister.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Önemli olan var olan sorunların birer parçasına dönüşmeden, insani ve toplumsal sorumluluklar noktasında kararlı görünmektir… Dostoyevski, “Bir fikri savunmak kolaydır; asıl zor olan, o fikirle yaşamaktır” derken, Vigtor Hugo da, “Baskıyı alkışlayan bir halk, en büyük felaketi kendi elleriyle yazmıştır” ifadeleri, hakikaten yana ‘taraf olmanın’ önemini de vurgulamaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yine Hayrettin Geçkin dostum, “Buluşalım, şiirler, öyküler, kitaplar, tiyatrolar, sinemalar, sergiler buluştursun bizi. Doğamıza sahip çıkma mücadelemiz, özgürlük taleplerimiz ve onurlu bir gelecek için verilmesi gereken mücadelemiz buluştursun bizi… Yaşanır bir kent için, yaşanır bir ülke için, kardeşçe bir yeryüzü için…” Derken, ifade ettiği tüm o güzel ve içtenlikli duygularından yana tarafım…&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Erich Fromm modern insanın trajedisini bize şöyle tanımlıyor; “insan özgürleşmiş, fakat özgürlüğün getirdiği sorumluluk karşısında korkuya kapılmıştır. Bu korku, insanı yeniden otoritelere sığınmaya ya da güç arayışına yöneltmiştir.” Filozof Hannah Arendt de kötülüğün sıradanlığından söz ederken, insanlara önemli bir uyarı yapar: “En büyük felaketler, düşünmeyen ve sorgulamayan insanların çoğunluk olduğu toplumlarda ortaya çıkar” derken, sıradanlaşan kokuşmuşluğu sorguladığım için tarafım…</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;“Karakter, bir taraf seçmekle başlar.”&nbsp; (Anonim)</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gündüz Işık</p>



<p class="wp-block-paragraph"><a href="https://www.facebook.com/sharer/sharer.php?u=https%3A%2F%2Fvartoname.com%2Fmakaleler%2Ftaraf-olmak%2F" target="_blank" rel="noreferrer noopener"></a><a href="https://twitter.com/intent/tweet?text=TARAF%20OLMAK&amp;url=https%3A%2F%2Fvartoname.com%2Fmakaleler%2Ftaraf-olmak%2F" target="_blank" rel="noreferrer noopener"></a><a href="https://www.linkedin.com/shareArticle?mini=true&amp;url=https%3A%2F%2Fvartoname.com%2Fmakaleler%2Ftaraf-olmak%2F&amp;title=TARAF%20OLMAK" target="_blank" rel="noreferrer noopener"></a><a href="https://telegram.me/share/url?url=https%3A%2F%2Fvartoname.com%2Fmakaleler%2Ftaraf-olmak%2F&amp;text=TARAF%20OLMAK" target="_blank" rel="noreferrer noopener"></a><a href="https://api.whatsapp.com/send?text=TARAF%20OLMAK%20https%3A%2F%2Fvartoname.com%2Fmakaleler%2Ftaraf-olmak%2F" target="_blank" rel="noreferrer noopener"></a><a href="https://pinterest.com/pin/create/button/?url=https%3A%2F%2Fvartoname.com%2Fmakaleler%2Ftaraf-olmak%2F&amp;description=TARAF%20OLMAK&amp;media=https%3A%2F%2Fvartoname.com%2Fwp-content%2Fuploads%2F2026%2F04%2Fgunduz.jpg" target="_blank" rel="noreferrer noopener"></a><a href="mailto:?subject=TARAF%20OLMAK&amp;body=https%3A%2F%2Fvartoname.com%2Fmakaleler%2Ftaraf-olmak%2F" target="_blank" rel="noreferrer noopener"></a></p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/taraf-olmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>EĞER YAZMAZSAM, DÜŞÜNEBİLECEĞİM HER ŞEY ACI ÇEKER</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/eger-yazmazsam-dusunebilecegim-her-sey-aci-ceker/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/eger-yazmazsam-dusunebilecegim-her-sey-aci-ceker/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Apr 2026 17:42:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Ali Şeker]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=7421</guid>

					<description><![CDATA[Yaşadığımız  topraklarda kendi halkının yaratıcı parçası olmuş, o kadar parmak kalem, o kadar yazılacak konu başlıklı yazmalar, haksız,]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img width="600" height="400" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/seker.jpg" alt="seker" decoding="async" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/seker.jpg 600w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/seker-300x200.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 600px) 100vw, 600px" loading="lazy" />													Yaşadığımız  topraklarda kendi halkının yaratıcı parçası olmuş, o kadar parmak kalem, o kadar yazılacak konu başlıklı yazmalar, haksız, hukuksuz, antidemokratik somut olaylar var ki, yeter ki insan yazabilsin. Eğer yazmasak o zihne gelmez, öyküler, bizimle birlikte toprağa yürüyüp gidecek. Tek hanede: somut yoksulluk halleri açlığın altında, cep cepken soğukluğu, torun &#8211; torbayla anılarımız öyle üst üste yığılmış ki, bu öyküde sokaktaki herkese ve sana da yer var, bilirsin. Yazılan her öyküde, sen büyüdükçe yaşamın her ayrıntısında kendini göreceksin. Hiç kimse ben yokum diye hayıflanmasın bu öykülerde. Sağıma soluma bakmadan, yalnız bir ağaç gibi ihtiyarlayıp gitmeyeceğim. Yaşadığım kentte, akan canlı insan trafiği içinde yürüyorum. Bu şemada gördüğüm, her an canlı, en yakın bahara ne kadar da aç insan, çiçek açmaya hazır. Birçoğu bireysel yükünü kamburunu sırtlamış, ağır kaygılı, gelecek olan bir ön güne ve çok sesli seslere kendini bırakmış. İnanılmaz yaratıları, kıyıda köşede aydınlık kalmış, insan öbekleri önümden geçmiyor değil. Şu an size elimdeki kalemle, toprağa bir buğday başağı resmini çizerek bunları anlatıyorum.  Gençliğimden beri kendimi kaptırmıştım, emeğin ellerde gülen somut neşesine, bir seyyar satıcı olma özgürlüğüne. 1977 &#8211; 78 pırıl pırıl lise mezunuydum, süreçte önüme gelen, bürokrasi düğme ilikleme, koltuk işlerini ellimin tersiyle iteklediğim doğrudur. Biliyorum, en azında yaşadığım topluma, halklara, inançlara karşı bir zararım yoktu. Çünkü kendi iyiliğini düşünen, başkalarının iyiliğine de çalışır, en azında buradan başlayarak birbirimizi anlayabiliriz.Ancak gerçek tarih gösteriyor ki, yaşadığımız toplum gerçekliği, dört &#8211; beş senede bir gelen sandıklı seçimin bile hiç dokunmadığı, tek düşünce doktrini &#8221; siyasi partiler kanunu&#8221;  vs. hiç değişmeden devam ediyor. Çok uzun bir aralıkta parti başkanların arada bir isimleri değişse de, kendi çıkarları olduğu sürece, bu yol güzergâhından son bir insan kalsa da hiç değişmeye niyetleri olmadığını görüyoruz. En alta ayağı toprağa basan, yerdeki bir canlıyı gören herkes, bu absürt sistemin sahteliğini, barışa karşı açıkça yürütülen düşmanlığı görebilir. Zorunlu eğitim ve öğretim, ebeveynlerin çizdiği çerçeve ruh hali, hep aynı düşünce, tek &#8211; tek aldığımız ne kadar çok şey var. Kendimizden verdiğimiz ruh ve ten sayısı oldukça fazla. Verdiğimiz ödünlerin tekrarı ise çok, acı çektirilen bir varlığın hissettiklerini es geçen meşru akıl, TV, gazeteler, hiçbir ahlak yazmıyor. Ne yazık ki, aklın kötü alışkanlıkları ve karanlık yönümüz, çoğunluğun içinde her zaman kendini haklı gösterebilir. Soluk almak neyse, her gün yeni bir şeyler öğrendiğimiz yaşam, bize yeni bir şeyler öğretiyor. Aşk ve nefrettin birbirini beslediği bir dünyada bu daha iyi. Bu sebeple, en azında birini tutkuyla sevmeyi de öğrenebiliyoruz. Sevilen değil de, bil fiil insan ve doğanın bütünselliğini seven olmak, sonsuz gerçeğe en yakın başlangıç.Yaşam mücadelesinde, insanın içinden geçen, düşünce ve inanç geleneği bugünden geleceği adım adım örüyor. Biz farkında olmazsak da, her güne düşen onlarca doğum gerçekleşiyor. İyi okurlar bilir, gerçekçi &#8211; toplumcu edebiyatı yazanların sayısı her geçen gün azalıyor. Ama var olan sisteme ayak uyduran özdeş olduğunu beyan eden yığınla kitap var ve de yazılıyor. İnsan ne yaparsa yapsın, yaşamdan kaçamadığı, sevgi duygusunu daha yoğun hissettiği zamanları da olmuştur. Bu sonsuz zaman diliminde, evrensel sevginin ve acının bedeli ödenmiş, yüreğimizin kanatlarına değen, iyi ve kötü birkaç günümüz muhakkak vardır. Yaşamımızda bu gelgitlerin sayısı az  olsa da, geçmiş günler bulut bulut yüzüme değip geçiyor, bir hüzün deniziyle ıslanıyorum. İşte yaşadığımız yerlerde ayak bastığımız her sokak başı, dört yol kavşakları ve her yöne açılan kentin kapıları, geçmişten bu güne bir hatırat, sıcak bir merhaba taşır. Heyhat, hayatımızda önemsediğimiz onlarca gün zihnimizin bir yerine iyi veya kötü işlenmiş, onu oradan çıkarıp atmak ne çare! Henüz heterodoks inanç &#8221; Nas &#8221; ekonomik modeline geçmediğimiz aynı iktidarın uzadıkça uzayan,&#8221; atı alan Üsküdar&#8217;ı geçti&#8221;  başka yılları. Çok uzak bir tarih değil. Tarih  2020  ve öncesi, Türkiye &#8216; nin her hangi bir ili ve ilçesinde kiracı olarak yaşayabileceğimiz bir ortam vardı. Başka bir yere taşınmak fikri ortanca kızımın önerisiydi, o öneriyi kırk yedi sene yaşadığım ilçenin sınırları içinde, zihnimin derinliklerinde saklı tutuyorum. Annem babam ve gençliğin büyülü yılları arasında, bin bir çelişki ortamında olgunlaştım ve büyüdüm.  İlk çocuğum dünyaya gözlerini açtığında, bir ya da iki kardeşi daha olsa kötü olmaz diye içimden geçirdiğim çok olmuştur. Öyle ya! Çocukluğumuzdan beri yaşam öykülerimize giren masumane bir ben &#8216; di bu. Kimi bilir, belki bizde bu isteği bir gün yerine getiririz. Eski zamanların masalımsı bir anlatısı gibi gelirdi, bu çok nüfuslu hanelerin örnekleri. Ondandır hep söylenegelen o varsıllık türküleri hiç aklımdan çıkmıyordu. Bu pencerede ailecek gelgitler yaşadığımız, başka bir yere taşınmak fikrine öyle kolay kolay kabullenmediğimi söyleyebilirim. Ve gitmek zamanı gelip kapıya dayanıyor, henüz sobaların kaldırılmadığı bir mevsimin, aynı yılı, nisan ayının 17 &#8216; si cuma günü iki kişilik yalnızlığımızla, Seferihisar &#8216; a kiracı olarak taşınıyoruz. İşte bu birkaç iyi ve güzel günlerden bir günün baştan çıkarıcı öyküsü zihnimde dolaşıp duruyor. Düşün gücü: Bu sakin kasabanın mavi yamacına otururken, sahil kenarı, güneşin batışı, şiirsel bir dil imgeler kurma ihtiyacına kendini açıyor. Yazın tutkusuna insan kendini kapatmazsa, çiçek açan bir kiraz ağacın rengârenk bir meyve veren, yeşil dalına ve gölgesinde dinlenmeye benzer. İşte orada genç bir çocuğun elinde, nesne dediğimiz kitap çiçek açmış. Doğa ve insanla bütünleşen, düşüncenin evrensel açlığı bizi bekliyor, yaz yazabilirsen. İşte en aşağıda zar kanatlı böcek karıncalar arasında açlığı giderme dayanışması, tok karınca aç  aç karınca için yediği balı çıkarıyor. Kütüphaneler dolusu bu kadar okunacak kitap varken, insan neden kitap yazmak için kendini bu kadar paralar. Bu sorunun cevabı: yazan herkesin kendi beninde saklı tuttuğu, ya ellerin işlediği bir emek, ya da insanın birbiriyle çekişmesinin bir yansımasıydı. Hiç niyetim değil, içi boş başaklar gibi boy uzatmaya. Martıların kanadıyla iki mavi rengin arasında, denizin mavisini kalemle taramak daha ekinsel bir tavır. Ama yazmak yine yazmak, hiçbir şey yapmamaktan daha iyidir. Eğer yazmazsam, düşünebileceğim her şey yedi iklim dört mevsim acı çeker. Evet, yazdıklarımıza birkaç göz gezintiye çıkmazsa, düşünmenin de hiçbir anlamı kalmaz. Kendime karşı bir  itiraz, bir karşı koyuş, bir toplumsal dokunuştu, tel örgüleri ve sınırları olmayan bir dünyayı düşlerken de özgürlük duygusunu bir nebzede olsa yazmak ihtiyacımı karşılıyordu. Yine düşün yoluyla  herkesin kendince bir cevabı vardı. Bak, aşağıda! Bir tarafta kartal ve kurtların başarılı dayanışma duygusu, diğer tarafta ise serçe ve köstebeklerin başarısızda olsa dayanışmaları bir arada. Zar kanatlı &#8221; böcek &#8221; karıncaların biz insanlara küçücük beyinleriyle ders verdiği  genel bir olguları var,&#8221; bal tutan parmağını yalar &#8221; yozlaşmanın aptallaştırdığı her türlü çıkar ilişkisi, nakaratını boşa çıkaran tok karıncanın, aç karınca için yediği balı çıkarması en çarpıcı dayanışma pratiğini ele veriyor. Görebilene çok önemli bir doğa yasası. İşte insan ve doğanın önümüze çıkardığı engelleri yazmazsam hep bir eksiliyorum. Bütün bunların hepsini hayal ettiğimiz sürece kalemimizin ucu  daha iyi bilenir.Ama benim en aşağıda görmezden gelemeyeceğim bu kadar, doğa ve insan çelişkisi varken, yazmazsam bir tarafım hep eksik kalacak. Benimde sığındığım yazın düşün gerekçem bu. Üstümüzde, mavide bir başka süzülen martılar geçiyor, bir bir. Bugün sokaklar ne kadar kalabalık, sanki işlek birer kasaba, çiftiyle &#8211; çubuğuyla.  Temmuz alıp başını gitmişti, ağzındaki maskeyi Ağustos ayına bırakırken, iki iğneye ne kadar da kaygılı, aşılı.İşte tarih 01 Ağustos birkaç ay sonra, küçük kardeşim Hüseyin Şeker ve sevgili dengbej Hasan Karakaya  aynı gün bize misafirliğe gelmişlerdi Seferihisar &#8216; a. Sanki yılların hüznü bütün yüküyle omuzlarımızdan kalkmıştı. Anne mi ve baba mı, yaşadığım ilçe olan Narlıdere &#8216; de ebedi mekânlarına &#8221; toprağa &#8221; uğurlamıştık. İçim içime sığmıyor, ikinci gurbetten başka bir yerleşim yerine gitmeyi hiç istememiştim. Ama ne çare, kızımın bu isteğine uymaktan başka bir şey elimden gelmiyordu. Seferihisar &#8216; a taşınalı, adres değişikliği vs. derken dört ayı geride bırakmıştık. Yarım asra yakın yaşanmışlıkları unutmak ne mümkün. Nisan ayının kazma saplarını sadece köylerde bıraktığı bir eşikte. Türkiye &#8216; ye Çin &#8216; in Wuhan kentinden giriş yapan Corona virüsün beşinci ayı, kısmi sokağa çıkma  yasakların saat: 17:00 &#8216; den sonra kalkmasıyla birlikte, herkes kendini, ya deniz kenarı ya da nefes alabileceği bir yerlere atıyordu.   Bizde ailecek, o akşamüzeri deniz kenarına oturmak üzere, kardeşim Hüseyin Şeker, Hasan Karakaya &#8216; la birlikte  Sığacık &#8216; ta müzisyen Serkan Öker ve birkaç tanıdık dostla rastlaşıyoruz. Sığacığın denize en yakın yerine, bir &#8211; iki kanepe ve kaldırımın parke taşlarına belli aralıklarla oturup yosun kokusu ve Ağustos rüzgârı sohbetlerine kendimizi bırakıyoruz. Martıların deniz kenarına dekor niyetine konulan taşlara çekildiği saatler. Bir dinlencede benim gibi, senin gibi, herkesin insan olduğunu algıladığımız bir içecek, bir demle geçen hoş vakitler. Hayatımın en güzel günlerinden birini o gün orada sevdiklerimizle şarkı, türkü ve şiirlerin eşliğinde hep birlikte yaz akşamların sıcaklığını yaşamıştık. Nezaket çerçevesinde bizde oturabilir miyiz diyen herkese soframıza açıyoruz. İkişerli &#8211; üçerli üniversite öğrencileri Sivas ve Ankara yöresinin türkülerini bizlere söylediler. Bize kulak misafiri olan, iskeleye bağlı bir tekneden arada bir yükselen bir ses, &#8221; baba &#8221; patlat bir şiir demelerini unutamıyorum. Sığacığın sıcak sohbetlerinden olsa gerek, kulak misafiri olan insanlar, bizden müsaade isteyerek oturabilir miyiz, sorusuna cevaben, nezaketle oturabilirsiniz cevabını veriyoruz. Dönen çarkı bir tersine döndürebilirsek, en azında hayalimize bir adım daha yakın olduğumuzu hissederdik. Ekonomik anlamda azda olsa taksitle, bir barınma hakkına ve ayağımızı yerden kesen dönen tekerleğe binmek umudumuz canlı ve gerçek bir hayalimizdi&#8230;yarına adım atabiliyorduk. Veya taksitle bütçemize uygun bir yapılandırmayla cebimizin sıcaklığına göre aylara bölüyorduk. Ama nerede! Birbirinin tekrarı ulus &#8211; devletlerin değişmeyen &#8221; tek kimlik  &#8211; tek inanç &#8221; doktrin yasaları insanca yaşamın önünde engeldi. Ta yukarıdan suyu kesilen ülkelerin tek adam yellendirmeli iktidarların uzun yıllara varan ömrü.  Daha düne kadar terörist Golani &#8216; yi Beyaz sarayda  ağırlayan Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donalp Trump ayrıksı bir dille,Egemenlerin kakırdayan kibriyle kaç eşiniz var demesinin aymazlığı, kadına verdiği değeri gösteriyor. Türkiye ve Ortadoğu ülkelerine biçilen doğal yıkımlar, ülkeden ülkeye farklı nüksedebiliyor. Türkiye Amerika Birleşik Devletlerinin   Türkiye büyükelçisi Tom Barrack  &#8216; ın Ortadoğu &#8216; ya en uygun yönetim şekli monarşidir demesinin en belirgin şekliyle, ne kadar kaos, o kadar da özel mülkiyet tahakkümü, savaş kıtlık ve tek adam yönetimlerin yozluğu anlamına geliyordu. Sokaktaki her insanla eşit olmadığımızı biliyoruz. Ama eşitlikçi bi düşünceyi sonuna kadar savunmak için, yönetenlere her zaman sorgulayan bir sözümüz vardır.Bu kadar duyarsızlığın bir araya geldiği mevcut siyasi yapıların, gelecek ön güne dair bir plan ve programların olmaması ne kötü bir gündem, hiç yanıltıcı değil. İktidar ve  muhalefet giderayak yoluna devam ediyor, safralarıyla birlikte tek tip, tek renk. Uzun yıllardır tek adam, tek mührün şişinmesine kendini bırakan, yüzden ellinin bir tık üstü. Yürürlükteki anayasayı nasıl ihlal ettiklerini, bu soygun düzeni haber veriyordu. Bu iki meşru siyaset dili: Adalet ve hakkaniyet yani eşitlik duygusunu geliştireceği yerde her şey yerle yeksan bozuk. O halde, bunların dinci ve ulu solcu söylemlerini bir bir geçelim. İşte hiç bir inancın kitabını okumayan karınca, serçe, köstebek ve börtü böcekten öğrenebileceğimiz ne kadar çok dayanışma örneği var. Yaşama karşı dolup çoğalan ve ölen insan, doğal olarak okuyabiliyorsan oku, işte sana bir kitap. Bil fiil doğanın bütünselliği önümüzde duruyor, sayfaları açarak başlayabilirsin&#8230; Ali Şeker</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/eger-yazmazsam-dusunebilecegim-her-sey-aci-ceker/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Enfal’in Sessizliği:Tanınmayan Acılar ve Kırılan Kardeşlik</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/enfalin-sessizligitaninmayan-acilar-ve-kirilan-kardeslik/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/enfalin-sessizligitaninmayan-acilar-ve-kirilan-kardeslik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Apr 2026 15:41:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Hüsamettin Turan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=7400</guid>

					<description><![CDATA[Enfal’in Sessizliği Enfal’in Sessizliği: Tanınmayan Acılar ve Kırılan Kardeşlik Enfal Operasyonları, yalnızca belirli bir döneme ait askerî bir]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img width="600" height="400" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/enfal.jpg" alt="enfal" decoding="async" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/enfal.jpg 600w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/enfal-300x200.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 600px) 100vw, 600px" loading="lazy" />																<!DOCTYPE html><br />
<html lang="tr"><br />
<head><br />
<meta charset="UTF-8"><br />
<title>Enfal’in Sessizliği</title></p>
<style>
    body {
        font-family: Arial, sans-serif;
        line-height: 1.4;
        margin: 20px;
        color: #222;
    }
    h4 {
        margin-bottom: 8px;
    }
    p {
        margin: 6px 0;
    }
</style>
<p></head><br />
<body></p>
<h4>Enfal’in Sessizliği: Tanınmayan Acılar ve Kırılan Kardeşlik</h4>
<p>Enfal Operasyonları, yalnızca belirli bir döneme ait askerî bir operasyon değil; bir halkın varlığına, hafızasına ve geleceğine yönelmiş sistematik bir imha sürecidir.</p>
<p>Saddam Hüseyin rejimi altında özellikle 1980’li yılların sonuna doğru yoğunlaşan bu süreçte, yüz binlerce Kürt sivil hedef alınmış; yaşlılar, kadınlar ve çocuklar dahil olmak üzere geniş bir toplumsal kesim zorla yerinden edilmiş, toplu infazlara maruz bırakılmış ve Musul çöllerinde kitlesel mezarlara gömülmüştür.</p>
<p>Bu tablo, yalnızca savaşın kaçınılmaz bir sonucu olarak değil, bilinçli ve planlı bir yok etme politikasının tezahürü olarak değerlendirilmelidir.</p>
<p>Uluslararası hukuk bağlamında Soykırım kavramı, Birleşmiş Milletler tarafından 1948 yılında kabul edilen sözleşme ile açık biçimde tanımlanmıştır. Bir etnik ya da ulusal grubun kısmen veya tamamen ortadan kaldırılması amacıyla gerçekleştirilen eylemler bu kapsamda değerlendirilir.</p>
<p>Enfal sürecinde belgelenmiş olan sistematik köy boşaltmaları, sivillerin toplu şekilde ortadan kaldırılması ve özellikle Halepçe Katliamı gibi kimyasal saldırılar, bu tanımın unsurlarıyla büyük ölçüde örtüşmektedir. Bu nedenle başta Avrupa’daki birçok parlamento olmak üzere çeşitli uluslararası aktörler bu süreci açıkça bir Soykırım olarak tanımlamıştır.</p>
<p>Ancak burada asıl çarpıcı olan, bu tanımanın küresel ölçekte eşit ve tutarlı bir karşılık bulmamasıdır. Özellikle Müslüman çoğunluklu ülkelerin büyük bir kısmının bu trajedi karşısındaki sessizliği, yalnızca diplomatik bir tercih değil; aynı zamanda derin bir siyasal ve ahlaki çelişkinin göstergesidir.</p>
<p>Ümmet, kardeşlik ve ortak kader gibi kavramların sıkça dile getirildiği bir coğrafyada, Kürtlerin maruz kaldığı bu büyük yıkımın görmezden gelinmesi, bu söylemlerin inandırıcılığını ciddi biçimde zedelemektedir. Söz konusu olan Kürtler olduğunda, evrensel değerlerin, insani duyarlılıkların ve komşuluk hukukunun askıya alındığı yönündeki algı, tarihsel deneyimlerle beslenmektedir.</p>
<p>Bu sessizlik yalnızca devletler düzeyinde değil, toplumlar ve entelektüel çevreler düzeyinde de hissedilmektedir. Bölgenin seküler kesimlerinin önemli bir kısmı da Kürtlerin yaşadığı bu derin travmaya karşı yeterli bir empati geliştirememiş; en azından sembolik düzeyde bir taziye ya da dayanışma dili oluşturamamıştır.</p>
<p>Oysa böylesi büyük ölçekli insanlık suçları karşısında gösterilecek en küçük bir insani refleks dahi, mağdur topluluklar açısından büyük bir anlam taşır. Bu eksiklik, yalnızca politik bir suskunluk değil; aynı zamanda kolektif vicdanın sınırlarını ortaya koyan bir göstergedir.</p>
<p>Kürtlerin yaşadığı acılar, yalnızca geçmişte kalmış olaylar değildir; bugün hâlâ hissedilen, aktarılan ve derinleşen bir toplumsal hafızanın parçasıdır. Toplu mezarlar, kayıp yakınlar, boşaltılmış köyler ve parçalanmış aileler bu hafızanın somut izlerini oluştururken; tanınmama, görmezden gelinme ve yalnız bırakılma duygusu bu travmayı daha da ağırlaştırmaktadır.</p>
<p>Bu nedenle mesele yalnızca fiziksel yıkımın büyüklüğü değil; aynı zamanda bu yıkım karşısında sergilenen ya da sergilenmeyen insani ve ahlaki tutumdur.</p>
<p>Kardeşlik, yalnızca söylemle kurulan bir bağ değildir. Gerçek kardeşlik, acının paylaşıldığı, yasın tanındığı ve en azından sessiz bir dayanışmanın gösterildiği anlarda anlam kazanır.</p>
<p>Kürtlerin yaşadığı bu tarihsel kırılma, tam da bu noktada, söz ile eylem arasındaki mesafeyi görünür kılmaktadır. Beklenen, büyük politik hamlelerden önce, basit ama derin bir insani duruştur: görmek, kabul etmek ve acıyı paylaşmak. Bu yapılmadığında, geriye yalnızca boşlukta yankılanan sözler ve giderek derinleşen bir kırgınlık kalmaktadır.</p>
<p></body><br />
</html></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/enfalin-sessizligitaninmayan-acilar-ve-kirilan-kardeslik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Boyanın Altındaki Hatıralar</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/boyanin-altindaki-hatiralar/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/boyanin-altindaki-hatiralar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Apr 2026 15:16:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Hasan Dede]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=7393</guid>

					<description><![CDATA[Boyanın Altındaki Hatıralar Bir kaldırım kenarında, eski bir boya sandığının başında otururken anlıyorsun; bazı meslekler sadece ekmek kapısı]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-video" style="width: 600px; height: 400px; overflow: hidden; margin: 0 auto;">
    <video src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/video-ayakabi-boyacisi.mp4" 
           style="width: 100%; height: 100%; object-fit: cover; display: block;" 
           controls>
    </video>
</figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>Boyanın Altındaki Hatıralar</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir kaldırım kenarında, eski bir boya sandığının başında otururken anlıyorsun; bazı meslekler sadece ekmek kapısı değildir, aynı zamanda hatıraların kapısını aralar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Uzunköprülü Veli Usta, fırçasını eline alıp ayakkabının üstünde gezdirirken sadece deri parlatmıyor aslında…</p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsanların geçmişine de dokunuyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sohbet arasında öyle bir şey söylüyor ki, insan bir an durup düşünüyor! “Boyaya gelenlerin çoğu… yüzde sekseni çocukluğunda bu işi yapmış,” diyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kimi okul harçlığını çıkarmış, kimi evine katkı sunmuş.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Küçük yaşta, küçük taburelerin üstünde, büyük hayatlara hazırlanmışlar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve bir anda fark ediyorsun…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir ayakkabı boyası, aslında geçmişin üstüne çekilen ince bir hatırlama cilası gibi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ben de kendi çocukluğuma gittim o an.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Varto’nun sokaklarına… Elimde cam şişede buz gibi limonata, güneşin altında seslene seslene dolaştığım günlere… Evet, ben hiç ayakkabı boyamadım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ama emeğin ne demek olduğunu, alın terinin nasıl bir şey olduğunu o sokaklarda öğrendim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">O gün, sandığın arkasına geçip fırçayı elime aldığımda, bir ritüelin parçası oldum sanki.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Belki ustalık değildi yaptığım… ama bir saygıydı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Geçmişe, emeğe, o sade ama onurlu hayata duyulan bir saygı…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Veli Usta’nın samimiyeti de cabası…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sözleri süslü değil ama yerli yerinde. Hayat gibi… sade, gerçek ve biraz da yorgun.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ayakkabımı boyatamadım o gün. Çünkü ayağımda spor ayakkabı vardı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ama içimden bir söz verdim kendime! İlk deri ayakkabımı giydiğim gün, o sandığın başına oturacağım…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve o fırça, bu kez sadece ayakkabımı değil, içimde kalan bir eksikliği de tamamlayacak.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çünkü bazı şeyler zamanında yapılmaz… Ama vakti gelince insan yine döner, tamamlar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hayat da biraz böyle değil mi zaten dostum… Eksik kalan yerlerimizi, yıllar sonra tamamlamaya çalışmak.</p>



<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>Eğitimci Hasan Dede</strong><br></p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/boyanin-altindaki-hatiralar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/video-ayakabi-boyacisi.mp4" length="13991061" type="video/mp4" />

			</item>
		<item>
		<title>İnsan kendi toprağında yazar olabilir mi?</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/insan-kendi-topraginda-yazar-olabilir-mi/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/insan-kendi-topraginda-yazar-olabilir-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 Apr 2026 18:11:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Akman Gedik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=7276</guid>

					<description><![CDATA[Hazreti İsa’ya atfedilen, “Kimse kendi memleketinde peygamber olmaz” sözüne binaen acaba yazarlar içinde aynı söz söylenebilir mi? Söylenecekse]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="600" height="400" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/akmann.jpg" alt="akmann" class="wp-image-7277" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/akmann.jpg 600w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/akmann-300x200.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 600px) 100vw, 600px" data-mwl-img-id="7277" /></figure>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/hz-isa-akman.mp3"></audio></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph">Hazreti İsa’ya atfedilen, “Kimse kendi memleketinde peygamber olmaz” sözüne binaen acaba yazarlar içinde aynı söz söylenebilir mi? Söylenecekse nedenleri-sebepleri ne olaki? Denilir ki, Hz. İsa kendi memleketinde (Nasıra) insanlara kendi düşüncelerini anlatmak/aktarmak isterken ilk başlarda kabul görmez. Yakınları, çevresi onu tanıdıkları için ondaki meziyetleri kabullenmezler. Ya da kabullenmek istemezler. Bu duruma binaen yukarıdaki sözü söylediği söylenir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Düşündüm tek peygamberler mi kabul görmez. Acaba meziyeti olan herkes için mi geçerli bu ”önyargı”, bilemiyorum. Muhtemelen yazarlar içinde bu böyledir. Dolayısıyla bizim coğrafyamızda da durum farklı değildir. Duyduğum ya da haberdar olduğum çok arkadaşım yakın çevresinin bu yönlü serzenişlerine maruz kalmış. Anlatırlarken ki iç burukluklarını görüyorum. Ben de bundan azade değilim elbette. ”Kitaplarla uğraşmaktan bir evi(m) bile yok. Anlıyor musun?”.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kendimden başlayayım. İlk kitabım çıkınca ben de bir heyecan bir heyecan sormayın. Sırt çantama birkaç kitabımı alıp çarşıya çıkmıştım. Tanıdık bir abiyle karşılaştık. Hal hatırdan sonra ilk şiir kitabımın çıktığını söyledim ve çıkarıp bir tane vermek istedim. İstemez gibi elininin tersini havaya salladı. Ardından, ”sizin başka işiniz mi yok, bu işlerle uğraşıyorsunuz” dedi. Abi çok politikayı bilmeyip ama sıkı politik takılan biriydi. Yakında devrim olacak, şiir boş bir heves diye düşünüyordu herhalde. Üzülmüştüm haliyle.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ama yazma maceram artarak devam etti. Her kitabım çıktığında bulunduğum şehirde okuma günlerim oldu. İnsanlar kabul ettiler öyle ya da böyle. Ondan sonra o abi her kitabım çıktığında beni arayıp ısrarla, ”bir tane imzalı istiyorum” derdi. Düşündüm nerden nereye. Sonra dedim ki yazmak kalbinin sesini dinlemektir, başkasını değil. Israr etmektir. Başkalarının moral bozuculuğuna aldırış etmemektir. Aklı yüreğe indirmektir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">En çok da, ”ne işlerle uğraşıyor, başka işi yokmuymuş” sözü en geçer söz ağızlarda dolaşan. Acaba neden? Meziyetleri olan insanın kendi toprağında değeri neden yeteri kadar bilinmez. Muhtemelen bunun çok nedeni vardır, tek bir seçeneğe mahkum etmek doğru değildir diye düşünüyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İsmi ve imzası ‘büyük’ olan yazar/şairlerde zamanında aynı sözlerle karşılaştılar mı acaba? Elimde çok bilgi yok, olanlardan yazayım. Hepsinden haberdar olmasakta Franz Kafka, Jamec Joyce, Tolstoy, Proust ve Virgina Woolf gibi yazarların yazın işinin ilk başlarında yakın çevrelerinden ya da ailelerinden destek görmediği, hatta küçümsendikleri bilinen bir gerçektir. Kafka’nın babası oğlunun yazarlık tutkusunu ciddiye almadı. Yaramaz bir uğraş olarak gördü. Kafka babasıyla olan bu ilişkisini&nbsp;<em>Babaya Mektup</em>&nbsp;adlı eserinde ayrıntılı olarak anlatır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yine Virginia Woolf’un ailesi onun yazarlığına mesafeli davranmıştır. Woolf kendi yeteniğine güvendi.&nbsp;<em>Dalgalar</em>&nbsp;ve&nbsp;<em>Kendine Ait Bir Oda</em>&nbsp;eserleriyle feminist ve modernist edebiyatın önemli temsilcilerinden oldu. Tolstoy keza öyle genç yaşlarda disiplinsiz yaşamı, devamlı olarak ailesinin eleştirilerine maruz kalmıştır. Ailesi onun yazarlık serüvenine mesafeli yaklaşmış.&nbsp;<em>Savaş ve Barış</em>,&nbsp;<em>Anna Karenina</em>&nbsp;kitaplarıyla tek Rusya’da değil dünya edebiyatında haklı bir yer edindi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kuvvetle ihtimaller çok. Yine bunun psikolojik, toplumsal, siyasal birçok nedeni olabilir. Ya da bazen insanlar ‘toplumsal rolleriyle’ hareket edebilirler. İnsan içine doğduğu kültürel mirasın taşıyıcısı oluyor kimileyin. Bazen hazır kanaatlerini cebinde taşıyor. Çok araştırmadan, çoğu kişi tarafından söylenen ‘standart’ kelimeleri kullanabilirler.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Varsayalım kişi yazarlığa adım atmış, kitapları çıkıyor. Onu tanıyanlar şayet çocukluk arkadaşı, komşusu, okuldan arkadaşı, iş arkadaşı veya aynı politik ortamın arkadaşı olmuşlarsa onu tanıdıkları gibi görürler. Onun meziyetleri onların ‘algı duvarına’ çarpar durur. Ürettiklerini görmezden gelebilirler, kulakları ‘hasarlı’ olabiliyor. Onu farklı görmezler ‘dünün sümüklü’ arkadaşıdır onlar için. Beraber kuzu gütmüşler belki, okulda aynı kıza asılmışlar. Aynı derede yüzmüşlerdir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ortamlarda ondan bahsedilecekse geçmişte kalan anılarıyla anlatırlar. Çoğu zamanda en anormal durumunu anlatırlar. Hep aşağılarda bir yerde gösterirler. Verdikleri örnekler iyi olmayan örneklerdir genelde. Olanları tenzih edeyim yine de. Yani geçmişte bildikleri o insan ‘seviye’ olarak onlardan yukarıda olamaz. Çünkü bu insan ‘onların bildiği’ kişidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zira mana itibariyle ‘doğulu toplumlar’da tanınmak aile üzerindedir daha çok. ‘Kimlerdensin’ sözü ‘altın kıymetinde’. Yakınları, arkadaşları, akrabaları veya politik arkadaşları bu yeni durumu kolaylıkla pek kabullenmezler. Çoğu zamanda pragmatik, çıkar üzerinden değerlendirdiklerinden yazarlık diğer mesleklere oranla göz önünde olan bir iş değil.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir doktorun gündelik hayattaki faydası daha fazla olabilir bu insanlara. Öyle ya da böyle bir işleri düşebilir doktora. Ya da bir avukat ile tanışmak işlerine daha mantıklı gelir. Belediye memuruna işleri düşebilir. Pratik sonuçları var. Çünkü görünür iş yapıyor bu meslekler. Çoğu insan pratik faydasını görmediği bir şeyi benimsemezler kolay kolay. Benimsemedikleri içinde ‘küçümseme’ yoluna giderler.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir de kabul görmüş, nesilden nesile aktarılagelen, ”sanat karın doyurmaz” sözüne çok inanırlar. Karınlarının doymadığı bir işle uğraşmak onlar için boş meşgale. Elbette bizim gibi toplumlarda yazarlığın maddi bir getirisi yok. Bu bilinen bir gerçek. Yazarların çoğu kitaplarından, yazdıklarından geçimini idame ettirmezler. Mutlaka başka işlerde çalışmak zorundadırlar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yazarın başarılarını, üretkenliklerini küçümseme yoluna giderler. Kıskançlıkta olabilir pekâlâ. Sanki tüm bu yapılanlar onların hakkıymış da, olamamış gibi bir hisse kapılmış olabilirler. Ya da toplumun günümüz itibariyle genel geçer trendleri var. Nedir bunlar: iş, ev, araba. Hayat bunlardan ibarettir onların nazarında. Bunu bilir bunu söylerler.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Oysaki, yazarlığın zorluklarını bilmezler. Fakat yazar kendi toplumunun dışında tanınıp, benimsenince ya da takdir edilince ondan sonradır ki, ancak kendi toplumunda bilinir. Tanınmak genelde ‘dışarı’da oluyor bizim gibi toplumlarda. Yani kitapları okununca, ismi bilinince ancak kendi toplumunda kabul görür.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu sefer de yakın çevresi, akrabaları, arkadaşları ondan bahsederken hep, ‘yakın, dost, iyi bir arkadaş’ profilini üflerler kulaklara. Yazar tanınsa, saygı görse bile yakın çevresine, akrabasına, arkadaşına kendini tam olarak kabul ettirmekte zorlanır çoğu zaman. Çünkü o, ”fılankesin oğlu/kızı”dır. Edebi kimliğini ciddiye almadıkları için yazar da çoğu zaman kendini yalnız hisseder.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Daha birçok faktörden dolayı yazar kendi yakın çevresiyle ilişki kurmakta zorlanabilir. Kanımca yazar tüm bunların dışında kendini eserlerine/yazacaklarına odaklanıp yazma öğrencisi olma yolundaki yolculuğuna aralıksız devam etmelidir. Çünkü tarihin kayıt defterine not düşmekte yazarın yoludur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Başarı ve takdir edilmek elbette iyidir ama bu yazarı tek başına tarihin, yaşamın ve zamanın şahidi yapmaz. Daha iyi nasıl yazabilirimin arayışçıdır o. O derdi olan bir insandır. Kendini çevrelleyen koşulları öğrenir. İçine doğduğu kültürel iklimin alanı içindedir. Öğrendiklerini işleyip, sorumluluk duyup tekrar yansıtır. O öğrenmenin daimi öğrencisidir. Yaralarını yazarak tamir ve tabir ediyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sözü Mark Twain ile bitirelim:&nbsp;<strong>“Hayallerinizi küçümseyenlerden uzak durun! Ruhu küçük insanlar başkalarını da daraltmak, azaltmak ister.”</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Akman Gedik</strong></p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/insan-kendi-topraginda-yazar-olabilir-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/hz-isa-akman.mp3" length="4892673" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>Alman militarizminin yükselişi, zorunlu askerlik ve tarihteki izleri</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/alman-militarizminin-yukselisi-zorunlu-askerlik-ve-tarihteki-izleri/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/alman-militarizminin-yukselisi-zorunlu-askerlik-ve-tarihteki-izleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 10 Apr 2026 17:39:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Yücel Özdemir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=7235</guid>

					<description><![CDATA[Almanya’da son birkaç yıldır “Avrupa’nın en büyük ordusu” olma yolunda atılan adımlar, militarizmin ihtiyaçlarına göre halkı savaş politikalarına]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img width="640" height="427" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/ozdemir-1024x683.png" alt="özdemir" decoding="async" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/ozdemir-1024x683.png 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/ozdemir-300x200.png 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/ozdemir-768x512.png 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/ozdemir.png 1536w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" loading="lazy" />													</p>
<p>Almanya’da son birkaç yıldır “Avrupa’nın en büyük ordusu” olma yolunda atılan adımlar, militarizmin ihtiyaçlarına göre halkı savaş politikalarına dahil etme aşamasına geldi. Mali donanım ve silah donanımı için bütçede borçlanma üst sınırını kaldıran sermaye partileri, geçtiğimiz yaz aylarında zorunlu askerliğin önünü açan “reform” konusunda da anlaşmıştı.</p>
<p>Yeni düzenlemede en göze çarpan 2007’den sonra doğan erkeklere gönüllü, 2008’den sonra doğanlara ise zorunlu yoklama yapılması olmuştu. Böylece, asker sayısının hedeflenen 260 bine gönüllülük temelinde ulaşmaması durumunda, yoklama yapılanlar arasında zorunlu askerliğe almalar başlayacak.</p>
<p>Buna karşı ülkede tartışmalar ve protestolar devam ederken, geçtiğimiz hafta sonunda, 1 Ocak’ta yürürlüğe giren askerlik reformunda 18-45 yaşları arasındaki erkeklerin, üç aydan fazla yurt dışında kalmaları durumunda bağlı oldukları askerlik şubelerinden izin almaları şartının da yer aldığı ortaya çıktı.</p>
<p>Düzenlemede şöyle deniliyor: “Erkekler, 17 yaşını doldurduktan sonra, Almanya dışında üç aydan uzun süre yaşamak istediklerinde, ‘federal ordu’nun (Bundeswehr) askere alma dairelerinden izin almak zorundadır.” Gerekçe ise “Gerilim ve savunma durumu.” Yani Almanya ve NATO’nun belirlediği “gerilim ve savunma” halinde ordu, savaşabilecek durumda olan erkeklerin yurt dışına çıkışını sınırlayabilir ya da yasaklayabilir.</p>
<p>Alman basınında bu konudaki belirsizliklere dikkat çekildi. Örneğin eğitim ya da iş için yurt dışına gidenler de bu grup içinde yer alıyor mu? Yasada buna verilmiş bir yanıt yok. Ayrıca, orduya bildirimde bulunmadan üç aydan fazla yurt dışında kalanlara ne türden ceza verileceği de belirsiz. Daha doğrusu yasada bir ceza öngörülmüyor.</p>
<p>Tepkilerin ardından Savunma Bakanı Boris Pistorius, “Şu an erkekler için değişen bir durum yok. İster 17, ister 45 yaşında olsun; herkes elbette seyahat edebilir ve bunun için bir izne ihtiyaç yok” açıklamasını yaptı. Ancak, yasada bir değişikliğin yapılacağını söylemedi. Dolayısıyla, pratikle uygulanamayacağı ilan edilen yasanın ihtiyaçlara göre devreye konulacağı bugünden söylenebilir.</p>
<p>Kapitalizmin gelişmesiyle, sermaye birikiminin artmasıyla pazar arayışlarına giren dönemin en büyük Alman devleti Prusya, ilk olarak 1814’te zorunlu askerlik uygulamasını başlattı. Alman-Fransız savaşından sonra 1871’de kurulan Alman İmparatorluğu, Prusya’daki zorunlu askerlik uygulamasını devraldı. 20 yaşına giren erkekler yedi yıl boyunca zorunlu askerliğe alınıyordu. Bu şekilde ulaşılan askeri güçle Almanya, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’na dahil oldu. Milyonlarca genç erkeğin silah altına alındığı ve ordunun “Ulusun Okulu” (Schule der Nation) ilan edildiği bu dönemde ulaşılan askeri güç, burjuvazinin adeta başını döndürüyordu. Sonu milyonlarca gencin hayatını kaybettiği yenilgi oldu.</p>
<p>Askeri olarak güçlü Almanya’nın kendileri için tehlikeli hale geldiğinden hareket eden müttefik ülkeler, yıkılan Alman İmparatorluğu yerine kurulan Weimar Cumhuriyeti’ne, Versay Antlaşması’yla zorunlu askerliği kaldırmayı dayattıkları gibi, asker sayısı da 100 bin ile sınırlandı. Bu sınırlar Hitler faşizmi döneminde, 1935’te iptal edildi ve Almanya yeniden büyük bir askeri güç haline geldi. Hitler faşizmi döneminde önce 1, sonra 2 yıl olan zorunlu askerliği reddedenler ve askerden kaçanlar idam ediliyordu. Bu sayede Hitler’in işbaşına geldiği 1933’te 115 bin olan asker sayısı İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı 1939’a gelindiğinde 4.5 milyona ulaştı. Savaşın bittiği 1945’te ise 17.3 milyona çıkmıştı. (bundesarchiv.de)</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bir kez daha cezalandırılan Almanya’nın, 1955’e kadar bir ordusu olmadı. 1956’da Sovyetlere karşı NATO’ya alınmasının ardından yeniden zorunlu askerlik uygulaması başlatıldı. İki Almanya’nın birleştiği 1990’da asker sayısı 500 bine ulaştı.</p>
<p>Soğuk Savaş’ın bitmesi ve oluşan yeni dünya dengeleri gözetilerek Almanya 2011’de zorunlu askerliği kaldırdı. Yerine gönüllü ve profesyonel orduyu öne çıkardı.</p>
<p>Ukrayna savaşıyla birlikte ise hızla askeri harcamalar artırılırken, 2025’te bugünkü “gönüllü-zorunlu” modeline geçildi. Şu anda 184 bin olan asker sayısını 2035’e kadar 260 binin üzerine çıkarmayı kararlaştıran mevcut hükümet, bu sayıya gönüllülük temelinde ulaşılamaması durumunda zorunlu askere alma yoluna başvuracak.</p>
<p>Tarihsel süreç ve aşamalara bakıldığında Almanya’da zorunlu askerlikle Alman sermayesinin pazar arayışları arasında doğrudan bir bağlantının olduğu rahatlıkla görülebiliyor. Bugünkü gelişmeler tesadüfi değil, tarihsel sürekliliğin parçası. Emperyalist devletler arasında çelişkilerin derinleştiği, pazar kavgasının kızıştığı günümüzde Almanya, hedeflerine bir kez daha askeri yoldan ulaşmanın hazırlıklarını yapıyor. Bu nedenle ülkedeki her genç erkeği ve gerektiğinde kadını, sermayenin çıkarları için potansiyel asker görüyor.</p>
<p>Tarihte yaşananlar halkın hafızasında yer edindiği için savaş, silahlanma ve zorunlu askerlik hep karanlık dönemleri, yıkımı anımsatıyor. Bu nedenle tepkiler yüksek. Her ne kadar mevcut hükümet bugün tepkileri yumuşatmak için geri adım atmış gibi görünse de amacından ve hedefinden sapmış değil. Bu nedenle hayatın her alanında zorunlu askerliğe, militarizme ve savaşa karşı mücadeleyi örgütlemek büyük bir önem taşıyor.</p>
<p><strong>Kaynak : Alman militarizminin yükselişi, zorunlu askerlik ve tarihteki izleri &#8211; Yücel Özdemir &#8211; Evrensel</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/alman-militarizminin-yukselisi-zorunlu-askerlik-ve-tarihteki-izleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bütün bu gördüklerimizin içinde bir tek güzellik aramak</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/butun-bu-gorduklerimizin-icinde-bir-tek-guzellik-aramak/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/butun-bu-gorduklerimizin-icinde-bir-tek-guzellik-aramak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Apr 2026 16:30:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Ali Şeker]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=7153</guid>

					<description><![CDATA[Bir yerden başka bir yere gitmek isteği, kendini farklı bir pencerede hissettiren, güzel bir gökyüzü. Zaman dilimi suyun]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img width="640" height="313" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-e1775752216267-1024x500.png" alt="unnamed" decoding="async" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-e1775752216267-1024x500.png 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-e1775752216267-300x147.png 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-e1775752216267-768x375.png 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-e1775752216267.png 1408w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" loading="lazy" />													</p>
<p data-path-to-node="0">Bir yerden başka bir yere gitmek isteği, kendini farklı bir pencerede hissettiren, güzel bir gökyüzü. Zaman dilimi suyun akışkan sesi gibi akıyordu, gökyüzü farklı bir pencerede toprağa yaklaştıkça. Evet, evet, en aşağıda, daha aşağıda!İnsanlığın umudunun olduğu yerde. Yılların yaşanmışlığı, aklı başında, sakin, korkusuz, orta yaşların ramağında duruyor. Güleç bir şubat güneşi içeri giriyor ve gençliğim yanı başımda uç vermeye başlıyor. Senede birde olsa, ocak ayının son haftasına sarkan yolculuk izleğim sömestri tatiliyle birlikte devam ediyor. Ölüme yatırılmış rütin bir yaşamdan kim uzaklaşmak istemez ki, işte ben de yaşadığım yerden bir kapı eşiği uzaklaşıyorum. Bir eksilen bir çoğalan, yaşamın diyalektiğine üç kişi daha karışıyoruz. Ey, insanlık gökyüzü sofrasındaki hakkımıza razıydık, sofraya üç kişilik yer açın. Yaşamımızda bazen bir resim, bir simge çok şey anlatır. Bütün bu gördüklerimizin içinde bir tek güzellik aramak ne kadar absürt bir şey. Her yer, Avrupa- Asya ve dünya insanı kokuyor, İstanbul &#8216; da olmanın mucizesini, matematiğini, çözebilene aşk olsun. En az yedi sekiz günlük zaman aralığında, İstanbul &#8216; un her rengine dokunmak şöyle dursun, bir tek rengine dokunmak bile oldukça zor. Henüz mevsimsel hallerinden bir şey kaybetmeyen kış mevsimi; kapı kuleden, kapıdan ani bir giriş yapıyor. Soğuk havalara denk düşen seferi hallerim, işte kentin farklı bir kaç kapısından içeri giriyorum. Yakası açık, her iki yakasında başka hayatlara dokunduğumuzda, bize kapalı gibi görünen yüreklerinde kapıları bir bir açılıyor. İşte o anlarda &#8221; Küçükçekmece Müzik Akademisi &#8216; nde &#8221; ana dilimde birkaç şiir seslendirme imkanı buluyorum. Ve sesim kendini zamanın çığlığına bırakıyor. Şubat ayının ilk başlangıç günleri: tarihi tam net olmasa da, resmi doğum günümü yine bu metropol kenti karşılıyor.</p>
<p data-path-to-node="1">İnsan bir soluk geçmişe giderken Avrasya&#8217; nın bileşkesi olan dikey beton yüklü bu &#8221; İstanbul &#8221; kentin ne kadar büyüdüğünü, Karadeniz &#8216; e, Marmara &#8216; ya taa Balkanlara yayıldığını görmek mümkün. Ve ben orta yaşların kamburunu omuzlarımda ağır aksak taşıyorum. Yine inanan, inanmak isteyen kişi tek tek anlatılan bir masala, bir çeyrek asra kendini bağlayabilir. Evrensel olan her şey, gerçek acının başka bir biçimiydi gözyaşlarıyla sulanan ortak mutluluktu. Bana benzeyen acı çeken ne kadar çok insan vardı, hepsi gerçek ayağı yere basan insanlardı. Başkaların isteğine etiyle kemiyle uyum sağlayan bir insan kitlesi ve haksızlığa uğramış milyonlar, açık havada yürümeye demir parmaklıklar da yoktu; toprağa düşen başaklar gibi baş kaldırmıyorsa suç bizdedir. Eğer gerçek istediğimiz doĝrultuda biçim almıyorsa, can &#8211; ı gönülden istemediğimiz, emek vermediğimiz için gerçekleşmez. Her haliyle hukukun işlemediği kalabalık sokaklar rahat, ben rahat değilim, her gün onlarca insanın ölüm gördüğü bir kentte, gider ayak insan kendini değersiz hissedebiliyor. Tarihi kentin tepelerine konumlanan semt içi mahallelerin &#8211; varoşların menzilinde her haliyle patlayan bir gençlik, bir silah. Boğaza nanik yapan çok katlı binalar, AVM &#8216; lerin yasa tanımazlığı parsel parsel her şey serbest, bir tek deprem toplanma alanı yasak. Ölümsüz zaman boşluğunda, insanlar doğası gereği sonbahar yaprakları gibi bir bir dökülüyor. Bir gördüğümüz insanı, içinde var olduğumuz senede görmek olası değil. Her ne kadar insan yerleşik olarak bu devasa kentte yaşamak istemezse de; insanı cezbeden, yedi tepesinde ayak izlerimizin silindiğini gördükçe, insan ister istemez bir hüzün bulutunun içerisinde buharlaşıyor. İşte bugün ve şimdiki zamanın ruhuyla değilde, dizgine gelmeyen yeniyetme gençliğimiz bir yerden bize bakıyor. İşte Ağa caminin yanındaki Rize otelinin üçüncü sınıf odalarında gözlerini uykuya yatırmış, güneş giymeyen sabahın çıplak, soyunuk ışığın hafif yüküyle uyanırız. Git git rakamlarla adı silikleşen binlerce sokağın başında, sanatın bir dalına göz kırpan, gençliğim el sallıyor altmış beşlik bir ihtiyara. Orta yaşların verdiği bir yorgunlukla tekrar aynı sokaklara izimi bırakmak istiyorum. Ne dersiniz, ama gücümün yettemediğini çok iyi biliyorum&#8230; Ama yazarken, senin çığlığın bir yerden çıkıp kulağıma çalınıyor ve bunun bir değeri olmalı. Yine yol alarak geleceğin içeri girmesine bir soluk da olsa kapı aralıyorum. Ama görünen daha az konuşan bir erdem. Aha işte orada çıkarcı tapınışlardan vazgeçmeyen çoğunluk algısı hareket halinde, seferber olmuş ne kadar da sevgisiz. Ellerinde daha çok haksızlık, hukuksuzluk ve açlık, el değiştiren gücün yasaları hiç değişmemiş. Bak gördüklerimizin içinde farklı olana çıkarsız bir gözle bakan kaç kişi kalmış&#8230;</p>
<p data-path-to-node="2">Ali Şeker</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/butun-bu-gorduklerimizin-icinde-bir-tek-guzellik-aramak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hawtemal</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/hawtemal/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/hawtemal/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Apr 2026 18:54:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Azad Ronî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=7138</guid>

					<description><![CDATA[Aryan Halkların Zagmuk, Newroz, Hawtemal Ve Paskal&#160; Bayramların Sümerler’deki&#160;Kökeni Azad Roni Yazdı: Yazılı kaynaklar Zagroz Dağların yaylalarında yarattıkları]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-full sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="559" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/c9cf2f85-d694-4fd6-92fc-47e64ca3a6b8.jpg" alt="c9cf2f85 d694 4fd6 92fc 47e64ca3a6b8" class="wp-image-7139" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/c9cf2f85-d694-4fd6-92fc-47e64ca3a6b8.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/c9cf2f85-d694-4fd6-92fc-47e64ca3a6b8-300x164.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/c9cf2f85-d694-4fd6-92fc-47e64ca3a6b8-768x419.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="7139" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>Aryan Halkların Zagmuk, Newroz, Hawtemal</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Ve Paskal&nbsp; Bayramların Sümerler’dek</strong><strong>i</strong><strong>&nbsp;Köken</strong><strong>i</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Azad Roni Yazdı:</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Yazılı kaynaklar Zagroz Dağların yaylalarında yarattıkları neolitik devrimden beri Mezopotamya coğrafyasında yaşayan Guti, Subaru, Lulubi, Hurri, Kassit&nbsp; kabilelerin Za-gmuk bayramını kutladıkları M.Ö. 2.340 yıllarında kayıtlara geçmiştir. Guti, Subaru, Lulubilerin son dönemlerinde bu Bayramı kutladıklarına göre, Za-gmuk bayramı çok daha eskilere dayanmaktadır. 200 yıl sonraki Guti-Gudea (M.Ö. 2.150-2.047) dönemin kayıtlarında da bu bayramın adı Za-gmuk’tu. Zagmuk bayramı gece ve gündüzün eşitlendiği 21 Mart günü kutlanıyordu. Guti, Subaru, Lulubi, Lor, Hurri ve Kassitler gibi Kürtlerin ön ataları olan Aryan halkları arasında kutlanan Zagmuk Yeni Doğuş Bayramı bugün de bütün Kürt kabile ve aşiretleri arasında 21 Mart günü diriliş, direniş, ”Newroz“ ve ”Hawtemal“ olarak aynen kutlanmaktadır. Birçok Kürt aşireti gibi Lulubi ve Lorlar’dan gelen bugünkü Lolan aşireti de 21 Mart’ta ”Newroz ya da Hawtemal“ diriliş, direniş ve yeni doğuş bayramı olarak bugün aynen kutlanmaktadır. Geçmişte kullanılan Za-gmuk deyimi bugün iki ayrı kelimede, iki ayrı lehçede dile getirilmiş olsa da Newroz ve Howtemal ile aynı anlamda kullanılmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sümer yazarı Ludingirra’nın 4.250 yıl önce 3. ve 19.tabletlerinde çivi yazısıyla yazdığı ”Yeni Yıl Bayramına İlk Gidişim” ve “Kutsal Nunbirdu Kanalında Tören” makalelerinden anlıyoruz ki, Sümerler döneminde Zagmuk günü evlerde yiyeceklerin pişirilip birlikte yenildiği, şarkı ve türkülerin söylendiği, , halaya durulduğu, kutsal mekânların ziyaret edildiği, duaların okunduğu ve bugünkü Kürtlerin Newroz ya da Howtemal dedikleri Yeniden Doğuş, doğanın yeniden uyanışı ve diriliş Bayramını Zigguratlar’da ve alanlarda kutluyorlardı. İlginçtir, Ludingirra’nın çocukluğunda ‘büyük bir sevinç içinde gittiği bu Yeni Yıl Bayram alanını halkın doldurduğunu, çalgı ve şarkı seslerinin kulağına hoş geldiği kalabalık alanda annesini kaybettiği’ anlatımları bana bugün Kürt halkın çoluk çocuk, genç, ihtiyar, kadın, sanatçılar, çalgıcılar ve şarkıcılarıyla doldurdukları Newroz alanlarını hatırlattı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yazılı tarihten çok daha önceden beri kutlanan bu Yeni Yıl Bayramın iki mitolojik hikâyesi var; biri daha Sümer şehir beylikleri kurulmadan önce ağızdan ağıza kuşaktan kuşağa birbirine aktarılan Mezopotamya’nın yerli halkları, özellikle Guti, Lulubi, Hurri ve Kassitlerin yiyeceklerin pişirilip birlikte yenildiği, şarkı ve türkülerin söylendiği, halayların çekildiği Zag-muk (günümüzde Paskal ve Hawtemal olarak kullanan bayramlar) bayramın Tanrıların babaları Zervan ve Enlil ile ilişkilendirilen eski versiyonu. Biri de Sümer şehir beylikleri kurulduktan sonra aşk, şehvet, bereket ve savaş tanrısı İnanna ve tanrı Dumuzi ile ilişkilendirilen ve ekolojik köy komünal yaşamı ile şehir uygarlığını kuran devletler arasında başlayan mücadele sonucu şekillenen ve Aryan halkların ikinci-üçüncü Zerdüşt dönemlerinde kendi kültürlerinde reform yaptıktan sonra aynı anlamda kullanılan yeni<strong>&nbsp;Zagmuk</strong>&nbsp;mitolojik versiyonudur. Yeni&nbsp;<strong>Zagmuk</strong>&nbsp;mitolojik versiyonu işgalci Akad ve özellikle Asur devletlerine karşı tarihsel mücadele süreçlerinde yeni doğuşun yanısıra direniş ve özgürlük yanları ağır basarak Newroz’a dönüşür.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aylarca kar altında, gecelerin uzun ve karanlık olduğu zorlu geçen soğuk kışın ardından doğanın yeniden canlanıp uyandığı aynı günlerde, evlerde pişirilen yiyeceklerin birlikte yenildiği, kutsal mekânların birlikte ziyaret edildiği, başlayan baharın bereket getirmesi için duaların edildiği Zagmuk (Hawtemal) Yeni Doğuş Bayramın bu yanını da kutluyorlar. Zagmuk günü “özellikle genç kızlar ve delikanlılara güzel yeni giysiler giydirilir.” Doğanın uyandığı o ilkbahar gününde nasiplerinin açılacağı, birilerine aşık olup evlenecekleri, sabahleyin güneş çıkar çıkmaz damların başına konulan ekmek parçalarını kuşların ya da kargaların hangi yöne götürürlerse kızın o yöne, o eve gelin olarak gideceği, genç erkeğin ise o taraftan kız gitireceği mitolojik düşünce işleniyor. Ehmedî Xanî’nın 1692 yılında yazdığı ‘Memo Zine” ünlü destansı eserinde; Cizre Emiri Zeynuddin’in kız kardeşi&nbsp;<strong>Zin&nbsp;</strong>ile Emir Beyin katibi&nbsp;<strong>Mem</strong>&nbsp;bu Newroz ya da Hawtemal töreninde nasıl tanıştıklarını ve nasıl trajik bir aşk yaşadıklarını çok güzel anlatmaktadır. Hem Sümer kaynaklarında, hem de daha sonraki kaynaklarda Newroz ve Hawtemal’in Yeni Doğum, direniş, özgürlük yanları olduğu kadar insanoğlunun kendi türünü sürdürmeyi sembolize eden aşk yönü de vardır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zagmuk Hurrilerin Ana Tanrıca dilinden bir kelimedir. Zagmuk; ‘yeni gün’ ya da ‘yeni doğum’ demektir, Kırmancki dilinde ‘zeman’ olarak da yorumlanmaktadır; yani birkaç anlamda kullanılmaktadır. Sümerlerden aşağı yukarı 1500 yıl sonraki Medlerin Asur tiran devletini yıktıkları M.Ö.612 tarihlerde kullanılan Newroz kelimesi ile aynı anlamdadır. ’Hawtemal’ kelimesi, ’Alevi’ kelimesi gibi Kürt aşiretlerin İslamın baskıları altında kendi eski kültürlerini, inanclarını, bayramlarını rahatça yaşayamadıkları dönemlerden sonra ortaya çıkan yeni bir kelimedir. Abbasi ve Osmanlıların kullandıkları Ay yılı esaslı Hicri takvim, Güneş yılı esaslı Rumi takvimden her yıl yaklaşık 10-11 gün geriden gelir. Aşağı yukarı iki hafta geriden takip eder. Yani Hicri takvime göre bu tarih 7 Mart’tır. İki hafta daha eklediğinizde 21 Mart günü olan Güneş yılı esaslı Rumi takvime ulaşmış oluruz. Hawtemal’ın anlamı herhalde o yüzden ‘yedinin Malı’ ya da gizlenmiş zaman tanrısı Zervan anımsanarak ‘Hawt zeman’ diye yorumlanmıştır. ‘Hawt zeman’ Kırmancki bir kelimedir; Türkçesi, yedi zaman.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Neolitik dönemden kalma&nbsp;<strong><em>Za</em></strong>kelimesi, hâlâ bugünkü Kürtçenin Kırmancki (Zazaki) dilinde ya da lehçesinde &nbsp;‘yeni doğum, doğdu, yeni gün, za-man’ anlamında kullanılmaktadır. Kırmancki; manga ma&nbsp;za; Türkçesi; ineğimiz doğurdu. Kırmancki; miya ma&nbsp;za; Türkçesi; koyunumuz doğurdu. Kürt öncü kabilelerin neolitik dönemdeki dünyayı yaratan, iyilik tanrısı Ahura Mazda ve kötülük tanrısı Ahriman’ın babası olan çok eski&nbsp;<strong><em>Zervan</em></strong>&nbsp;isimli zaman tanrısının kökeninden gelmiş olabilir. Zervan kelimesinin ön iki harfı olan&nbsp;<strong><em>Ze</em></strong>&nbsp;Kırmancki lehçesinde; geçmiş zamandır. Kırmancki; manga ma ze; Türkçesi; ineğimiz doğurmuş. Kırmancki; miya ma ze; Türkçesi; bizim koyunumuz doğurmuş. Ne zaman doğurduğu belli değil.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sümer yazarların anlattıklarına göre, en eski versiyon ”daha insanlar yaratılmadan çok çok önce”<a href="https://azadroni.com/hawtemal/#_ftn1" target="_blank" rel="noopener">[1]</a>&nbsp;Sümer medeniyetinin en önemli din ve güneş kültü kenti olan “Nippur’da yalnız Tanrılar oturuyormuş.”<a href="https://azadroni.com/hawtemal/#_ftn2" target="_blank" rel="noopener">[2]</a>&nbsp;Göklerin, yeryüzünün ve aynı zamanda Nippur şehrin Tanrısı olan Enlil, Tanrıca Nunbarşegunu’nun kızını Fırat Nehrinde çırılçıplak yıkanırken görmüş, daha sonra bu “Ninlil adlı kıza sarılıp onunla zorla yatmış. Yatmış ama bu uygunsuz hareketi derhal diğer Tanrıların kulağına gitmiş ve hepsini son derece kızdırmış. Enlil onların başı, kral olduğu halde, ’Enlil defol kentten, git yeraltı dünyasına!’ diyerek kovmuşlar. Zavallı Enlil babamız büyük bir üzüntü ile yeraltına gitmek üzere iken, Ninlil dayanamamış onu yalnız göndermeye ve o da arkasından yürümeye başlamış. Yolda Ninlil, Ay Tanrı Nanna’ya gebe olduğunu anlamış. (…) Bu arada yüce Tanrımız Enlil sevgilisi Ninlil ile evlenerek yeraltından kurtulup tekrar Nippur’umuza gelmişler. Oğulları Nanna da gökyüzüne çıkarak parlak ışığı ile bizi aydınlatmaya başlamış.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Onların Nippur’dan kovuluşlarını, büyük bir üzüntü ile yeraltına gidişlerini anlatan hüzünlü ezgiler, tekrar yeryüzüne çıkıp Nippur’a gelişlerini dile getiren neşeli şarkılar yüzyıllar boyu yazılıp söylenmiş burada. (…) Bu şarkılarda yüce Tanrımız Enlil, sevgili karısı Ninlil&nbsp; ve onların tapınakları övülür, hikâyeler anlatılır. Bu kanal boyunda yapılan törenlerin kutsallığı da onların bu öykülerinden kaynaklanıyor ya!”<a href="https://azadroni.com/hawtemal/#_ftn3" target="_blank" rel="noopener">[3]</a></p>



<p class="wp-block-paragraph">Sümerli Ludingirra Tanrı Enlil ile ilişkilendirdiği Zagmuk törenlerini şöyle anlatıyor: ”Bu törenler yılda bir kez oluyor. Törene gitmeden günlerce önce evlerde hazırlıklar başlar. Çeşitli yiyecekler pişirilir. O gün için özellikle genç kızlar ve delikanlılara yeni giysiler giydirilir. Tören günü sabahleyin Güneş Tanrımız Utu kendini göstermeden, çoluk çocuk, genç, ihtiyar, odalıklar, köleler yiyeceklerle doldurulmuş sepetler, torbalar, bira ve şarap testileriyle kanalın etrafındaki ulu ağaçların gölgeleri altındaki yeşil çimenlerin üzerine yayılırlar. Başka şehirlerden de gelenler pek çok olur bu törene.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çocuklar geniş alanda oynarken, köleler sepetlerini, torbalarını açarak iştahları kamçılayan çeşitli yiyecekleri ortaya çıkarıp, sofraları hazırlamakla uğraşırlar. Bu arada evlerin hanımları da bir taraftan etrafı gözler, diğer taraftan orada buluştukları komşu ve ahbapları ile gevezelik veya onu bunu çekiştirerek dedikodu yaparlar.”<a href="https://azadroni.com/hawtemal/#_ftn4" target="_blank" rel="noopener">[4]</a></p>



<p class="wp-block-paragraph">İkinci ünlü mitolojik olay ise, ”İnanna’nın ölüler diyarına inişi“ mitolojisinde olay İnanna’nın ölüler diyarına inişi ve bilgelik Tanrısı Enki’nin yardıyla yeryüzüne çıktıktan sonra kendi yerine yeraltı dünyasına hüzünlü ezgiler, şarkılar eşliğinde gönderdiği kocası&nbsp;“<strong>Dumuzi</strong>’nin kış aylarını yeraltında geçirdikten sonra, ilkbaharın başlangıcında yeryüzüne çıkıp sevgili karısı tanrı İnanna ile birleşiyor. Biz bu birleşmenin yeryüzüne bolluk ve bereket getireceğine inanıyoruz. Bunun için Tanrılarımız yerine kralımız, Tanrıçamız yerine bir başrahibe yılda bir kere (Zigguratlarda 21 Mart Zagmuk bayram kutlamalarında) beraber olurlar. Onların beraber oldukları bu günlerde, şarkıcılar, ozanlar heyecan verici ateşli aşk şarkıları söyler ve çalarlar. Bunlar Tanrıçamız ve Tanrımız yerine kralımız ve rahibemizin söyledikleri veya söyleyecekleri sevgi ve tutku dolu sözlerden oluşmaktadır.”<a href="https://azadroni.com/hawtemal/#_ftn5" target="_blank" rel="noopener">[5]</a></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir kadına rızası olmadan tecavüz ederek suç işleyen en büyük Tanrı bile olsa mutlaka cezalandırılacağını gösteren büyük Sümer medeniyetini Ludingirra şöyle anlatmaya devam ediyor: ”Kanunlarımızda böyle yapanlara ağır cezalar var… Acaba bunun büyük bir suç olduğunu halkımıza öğretmek için mi bu öyküyü söylemişler yoksa bu öykü dolayısıyla mı bu, suç sayılarak kanunlarımıza girmiş? (…) Bu öykü ister doğru olsun, ister doğru olmasın, bir yandan törenlerle eğlenmemize, öte yandan bir kadınla zorla yatmanın, değil insanlara Tanrılığa bile uygun olmadığını göstermek için bir neden oluyor.”<a href="https://azadroni.com/hawtemal/#_ftn6" target="_blank" rel="noopener">[6]</a></p>



<p class="wp-block-paragraph">İşte Aryen halkların geçmişte Zagmuk ismiyle kutladıkları yeni doğuş bayramı bugün Mezopotamya&nbsp; ve Anadolu coğrafyasında ’Newroz’ ve ‘Hawtemal’&nbsp; bayramı olarak kutluyorlar. On bin yıl boyunca dünyanın kültür merkezi olan Mezopotamya’nın Güneş Kültü ve Zerdüşt tabiat inancından beslenen Aryanlı Avrupa halkları<a href="https://azadroni.com/hawtemal/#_ftn7" target="_blank" rel="noopener">[7]</a>&nbsp;ise, bu Yeni Doğuş Bayramı olan Zagmuk bayramını Hristiyanlığa geçtikten sonra, başka bir deyişle Semitik tüccarlar tarafından toplumsal hafızaları değiştirdikten sonra Paskalya (Almanca ‘Ostern’) bayramı olarak kiliselerde kutlamaya başladılar. Yani Semitik tüccarların Mezopotamya’dan Avrupa’ya binlerce yıldır yayılmakta olan Güneş Kültü, Zerdüşt ve Mitra tabiat inancının önünü kesmek amacıyla Aziz Pavlus öncülüğünde misyonerlerini M.S. 33 yılında Atina ve Roma şehirlerine göndererek Avrupa’da tek Tanrılı din Museviliğin bir kolu olarak geliştirdikleri Arabistan merkezci Hıristiyanlık dinine geçerlerken kendi geçmiş Aryen kültür ve geleneklerini -örneğin Qalo Gaxan ve Zagmuk bayram geleneklerini- hemen hemen olduğu gibi alıp Hristiyanlığa uyarlayarak, o eski Sümer dönemlerindeki Qalo Gaxan ve Yeni Doğuş Bayramlarını Zigguratlar yerine geçen kiliselerde yaşatmaya devam ediyorlar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Neolitik dönemin tamamlamasından sonra binlerce yıl dünyaya Mezopotamya’dan yayılan Güneş Kültü, Zerdüşt ve Mitra tabiat inancının önü maskeli tanrılar tarafından bilinçli olarak kesilmemiş olsaydı Batı’da Hristiyanlık yayılmazdı. Avrupa’da Hristiyanlık yayılmasaydı, Batı’da Musevilik bu kadar yayılmazdı. Ve Semitik tüccarlar kapitalizmin ön ideolojik çalışmaları olan Hristiyanlığı Avrupa’da yaymamış olsalardı, eski çağlardaki yağma ve talanlarını İslam dini kılıfıyla gizleyerek cihatçı Arap ordularıyla Mezopotamya’yı işgal edip uygarlığı oradan kovdurmamış olsalardı, insanlık dünyayı yıkıma götüren bugünkü kapitalist sistemi yaşamamış olacaktı! Bütün bu birbirini izleyen ve tamamlayan binlerce, milyonlarca olay daha önceden yeryüzünün maskeli tanrıları tarafından planlanmış, programlanmış ve hahamlarına, din alimlerine yazdırdıkları yazılı ‘Kutsal Kitaplar’ hafızası hazırlanarak pratiğe uygulanmıştır!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sümer mitolojisindeki ”İnanna’nın ölüler diyarına inişi“ ve tekrar yeryüzüne çıkısı öbür tek tanrılı Semavi dinlerinde olduğu gibi Hristiyanlığın da birçok mitos ve efsaneleri Sümerlerden alındığı için bu paskalya bayramı da tarihsel olarak ’İnanna’ ile ilişkilendirilerek hemen hemen&nbsp; aynen tekrarlanmıştır! Sümer mitolojilerden haberi olan Semitik tüccarlar Avrupa halklarına 380 yıl boyunca zorla ve bazı krallar altın gücüyle satın alınarak, bazılarını iktidara gelmeleri için destekleyerek Roma İmparatorluğuna resmi din olarak kabul ettirdikleri Hıristiyan inancına göre İsa’nın -tıpkı Tanrıça İnanna gibi- çarmıha gerildikten üç gün sonra dirilişini simgeleyen Paskalya bayramı ilkbaharın başlangıçı sayılan Mart ayın sonu ile Nisan ayı arasında, biraz farklı olsun diye ilkbahar ekinoksu sonrası dolunay zamanında kutlanılıyor. İkisi de doğanın kış aylarında uykuya dalıp ölmesi ve yeniden dirilmesini ve canlanmasını sembolize eder. Sanki bir ilkmiş gibi farklı gösterseler de, Sümerler dönemindeki Za-gmuk, yeniden doğuş bayramında olduğu&nbsp; gibi ‘ölüm-yeraltı-yeniden dönüş’ konuları işletiliyor ve kutlanılıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Batı’nın oryantalizmi savunan akademisyenleri, ‘doğrudan aynı bayramın devamıdır’ ya da ‘aynı kökten süreklilik arz ettiğini’ demekten çekindikleri için “aynı mitolojik arketiplerin farklı kültürlerde yeniden ortaya çıkması” ifadelerini kullanmayı tercih ederler. Çünkü Kutsal Kitapların ve bu mitosların kökeninin Sümerlerden geldiğini tümüyle reddetmedikleri gibi ’tamamen imkânsız sayılan bir görüş değil” diyerek gerçekleri dillendirmekten çekiniyorlar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sümer mitolojik kaynaklarına dayanan Za-gmuk Yeni Doğuş Bayramı daha sonraki bin yıllarda Hawtemal ve Newroz kelimelerine dönüşmüş kavramları tek boyutlu sosyolojik kategoriye indirgenemeyecek kadar Aryan kültüründe reformlar sonucu iki mitoslu versiyonla anlatılan, yani çeşitli renk tonlarıyla bir oyunun iki bölümü, Kürt toplumunun aşiret, bölge ve dil eksenli çok katmanlı bir sosyal yapı ve uzun tarihsel süreçler içinde farklı kelime değişimine uğramasına rağmen anlamını aynen korumuştur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yaratılış ve diriliş efsanelerine ait bayramları yazılı kaynaklara göre Guti ve Lulubilerin M.Ö. 2.340 yılından beri kutladığını tarihçi Cemşid Bender şöyle anlatmaktadır:</p>



<p class="wp-block-paragraph">„Kürt Mitolojisinin ortaya koyduğu yaratılış efsanesi bu halkın kültür ve coğrafi tarihiyle bütünleşerek uzun süre varlığını korudu. Tarihi belgeler Neolitik çağdan inip gelen bu mitosun M.Ö.2.340 yıllarında (Akad devleti kurulmadan önce de. A.R.) Guti (ve Lulubi) Kürtlerinin son dönemlerinde ve Gudea’da döneminde var olduğunu gösteriyor. Danimarkalı bilimadamı Arthur Chistensen Newroz ile ilgili araştırmalar yaptığı sırada, bu bayramın yukarda belirttiğimiz gibi M.Ö. 2.340 yıllarında Gutilerce kutlandığını ve daha sonra Babil’de Tanrıların Baştanrısı Marduk için yaptırdıkları Esagila mabedinde yapılan törenin Kürt inancı Êzîdîlik (ve Zerdüşt’lüler) tarafından aynen uygulana geldiğini ortaya koydu. Böylece hem yaratılış efsanesine ait kutlanan dini törenlerin hem de Newroz orijinalinin Kürtlere ait olduğu kanıtlanmış oldu. Arthur Christensen bu konudaki araştırmasını&nbsp;<em>Archives D’Etudes&nbsp;</em>Orientales adlı derginin 14. Cildinde yayınladı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gudea döneminde bu bayramın adı&nbsp;<strong>Zagmuk</strong>’tu. Bu deyim daha sonraki tarihlerde anılan Newroz’la aynı anlamdadır: Yeni gün. Çünkü&nbsp;<strong>Zagmuk</strong>’ta gece ve gündüzün eşit olduğu 21 Mart günü kutlanıyordu. Zagmuk’taki Za&nbsp;&nbsp;eski Kürtçe’de ve şu anki Kırmakcî dilinde ’yeni doğan’ demektir. (Cenneti sulayan ırmaklardan biri olan A.R.) Ünlü Zap Irmağı da ismini Za’gmuk’tan almıştır. Yeni fışkıran su, ilk çıkan pınar suyu, çıkış gözesinde beliren su anlamına gelir.“<a href="https://azadroni.com/hawtemal/#_ftn8" target="_blank" rel="noopener">[8]</a>&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">21.03.2026</p>



<p class="wp-block-paragraph">Azad Roni</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kaynaklar:</p>



<p class="wp-block-paragraph"><a href="https://azadroni.com/hawtemal/#_ftnref1" target="_blank" rel="noopener">[1]</a>. Ludingirra’nın Yaşam Öyküsü Tablet 19: &nbsp;”Anlattıklarına göre daha insanlar yaratılmadan çok çok önce Nippur’da yalnız Tanrılarımız oturuyormuş. Buranın delikanlısı yüce Tanrımız Enlil..” dediklerinden insanoğlunun daha yazılı tarihe geçmeden önceki dönemlerden bahsedildiği anlaşılıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><a href="https://azadroni.com/hawtemal/#_ftnref2" target="_blank" rel="noopener">[2]</a>. Age.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><a href="https://azadroni.com/hawtemal/#_ftnref3" target="_blank" rel="noopener">[3]</a>. Age.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><a href="https://azadroni.com/hawtemal/#_ftnref4" target="_blank" rel="noopener">[4]</a>&nbsp;Age.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><a href="https://azadroni.com/hawtemal/#_ftnref5" target="_blank" rel="noopener">[5]</a>.&nbsp; Ludingirra’nın Yaşam Öyküsü Tablet 3 &nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><a href="https://azadroni.com/hawtemal/#_ftnref6" target="_blank" rel="noopener">[6]</a>. Ludingirra’nın Yaşam Öyküsü Tablet 19</p>



<p class="wp-block-paragraph"><a href="https://azadroni.com/hawtemal/#_ftnref7" target="_blank" rel="noopener">[7]</a>. &nbsp;Hind-Avrupa kültür ve dilleri Mezopotamya’nın dünyanın kültür merkezi olduğu bu dönemde oluştu.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><a href="https://azadroni.com/hawtemal/#_ftnref8" target="_blank" rel="noopener">[8]</a>. Cemşid Bender,Kürt Mitolojisi 1, Berfin Yayınları, İstanbul 1996, s.59</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/hawtemal/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yazar Nuray Aslan- Ağızda Kalan Toprak</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/yazar-nuray-aslan-agizda-kalan-toprak/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/yazar-nuray-aslan-agizda-kalan-toprak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Apr 2026 17:16:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Nuray Aslan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=7127</guid>

					<description><![CDATA[Ağızda Kalan Toprak Sabah, köyün üstüne henüz güneş doğmadan uyanırdım. Gün, adını söylemeden yüzüme dokunmuş, uykunun yumuşak perdesi]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-full sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="683" height="735" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/nuray-aslan-683x1024-1-1.jpg" alt="nuray aslan 683x1024 1 1" class="wp-image-9913" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/nuray-aslan-683x1024-1-1.jpg 683w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/nuray-aslan-683x1024-1-1-279x300.jpg 279w" sizes="auto, (max-width: 683px) 100vw, 683px" data-mwl-img-id="9913" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph"><strong>Ağızda Kalan Toprak</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Sabah, köyün üstüne henüz güneş doğmadan uyanırdım. Gün, adını söylemeden yüzüme dokunmuş, uykunun yumuşak perdesi gözlerimden çekilmeden, annemin sesi avlunun taş duvarlarında yankılanırdı. O, tandırın başında hamur yoğurur; unun içinde kaybolmuş elleriyle görünmeyen bir niyaza biçim verirdi. Ben testiyi alır, suya doğru yürürdüm; susuzluğum yalnız suya değil, içimde adı konmamış bir çıkmaza yönelirdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Avludan dereye giden yol uzun değildi, ama her seferinde biraz içime doğru yürür, yolumu uzatırdım. Sabah taşların üstüne sıcaklığını bırakmadan, içimde geceden kalmış bir serinlik benimle birlikte gelirdi. Testiyi taşırdım; asıl ağırlık içimde, adını bilmediğim bir yerde dururdu. Dereye varmadan önce kendi sessizliğimden geçmek, yolun kendisi olurdu. İnsan bazen en yakın suya bile kendinden geçmeden varamazdı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dilek ağacının kurdeleleri alnıma değdikçe, hayallerimizin uzanan kolları beni içine çekerdi; ürperirdim. Rüzgârda savruldukça kuşlara benzer, dalların arasından geçer, göğe doğru çoğalırlardı. Rüzgâr onları savurdukça, içimden hafiflerdim. Renkler göğe uzanır, ben de gözlerimle onlara katılırdım. Her renk bir dileğin, içimde kalmış bir sesin devamı gibiydi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dereye vardığımda yüzümü suyun serinliğine bırakırdım. Suya eğildiğimde yalnız yüzümü değil, içimde biriken şeyi de bırakırdım. Su, hafızanın en dürüst aynasıydı; neyi unutmak istesem, o bana yeniden hatırlatırdı. Ellerimi suya daldırdığımda soğukluk parmak uçlarımda dolaşır, damarlarıma kadar yürürdü. O an içimde sessiz bir teslimiyet doğardı. Çok eski bir tat dilimin ucuna kadar gelirdi; hatırlanmayacak kadar küçük, unutulmayacak kadar derin bir duygu içimde yavaşça çözülür, sonra yeniden yerini bulurdu. Bir anda ağzımda belirenin yalnızca su olmadığını anlardım; eski bir toprak, sessizce geri dönüyor, dilimin üstünde yerini yeniden buluyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Evin önünde tezekler güneşi beklerdi. Biz kışın ateşini yazdan biriktirirdik. Küçük şeylerdi; ama içimde adı olmayan bir yeri yavaşça büyütürlerdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dağın yamacındaki kil parçasına giderdim; içime açılan, benim gizli kapımdı. Kili parmaklarımda ezer, kokusunu içime çeker, dilimin üstüne bir parça bırakır, gözlerimi kapatırdım. Tadı önce tatlıya benzer, sonra yavaşça acıya dönerdi. Toprakla aramda sözsüz bir anlaşma vardı: ben onu yutar, o beni saklardı. O tadı dilimde tutarken acele etmezdim. Sanki toprak, kendini birden değil, yavaş yavaş bana doğru açardı. Önce çocukluğuma benzeyen bir şey dokunurdu içime; sonra ondan da eski, benden de eski bir duygu yer değiştirirdi. İnsan bazen en çok, adını koyamadığı, kendine bile yabancı gelen bir yerde kendine yaklaşırdı. O an anladım: toprak yemek yalnız açlık değildi. İnsan bazen yaşayabilmek için kendini yeniden toprağa gömmek isterdi. Ben de ellerimi toprağa gömerdim; onunla konuşur gibi, kendimle barışır gibi. Toprak, dilimin üstünde eridikçe içimde saklı kalmış hayatlar yavaşça çözülürdü. Her nefeste kalbime yürür, içimde görünmeyen bir yol açardı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Akşam olunca erkekler kahveye gider; evde kalan sessizlik yavaşça kadınların omuzlarına inerdi. Tencerenin başında duran kadınlar, geceyi ağır ağır, sabırla karıştırırdı. Ellerinde un, içlerinde susarak büyüyen bir ağırlık vardı. Kız çocukları tarlada büyür, anneler sessizce küçülürdü. Biz çocuklar o sessizliğin içine sığınırdık.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Güzellik, hayatın açıkta bıraktığı yerlerde dururdu. Tandırın kokusu yalnız ekmeğe değil, içimde üşüyen bir yere sinerdi. Annemin ellerine bakardım. Güzellik yüzlerde değil, eksilmeden taşıyabilen ellerde saklıydı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yıllar geçti; köyün tozu gözlerimde, suyun sesi kulaklarımda kaldı. Ben büyüdüm, ama çocukluğumun kokusu yerinden oynamadı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir gün kendimi rıhtımda buldum. Bir gemi sessizce kıyıdan çözülüyordu. Ardında kalan boşluk içime yerleşiyor, ben sanki kendimden uzaklaşana el sallıyordum. Gitmek bazen bir yere varmak değil, bir yerden eksilmekti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Toprak, benim unuttuklarımı bile hatırlıyordu. Bazı şeyler insanın içinden çıkmaz; yalnızca yer değiştirir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İçimde bir sancı kaldı. Sessizdi, ama yerini bilirdi. Ama hiçbir zaman gerçekten gitmezdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ben hatırlarım: bir zamanlar kil yemiş bir kızdım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Derler ki, o kil yemiş kız hâlâ dağlarda gezer. Rüzgâr saçlarını savurur, toprağa dokunur. Çünkü bazı çocuklar büyümez; yalnızca zamanın içinde yer değiştirir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Nuray Aslan&nbsp; 2024</p>
</div>
</div>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/nuray-topragin.mp3"></audio></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/yazar-nuray-aslan-agizda-kalan-toprak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>8</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/nuray-topragin.mp3" length="2735040" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>Veysel Otunç-KIZIL ÇİÇEĞİME NOTLAR–15</title>
		<link>https://vartoname.com/veysel-otunc/veysel-otunc-kizil-cicegime-notlar-15/</link>
					<comments>https://vartoname.com/veysel-otunc/veysel-otunc-kizil-cicegime-notlar-15/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Apr 2026 16:48:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazar Veysel Otunç]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=7121</guid>

					<description><![CDATA[Veysel Otunç-KIZIL ÇİÇEĞİME NOTLAR–15 Baş eğmeyenleri anlatmayı sürdürüyorum kızıl çiçeğim. Nazi haydutlarına karşı işgal edilmiş Fransa’da yeraltı mücadelesini]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-full sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1007" height="502" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/veysel.jpg" alt="veysel" class="wp-image-7122" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/veysel.jpg 1007w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/veysel-300x150.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/veysel-768x383.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 1007px) 100vw, 1007px" data-mwl-img-id="7122" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph"><strong>Veysel Otunç-KIZIL ÇİÇEĞİME NOTLAR–15</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Baş eğmeyenleri anlatmayı sürdürüyorum kızıl çiçeğim. Nazi haydutlarına karşı işgal edilmiş Fransa’da yeraltı mücadelesini örgütleyen Fransa Komünist Partisi’nin yiğit militanlarından Jean Laffitte’nin Eylem Adamları kitabını okumalısın. Faşizmin barbarlığından nefret ederken baş eğmeyenleri hayal edeceksin. O vahşet kamplarını, öldürülen binlerce insanı anımsarken faşizmin, insanlık için ne kadar tehlikeli bir çılgınlık olduğunu anlayacaksın.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Jean Laffitte, Paris’te Nazi haydutlarına karşı halkını örgütlerken onlarca yoldaşının kurşuna dizildiği günlerdi ve birçok yoldaşı kurşuna dizilirken gerçek isimlerini bile söylemeden başları dik ölüme gidiyordu. O çetin savaş günlerini şöyle açıklıyordu:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“…savaşta düşen arkadaşlarının üzerine eğilmeleri olanaksızdır savaşanların, ilerlememiz gerekir çünkü. Tutuklanmış bir militan yitik bir insandır bizim için. Kurtarılması daha sonra düşünülecek, ama şimdilik yaşayanların içinden adının çizilmesi gereken bir yaralıdır. Hatta kalanların güvenliğini sağlamak için çevresindeki kişilerle doğrudan ilişkileri kesmek gerekir. Önemli olan boş yerin hemen doldurulmasıdır…”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Öyle de yaptılar! Hitler faşizmine baş eğmeyen halklar Berlin’e kadar yürüdüler ve insanlık düşmanı bu çılgın adam bulunduğu barınakta, sevgilisiyle intihar etmek zorunda kaldı. Hitler’in çömezi faşist Mussolini, İtalya’dan kaçmak isterken 28 Nisan 1945’de Milan’da yakalanıp İtalyan partizanlarca öldürüldü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Faşizm insanlığın kanında boğuldu, ama bitmedi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sınıflar mücadelesi sürüyordu. Ülkemin topraklarında uç vermiş devrimci filizler başkaldırıyordu. Keskin mücadele günleriydi. Dağlarda, şehirlerde devrimci gençler aranıyordu. Gemerek, Kızıldere, Nurhak, Vartinik adları devrimcilerin hafızalarında not ediliyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kızıl çiçeğim, baş eğmeyenleri anlatırken kuşkusuz her devrimcinin gururla sahiplendiği Nihat Behram’ın yazdığı ”ser verip sır vermeyen komünist İbrahim Kaypakkaya”yı, anlatıldığı kitabı anımsatmalıyım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">24 Ocak 1973’tü, henüz gün ışımamıştı, Vartinik’teki komda kuşatılan İbrahim Kaypakkaya ve arkadaşları kuşatmayı yarıp karlı dağları aşmak isterken Ali Haydar Yıldız şehit düştü, İbrahim yaralı halde kaçtı, beş gün sonra Mirik Mezrası’nda, alındığı bir evde, üzerine kapı kilitlenerek Üsteğmen Fehmi Altınbilek’e teslim edildi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İbrahim 29 Ocak 1973’te Cumhuriyet savcı yardımcısına verdiği ifadesinde: “Ben devrimciyim, biz devrimci olarak siyasi konularda hiçbir şeyi prensip olarak gizlemeyiz ve fikirlerimizi açıkça söyleriz. Ancak örgütsel faaliyetlerimizi ve örgüt içerisindeki bize inanan arkadaşlarımızı ve örgüt içerisinde olmayıp da bize yardımcı olan şahıs ve grupları açığa vurmaktan katiyen kaçınırız, bu sebeple örgütsel faaliyetlerim hakkında hiç bir şey açıklayamam… Ben örgütteki arkadaşlarımı tanıyorum ve tanısam da söylemem…” diyerek meydan okuyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Diyarbakır zindanlarında konuşturamadıkları İbrahim’i 18 Mayıs 1973’te öldürdüler.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yaşar Ayaşlı’nın derlediği Adressiz Sorgular kitabından haberin var mı kızıl çiçeğim? Yurt kitap yayın tarafından yayınlanan kitabın belgeler II Direnme Tutanakları bölümünden baş eğmeyenlerin devrimcilerin göğsünü kabartacak tutumlarına bakalım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“27 Şubat 1981 günü Adana ili E 5 karayolu üzerinde Hasan ve Hürmüz oğlu 1953 İzmir Muradiye nüfusuna kayıtlı Dilaver Yanar adına tanzim edilmiş sahte kimlikle yakalandığından bu yana sorulan sorulara cevap vermeyeceğimi, ifade de vermeyeceğim gibi Mustafa oğlu Zekiye’den doğma 1949 doğumlu Mehmet Fatih Ökütülmüş olduğumu da ve ayrıca Mehmet Fatih Ökütülmüş olduğum yolunda yapılan teşhisleri de kabul etmiyorum demesi üzerine iş bu ifade vermeme ve imzadan imtina tutanağı tanzimle altı birlikte imza altına alındı. 4.5.1981”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aysel Zehir’in ifadesinden bir bölüm: “…Nisriye Demir(Aysel Zehir, yn) adına düzenlenmiş sahte hüviyeti niçin kullandığını ve nasıl kullandığını, kendisine kim tarafından verildiğinin, sahte hüviyetin kimler tarafından tanzim edilip kendisine verildiğini, ne zamandan beri kullandığını, yaklaşık 6–7 aydan beri kaldığı evleri söylemediğini, o zamandan beri kimlerin yanında kaldığını, bu süre içerisinde ne faaliyetlerde bulunduğunu söylememesi üzerine alınan ifadesinin doğruluğunu okuduktan sonra imzası ile tasdik etti ve edildi. 26.12.1981”</p>



<p class="wp-block-paragraph">“25 Şubat 1983 günü saat 23.00 sıralarında Bakırköy-Bahçelievler Soğanlık mevkii Deli Hüseyinpaşa Caddesi Dumlupınar Sokak üzerinde TİKB-MK imzalı İdamlara Hayır ibareli tek sahifelik bildirileri halka dağıtırken örgüt mensubu arkadaşı Hüseyin-Zeynep oğlu 1959 Sivas doğumlu İsmail Uçar ile birlikte, iki adet tabanca, tabancalara ait şarjör ve fişekler ile söz konusu bildirilerle Ahmet-Emine kızı 1958 doğumlu Adana ili Merkez Kuraköprü Mahallesi nüfusuna kayıtlı Nurgül Öderoldu adına tanzim edilmiş sahte kimlik ile yakalandığından bu yana bana sorulan sorulara cevap vermeyeceğimi, kendim ve bağlı bulunduğum TİKB adlı yasadışı örgüt hakkında ifade vermeyeceğim gibi Arif-Makbule kızı 1958 Adana doğumlu Nevin Bektaş olduğum yolunda yapılan teşhis ve yüzleştirmeyi de kabul etmiyorum demesi üzerine tanzim edilen iş bu ifade vermeme ve imzadan imtina tutanağı birlikte imza altına alındı. 23.3.1983”</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Gözaltına alınan Gıyasettin Değirmenci sahte hüviyetli Hasan Selim Açan’ın konu ile ilgili yapılan sorgusunda ısrarla kimliğinin Gıyasettin Değirmenci olduğunu, bağlı bulunduğu örgüt hakkında ve birlikte faaliyet gösterdiği örgüt mensupları hakkında da bilgi vermeyeceğini beyan etmesi üzerine konu ile ilgili tanzim edilen iş bu ifade vermeme ve imzadan imtina etme tutanağı birlikte imza edildi. 20.02.1984”</p>



<p class="wp-block-paragraph">“…örgütün merkez komite üyesi ve genel sekreteri olan (…) Yaşar Ayaşlı’nın konu ile ilgili yapılan sorgulaması sonucu gerçek kimliği ve liderliğini yaptığı TİKB adlı yasadışı örgütün kuruluşu, amacı, tüzüğü, eylemleri hakkında poliste ifade vermeyeceğini, bu konuda gerek görürse sıkıyönetim komutanlığı askeri savcılığında ifadesini vereceğini beyan etmesi üzerine konu ile ilgili tanzim edilen iş bu tutanak birlikte imza edildi. 4 Nisan 1985”</p>



<p class="wp-block-paragraph">Direnme tutanakları sorguda sorgucuların yenildiklerinin belgeleridir aynı zamanda. Türkiye’de, devrimcilerin hangi koşullarda, nasıl sorgulandıklarını, düzmece, mizansen ifadelerle nasıl zindanlara tıkıldıklarını öğrenmelisin kızıl çiçeğim. Anlatılan sorguların adresi yok! Onlar baş eğmeyen devrimcilerdir. Haydutların tezgâhında aman dilememişler, meydan okumuşlar&#8230; Devrimciler için sorgu; sözün bittiği yerdir. En çetin muharebe alanıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Faşizmin zindanlarında, yeminli cellâtlar karşısında, yüzleştirmelere, tanıklara rağmen gerçek adını söylemeyi dahi reddeden, ifade vermeyen baş eğmeyenleri unutma kızıl çiçeğim. Düşman kalelerinde teslim olup aman dilerken dışarı çıktıklarında komünist ve örgütçü kesilenleri unutma. İçeride korkak dışarıda aslan görünenlere inanma, onlar; ne halka ne devrime adamışlar kendilerini, samimi değildirler. Zor karşısında direnemeyenlerin şimdilerde koltuklara yayılıp küstahça liderlik pozlarına bürünmelerini içim acıyarak izliyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zindanlarda devrime tövbe edip dışarıda büyük bir heyecanla ama arsızca bir kez daha suyun başını tutanlar; ülkemdeki devrimci sınıf mücadelesini ne kadar ileri taşıyabilirler ki? Zindanlarda devrime tövbe edenler, nihayet zamanla söylediklerini anımsadılar. Devrim ve sosyalizm yerine demokrasi sorununu koydular. Artık mücadelemiz demokrasinin yerleşmesi içindir. Sosyalizm mi? Elveda!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Böylelikle demokrasinin sırrına yeni erdi bizim devrimci partiler, örgütler! Ne kadar kötülük varsa demokrasi çözer… Radikal devrimci örgütlere de, partilere de artık ihtiyaç yok ki! Zaten küresel bir dünyada emperyalizm de, burjuvazi de değişmişti. İşçi sınıfına iktidarı güle oynaya teslim edecekti burjuvazi! Devrimci şiddete filan da gerek yoktu hani! Anlayacağın diyalektik süreç işliyor; her şey değişiyor!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Marksistlerimiz(!) işçi sınıfının muazzam teorik cephaneliğini unutsalar da; emekle sermaye arasındaki derin çelişki keskinleşerek sürecektir kızıl çiçeğim. Dolayısıyla halkımın iktidar özlemi; inatla, sabırla bir gün mutlaka zaferle taçlanacaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Baş eğmeyenlerin karşısında saygıyla eğiliyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ekim 2007 Mersin-İstanbul</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/veysel-otunc/veysel-otunc-kizil-cicegime-notlar-15/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Beton Yığınları Arasında Memleket Sofrası: Aidiyetin Dönüşen Çehresi!</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/beton-yiginlari-arasinda-memleket-sofrasi-aidiyetin-donusen-cehresi/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/beton-yiginlari-arasinda-memleket-sofrasi-aidiyetin-donusen-cehresi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Apr 2026 19:45:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Hasan Dede]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=7104</guid>

					<description><![CDATA[Beton Yığınları Arasında Memleket Sofrası: Aidiyetin Dönüşen Çehresi! Büyük şehirlerin o hiç dinmeyen uğultusunda, başınızı hangi sokağa çevirseniz]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-large sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="559" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/Memleket-Sofrasi-1024x559.png" alt="Memleket Sofrasi" class="wp-image-7105" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/Memleket-Sofrasi-1024x559.png 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/Memleket-Sofrasi-300x164.png 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/Memleket-Sofrasi-768x419.png 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/Memleket-Sofrasi-1536x838.png 1536w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/Memleket-Sofrasi-2048x1117.png 2048w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="7105" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph"><strong>Beton Yığınları Arasında Memleket Sofrası: Aidiyetin Dönüşen Çehresi!</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Büyük şehirlerin o hiç dinmeyen uğultusunda, başınızı hangi sokağa çevirseniz bir tabela çarpar gözünüze. Kimi zaman uzak bir dağ köyünün, kimi zaman tozlu bir Anadolu ilçesinin adını taşır bu tabelalar. Metropolün soğuk ve gri betonları arasında, sanki birer sığınak gibi filizlenen hemşeri derneklerinden bahsediyorum. Hani o kapısından içeri girdiğinizde demli bir çay kokusuyla birlikte çocukluğunuzun geçtiği o yaylanın serinliğini, o toprağın kokusunu aradığınız yerler&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aslında her şey, ne kadar da saf ve insani bir niyetle başlıyor, değil mi? İnsan, doğup büyüdüğü topraklardan kopup bu devasa &#8220;yabancıya&#8221; geldiğinde, tutunacak bir dal, aşina bir yüz arıyor. O ortak şivenin samimiyetine, bayram sabahlarının o bildik telaşına duyulan hasret, bu yapıların harcını oluşturuyor. Bir omuzdaşlık hikâyesi bu; gurbeti sılaya çevirme çabası.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ancak son yıllarda, bu güzelim hikâyenin sayfaları biraz karışmaya, o saf heyecan yerini başka hesaplara bırakmaya başladı. Üzülerek şahit oluyoruz ki; memleketinin tozuna yıllardır ayağı değmemiş, bağı sadece nüfus cüzdanındaki o satırla sınırlı kalmış bazı isimler için bu dernekler, birer &#8220;güç aracı&#8221; haline dönüşüverdi. Bir bakıyorsunuz, o samimi dayanışma sofrası gitmiş; yerine kişisel prestijlerin yarıştığı, siyasal basamakların birer birer tırmanıldığı soğuk birer temsil ofisi gelmiş.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Oysa bu yapılar kağıt üzerinde &#8220;demokratik kitle örgütü&#8221; diye tanımlanır. Ama gelin görün ki, gerçek hayat her zaman kitaptaki gibi akmıyor. Derneğin tabelası bir yöreyi temsil etse de içerideki ses bazen sadece sosyal ya da ekonomik sermayesi güçlü bir avuç insanın yankısına dönüşüyor. Sosyolojik bir pencereden baktığımızda, bu durum aslında göçle şekillenen o sancılı kentleşme sürecimizin bir aynası. Kırsaldan kente, heybesinde umutlarla gelen o insan, yabancılaşma korkusunu yenmek için bağlarına sarılıyor. Fakat tam da bu noktada, liderlik ilişkileri bazen o kadar sağlıksız bir zemine oturuyor ki, dernek toplumun ortak paydası olmaktan çıkıp kişisel bir nüfuz alanına hapsoluyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">En can yakıcı olanı da ne biliyor musunuz? O eski, hesapsız kitapsız samimiyetin zedelenmesi&#8230; Eğer bir dernekte insanlar, bir davetteki yerlerine, başkana yakınlıklarına veya &#8220;hatırlı&#8221; olma derecelerine göre sınıflandırılmaya başlanmışsa, orada &#8220;birlik&#8221; ruhu çoktan terk-i diyar eylemiş demektir. Dayanışma, sadece cafcaflı bir tabelada asılı kalan bir slogana dönüşür o vakit.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şunu hiç unutmamalıyız; insanların o güzelim köylerini, anılarını geride bırakıp yollara düşmesinin arkasında çok derin ve insani sancılar vardı. Bir lokma ekmeği alın teriyle kazanma kavgası, çocuklarının kendinden daha iyi bir eğitim alması hayali&#8230; Göç eden için memleket sadece bir coğrafya değil, ruhun nefes aldığı bir duygu atlasıdır. İşte bu yüzden, bu kadar hassas bir duygunun kişisel egolara veya siyasi ikballere meze edilmesi, sadece o kurumlara değil, toplumun birbirine olan sarsılmaz güvenine de darbe vuruyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bugün metropollerde derneklerin sayısının artması bir başarı kriteri değil aslında. Asıl mesele şu: O dernek hala o yörenin adıyla ve kültürüyle mi anılıyor, yoksa zamanla başındaki kişinin adıyla mı özdeşleşiyor? Bir yapının ruhunun ne kadar sağlıklı olduğunu anlamak istiyorsanız, bu soruya verdiğiniz cevaba bakın.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gerçek bir sivil toplum duruşu, isimlerin gölgesinde kalmayan sarsılmaz ilkelere dayanır. Odakta sadece toplumsal fayda, kültürel mirasın korunması ve gerçek bir el birliği olmalıdır. Kişisel hırslar, kurumsal kültürün önüne geçtiği an o yapı özünden kopar, ruhunu kaybeder.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Netice itibarıyla hemşeri dernekleri, eğer doğru kurgulanırsa modern hayatın en güvenli limanlarıdır. Ancak bu limanların fırtınalarda yıkılmaması için; şeffaflık, dürüstlük ve toplumsal yarar o kapıdan içeri giren her şeyden daha üstün tutulmalıdır. İşte o zaman bu yapılar, sadece birer tabela olmaktan çıkar; yeniden özlediğimiz o gerçek paylaşım sofralarına dönüşür.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Hasan Dede</strong>&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><em>Eğitimci / Sosyolog</em></p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/beton-yiginlari-arasinda-memleket-sofrasi-aidiyetin-donusen-cehresi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KAPİTALİZM İNSANA VE DOĞAYA DÜŞMANDIR</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/kapitalizm-insana-ve-dogaya-dusmandir/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/kapitalizm-insana-ve-dogaya-dusmandir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Apr 2026 14:38:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Gündüz Işık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=7079</guid>

					<description><![CDATA[Kapitalizm yaşamın iki kaynağı olan doğayı, insanı yok etmeden var olamaz.” Karl Marx.&#160; “ İnsan kendi bilincine varmış]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-full sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="559" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/kapitalizm.jpg" alt="kapitalizm" class="wp-image-7080" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/kapitalizm.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/kapitalizm-300x164.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/kapitalizm-768x419.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="7080" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="wp-block-paragraph">Kapitalizm yaşamın iki kaynağı olan doğayı, insanı yok etmeden var olamaz.” Karl Marx.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">“ İnsan kendi bilincine varmış doğadır.” Reclusa.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;“Doğayla savaş halindeyiz. Eğer kazanırsak, kaybedeceğiz.” Hubert Reeves.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kısacası, insan doğanın içinde doğayla birlikte yaşamasını, ona bakmasını, onu anlamasını bilmelidir. İnsanın doğaya, insanlara sevgiyle bakması, onları bir solukta içine sindirmek istemesi, yaşama sevinci ve gücü verir. Rachel Carson, “Doğanın her parçası, bir diğeriyle derin bir bağ içindedir. Bir kuşun ötüşü, bir yaprağın rüzgârla dansı, hep birlikte bir uyumun parçalarıdır” der.</p>



<p class="wp-block-paragraph">William Wordsworth, doğayı insan ruhunun en önemli parçası olarak gören İngiliz romantik sairlerinden biridir. Şiirlerinde doğayı sadece bir manzara değil; insanı iyileştiren, öğreten ve dönüştüren canlı bir varlık olarak ele alır. “Doğa, kendini seven asla yarı yolda bırakmaz” sözüyle Wordsworth, doğayla kurulan sevgi ve saygı temelli ilişkinin karşılıksız kalmayacağını anlatır.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sermaye, bildik geleneksel alanlarda yeteri kadar değerlenemiyor. Çareyi bütçeyi, hazineyi ve doğayı yağmalamakla, canlıyı metalaştırmakta görüyor. Doğanın yağma ve talanı o kadar hızlanmış durumda ki, bu kör gidiş vakitlice durdurulmaz ise geriye kurtarılacak pek bir şey kalmayacak. Ayağımızın altındaki zemin hızla çöküyor… Şimdilerde sermayenin başlıca değerlenme alanlarından biri inşaat, diğeri de doğa talanıdır&#8230; Çığ gibi büyüyen sosyal kötülüklere ekolojik yıkım, doğa yağması ve talanı eşlik ediyor.&nbsp;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ne yazık ki, doğaya duyulan sevgiyi ve saygıyı aşındırmaya çalışan ulusal ve uluslararası sermaye çevreleri için; gün geçmiyor ki, bakir kaldığını düşündüğümüz bir doğa parçasına göz dikilmesin ve yeni bir yıkım projesi ortaya çıkmasın. Bu yeni bir maden, taş ocağı, enerji üretimine yönelik bir proje ya da bir altyapı projesi veya suyu kontrol etmeye ve tekel altına almaya yönelik bir HES olabilir. Küresel düzeyde bir yıkımla karşı karşıyayız. Bu bir yanda iklim krizinin derinleşmesi, öte yanda da giderek yok olan biyolojik çeşitlilik anlamına geliyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hiç tartışmasız dünya çapında bir ekolojik krizle boğuşuyoruz ve bu kriz belli ki gezegenimizin acımasızca sömürülmesi ve kirletilmesinden kaynaklanıyor. Bu krizin toplumsal kaynaklarını haklı olarak insanlık da dahil yaşam dünyasının bütünlüğünü zaafa uğratan rekabetçi bir piyasa ruhuna, alınıp satılabilir nesneleri, kâr ve ekonomik yayılma için satılmak üzere etiketlenmiş metalara atfedebiliriz.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dünyadaki canlı yaşamın bütünü, artık insanın yapıp ettiklerini kaldıramaz hale geldi. Doğa tarihine baktığımızda, insanın doğaya müdahalesi ve tahribat yaratması hep var olan bir olguydu. Ancak geçmiş çağlarda doğa bu tahribatı ve tüketimi telafi edebiliyordu, çünkü yaratılan tahribat da gene doğal araç ve yöntemlerle gerçekleşiyordu; üstelik dünyanın büyüklüğü ve nüfusun azlığı düşünüldüğünde tahribat küçük ölçekli kalıyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Günümüzde ise bambaşka bir manzarayla karşı karşıyayız. Sanayi devriminden bu yana geçen yıllarda ve özellikle yaşadığımız çağda, doğa tahribatı neredeyse tümüyle nitelik değiştirdi denebilir. Toprağı, havayı ve suyu zehirleyen, bunların kendini yenilemesini zorlaştıran ve kimi zaman imkânsızlaştıran, teknolojik gelişmelere dayalı kimyasal bazlı büyük bir kirlilik, dünya çapında devasa boyutlarda tüketimle birleştiğinde, ekolojik kriz dediğimiz ağır bir manzara çıkıyor ortaya.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu manzara karşısında irkilen ve dehşete düşen insanlar ise, ekolojik mücadele hamlesiyle karşı durmaya çalışıyorlar. Dünya genelinde faklı bakış açıları ve yöntemlerle devam eden ekolojik mücadelenin ya da ekolojik duyarlılığın kökleri uzun zaman öncesine dayanıyor.&nbsp; Charles Fourier&#8217;den &#8211;&nbsp; Murray Bookchin&#8217;e, oradan günümüz ekoloji hareketine uzanan bir fikirler ve mücadeleler tarihinden bahsedebiliriz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Boockhin, “Toplumsal ekoloji, kapitalizm sonrası bir toplum, ekolojik çevre ile uyumlu biçimde yaratılmaksızın başarılı olamaz” der. Ve ayrıca “Toplumsal ekolojinin ileri sürdüğü en temel mesajını, doğaya tahakkümün insanın insana tahakkümünden kaynaklandığı düşüncesi olduğunu“ da iddia eder.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Rachel Carson “Doğanın gerçekten de insandan korunmaya ihtiyacı vardır, ama insanın da kendi eylemlerinden korunmaya ihtiyacı vardır, çünkü yaşayanlar dünyasının bir parçasıdır. Doğaya karşı savası kaçınılmaz olarak kendine karşı bir savaştır. Onun gaflet ve yıkıcı eylemleri, yeryüzünün geniş döngülerine girer ve zamanla kendisine geri döner” der.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Ekoloji krizden, biyolojik çeşitliliğin azalması, doğal kaynakların tükenmesi, küresel kirlenme ve tabii “iklim krizi” veya “atmosferin ısınması” anlaşılıyor. Yalnız bu durumun gerisinde kapitalizm var, zira kapitalizm insana ve doğaya zarar vermeden yol alamaz. Kapitalizm akla, mantığa, izana ve sağduyuya aykırı bir sistemdir. Canlı olan ne varsa ölü metalara dönüştürüyor…&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Esasen kapitalizmde ilişki tersliği vardır. Öküz arabanın arkasına koşulmuş durumdadır. Çılgın rekabetten dolayı her kapitalist işletme, her seferinde daha çok üretmek zorundadır. “İleriye doğru kaçmak zorundadır…”Başka türlü yapamaz. Sistem sınırsız büyüme eğilimine ve dinamiğine sahip ama bu dünyanın kaynakları sınırlı. Bir şey üretmek, doğadan bir şey çekmek, eksiltmek demektir… Üstelik üretirken de tüketirken de kirletmek kaçınılmazdır. Fakat kapitalistler doğaya verdikleri zararın bedelini ödemeye yanaşmazlar…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Doğayı sınırsız yağmalanabilir, talan edilebilir bir şey sayarlar… Zarar doğaya ve topluma fatura edilir. Durum böyle olunca, sınırlı bir dünyada sınırsız büyüme saçmalığı, bütün dengeleri alt üst etti ve sistem duvara dayandı.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Doğa insan olmadan da yaşar ama insan doğa yok olduktan sonra yaşayamaz.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>10.03.2026&nbsp; &nbsp; &nbsp;</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Gündüz IŞIK&nbsp; &nbsp;</strong> &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/kapitalizm-insana-ve-dogaya-dusmandir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>NATO; demir yumruktan kağıttan kaplana</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/nato-demir-yumruktan-kagittan-kaplana/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/nato-demir-yumruktan-kagittan-kaplana/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 04 Apr 2026 17:26:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Yücel Özdemir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=7006</guid>

					<description><![CDATA[ABD Başkanı Trump’ın “ulusa sesleniş” konuşmasıyla dünyada yarattığı büyük beklenti de boşa çıktı. Beyaz Saray sözcüleri ve ABD]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img width="640" height="320" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/photo-700X350-48975.jpg" alt="photo-700X350-48975" decoding="async" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/photo-700X350-48975.jpg 700w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/photo-700X350-48975-300x150.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" loading="lazy" />													</p>
<p>ABD Başkanı Trump’ın “ulusa sesleniş” konuşmasıyla dünyada yarattığı büyük beklenti de boşa çıktı. Beyaz Saray sözcüleri ve ABD medyasının yarattığı beklentiye bağlı olarak, gün boyunca Trump’ın neyi açıklayabileceği üzerinden yapılan spekülasyonlardan önce çıkanlar şunlardı: İran savaşını bitirme, kara harekatını başlatma, NATO’dan çekilme.</p>
<p>Ancak, 19 dakikalık konuşmada sonuç “hiçbiri” oldu.</p>
<p>Trump, içeride yükselen tepki ve eleştirileri bastırmak için savaşın, İran savaşının, “2-3 hafta yapacağımız aşırı sert vuruşlarla” bitirilebileceği beklentisini yaratmaya devam etti. Dolayısıyla bir ayını geride bırakan İran savaşının ikinci ayı da bulacağı ilan edilmiş oldu.</p>
<p>Ne var ki, savaş uzadıkça hem içeride hem dışarıda Trump’a karşı cephe genişliyor. Uzun vadeli hedeflerine ulaşma olasılığı her geçen gün azalıyor. Bu olasılık daha net görünmeye başlayınca genel olarak ABD-İsrail ittifakı, özel olarak Trump-Netanyahu ikilisi hem daha fazla haydutlaşıyor hem de yalnızlaşıyor.</p>
<p>Büyük siyasi çöküşler genellikle halkın desteğini ve dostlarını kaybederek yalnızlaşmayla başlıyor. İran savaşının sonuçları ve etkilerinin her bakımdan Afganistan, Irak, Libya, Suriye savaşlarından daha sarsıcı olacağı, savaş devam ederken görülüyor.</p>
<p>Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla dünya enerji fiyatlarındaki dalgalanma ve ona bağlı başlayan hayat pahalılığı bunların başında geliyor. Bunun yakın dönemde küresel sosyal harekete dönüşme olasılığı hiç de az değil.</p>
<p>Diğer önemli gelişme ise ABD’nin başını çektiği “Batı” bloku ve onun savaş örgütü NATO’daki derin yarılma. Savaşa girdiğinde NATO’daki dostlarının kendisini yalnız bırakmayacağından emin olan ABD emperyalizmi ve onun lideri Trump, tam anlamıyla hayal kırıklığı yaşıyor. Savaşı başlatmadan NATO ve Avrupalı emperyalistleri sürece dahil etme gereği görmeyen Trump, gelinen aşamada desteğe gelmediği için NATO’yu “kağıttan kaplan” ilan etti.</p>
<p>Halbuki NATO, kurulduğu 4 Nisan 1949’dan bu yana ABD tarafından işçi sınıfının, dünya halklarının tepesinde “demir yumruk” gibi kullanılıyordu. Soğuk Savaş yıllarında, NATO’ya bağlı kurulan örgütler aracılığıyla aralarında Türkiye’nin de olduğu ülkelerde askeri darbeler gerçekleştirildi, komünizmle mücadelenin en önemli askeri karargahı oldu. Yugoslavya’nın parçalanması, Afganistan ve Libya işgallerine doğrudan, diğer savaşlara da dolaylı olarak katıldı.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyanın ABD’nin çıkarları temelinde yeniden dizaynında demir yumruk gibi kullanılan NATO, uzunca bir süredir Avrupalı emperyalistler açısından “beyin ölümü” gerçekleşmiş bir örgüttür. Ukrayna savaşıyla yeniden diriltilirken, bunun ömrü de çok fazla olmadı.</p>
<p>Son haftalarda Avrupa’daki NATO ülkeleri sadece İran savaşına müdahil olmayı reddetmekle kalmadılar, aynı zamanda ABD’ye Soğuk Savaş yıllarında kurulan askeri üsleri kullandırmayı da durdurdular. Bunların başında elbette İspanya geliyor. İlk günden itibaren ABD’ye İran’a karşı üsleri kullandırmama kararı alan İspanya, hafta başında hava sahasını ABD savaş uçaklarına kapattı. Bu İkinci Dünya Savaşı&#8217;ndan bu yana bir ilk. Bu nedenle, İspanya Başbakanı Sanchez’in attığı adım sıradan bir durum değil.</p>
<p>Trump’ın Avrupa’da en fazla güvendiği ve kendisine yakın gördüğü İtalya Başbakanı Giorgia Meloni de Sigonella Hava Üssünü İran savaşı için kullanılmasına izin vermediklerini açıkladı.</p>
<p>Diğer Avrupa ülkelerinden henüz İspanya ve İtalya gibi kararlar alınmadı. Ancak sürecin uzaması, savaşa karşı mücadelenin yükselmesi durumunda daha fazla ülke benzer adımlar atabilir. Bu da ABD’nin süreç içerisinde savaşı sürdürmesini daha da zorlaştıracak. Bütün bunlardan ötürü NATO’nun kurucu ülkesi ABD üyelikten çıkabilir mi? Trump’ın sık sık yaptığı bu tehdit gerçekleşebilir mi?</p>
<p>Denilebilir ki, Trump’ın ikide bir Avrupa’ya karşı tekrarladığı bu tehdit artık çok fazla ciddiye alınmıyor. Zira sorunun kaynağı NATO’dan çok, Avrupa ile ABD arasında ortaya çıkan emperyalist paylaşıma dair görüş farklılığından kaynaklanıyor. ABD’nin NATO üyeliği adına Avrupa’yı peşinde savaştan savaşa sürükleme dönemi kapanmış görünüyor. Bu nedenle öncesiyle kıyaslandığında zayıflamış, “kağıttan kaplana” dönüşmüş mecalsiz bir savaş örgütü haline gelmiş görünüyor. “Mecalsizliğin” nedeni yeteri kadar silah ve askeri donanım değil, bütün üye ülkeler için geçerli olan ve olacak siyasi ve ekonomik hedeflerin azalmasıdır.</p>
<p>Trump gerçekten NATO’dan ayrılma kararı vermesi durumunda, ABD emperyalizminin yalnızlaşma ve gerileme sürecini hızlandıracaktır. Bu arada ABD’nin çıkarlarının merkeze alındığı yeni bir askeri ittifak ortaya çıkabilir, ancak NATO kadar etkili olması imkansız görünüyor. Bu nedenle NATO’yu ABD’nin çıkarlarına endeksleme çabası devam edecek. Avrupa ise süreci, NATO’dan bağımsız bir askeri ittifak için kullanmaya devam edecek. Avrupa ordusu ekseninde başlatılan tartışmalar, Trump’ın yaptığı tehditler nedeniyle, AB üyesi olmayan İngiltere, Türkiye ve Norveç’in dahil edilerek genişletilmesi şeklinde sürüyor.</p>
<p>İran savaşı ekseninde yaşanan gelişmeler genel olarak Batı ittifakını, özel olarak da bu ittifakın savaş örgütü NATO’yu bir yol ayrımına getirmiş görünüyor. Batılı emperyalist devletler arasındaki çıkar çatışmaları aynı zamanda yeni ittifaklara ve askeri oluşumlara da kapı aralıyor. ABD güç kaybettikçe, yalnız kaldıkça hem itiraz eden ülkeler hem de halkların sesi daha fazla duyulacak.</p>
<p>Bugün başlayan Paskalya nedeniyle Almanya’da yapılacak Paskalya yürüyüşlerinin en önemli taleplerinden birisinin “ABD üslerinin kapatılması” olması boşuna değil. İran savaşı, dünya çapında ABD emperyalizmine karşı mücadelenin daha görünür hale geleceği dönemine de kapıyı araladı.</p>
<p><strong>Kaynak : NATO; demir yumruktan kağıttan kaplana &#8211; Yücel Özdemir &#8211; Evrensel</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/nato-demir-yumruktan-kagittan-kaplana/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yazar Nuray Aslan-Cumartesi’nin külleri</title>
		<link>https://vartoname.com/siirler/yazar-nuray-aslan-cumartesinin-kulleri/</link>
					<comments>https://vartoname.com/siirler/yazar-nuray-aslan-cumartesinin-kulleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 04 Apr 2026 10:02:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiirler]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Nuray Aslan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=6970</guid>

					<description><![CDATA[Cumartesi’nin külleriCinayetin işlendiği ilk zamandaunutur suretini kardeş, kardeşintanrı boğazlar kanlı yüzünüeksik bırakır yaşam türküsünüansızın boşalır hayatırmak yatağını kuruturgeri]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-full sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="687" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/cumartesi-anneleri.jpg" alt="cumartesi anneleri" class="wp-image-6971" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/cumartesi-anneleri.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/cumartesi-anneleri-300x201.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/cumartesi-anneleri-768x515.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="6971" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="wp-block-paragraph"><strong>Cumartesi’nin külleri</strong><br>Cinayetin işlendiği ilk zamanda<br>unutur suretini kardeş, kardeşin<br>tanrı boğazlar kanlı yüzünü<br>eksik bırakır yaşam türküsünü<br>ansızın boşalır hayat<br>ırmak yatağını kurutur<br>geri çekilir sessizlik<br>gök kendi boşluğuna düşer<br>toprağa akan kan savrulur<br>karışır içine gecenin zulmeti<br>yokluğun ötesinde<br>yüzünü görmemiştir çöl yağmuru<br>gölgeler döner kan pıhtısı gibi<br>insan yüzünden silinir insana dair her iz<br>şehir susar, aynalar kırılır<br>kül savrulur ıssız kalplerin üstüne</p>



<p class="wp-block-paragraph">her gece ağlar kentin kadınları<br>sırtlarında taş, ellerinde fotoğraflar<br>alev alev dev taşlar arasında<br>boşalmış bir hayatın içinden<br>titrek tabutlar üstünde toplanırken<br>bayraklar gölgesini bile taşıyamaz</p>



<p class="wp-block-paragraph">bir meydanda oturur anneler<br>dizlerinde kayıp evlatlarının sesi<br>cumartesi kadar sabırlı<br>cumartesi kadar sessizdir acıları<br>ellerinde solmuş fotoğraflar<br>gözlerinde zamanın karası<br>ne bir ses, ne bir söz<br>yalnızca bekleyişin ta kendisi</p>



<p class="wp-block-paragraph">kırık kanatlar, görkemli gözleri taşıyamaz<br>yüzlerde mavi ışık, yüreklerde pas<br>yorgunluk masum değildir artık<br>çünkü hepimiz o ilk cinayetin devamıyız<br>öylesine akar yüzünden darbeler<br>masum değil artık eski yalnızlık<br>çoktan, insan çöl sıcağında üşür<br>teker teker büyür ceset yığını</p>



<p class="wp-block-paragraph">kimse konuşmaz<br>kimse ağlamaz<br>kimse bir başkasının yerine yanmaz<br>ağıt damlar içimize<br>kurşun yankılı sokaklara düşer<br>ve paslı öfkemizi büyütür<br>Yazar Nuray Aslan</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/siirler/yazar-nuray-aslan-cumartesinin-kulleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ah Valizler</title>
		<link>https://vartoname.com/yazar-akman-gedik/ah-valizler/</link>
					<comments>https://vartoname.com/yazar-akman-gedik/ah-valizler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 Apr 2026 20:33:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazar Akman Gedik]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=6919</guid>

					<description><![CDATA[Gurbet Valizleri ve Çocukluk Heyecanları Babam Almanya’ya giderken henüz ilkokul öğrencisiydim. Annem babamın eksikliğini hiç hissettirmedi bize. Her]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="559" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/VALIZLER.jpg" alt="VALIZLER" class="wp-image-6920" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/VALIZLER.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/VALIZLER-300x164.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/VALIZLER-768x419.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="6920" /></figure>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/valizler-akman.mp3"></audio></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph"><strong>Gurbet Valizleri ve Çocukluk Heyecanları</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Babam Almanya’ya giderken henüz ilkokul öğrencisiydim. Annem babamın eksikliğini hiç hissettirmedi bize. Her şeyimizle ilgilendi. Beni en çok sevindiren şey ise babamın izne dönüş zamanıydı. Babamı mı, valizlerini mi özlüyordum, bilemiyorum. Babamın izne gelişini öğrenince, dört dönerdik etrafımızda kardeşlerimle.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Almanya’dan uçakla İstanbul’a, İstanbul’dan otobüsle Muş’a, oradan da minibüsle Varto’ya; başımızın, gözümüzün üstüne gelirdi babam. O gelince gün bahara dönerdi bizim için. İki gümrükten geçerdi babam<sup></sup>. Birincisi İstanbul Gümrüğü’ydü, doğal olarak takılırdı; ikincisi, Alican Amc<sup></sup>a’nın oğlu Hamdi’nin gümrüğü.<sup></sup></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Hamdi’nin Gümrüğü ve Lamba Işığındaki Boşluk</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Alican Amca akrabamızdı. Muş İstasyonu’ndaydı evleri. Bizim köylü Almancılar, köye gelmeden önce bir gece orada dinlenirlerdi. Almancı yol yorgunluğuyla mışıl mışıl uyurken, Hamdi valizlerin kalitesini kontrol ed<sup></sup>ermiş. İplerle sıkıca bağlı valizlerin bir yerinden elini sokup, ne tutarsa<sup></sup> çıkarırmış. Hâl böyle olunca, Hamdi’nin gazabından arta kalanlar ulaşırdı biz<sup></sup>e.<sup></sup></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bizim köylü Yüksel’in babası Hüseyin Amca da Almanya’da çalışıyor<sup></sup>du. Hayatımda Hüseyin Amca gibi güzel elbise getiren bir Almancı görmedim. Ta o zamanlar bile çocuklarına “Levis” marka kot pantolon ve futbol topu getirirdi. Yıllar yılı kendisine yazmama rağmen ne kaliteli bir kot pantolon ne de bir futbol topu getirdi babam. Bu isteğim içimde bir ukde olarak kaldı.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Bir Meşin Topun Peşinde</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Akranlarımla bir futbol takımı kurmuştuk. Takımın her şeyinden ben sorumluydum. Her biri başka renk olsa da bütün oyuncuların forması vardı, ama bir meşin toptan yoksunduk. Ağır çekim hareketlerine karşın Yüksel’i her maç<sup></sup>ta oynatırdık. Çünkü topu vardı. Bazen mızmızlığı tutardı Yüksel<sup></sup>’in. Maçın en heyecanlı yerinde topunu kucaklayıp koşardı, bütün takım da ark<sup></sup>asından. En sorumlu ben olduğum için gidip, “Topu ver,” diye yalvarır<sup></sup>dım. Yüksel topunu karnına bastırarak, “Ben de isterim berabere süren maçın son dakikalarının oynanmasını, ama ya topum patlarsa?” derdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Küçük kardeşim Doğan’ın sevdiğim bir aforizması var; “Oldum olası valizler beni heyecanlandırır,” der. Badireler aşarak bize ulaşan valizler, bizi heyecandan uçururdu. Babamın taşıdığı valizlerin meşin sinmiş ellerini öperdik sırayla. Bir an önce akşam olsun ve babamı görmek için bizim eve doluşan komşular artık evlerine dönsünler isterdik, ama nafile. Gözler valizlere çivili, kimsenin yerinden kalkmaya niyeti yok. Babamın, “Kız kardeşim ve akrabalarım gelmeden açılmaz bu valizler,” sözü bizi sinirden çatlatırdı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Valizin içindekilere yönelik önlenemez bir merakla, bazen Hamdi’nin yöntemini uygulamaya çalışırdım ama pek yetenekli değildim bu konuda. Zor şer elimi sokacak bir yer buluyordum, ama kaptığım şey takılıp kalıyor, bir türlü çıkaramıyordum. Bütün uğraşım boşa gidiyor, sonunda elimi bile zor kurtarıyordum.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Valizlerin Açılma Anı ve Pilot Gömlekleri</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Valizlerin açılma anı gelip çattığında yüreğim ağzımın içinde vurmaya başlardı. Ben, kardeşlerim, akrabalar, komşular yer minderlerinin üzerinde halka biçiminde, sanki ibadet hâlinde; mü<sup></sup>barek babam ve mübarek valizleri orta yerde&#8230;<sup></sup><sup></sup><sup></sup></p>



<p class="wp-block-paragraph">Babam edalı edalı, Almanya’d<sup></sup>a bağladığı düğümleri çözerken, bir yandan da hâl hatır sorardı. Valizin açıldığı an, bütün gö<sup></sup>zler, gözlerden çok yumurtalara benzerdi lamba ışığında. Babamın büyük bir itinayla dizdiği<sup></sup> eşyaların içinde artık kanıksadığımız yuva gibi bir boşluk olurdu. Biz bu boşluğa “Hamdi’nin boşluğu” derdik. Hediyeler dağıtılırdı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Komşular neyse de akrabaların ne verirsen ver bir kez bile memnun kaldığını anımsamıyorum. Bana ve kardeşlerime hep açık mavi gömlekler getirirdi babam. “Bunlar Almanya’da pilot gömleğidir,” derdi. Daha sonra ben de Almancı oldum ve Kaufhalle’de çokça gördüm bu gömleklerden.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Gurbetin Eskittiği Hayatlar ve Zorunlu Göç</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Almanya’da fazla kalmadı Hüseyin Amca. Temelli döndü. O şen şakrak Hüseyin Amca’dan eser kalmadı. Durgun bakar şimdi; saatlerce aynı noktaya, bıkmadan, usanmadan. Kimse sormaz derdini, o da anlatmaz zaten. Derle<sup></sup>r ki:</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Gâvur elleri yedi bitirdi onu.”<sup></sup><sup></sup><sup></sup><sup></sup></p>



<p class="wp-block-paragraph">Hayatın yolu zikzaklıydı. Kimimiz evlendi, kimimiz işinden, mesleğinden dolayı gidince annem yapayalnız kaldı. 1988 yılında zorunlu bir göçmen olarak babamın yanına geldi Almanya’ya. Ne annem Almanya’ya ısınabildi ne de Almanya an<sup></sup>nemi tutabildi. İçinde hep köyünün özlemi vardı. 1994’ün Ağusto<sup></sup>s ayının on birinde göçtü aramızdan. Bir yanımız eksildi bizim. Çocukluğumda<sup></sup> bana ve kardeşlerime anlattığı masallar hâlâ taptaze duruyor beynimde; yüreği<sup></sup>mde ise sevecenliği, paylaşımcılığı ve insancıllığı.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>&#8220;Dinya Zure Kere&#8221;</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Babam, annemin ölümünün üzerinden kaç yıl sonra dul-bekârlığa veda edip evlendi. Emekli şimdi. Yılın birkaç ayını Türkiye’de, gerisini Almanya’da geçirmekte. Evde otururken üşür. Dışarıya ise paltosuz çıkar, gez<sup></sup>er. Şimdiki gençlerin tavırlarına, giyimlerine akıl sır erdiremez. Konuşmalarında, “Şimdik<sup></sup>i gençler ya egal (önemsiz) ya da normal deyip geçişti<sup></sup>riler her şeyi kurban, gel de orta yolu bul. Kime ne diyebilirsin kurban, kime?” diye serzenişte bulunur. Birine kızdığında ise; “Sıfatı insan, ama kendisi hayvandır!” der. Hüzünlüdür çoğu zaman. Öğrendiği kadar bilirmiş hayatı insan. Ya da bazı şeyler kolayca unutulup gitmiyor<sup></sup>.<sup></sup><sup></sup></p>



<p class="wp-block-paragraph">Hayat yapraklarının çoğu uçmuş gitmiş göçmen kuşlar misali, farkındadır. Bund<sup></sup>andır, her konuşmasında, “Dinya zure kere (yalancı dünya)” der durur o akışkan <sup></sup>Zazacasıyla. Yüzünde eksik olmayan kaygılı bir ifade durur hep. Sanırsın ki anılarının yasını tutuyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İleri yaşlarda insan yüreği inceden kırılgan bir cam gibidir. Hani dokunsan, tuzla buz olur, tıpkı babam gibi. Sevinse belli etmez. Bazen taştan sert olur yüreği, bazı anlar gülden narindir.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Akman Gedik</strong></p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/yazar-akman-gedik/ah-valizler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/valizler-akman.mp3" length="3930113" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>OKUMA ALIŞKANLIĞI</title>
		<link>https://vartoname.com/yazar-gunduz-isik/okuma-aliskanligi/</link>
					<comments>https://vartoname.com/yazar-gunduz-isik/okuma-aliskanligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 Apr 2026 10:44:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazar Gündüz Işık]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=6902</guid>

					<description><![CDATA[Okuma hevesimi dünyanın bütün hazinelerine değişmem.” Tolstoy. “Kitapsız yaşamak; kör, sağır, dilsiz yaşamaktır.” Andrei Tarkovsky. “İnsanlar ne kadar]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-full sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="559" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/okumak.jpg" alt="okumak" class="wp-image-6903" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/okumak.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/okumak-300x164.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/okumak-768x419.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="6903" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="wp-block-paragraph">Okuma hevesimi dünyanın bütün hazinelerine değişmem.” Tolstoy. “Kitapsız yaşamak; kör, sağır, dilsiz yaşamaktır.” Andrei Tarkovsky. “İnsanlar ne kadar bilinçsizse, o kadar suçludur.” Pasolini. “Okuma alışkanlığı kazanmayanın öğretimi, yarım kalmış demektir.” P.Pelant. “Özgür insan okuyan insandır. Çünkü okuma; bilgisizliği ve kör inançları yenen tek güçtür.” Thomas Jefferson. “Ağır ağır ölürler; okumayanlar, müzik dinlemeyenler, vicdanlarında hoşgörü barındırmayanlar.” Pablo Neruda. “Etrafın seni sıktığı zaman kitap oku…” Sabahattin Ali.</p>



<p class="wp-block-paragraph">“Bir insanı tanımak için…/ Ne okuduğuna bakın, / Ne seyrettiğine bakın, / Duvarlarına ne astığına, / raflarına ne koyduğuna, / Nasıl konuştuğuna, / Nasıl dinlediğine bakın. / Yapmamız gereken tek şey bakmaktır. / Bunlar, size onun ruhunun nerede olduğu / Ve neyle beslendiği konusunda her şeyi bildirir…” Ramtha.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Okudukça, kendi sınırlarını aşar insan. Gözlerin gördüğünden fazlasını; duyduğundan ötesini ararsın. Her yeni bilgi, her yeni fikir uykusuz bir bekleyişin cevabı gibidir. Kimi zaman bir cümle, yıllardır aradığın anahtar oluverir. &#8220;Ben kimim?&#8221; diye sorarken belki de bir yazarın satırlarında bulursun cevabını. Okudukça çoğalır, büyür, yenilenirsin.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Geceyi sabaha bağlayan o ince çizgide, okumak uyanmaktır aslında; uykudan değil, gafletten, cehaletten, karanlıktan&#8230; Geceye adanmış bir cümle, sabahın habercisidir. Bir kitabın sessiz sayfalarında buluşuruz kendimizle, hayallerimizle, korkularımızla. İşte o yüzden, uyumak için değil; uyanmak için okuruz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Uykunun teslim aldığı saatlerde bile zihnimiz ayakta olsun; sorgulayan, düşünen, öğrenen bir ruhla uyanmak için&#8230; Geceyi aydınlatan satırların ışığında yeniden doğmak için oku. Çünkü okumak, karanlığın içinde kendini bulmanın en güzel yoludur. Kitapların sessiz dünyasında öyle cümleler vardır ki, okuyanın zihnini bir adım ileriye taşır. Oku, ama uyumak için değil; uyanmak için.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Her kitap bir pencere açar; ruhuna, dünyaya, bambaşka hayatlara. Bir hikâyenin satırlarında gezinirken kendi iç yolculuğuna çıkarsın. Belki bir şiirin inceliğinde, belki bir romanın derinliğinde, belki de bir denemenin köşelerinde. Her harf, her kelime, her cümle uykusundan uyandırır seni; düşünmeye, sorgulamaya, anlamaya davet eder. Kitaplar, gecenin karanlığında zihninin kapısını çalan sessiz bir dost gibidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Asaaad Taha, “Birçok kitap okursun, belki yüzlerce, belki binlerce başlıklar hafızandan silinir, içerik buharlaşır gibi olur. O zaman her şeyin uçup gittiğini, zamanını ve parası boşa harcadığını sanırsın. Ama aslında hiçbir şey kaybolmaz. Okuduğun her sayfa, farkında olmadan, dünyaya bakış açısını ve düşüncelerinin akışını şekillendiren görünmez bir iz bırakır içinde. İnce ince, sessizce, içinden geçen o kelimeler yaşamaya devam eder, bakışını etkiler ve zihnini beşler, bunu tam olarak fark etmesen bile.” Henry Ford da, “Öğrenmeği bırakan kişi yirmisinde de olsa, sekseninde de olsa yaşlıdır. Hayatta en muhteşem şey kitap okumaktır. Okumak zihni daima genç tutar” der.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Jack London, “Seni kitap okuyan insanlarla tanıştıracağım. Hayat ancak böyle insanlarla bir araya geliyorsan yaşanmaya değer” der. İnsan bir yapıtı hayatında üç kez okumalıdır. Önce duyguların harekete geçtiği gençlikte; daha sonra mantığın egemen olmaya başladığı orta yaşta; son olarak da her şeye felsefe açısından bakıldığı yaşlılıkta denilir…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Pozitif insanlar, sürekli mutlu oldukları için değil, zihinsel mücadelelerinde karanlığı yönetmeyi öğrendikleri için pozitiftir. Onlar, her olumsuz düşünceyi yeniden şekillendirir ve acının içinden büyümeyi seçerler. Güçleri, bu farkındalıkta saklıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Marcus Aurelius, “Bir insanın değerinin, ilgi duyduğu şeylerin değeriyle ölçüldüğünü aklından çıkarma” diyor. Ve bu bağlamdan dünyaya baktığımızda, ilkesel duruşun ve okumanın önemi ortaya çıkmaktadır. Şayet, bir gencin okumaya, yeni şeyler öğrenmeye, kendini sürekli geliştirmeye çalıştığını görürseniz o zengin bir adamdır diyebiliriz..</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yapılanlara boyun eğen, sesi çıkmayan, düşünmeyen, sormayan ve sorgulamayan insanlar olsun istiyorsanız kitapları yakmanıza gerek yok. İnsanların okumayı bırakmasını sağlayın yeter. Robin Sharma, “Kitaplar sana aslında yeni bir şey öğretmez. Kitaplar aslında zaten senin içinde olanları görmeye yardım eder, aydınlanma budur” der.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Okumak, bir hayata sığdıramayacağımız kadar deneyimi öğrenmenizi mümkün kılar. Bol bol okuyalım. Dün binlerce kişi… Kitap okudu… Ölen ya da yaralanan olmadı… George R. R. Martin, ” Kitap okuyanlar ölmeden önce binlerce hayat yaşar, hiç okumayanların ise sadece bir hayatı olur.” Rosa Luxemburg “Okuyor musun? Okumalısın, sana yalvarırım! İnsan aklını ve sinir sistemini ancak böyle koruyabilir” der. Marshall McLuhan “Hayatınızın kalitesini iki şey belirler; okuduğunuz kitaplar ve görüştüğünüz kişiler” der.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Nietzsche “Sürü halindeki insanların, değer yargıları yoktur. Aile ve toplumlarından bir doğruluk paketi alır ve onları asla sorgulamadan tüm hayatlarını, bir çarkın dişlisi olarak yaşarlar” der. Kendimizi bilmek ve tanımak için sürekli yenileyici bir çabanın içinde olmalıyız. Bu bağlamda da okumanın önemini içselleştirmeliyiz. Yalanlamak ve reddetmek için okumamalıyız! İnanmak ve her şeyi kabullenmek için de okumamalıyız! Konuşmak ve nutuk çekmek için de okumamalıyız! Tartışmak, kıyaslamak ve düşünmek için okumalıyız…</p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsanın kendisinden kopuşu da bir şekilde düşünememektir, kendini bilememenin eyleme dönüşmesidir. Bu eylem kendini başkasının varlığında sürdürmeye yönelik, bilinçsiz bir olaydır. Kendisine bağlanılan kimseye duyulan saygının, sevginin temelinde bilinç ışığı değil, bilinçsizliğin kaynağı vardır. Şayet o sevginin ve saygının temelinde çıkar ilişkileri ve bilinçsizlik değil de, ilkeler ve değerler varsa, işte o zaman insanın kendisinden kopuşu da söz konusu olamaz. Yaşadığımız ‘gösteri’ toplumunda, insanlar bedenlerini süslemek için servet harcarlar; ama akıllarını süslemek içinse hiçbir çaba da göstermezler.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Maxim Gorki “Her kitap beni düzeysizlikten insanlığa, insancılığa yükselten, daha iyi bir yaşamı anlamama ve ona karşı derin bir susuzluk duymama neden olan bir basamaktır” derken, insan yaşamında, kitabın önemini ve yerini ifade etmektedir. İngiltere’de de, Sussex Üniversitesi’nin araştırmalarına göre, akşam eve geldiğinde ne kadar stresli olursanız olun 6 dakika bile kitap okursanız stres seviyeniz %68’e kadar düşebiliyor. 10 dakikalık bir kitap okuma neredeyse bir antidepresan kadar etkili oluyor deniliyor. Socrates de, “Okumak, bir toplumun günlük alışkanlıkları arasında olunca o toplum mutlu olur, kitap okuyanlardan zarar gelmez” diyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Okumak bir alışkanlık değil, bir varoluş biçimidir. İçine doğru bir yolculuktur, sürekli bir dönüşümdür. Gerçek bir okuyucu kapağı değil, içeriği hatırlar; yazarla bir dost gibi, acıların, soruların ve derin düşüncelerin ortağı olarak bağ kurar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gerçek bir entelektüel, gösteriş için değil, yaşamak için okur. Çünkü her kitap, bir anlam kapısı, bir yara izinin izi, söylenmemiş bir hakikatin yankısıdır. Yavaş yavaş okur; bir cümlenin üzerinde durur, geri döner- sorgular, düşünür ve şüphe eder. Metinle, hayatla bütünleşir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir kitabı, sadece bir kahve masasının dekoru yapmak, birkaç satırını bağlamından koparıp paylaşmak, anlamını kavramadan dikkat çekmeye çalışmak – okumak değil, sahte bir maskeyle kendini kandırmaktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Thomas Carlyle, “Bugünün gerçek üniversitesi, bir kitap koleksiyonudur” der. Jorge Luis Borges de, “Önemli olan okumak değil, yeniden okumaktır.” Dale Carnegie, “Bütün boş zamanlarınızı gazeteye bağlamayın; ona vereceğiniz zamanın yarısını ayırarak size yeni bir şeyler öğretecek kitaplar okuyun” der. Ekonomi sebeplerden ötürü kitap okuyamayan gençleri de çok güzel ifade eden Noam Chomsky, “Okumak için büyük borçların altına giren öğrencilerin, toplumu değiştirmeyi düşünmeleri asla mümkün değildir. İnsanları bir borç sistemine hapsettiğinizde, düşünmeye zaman ayırmazlar” der. Müesses nizamın da istediği böylesine bir sonuç değil midir?</p>



<p class="wp-block-paragraph">01.04.2026. Gündüz IŞIK.</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/yazar-gunduz-isik/okuma-aliskanligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kendine Yetemeyen İnsan</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/kendine-yetemeyen-insan/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/kendine-yetemeyen-insan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Apr 2026 20:57:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Ali Şeker]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=6823</guid>

					<description><![CDATA[Dün öbür gün yazdığım kimi deneme yazılarımı geçirdim gözlerimin önünden. Her solukta, yaşamaya hevesli milyonlarca insan, hiç bir]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-full sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="559" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/908bbf0b-fd0a-4a9d-a033-86e56072c028.jpg" alt="908bbf0b fd0a 4a9d a033 86e56072c028" class="wp-image-6824" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/908bbf0b-fd0a-4a9d-a033-86e56072c028.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/908bbf0b-fd0a-4a9d-a033-86e56072c028-300x164.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/908bbf0b-fd0a-4a9d-a033-86e56072c028-768x419.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="6824" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="wp-block-paragraph">Dün öbür gün yazdığım kimi deneme yazılarımı geçirdim gözlerimin önünden. Her solukta, yaşamaya hevesli milyonlarca insan, hiç bir şeye çare olmadığını bilmenin, ne demek olduğunu gel birde bana sor. Pırıl pırıl bir gün, gün ışığı eleniyordu üstümüze. Konuşmayan, kalabalık bir hiçlik içerisindeyim. &#8221; Bir şeyler yapmalı &#8221; şarkının sözleri gelip, kulağıma çarpıp duruyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kendini yitiren insan daha ne kadar kötü olabilir. Büyük güneşin altında, salkım salkım sorular, bir bir cevap bekliyor. Eğer ortada çözüm bekleyen bir matematik varsa, ki var, aynı sonuca giden çarpma, bölme, toplama işlemleri aynı sonucu verir bize.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İşte insanın doymak nedir bilmeyen açgözlülüğü, doğaya ve insana verdiği zararının yanı sıra onlarca iyi ve kötü somut çıkarımlarını her gün gözlemleyebiliyoruz. Hiç değişmeyen bir diyalektik, güç el değiştirdikçe, gücün doğasından haberdar olan kişilikler daha çok tehlikeli olurlar. Tek tek örnekleri: yaşadığımız bu dünyada ya göçüp gitmişler toprağa, ya da oturdukları koltuklara çakılmış duruyorlar. Ve tek olan her şeyin kötü olmadığını biliyoruz, işte tek renk gökyüzü mavisi, rengi hiç değişmeyen baharın tek renkleri. Doğada, bilim- zanaat ve sanatın çok ötesinde görüp dokunabildiğimiz sahici bir güzellik var. Bırakalım da, Örümceğin ağını nasıl ördüğünü, yine doğanın çözümsüz bir gizemi olarak kalsın. Yazık, hiç yazık değil. Nasılsa, hiçbir canlı cansız varlığa bir zararı yok, bilime de ihtiyacı yok.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsanlığın ortak değeri, ateş ve dil daha ne kadar, insan eliyle kötü olabilir. Kıtalar arası kapitalizmin halklar üzerindeki doyumsuzluğu, enerji savaşları ve dünyayı gözetleyen bilimin ileri bir adımı, cep telefonuyla nokta atışı yapan, ölümcül yakın bir tarihi günümüz dünyasında yaşanıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yine insana dair sorunlar cevapsız, giderek, neredeyse maddeleşen karanlığın içine tekrar giriyor. Biliyorum: Şu anda karnı tok &#8211; suçlu olanlar, yine yalnız başıma hayatta kalacağım, demekle meşguller ve tek gayeleri hayatta kalmaktı. Şu an Ortadoğu’da, patır patır insanlar ölümün soğuk yüzünü tadıyor. Ölümün karşısında bu kadar cesaretle direnen halkın &#8221; Kürtlerin &#8221; var olma statüsü, düşmanlıkla ziyan edilmemeli. Bir çıkarım: Bir şeyin değerini anlamamız için illaki onu kaybetmemiz gerekmiyor, cümlesi zihnimde dolanıp duruyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kendi yalnızlığımda, farklı olanla bütünleşmiş, barışçıl bir birlikteliği ön gören bir felsefeyi düşünüyorum. İnsanlığın ta kendisini yudumluyorum, sınırsız gerçekler, özgürlüğün ilk adımı olsun… Canlı insan ölümlerine çare olamadığımızı düşündükçe insanın içi acıyor. Canlı cansız dokunmaz lığı olan ortak bir evrende, adı konulmamış bir bahara yolumuz düşse. Ve bu bir ütopya olmaktan çıksa, bugünden, ne dersiniz?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Komünal bir dünyaya insan severlik yarışına hep birlikte başlasak ne iyi olurdu. Haberin var mı? Yaşadığımız ülkede birinci sırada dolar zengini olanların bir tık daha altında; sıfır model otomobil alanların sayısı yüzde on yedi sıralarında seyrediyor. Hiç değişmek istemeyen tanıdık tatların, güç savaşımının yanında, egemenlerin kendi çıkarları doğrultusunda dağıttıkları makam koltukları, hem takım elbiseli hem de kravatlı. Ve bu bir söylence değil, çok dost canlısı iyi bir insan, iyi arkadaşımdır komutundan dışarı çıkmıyor. İşte yine tek tip zıtların birliğinin olmadığı, coğrafyaları tek renge boğuyor. Doğduğumuz ya da mübadil olarak göç ettiğimiz toprak parçası, güneş de şahit. Ana dillerde dip dipe duvarlar, Türkçe, Kürtçe, Ermenice, Arnavutça, Çerkezce kaç koşumluk türküleri aynı sofrada dinledik. Sen de kaybolan bir ana dilde, hiç duymadığın bir ezginin tınısını başucunda duyumsa.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sadece bir papağanın konuştuğu bir halkın, bir dilin varlığını çözemeyen dil bilimciler ve tarih insanlığa not düşmüş. Metropollerin göbeğinde halaya durduk, kavak ağaçların çıplak dalları gibi döküldük öldük. Tüm değerler, değerlerimiz umarsız biçimde çiğnenmeden, farklılıkları kabul etmek, benzeş olmayan bir gözle sevgiyle bakmak. Onlarla birlikte yaşamak, doğanın bizlere fısıldadığı bir sıçrama değil. Birlikte var olmanın doğal bir göstergesidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sevgiyi, tanıdığımız tanımadığımız herkese vermenin hiçbir külfeti olmamasına rağmen, kollarımızı açmamak, el vermemek ne kadar kötü bir şey. Yine yanı başımızda, lokal bölgesel savaşlar, ölümün soğuk yüzü. Kendini tekrar eden, güneşin doğuşuna denk gelen ölümcül halleri hiç bitmiyor. İşte yine Suriye &#8216; de yaşı geçkin koltuklara gömülen, parmak göstererek, dans eden bunak başkanların el işaretiyle, ateşlenen sınırlar. Kürtlerin, Dürzilerin ve Arap Alevilerin üzerinde, tanıdık güç kapital tatlarından vazgeçmiyor. Her defasında bilimin kötü tarafını kullanan gücün, jeopolitik olarak el değiştirdiği coğrafyalarda, egemenlerinde gelip geçici olduğunu bildiğimiz halde, biat edip susanların sayesinde, aynı sistem kendini tekrar edip duruyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Nedense hükmedenlerin isteği hep aynı değişmiyor. Ve bu alışıla gelen kapital fosil güç ihtiyaçları, İnsanoğlunun en zayıf halkası olan yönleriyle herkesi ölüme sürüklüyordu. Tarihe edebiyatla kulaç atmasını bilenler için, yazmak sürekli akan bir nehirdir. Yaşamda: Yazarken her şeye cevap olan bir iyileştirme cevabımızın olmadığını bilmek çok üzücü. Yazılan toplumcu gerçekçi edebiyatın bir kez daha dipten çok derinden gittiğini görmek, insan susarken bile üzüyor. Her yıl ocak ve şubat ayının değişik versiyonu, mevsimsel hallerini yaşıyoruz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Birkaç gündür çıplak insan ve doğanın soğuk renkleri üzerine, rüzgârla birlikte sulu sepken bir yağmur yağıyor. Rüzgârdan hoşnut olmazsak da, yaz günlerinin sıcağında susuz kalmaktan iyidir. Şimdi sokakta seninle düşsel bir dünyaya yürürken de, farklı olan her şeyi görüyoruz ve bu bir varoluş felsefesi. Kendimizi tekrar anlatmak için, dünya tarihi tekerrürden ibaret mi, sorusu yeniden ölümlerle bir bir canlanıyor. Kim yazacak bu yaşamın kötümser izlerini, kim toprağa adım atacak, kim bir tohum daha düşecek bu öykülerin boşluklarını dolduracak, başak başak…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Türkiye &#8216; nin her sokağında, adım atarken soluklanıp, yaşayan halklar ve Kürtler var. Bilmem kaç dedesinin adını sayarak bu toprağın altında üstünde diğer kadim halklarla çetelesini yarıştırmadan yaşıyorlar. Kardeşlik söylemine kitlenen bir düşünce, bir halkı, halk olarak görmüyorsa, insan kendi hislerini bir başkasından daha iyi tanımlayabilir. Ve ben de Kürt kökenli değilim, Kürdüm, diyenlerin sayısı bu topraklarda yirmi milyonun üstünde. Ne mutlu değil!</p>



<p class="wp-block-paragraph">Evet, hepimiz ırkları biliriz, ne kadar da kendilerine özgü varlıklar, insanlar. Kim kimin kafatasını ölçmüş&#8230; Gerisi berisi Hint Avrupai birbirinin ardılı türlerin bileşkesi… Bu çerçevede ben: Siyah ırk, sarı ırk, beyaz ırk, ırkları tanırım, ama ırkçı değilim cümlesine dünden ziyade, bugün ne kadar çok ihtiyacımız var. Yakın coğrafya, yakın tarih: Günümüz dünyasında ulusal sınırlara hapsolan tek kimlik tek inanç sistemi, tek sesli yönetimlerin yozluğuyla sürüp gidiyor. Bireyin iyiliği, toplumun iyiliğiyle çatışmayan ülkelerde eşitlik ilkesi kendini sandıklı demokrasilerde bile hissettiriyor. Güneşin doğuşu oldukça küskün&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sanki batı dünyasına özgü, güneşin batışına has bir örgütleme biçimi olarak, bizlere ve yalnız Ortadoğu halklarına yasak olarak yansır. Özgür insan: İnsanın komünal anlamda isteyerek bir araya gelmesine, hukukun sopası copu da gerekmiyor / du. Devleşen, hükmeden yönetenlerin yanında: İnsana giderek kendini kabullendiren eksi bilmem kaç derecenin altında; adaletli bir karakışın içinde komünal sosyal yaşamak isteği, azımsanmayanların sayısı oldukça fazla. Kahraman bir baharın içinde kayıp bir kirazı aramaktan çok daha iyidir. İşte yaşadığı kentte kendini güvende hissetme ve kendine yer açma yalnızlığı, bir yanıyla da büyük kentlerde yerelde bir örgütleme şekliydi. Köy, yöre dernekleri, odalar, kooperatifler vesaire&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve bildiğimiz bir şey, üniter devlet yapılanmasında, otonom, özerlik ve federatif yapılara ayrılıkçı gözüyle bakan ve terörize eden devletler giderayak daha da faşistleşiyor. Ve bu tekçi yapılar içerisinde, Hint Avrupai farklı kimlik ve inançların birbirine benzeyen ve devam niteliği taşıyan halkların, türleri giderek faşizme yönelmesi, çoğunluk sendromunun, güç zehirlenmesinden başka bir şey değildir. Son evrede sınırları çizilmiş kabul gören ulus devletler, üniter cumhuriyetin onlarca tanımı arasında, alışıla gelen monarşiyle tekrar bir araya gelmesi, yanı başımızdaki coğrafyalarda çoluk çocuk ve insanların bir kez daha ölmesiydi. Bu çerçevede esrime sembollerin dürtüsüyle ülkenin kaynaklarını paylaşan zattı muhteremlerin yakalarından sarkan rozetler koleksiyonu, kat be kat açlık kokuyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Birlikte yaşama ölçüsünü kaçırmadan: Ancak kaç kuşak yitip gitmeden, meşru dilden uzak yan yana durmasını bilen halkların bir ruh hali, evrensel bir dünyaya kapı arayabilir. Bırakın! Kendini tekrar eden kurucu önderlerin, değişmeyen doktrinleri arşivlerde kalsın. Şimdi ne kadar sosyal ne kadar demokratız, günümüz de buna bakalım. Bu bir ironiyse ironi olarak kalmasın: Sen güçlüysen, beni dövmen gerekmiyor. Irak, Libya, Suriye&#8217; den de biliyoruz ki sistem değiştikçe, bazen bayrakların üzerindeki yıldızlar, renklerde değişebiliyor. Bu arada rejim değişikliğiyle yönetenlerin heykelleri de meydanlardan kepçelerle sökülüp atılabiliyor. Değiş tokuşla yer değiştirip tekrar koltuk kapan siyasilerin riyakârlığı, ortalık yerde açlık sırıtıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tek kimlik, tek inanca can suyu veren, çoğunluğun hiç değişmeyen muteber algısı. Ne kadar da benzeş, başka halklara ölümü tattıran inancı, tapınması semavi tek tanrılı dinlere özgü. Yoksulluğa tezat giderek artan özel mülkiyet tahakkümü, milli ve yerlilik sendromu&#8230; &#8221; Komşu da pişer, bize de düşer &#8221; algısından bir milim şaşmıyor. Sadece kendi karanlığına el sallayan odaların yanında, hiç sorgulamayan, aç susuz kendinden geçen yurdumun insanı. Birlikte yaşam adına çözüm üretmeyen, yoz yobaz siyasi partilerin genel başkanları, sokağa bakınız! Koca koca adamlar, kentin kanepelerinde unutulmuş, kuru birer ağaç gibi. Haberiniz var mı? Sosyal medyada, edebiyat &#8211; sanat adına paylaşım yapan gruplar, beyaz sayfalar, tek rengin dokunulmazlığıyla salya sümük pervasızlaşan ırkçı düşünceler dünyası, ne kadar da tekçi. Atamayla atanan siz bürokratlar, bir kaç katlı maaşlarınızla, artık mutlu olabilirsiniz. Size rağmen, kozmik yaşamın içinde, yirmi yedi seneye aşan emekli maaşı alanların sayısı ve yaşam süreleri giderek artıyor. Sistemin yanalında koltuk kapan gazeteciler, siyasetçi, şoven faşist kesimler, gözünüz aydın olsun.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şimdi düşsel olmayan bir günde, seninle şurada yürürken, yine emekliye düşen ne bir artı gevrek, ne de bir bardak çay fazlası. Yaşam standardı, üretim payı sıfırın altında, yine milli yerli duygulara kurban edilerek sönümleniyor. Yönetenlerin her koşulda başvurduğu en iyi yöntem mili duyguları tekrar kaşımaktı. Bu yansımalar günümüzde, yaşamda daha da yoksullaşmayla eş değer, tanıdık bir tat olarak yerini alıyor. Yoksa güneşin altında, çalışmış, didinmiş ve yeniden yaşamı yaratanların ardılları, yurt bildikleri bu topraklardan, neden çekip gitsinler başka ülkelere, sorusunun cevabı çok açık. Göz hizasında daha iyi yaşam koşulları, özgürlük, barınma, sağlık, sosyal adalet gibi insani ve gerekli bireysel çıkarları sayabiliriz. Bu topraklarda söylencesi her zaman para eden, mavi rengin altında, bunca rengin ortasında yine milliyetçilik kanatlanıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ne kadar vatan, bayrak Sakarya, sevmeleri, apolitik sesler tribünlerde yükseldikçe, o kadar da mili gelirden emekli ve asgari ücretlilerin pay almaları günlük politikalara heba edilir. Ve yaşama hevesi orta yaşlarda soyut devletin üstünde bir artı yük olarak tekrar güncellenir. Tek adam otokratik sisteminde: her defasında tanıdık tatları tadanlar, tarihsel olarak daha çok yıkıcı olurlar. İşte İskandinavya ülkeleri, tek kent &#8211; tek ülke Lüksemburg. Gerçek tarih, kitaplar olduğu kadar, aynı topraklarda birlikte yaşamasını bilen toplumların kendi halklarıyla bütünleşmesi, insana kendini daha iyi hissettiriyor. En azından aklımdan geçen düşüncemi eğip bükmeden yazabiliyorum. Evet, insanın yaşadığı topraklarda, &#8221; kimliği &#8211; inancı &#8221; &#8216; yla kendini özgür bir şekilde ifade etmesi daha iyi bir seçenekti. Başka bir mavide, öteden beri el ele kenetlenmiş kollar, bir nehir gibi özgür akabiliyorsa&#8230; Suyu tutamazsın çünkü su toprağın içindedir. Ye, ya, yes, heya, ere, evet gibi her dilde, bir cevabı vardı. Küçücük akan bir dere, bir taş parçası, endemik bitkiler, anıt kentler ve su kemerleri yatağında toprakta barışık / tı. Ama devasa çok katlı binalar AVM &#8216; ler geleceğe iyilik güzellik adına, ne katacağını bugünden tahmin etmek hiç de zor değil&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Ali Şeker</strong></p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/kendine-yetemeyen-insan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yazar Nuray Aslan- Çünkü Bilmiyorduk Sevmeyi</title>
		<link>https://vartoname.com/yazar-nuray-aslan/yazar-nuray-aslan-cunku-bilmiyorduk-sevmeyi/</link>
					<comments>https://vartoname.com/yazar-nuray-aslan/yazar-nuray-aslan-cunku-bilmiyorduk-sevmeyi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Apr 2026 18:57:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazar Nuray Aslan]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=6678</guid>

					<description><![CDATA[Çünkü Bilmiyorduk Sevmeyi İçimizde yer edenlerin, sustuklarımızın ve geç kalmış sevgilerin hikâyesi… Bir varmış, bir yokmuş; zamanın saçlarına]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-full sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="519" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/nuray-varto.jpg" alt="nuray varto" class="wp-image-8273" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/nuray-varto.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/nuray-varto-300x152.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/nuray-varto-768x389.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="8273" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="wp-block-paragraph"></p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Çünkü Bilmiyorduk Sevmeyi</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">İçimizde yer edenlerin, sustuklarımızın ve geç kalmış sevgilerin hikâyesi…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir varmış, bir yokmuş; zamanın saçlarına ak düşmeden, rüzgârın dili henüz ateşle sınanmamışken ve gülün dikenine bile merhamet değmişken, kadim bir masalın sararmış sayfaları rüzgârla çevrilmiş ve ölüm o sayfaların kenarından, mürekkebin koyu yerlerinden sızan bir gölge gibi içeri yürümüştü; gölgeyi ilk gördüğümde bunun bir son olmadığını, ama içimde bir yerin mutlaka değişeceğini anlamıştım. Çünkü bazı gerçekler dilin ucundan değil, toprağın altından gelirmiş. İnsan onlarla ancak içinden geçerken tanışır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Meğer ben, aşka değil de içimde annemden kalmış eski bir sessizliğe tutunmuşum. Bunu çok sonradan anladım. İnsan bazı şeyleri yaşarken değil, içinden geçtikten sonra anlar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bana öğretilen şey sevmek değildi; dayanmaktı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kimi yarasını sevda diye taşır, kimi yalnızlığı yoldaş sanır. Gecenin içime bıraktığı o ağırlığı ben de hayat sandım. İçime işlemiş bir yazgıydı. Ağırdı. Suyla çıkmıyordu. Zamana bırakılamıyordu. Çünkü bazı kaderler silinmezdi. Yalnızca değiştirir, insanın içinde yer edinirdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">O günleri düşündüğümde kendimi hep yürürken hatırlıyorum. Sanki hep yol halindeydim. İçimden dışarıya çıkan yol, durmadan yine içimde dolaşıyordu. Kendi karanlığımın içinde dönüp duruyordum. Ardımda kalan cümleleri sessizliğe bırakıyordum. Ne kadar uzaklaştıysam, o kadar içime düşüyordum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zamanla bazı gölgeler içime yerleşti. Önce fark etmedim. Sonra alıştım. En sonunda içimde çoğaldılar. İyimserlik içimden çekildi. Yavaş yavaş. Geriye, dinmeyen bir sızı kaldı. Sesi yoktu. Ama beni hep kendime geri getiriyordu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gece, şehrin üstüne unutmak rengini sürüyordu. Sokak lambaları bile yanmayı unutmuştu. Bir yerden sonra kelimeler de yetmemeye başladı. Söylenecekler azaldı. İçimde kalanlar çoğaldı. İnsan bazen anlatarak değil, içine inerek yol alıyormuş.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Derinlere indikçe karşıma anılar değil, kadın yüzleri çıktı. Tanıdık ama yabancı. Sanki içimde yıllardır birbirinden habersiz yaşayan kadınlarla karşılaştım. Biri susmuştu. Biri bekliyordu. Biri hâlâ sevilmeye aç. Biri çoktan vazgeçmişti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çünkü bilmiyorduk sevmeyi. Kalbin içine yerleşmeyi de, etrafında dönmeyi de unutmuştuk. Bazen rüzgâr olurduk, ama esmek yerine yıkmayı seçerdik. En güzel aşk şarkılarını söylerdik. Ama içimizdeki nefreti susturamazdık.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yağmura bile kırıldık, çünkü başka şehirlere yağdığını gördük. Ve o an, biz sevmeyi bilmediğimiz için değil, yanmayı göze alamadığımız için sevemedik. Sevgi insanı iyileştirmiyor; önce yakıyormuş.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsan geçmişini bulmuyor. Onun içinde çoğalıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bazen bir ses duyuyordum. Ses banamı aitti, ben mi o sese karışmıştım, bilmiyordum. Ama içime sinmişti. Göğe bakmayı bıraktım. Çünkü ne aradıysam orada bulamadım. Bir gün içimdeki nehrin yönü değişti. Artık denize değil, göğe akıyordu. İçimde kalan her şeyi ateşe vermek istedim. Ama vazgeçtim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çünkü geriye ne kaldıysa, dönüp dolaşıp aynı yere varmıştı. Annemin sessizliğine. Babamın yorgunluğuna. Evin içine sinmiş o eski kederlere. Ve içimde yıllardır kapanmadan duran çocukluğuma. Çocukluk dediğimiz şey geçmiyor, sadece içimize çekiliyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sonra düşündüm. Gidenleri. Gömülenleri. Bir de gömülmeyenleri. Asıl orada eski bir yalnızlığı hatırladım. İnsan bazen toprağın altında değil, kendi içinde gömülürmüş. Bazı yaralar toprağa değil, insanın yüzüne yazılır. Ve o mezar, derinden içime yerleşti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sonra ölümün dili değişti. Bir son gibi konuşmuyordu artık. Bir geçiş gibi yaklaşıyordu. Bitmek değil, değişmek gibi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sevgi, yanmanın nihayetidir. Çünkü ışık ateşten doğar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Göğe baktım. Bir zamanlar küstüğüm bulutlar şimdi bana el sallıyordu. Ve yağmur bu kez tam kalbime yağıyordu. Sevmek bir bütüne teslim olmakmış. Dünyanın bütün gürültüsü sustuğunda rüzgârın, taşın, ateşin ve suyun diliyle konuşmaktı. Ben değişmedim; kendime yaklaştım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Belki de yeniden doğmak buydu. Başka biri olmak değil, kendi içinden geçip yine kendine varmak. Kendime en son ben vardım; çünkü en uzun yol, insanın kendi içinden geçer.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve bazı yollar, ancak geçildikten sonra görünür.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Nuray Aslan, Berlin, 02.04.2026</p>
</div>
</div>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/nuray-bilmiyorduk-sevmeyi.mp3"></audio></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/yazar-nuray-aslan/yazar-nuray-aslan-cunku-bilmiyorduk-sevmeyi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/nuray-bilmiyorduk-sevmeyi.mp3" length="2145636" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>Gündüz Işık Bireysellik – Bireyci – Birey ve Varto Dayanışması</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/gunduz-isik-bireysellik-bireyci-birey-ve-varto-dayanismasi/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/gunduz-isik-bireysellik-bireyci-birey-ve-varto-dayanismasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Mar 2026 16:02:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Varto Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Gündüz Işık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=6373</guid>

					<description><![CDATA[Bireysellik – bireyci – birey ve Varto dayanışması “En uzak mesafe ne Afrika’dır,Ne ÇinNe Hindistan,Ne Seyyareler,Ne de yıldızlar]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img width="640" height="314" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/birey.jpg" alt="birey" decoding="async" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/birey.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/birey-300x147.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/birey-768x377.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" loading="lazy" />													</p>
<h4>Bireysellik – bireyci – birey ve Varto dayanışması</h4>
<p>“En uzak mesafe ne Afrika’dır,<br />Ne Çin<br />Ne Hindistan,<br />Ne Seyyareler,<br />Ne de yıldızlar geceleri ışıldayan…<br />En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir biri birini anlamayan…” Can Yücel.<br />“Güzel hayat isteyen, güzel insan biriktirsin.” Cemal Süreyya.<br />“Bir toplum gerçeklerden ne kadar uzaklaşırsa gerçeği söyleyenlerden o kadar nefret eder.”<br />George Orwell.<br />Sabır, sadece bekleme becerisi değildir. Beklerken doğru davranış sergileme yeteneğidir…”<br />Joyce Meyer.</p>
<p>“Bireysellik”, bir bireyin toplum içinden kendini ortaya koyuşudur (dayanışma ağırlıklıdır). “Bireyci” olan birey ise, başka bireylerle sadece onlara kendi doğrularını kabul ettirmek için ilişkiye geçer. “Birey” de, kendi öz iradesi, bilinci, anlayışı, düşünce vb. ile hiç baskı altında kalmadan ve başka birilerinin sözcüsü olmadan, kendisinden başka hiç kimseye hesap verme zorunda olmayan, herhangi bir toplumun vatandaşıdır.</p>
<p>Bireysellik, toplumsallığı ve dayanışmayı önceleyen bir kişiliği ifade eder. Bireycilik ise “yalnız ben” ideolojisidir. Bencildir, kendi çıkarına yöneliktir, hegemonyacıdır, diktatördür ve kendinden başka görüşe yaşam hakkı tanımaz. “Her şeyi ben iyi bilirim, ben yaparım” felsefesidir. Birey olmak demek, bireysel hak ve özgürlüklerini ezdirmeden ne olduğunu bilmek ve onu savunabilmenin bilincine varmış olmaktır.</p>
<p>Bireycilik, bütün Orta Çağ’ı kapsayan Hristiyan dünya görüşüne bir tepki olarak Rönesans’ta ortaya çıkan bir dünya görüşüdür. Özel mülkiyetle güçlenmiş ve toplum içinde seçkinleşmiş olan bireyi topluma üstün tutan bu çok eski eğilim, Rönesans’ta biçimlenmiş ve metafizikten ekonomiye kadar çeşitli alanlarda etkinleşmiştir.</p>
<p>“Birey olmak” ise bir vatandaşın buyurgan kendisine verilenleri kabul–ret ikilemi yerine “Bu benden yapmamı istenilen şey nedir? Neden yapmam isteniyor? Bunlar bana bir yarar getirir mi?” gibi sorularla her şeyi sorgulamasıdır. Yargılamak için bilmek, bilmek için anlamak, anlamak için dinlemek gerekir. Dinlemeyen insanın da yargılamaya hakkı yoktur. Stefan Zweig, “İnsanları yargılamaktan değil, anlamaya çalışmaktan zevk alın” der.</p>
<p>Barışa ulaşmak insanların bireyciliğinden değil, bireyselliğinden geçiyor. Birey kavramının ön plana çıktığı günümüz dünyasında bireycilik ile bireysellik arasındaki farkın çok iyi vurgulanması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bireycilik bencillik içeriyor, bireysellik ise dayanışmaya ağırlık veriyor.</p>
<p>Bizim gibi ümmet toplumundan Cumhuriyet yurttaşlığı bilincine geçen ülkelerde ne yazık ki bu iki kavram karıştırılmakta. Durumu daha iyi anlatmak için şöyle bir sinema örneği verebiliriz: Bin kişinin bulunduğu bir sinema salonunda yangın çıktığını varsayalım. Eğer bu bin kişi bir “birey bencilliği” içinde davranırsa çıkış kapılarında yığılma olur ve herkes kendisini kurtarmayı düşündüğü için salon boşaltılamaz; küçük bir azınlık dışında herkes dumandan boğulur.</p>
<p>Bireyselliğinin bilincinde olan kişiler ise toplu kurtulma planının bir parçası olarak sırasını bekler ve ilk sıradan başlayarak sinemayı boşaltır. Böylece itiş kakış olmaz ve herkes kurtulur. Bireycilik sürü yaratır; bireysellik ise bilinçli bir toplumsallığa dönüşür. Arzumuz, bilinçli bireylerin dayanışma duygusunun öne çıkmasıdır. Halk kişilik, servet ve koltuk kavgalarından bıktı. Toplumlar, sonu gelmez kavgalarda tükenip giden insanlar yerine barışçı, yapıcı ve olumlu bireyler görmek istiyor.</p>
<p>Bireyselliğin bilincinde olan Varto halkı, her şeye rağmen, rüzgâr hangi yöne eserse essin, güneşli ve güzel günlere olan umudunu büyütmekte kararlıdır. Varto, tüm renkleriyle olan uyumunu koruduğu sürece toprağını, suyunu, havasını ve yaşam alanlarını kimseye tahrip ettirmeyecektir. Yaşar Kemal, “Umutsuzluk tutsaklığın gıdasıdır. Umutsuzluk köleliğin anasıdır. Umutsuzluk yüreğin yıkımıdır” derken, her gün için “umudu” büyütmenin önemini vurgulamaktadır.</p>
<p>Stefan Zweig, “Karakter sahibi insanların kaderinde vardır; daima itilir, dışlanır ve yalnızlığa mahkûm edilirler” der. Katılmamak elde değil. Dayatılan her engeli aşarak dayanışmasını becerebilen bir halktır Varto halkı.</p>
<p><strong>varto jes istemiyor – suyuma toprağıma havama dokunma.</strong></p>
<p><strong>30.03.2026</strong><br /><strong>Gündüz Işık</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/gunduz-isik-bireysellik-bireyci-birey-ve-varto-dayanismasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yazar Yusuf Sağlam-Vedasız Ayrılık</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/yazar-yusuf-aslan-vedasiz-ayrilik/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/yazar-yusuf-aslan-vedasiz-ayrilik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Mar 2026 19:20:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Yusuf Sağlam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=6343</guid>

					<description><![CDATA[Vedasız ayrılığımızı hiç unutamıyorum! Dipdiri, taptaze ve canımın can evinde yer etmiş acısıyla ruhuma nakşolmuş. Ayrılığı ruha zor]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-full sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="559" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/yeni.jpg" alt="yeni" class="wp-image-6344" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/yeni.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/yeni-300x164.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/yeni-768x419.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="6344" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph">Vedasız ayrılığımızı hiç unutamıyorum! Dipdiri, taptaze ve canımın can evinde yer etmiş acısıyla ruhuma nakşolmuş. Ayrılığı ruha zor ve ağır bilirdim de, vedasız ayrılığın ruhu çürüttüğünü bilmezdim. Bu, an ayrılığı vedaya borçlandıran kültür mirasçılığımızdan mıdır acaba?&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Veda etmeyişimiz; hesapsız kitapsız bir zamansızlığa düşme şoku muydu, yoksa o an’ın karabasanı ya da algılama kilitlenmesi miydi? Cevapsızım! Birimizden biri hamle yapmadığına göre, vardı bir gariplik! Bir yeltenme olsaydı; ayrılıyor olmanın idrakini yaşar, ne eder eder kucaklaşır, öpüşür ve göz göze de olsa vedalaşırdık. Düşünsene, öyle bir an ayrılığın vedalaşmadan gerçeklemesini?&nbsp; Durumun çoklu olumsuzluğa gebe bilinç yitiminde değildik! Zaten derin bilgiye gerek yoktur ki, gündelik yaşamda olumsuz çoklu hikâye dolanır dilden dile! İdrake varmak, olumsuzluğu deneyimlemeyi gerektirmez! Bu iti değil midir ki, acı sonuca gebe olgu ve durumlar deneyimlemeye hacet duyulmadan öngörülür, öğrenilir ve uzağında kalınır? Durumun, komplikasyonlar içerirken, ben hala otuz yılı geçkin o an’ın vedasız ayrılığımızın vicdan azabındayım! Travmalar insanla yaşayandır! Geçen zaman merhem olmamışsa, gelecekte de umut yok demektir. Ben, dimağımdakini kayıttan düşürüp unutayazmayı beceremiyorum! Demem o ki, yazdıklarım; zamanın sarkacında unuttuğum, yazma çabasındayken hatırlamaya çabaladığım vedasız ayrılığımız değil. Her yürek atışımın can evinde duyumsadığım yaşayanımdır o an! Değil mi ki, unutulanlar hatırlanır, yaşananlar insanın hatırladıklarıdır zaten?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Biz hayat ortaklaşmamızı zor bela başaranlardanız! Karakterlerimizin dayattığı engeller değildi bizimkisi, kaygıların büyüttüğü badirelerdi. Ekonomik güçlükten kaynaklı çıkmaz, o eşikte, bizim için daha da azgınlaşmıştı. Bu, ortaklaşma sürecimizi uzatma sebebiyken, ben, o cendereyi alt edebileceğimin umusunu hiç kaybetmedim. Geçen altı yıllık devran içinde şartları ancak olgunlaştırabilmişken, çevremiz bir yanılsamayı büyüttü. Kendimi sana ikna ettiriyormuşum gıybeti! Oysa biz her şeyi konuşup tartışan, akıl süzgecinden geçirmekten güç alarak yol alanlardık. Bu, samimiyetimizin de mihenk taşıydı. Hiçbir hilafa düşmeden, sorunumuzu akıl merkezine koyup yol yürüyüşümüz; ne kutlu olandı. Kaç kez itiraf ettim sana bilmiyorum, ama bir kez daha söylemekten yüksünmeyeceğim. Dosdoğru, açık, samimi, abartısız olmayı, konuşma ve anlatma cesaretini, us’un kurgulamaya başladığı ayrıksılıkta olmasa da, geleceği iyileştireceğine dair aldatıcı vaatlerine kapılmadan ortaya koymayı, tartışmayı, sonuç çıkarmayı, güven ve samimiyet berkiten olduğunu senden öğrendim. Bu benim sana olan hayranlığımın yanında, aşk diye tariflenen yüce sevdamın hoşlanma ve duygu yanılsaması zafiyetine düşmeden büyüttüm olgunluğumdur. Şanslıyım! Şanslılığımı yedi düvele haykırmaktan da beis görmüyordum ki, yaren yoldaşlarımız bu hallerimizle bizi bildi, kabul etti ve kendilerince örneklediler. Çıktığımız bu ortaklaşma yolculuğumuzda; düşünme, davranış, tavır alma, onaylama ve ret etme edimlerimiz öyle birbiriyle kaynaşıp benzeşti ki, sonuçta, fizyolojik yapımız bile aynılaşmaktan geri kalmadı. Şimdilerde bizimle ilk kez karşılaşıp da, bir elmanın iki yarısı- dişi ve erkek- görenler; bir bahaneyle sohbeti keyif biliyorlar.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hayat, kimi seçilmişler için sınama uğrunda rotasından çıkar. Bunun rotaya dönüşü de olmayabilir! Ağabeyini, -Gerçi benim de ağabeyim ya!- hiç beklenmedik zamanda trajik olayla kaybettiğimizde; küçücük kızını hesapsızca kucağımızda bulduk. Sen, vasilik başvurunda geleceğimizi görmüş, durumu değerlendirmiş, benimle konuşma gereksinimini duyumsamıştın. Sözü allayıp pullamadan; <em>Başımıza bu olay geldi. Durum her yönüyle ortada! Annem, evlat kaybetmenin acısıyla torununa tutundu ve torununu oğlunun yerine koydu. Bu travmatik durumda ikisinin de birbirine ihtiyacı var. Benim onları bir kenara koyup evliliğimi sorunsuzmuşum gibi sürdürmem; iki yönüyle vicdanımın kabulü değil. Hiçbir zaman boşanmayı aklından geçirmediğini biliyorum, ancak yaşadığımız olay da öyle sıradan bir olay değil ve gelecekte büyük sorunlar yaratacağı bugünden belli. Hayat, sorunlardan sana nefes aldırtmamış. Sorunların uzağındaki hayatı çoktan hak etmişsin. Evliyiz diye payıma düşecekleri sana yükleme çıkarcılığına düşemem. Kıyamam sana! Bu güzel ortaklaşmamızı zerre miskal örselenmeden gel dostane boşanalım! Samimi, gerektiğinde birbirine el uzatan arkadaş ve dost olmaya çevirelim işi! </em>bu içerikte kısa konuşman olmuştu. Boşanmak!.. Benim için travmatik olmasıyla dumura uğramıştım. Bu inceliğine teşekkür edecek değildim! Yaşadığımız trajik olay kişiliğimizi bertaraf etme eşiğine getirmişken, yeni bir vurgunu göğüsleyecek gücümüz yoktu. Başımdan kaynar sular döküldü. Dizlerimin dermanı, ayaklarımın bağı çözüldü, iliğim çekildiği hal ile sokağın ortasına yığıldım yığılacaktım. O an imdadıma nikâh memurunun; <em>(…) İyi günde ve kötü günde… Hastalıkta ve sağlıkta… </em>uzayıp giden tavsiye dilekleri yetişti. Biz evlilik ortaklaşmasında kalben ve vicdanen bir bağıtla söz vermişliğin idrakinde değil miydik? Bu yetmemiş gibi nikâh memuru söz vermişliğimizi davetliler huzurda topluma ilan etmemiş miydi? Kolay mıydı bağıtı görmezlikten gelmek ve ağızdan çıkan sözü çıkar uğruna bir kenara koymak? Nerede kalırdı o zaman erdem, vicdan, söz vermişlikte insan olmak? Hele hele kültürümle yoğrulmuşluğun vicdan onay hükmünde geçmiş, ağzımdan dökülmüş söz vermişliğimi nereye koyacaktım? Bu, başımı yoluna koyduğum vazgeçilmezimdi, biliyordun! Biri iki etmeden; <em>Sen benim konumumda olsaydın ve ben bunları sana söyleseydim, söyleyeceğin ne olurdu?</em> soruma, <em>Ben, sen değilim. Bunu düşünecek zamanda da değilim. Olayın vahameti ortada, sana bunu çektirmeye hakkım yok! </em>cevap arayışındayken; sözünü, <em>Ben de sen değilim!</em> diyerek, kestim. &nbsp;Devamında, <em>Kötü günde de ortaklaşamayacaktıysak; o zaman niye evlendik? Ağzımızdan çıkan sözün hükmü buraya kadar idiyse, bizim yıllardır kurmaya çabaladığımız hayallerimiz boşuna mıydı? Bu olay sadece senin değil, benimde başıma geldi. El ele vereceğiz ve bu güçlüğü birlikte aşacağız ki, ortaklaştığımızın altından yüzümüzün akıyla çıkmış olalım! </em>sözlerimi sıraladım. Bizi biz yapan, kafa kafaya verip sorun çözümleyen dirayetimize uyanmış olmuştun ki, konuyu açılmamasına kapattın. Ancak, tartışmayı açtığın o konuşmanda söylediğin;<em> (…) gelecekte büyük sorunlar yaratacak… </em>tarzında haklılığın çıkmadı da değil. Vedasız ayrılığımızın temelinde direkt olmasa da, geniş aile olma ortamının olgunlaştırdı sorunların neden olduğu açıktı, biliyorsun.</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp; Çocuk, ebeveynler için her şeydir, ancak bazı çocuklar her şeyin de merkezidir. Kızımız –yeğenin- da merkezimizin odağında olandı. Bizce, özel durum olmasa bile çocuk bunu gerektirir. Hal böyleyken, kızımızın önceliği ruh sağlığıydı ve dolaysıyla hassasiyetimiz o noktaya odaklandı. Kaygımız, yassımızın önüne geçti. Kızımıza, anne ve babasının neden ortada olmadıkları izahını yapmak, bizi aşan durumdu. Psikiyatr dostum sayesinde, ülkemizin çocuk psikiyatri otoritesi ve ekibine kızımızı ikinci gün teslim etmeyi başardık. Onlar, durumu nasıl izah edeceklerini planlarken, bize düşen, ikaz, tavsiye istemlerini öncelemekti. Yürüyen bu hassas ve uzun süreçte, kızımız, bazı özgürlüklerimizi bükme fırsatına erişti. Hassasiyetimiz bizi öyle bir edime evriltti ki, her tutamağımız kızımızın elindeydi artık. Geçen üç yılın sonunda, kızımız, <em>Ben kardeş istiyorum!</em> feveranıyla karşımıza dikildi. Şaşırdık! Bu, onun adına tahtından inmesi demekti! Böyle bir şeyin hemen mümkün olamayacağını anlatmaya çabaladıysak da, o, Nuh’un peygamberliğini aklından çıkarmıştı. Bir terapi sonrasında; psikiyatr hocası durumu önümüze koydu. Kızımız için bunun geçici bir heves olmadığı, ihtiyaç duyduğu, arkadaş çevresi görmüşlüğünün bu kararı verdirttiğini, böyle bir kabulde kendini iyi hissedeceğini ve travmayı atlatmada kolaylaştırıcı olacağıyla yüzleştik. Kaçarımızın olmadığı ortadayken, çocuk yapmanın bizi zorluklarla dolu bir yolculuğa çıkaracağının da bilincindeydik.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Cahit Sıtkı’nın şairane; <em>Yaş otuz beş, yolun yarısı eder!</em> saptamasını geçmiş olman; kaygılarımızı çoğaltan, endişeleri ruhumuza zerk edendi. Ancak mesleğine âşık kadın doğum doktorumuzu samimiyet testimizden geçirince; selamete ereceğimizin inancını duyumsadık. Zorunlu hamileliğin; fizyolojik olduğu kadar ruhsal ağırlığın zorluğunu da omuzlarına yükledi. Kusmaların, bulantıların, iştahsızlığın, anlık ter içinde kalmaların, halsizliklerin, kaygı ve korkuların ile endişelerin… seni çökertenlerdi. Hamileliğin ne olduğu gerçeğini henüz öğrenmemişken, kısa süreli askerliğe alınmam; kâbusumuz oldu. O ayrılık; vicdanıma hesap verememenin derin acısını yaşattı. Ömür gibi geçen günler sonrasında geldiğimde; güçlü, iradeli, zorluklarla baş etmeyi ilke edinmiş, hamileliği ve yaşadıklarıyla barışık, canıyla can kattığına sevdalı, umudu büyütmüş haline şaşa kaldım. Evet, süreçten kaynaklı sıkıntıların vardı, çokluktular, bunları çıplaklıklarıyla görüyordun, ama umurun değildi. Eve dair omuzladığın yükünü üzerinden alsam da, bedenin ve ruhuna el erdirememenin çaresizliğindeydim. Seni, alışıldık günlere döndürememe kifayetsizliğinde; vicdanımla hesaplaşıyordum. Çocuk yapma kararı baskın tavrımın diyet çıkmazındaydım. Sıkıntılarını duyumsayıp da yükünü paylaşamamak ne bahtsızlıktı! Empati, fizyolojik sıkıntılarını hissetmeme kılavuzluk etse de, bedenen sen olamıyordum ki! Sen ve kadın olamamak, anneliği önceletmiyordu bana. Annelik, düşünülenin ötesinde yücelikti vesselam! Zor ve tehlikeler sınırındaki can içinde can yaşatma evresinde tek şiarımız; <em>sağlık</em> içinde esenliğe ulaşmandı. Bu odaklanma, zamanın ruhuna yayılan hazırlıkları da erteletmişti bize. Doğumun yaklaştığı ikazını doktorundan alınca; günler kalmış dini bayram sonrasında hazırlıklara el atma kararını aldık. Bebek için alış-veriş, hastane günleri için hazırlık, derlenip toparlanma planında; son iki haftayı da, ayaklarını uzatıp dinlenmene ayırdık. Evde yapılan hesap çarşıya uymaz sözümüz var ya, onu doğrulayan gelişmeyle tepe taklak olduk.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gelenek ve göreneğin yaptırımında, bayram öncesi ve bayram, yorucu ve sıkıntılıdır! Bizdeki ev temizliği, bayram ve kızımızın alış-verişi, mezar ziyaretleri, konuk ağırlama ve uğurlama, büyükleri ve komşu ziyareti… o hamile halinin kaldıracağı yük değildi. Bu bili düşüncesiyle sana iş yaptırtmadım, ama senin istek ve arzu tayın ediciliğindeki uzun süre ayakta kalmaların, kızımızın olur olmaz isteklerine seni koşturtması; günleri sayılı hamileliğinde yorucuydu. Bayramın üçüncü günü yorgunluğunu dillendirirken, o gün yemeğe gelecek kalabalık akraba misafirlerimiz; seni bizar etmişlerdi. Bir hay huy içinde sohbetler edildi, yemekler ve meyveler yendi, kahveler, çaylar içildi ve gidildi. Ben mutfağı toparlarken, salondan; <em>Bana bir şeyler oluyor! Benden bir şeyler akıyor!</em> bağırtına koşturdum. Doğum sancının olmadığı, doğuma da en azından altı haftanın kaldığı var sayılan bu ani gelişme neyin nesiydi? Doktorunu aradım, tarif ettin, anlatın. Korkulan durum olmadığı, hastaneye gitmenin elzem olduğu, hastaneyi arayacağını, durumu onlara anlatıp müdahaleyle normal doğum gününü amaçladığının izahını yaptı. Komşumuz, şehrin diğer ucunda olan kadın doğum hastanesine yetiştirdi bizi. Kapının önündeki kalabalığı yararak girdik ve kapı nöbetindeki görevliye adımızı anınca, asistanı çağırdı. Asistan, hikâye alma gereği duymadan, getirttiği tekerlekli sandalyeyle polikliniklere uğramadan doğrudan doğumhane kapısına çıkarttı seni. Gelişmeyi kavrama çabasındayken göz göze geldik. Söze yeltenecekken, kapı açıldı ve seni içeri aldılar. Neler oluyor, ne yapmaya çalışıyorlar şaşkınlığımda suskunlaştım! Beş dakika geçmedi kapı açıldı, hemşire; kendisi için sıradanlaşmış bir görevi yapma edimiyle elindeki siyah poşeti, <em>Eşinizin elbiseleri!</em> sözüyle kucağıma itti. Şaşaladım! Bu, ne olduğu, nereden geldiği seçilemeyen vurgundu. O ara, gaipten duyuyormuşçasına; <em>Eşiniz doğuma alındı… Doktoruyla iletişim halindeler… Gerekenler yapılıyor…</em> işittiklerimle kapı adeta yüzüme patladı. Elimde siyah poşet, ayaklarımdan çivilenmişim betona. Poşetin yükü esasından da ağırdı! Bir gelgitlerdeydim&#8230; Saç telimin kökünden tırnağımın ucuna tere boğuluyordum. Şakak dövülüşlerim beynimde zonkluyor ve nefesim kesiliyordu. Karanlıklardaydım! Korkunç derin kör kuyulara çekiliyordum. Sarmal, kör ve dipsiz yutaçtaki sonsuz boşlukta süpürülüyordum. Kulaklarıma vuran haykırışlardan; <em>Doktoru doğum demedi&#8230; Vedalaşmadık… Burada beklediğimi söylemedim…</em> isyanlarımı işitiyordum. Çakımı ve sönümü hesapsız ışık kaymaları dehlizinde, <em>Vedasız ayırdılar… Tutamadım ellerinden… Yanındayım, seni seviyorum diyemedim…</em> hayıflanma çaresizliği yürek sökümünde, kapkara kara delik girdabı sonsuzluğuna çekiliyordum. Bir el veren, gören, duyan yok muydu?..&nbsp;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yusuf SAĞLAM</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/yazar-yusuf-aslan-vedasiz-ayrilik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Goşkar Baba’nın Eteğinde: Qalçık’ın Evladından Bir Yolculuk Hikâyesi</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/goskar-babanin-eteginde-qalcikin-evladindan-bir-yolculuk-hikayesi/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/goskar-babanin-eteginde-qalcikin-evladindan-bir-yolculuk-hikayesi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Mar 2026 18:04:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Hasan Dede]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=6328</guid>

					<description><![CDATA[Goşkar Baba’nın Eteğinde Ben Varto’nun Qalçık ( Bahçelievler) Köyü’ndenim. Her çocuğun göğe bakıp yıldız saydığı yaşlarda, ben göğe]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-full sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="600" height="631" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/unnamed-15.jpg" alt="unnamed 15" class="wp-image-6317" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/unnamed-15.jpg 600w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/unnamed-15-285x300.jpg 285w" sizes="auto, (max-width: 600px) 100vw, 600px" data-mwl-img-id="6317" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph"><strong>Goşkar Baba’nın Eteğinde</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Ben Varto’nun Qalçık ( Bahçelievler) Köyü’ndenim. Her çocuğun göğe bakıp yıldız saydığı yaşlarda, ben göğe değil dağlara bakardım. </p>



<p class="wp-block-paragraph">Çünkü bizim oralarda çocuklar gökten değil, dağdan hikâye düşler. Dağların sabah serinliği, Qalçık’ın puslu yamaçları ve sert kayalıkları ilk öğretmenlerimdi.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bingöl Dağları’nın gölgesinde ve sırtında büyüdüm. Qalçık Gölü’nde taş sektirerek çocukluğumu suya yazdım. “Suda ne yazılır ki?” deme dostum; yazılır! Her taş bir hayaldi orada. Her yankı bir niyaz, her sessizlik bir dua…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Gözümde hâlâ canlanır Qalçık’ın taş duvarlı evleri, yayla kızlarının buğday başağına benzeyen saçları, yaşlıların anlatırken sesi titreyen efsaneleri…&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ama biz büyüdükçe, hayat dağların dışına da çağırdı. Türkiye’nin dört bir yanını gezdim.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ardından Avrupa yolları açıldı önüme. Brüksel’in kaldırımlarında, Viyana’nın bulvarlarında yürürken ayağım başka topraklara bassa da, gönlümde hep Varto’nun kır çiçekleri açtı. Kültür salonlarında “medeniyet” konuşulurken, ben bir yudum ayran içip Goşkar Baba’nın adını anan anamın duası kadar yürek ısıtan kelime duymadım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu özlemle, bir Temmuz sabahı serinlik yitmeden yola düştüm. Hedefim Goşkar Baba’nın yattığı o mübarek tepeydi.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Qalçık’tan ayrılırken annem “Yolun açık, yüzün ak olsun evlat” dedi. O duayı başıma taç ettim. Bingöl dağlarının&nbsp; eteklerinden başladım yürümeye. Gökyüzü, yere dokunacak kadar yakındı o gün. Her adımda geçmişin ayak izlerine bastım sanki.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Goşkar Baba’nın adı sadece bir sözcük değil, yüreğimizde bir sezgiydi. Onun menkıbeleriyle büyüdük; onun türbesine niyaz eden dedelerin torunlarıyız biz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Qalçık Yaylası kuzeyden göz kırptı bana. Dere Hotan’nın serin soluğu sağ yanımdan esti. Qovek’in yamaçlarından gelen rüzgâr, çocukluk türküleri fısıldadı kulağıma.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Her şey tanıdık, her şey içe dokunan bir sükûnetti.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve vardım o tepeye…&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sessizliğin dile geldiği, taşların dua ettiği yere…&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Altın kubbeler yoktu orada, gösterişli kapılar da…&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ama öyle bir sarsıcılığı vardı ki, insan ancak kalbiyle görebilirdi. Yan taraftaki taş bölmelerde insanlar dua ediyordu.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kimisi çocuklarına yuva, kimisi hastasına şifa, kimisi de yalnız kalbine yoldaş diliyordu. Lokmalar bölünüyor, niyetler paylaşılıyor, gönüller eşitleniyordu. Orada ne zengin vardı, ne fakir…&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Herkes bir dilim ekmek kadar sade, bir yudum su kadar duruydu.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ben de diz çöktüm, ellerimi semaya açtım. Dileklerim Avrupa şehirlerinin ışıklı sokaklarından değil, Qalçık’ın taşlı patikalarından yükseldi. “Allah’ım,” dedim, “iyilikte sabır, doğrulukta sebat, halk içinde vakar ver.” Diplomalarımı, projelerimi, bilgilerimi bir kenara bıraktım.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">O taşların üzerinde yalnızca insan olmak kalmıştı geriye. Ve anladım ki, insan ancak toprağına eğildiğinde gerçekten dik durabiliyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İniş yolunda içimde bir yorgunluk değil, bir hafiflik taşıdım. Sanki sadece dua etmemiştim orada; kendimi bulmuştum. Qalçık’ta başlayan bu hikâye; Bingöl’ün karla örtülü zirvelerinden, derelerin&nbsp; ışıldayan sularından geçip Goşkar Baba’nın eteğinde tamamlamıştım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ama o inişin bir başka gerçeği daha vardı. Gökyüzünden, yüzyıllardır yeryüzüne saf ve kutsal inen Ava Spî… Goşkar Baba’nın duası gibi serin, Qalçık’ın anası gibi bereketli bu su…&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ne yazık ki bugün o özgür kaynak, borulara hapsedilmek isteniyor. Kimi planlar, o suyu özgür yatağından ayırmak, plastik bir rotaya mahkûm etmek istiyor. Oysa Goşkar Baba, bu özgür coğrafyanın, özgür suyunun serbest akmasını isterdi. Ava Spî, sadece su değildir; bir halkın kutsalıdır, inancıdır, yaşamıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Unutulmamalı ki; bazı şeyler akmalı…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve bazı yolculuklar uzaklara değil, derinlere gider.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Eğer bir gün yolunuz Varto’ya düşerse&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Goşkar Baba’nın tepesine varın. Taşların arasında kendinizi arayın. Ava Spî’nin serinliğinde geçmişle geleceği birleştiren o kutsal nefesi içinize çekin. Çünkü o nefes, binlerce yılın duasıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hasan Dede</p>



<p class="wp-block-paragraph">Eğitimci&nbsp;</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/goskar-babanin-eteginde-qalcikin-evladindan-bir-yolculuk-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yazar Yusuf Sağlam-Çocuk Cemile</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/yazar-yusuf-saglam-cocuk-cemile/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/yazar-yusuf-saglam-cocuk-cemile/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Mar 2026 23:03:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Yusuf Sağlam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=6217</guid>

					<description><![CDATA[Ablam, hoş geldin! – Hoş bulduk, hoş bulduk! Ne boğucu bir hava? Sanki kızgın sacda kavuruyor mübarek! –]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-full sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="559" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/Cocuk-Cemile.jpg" alt="Cocuk Cemile" class="wp-image-6234" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/Cocuk-Cemile.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/Cocuk-Cemile-300x164.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/Cocuk-Cemile-768x419.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="6234" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph">Ablam, hoş geldin!</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Hoş bulduk, hoş bulduk! Ne boğucu bir hava? Sanki kızgın sacda kavuruyor mübarek!</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Sen dedin ben de inandım! İki adım atma, hareketsiz kal, sonra fenkirince de havadan bil! Daha çok düşersin bu çaresizliğinin derdine! Neyse! Şükür gelebildin! Ayağının altına eski bir at nalı yok ki atayım!&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Geç dalganı bacım, geç dalganı sen! Biraz kocayınca eşikten adım atamamak için bahaneler uydurmayacağına inşallah şahit olmam! Ne o, mezar taşı gibi karşımda dikelip durdum. Kapının eşiğinden geri mi göndereceksin?&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">-Aşk olsun ablam, o nasıl söz! Evine iznimle mi gireceksin?&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Bana bir bardan su… Yandım, yandım ki ne yandım!</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Hemen ablam, hemen! Hep içtiğin gibi ılık…</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Ooohhhh! Ölmüşlerinin canına değsin! Aha da geldim, acelenden ne eksilecek görelim bakalım. Ne demiş atalar; Kısıl bakır kaban kalayı, her işin var bir kolayı!</p>



<p class="wp-block-paragraph">– İşte o dediğin her işin bir kolayı olmuyor kanun önünde ablam. Annemizin kırkı gelecek, senin hele dursun, hele dursun demelerin bitmek bilmiyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Annemizin sanki otlu sulu tarlaları, yazlık kışlık evleri, bankalarda yığılı paraları var da, acele etmemeyle suç işleyeceğiz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Devlet bakmıyor ki bunların varına yoğuna ablam! O, veraset ilamını istiyor, bankadaki emekli maaşının kapanmasını istiyor, oraya evrak, buraya evrak vermemizi istiyor da istiyor. Bunları zamanında hal etmesek kanun önünde…&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">– İstesin dursunlar!.. Altı üstü birer evrak. Çoğunu da teslim ettin, var mı ötesi?</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Ablam ne genişsin? Kâğıdın küreğin çoğunu teslim ettiğimi ben de biliyorum, ancak bir de ikimiz arasında olacaklar var! Aha da annemin şu sandığı, açmak gerekmiyor mu? Yapalım şu işi ki aklım bir taraflı olsun.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Aman aman… Sanırsın ki annemin mücevherleri, altınları, parası pulu, otlu sulu tarlalarının tapuları var da, ben olmadan sandık açılmıyor! Bacım, fakir kadının kuru sandığını ben olmadan açsan ne, olsam açsan ne?</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Olsun! Çoluk çocuğumuz var, neyime gerek; gün olur laf-söz olur. Çekemem Şah Abbas’ın derdini bir de başıma kıllı ovaloz çıkarma!</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Düşündüğün şeye de bak! Kimin haddine düşmüş ileri-geri söz etmek! Rahmetli annem yatağa düştükten sonra hep sende değil miydi? O sandığın anahtarı da yıllardır kilidinin üzerinde değil miydi?&nbsp; Niyeti olan çevirir kilidi açardı? Senin aklından zorun var bacım, zorun var! Kim, hangi çocuk ne diyecekmiş bir söz etsin de göreyim? Hadlerine mi düşmüş biz varken? Seninki sadece kendine vesvese bacım, vesvese…</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Varsın vesvese olsun, varsın olmasın! Seninle birlik açmak; içime rahatlık salacak ablam, sen ona bak!</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Ben de için rahat etsin diye çıkıp geldim ya, yoksa imkânsız Hakk’ın hiç bir kulu beni bu sıcakta eşikten aşırtmazdı. Haydi, geçelim de sen de rahata er, ben de!&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Ablam, çay koyacağım, hazırda taze kekim de var!</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Hah, tam da hastaya ilacını yetiştirdin! Bir taraftan kilo-milo, hareketsiz-mareketsiz de, bir taraftan da kulağa kek sesi işittir. Olacak şey mi? Bu harareti çay iyi alır, sen çay koy yeter!&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Tamam. Geç odaya, ben çayı koyup geleyim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Anne, bacım; “Gel, ha gel!” deyip çemkirip durdu. O bilmez buraya geldiğimde sen karşımdaymışsın gibi geçmişi hatırladığımı! Yanıp kavrulacağımı, dertlerimin acılarıyla deşileceğini nerden bilsin! Ortak sızılarımıza şahitliği olmadı ki, beni benden öte bilsin! O, anne acısını, yokluğunun derdini, ata kaybetmişliği bilir ancak! Ben, bunların yanında; annedeki evlat acısını, hele hele iki evladını birden kaybetmenin yürek parçalanmışlığını, bu dertle nasıl harap olduğunun da şahidiyim. Aklımın erdiği çocukluktan, bizi öksüz bıraktığın güne kadar derdin derdim, çektiğin çilem oldu annem! Gerçi, çocuk olduğumdan anlatmadıkların olurdu, ama ben yine de gözlerinden, sessiz kalışından, beni içine çekişlerinden, sesinin çatallanan buğusundan anlardım seni! Hani derler ya, İçime sokasım geliyor, işte öyle! Beni kaybetme telaşından içine sokma çabanda görürdüm seni! Bunu da ben sana söylemezdim! Senin beni anladığını da sarılışlarından, saçlarımı tarayışından, tam tepeme kondurduğun öpücüğünden, yanaklarımı avuçlarına alıp seyredişinden anlardım. Gözlerin seni ele verirdi anne, gözlerin… Ya, dolu doluydu gözlerin ya da yanağından incecik süzülen yaşların iz kalmışlığı olurdu. Bu zamandaki sarılışların, karnına çekip bastırmaların, saklamak isteyen derdinmiş gibi gelirdi bana. Esirgerdin, korumak isterdin olur olmaz zamanda, aşikâr etmemeyi de unutaraktan! Her anne çocuğunu çok sever, tıpkı benim çocuklarımı sevdiğim gibi! Biliyorum. Bacımı da çok sevdin, onu da biliyorum. Yaralı yüreğine açılan gül oldu senin için, ama ben başkaydım senin için anne! Ben başkaydım… Senin derdinin de, isyanının da, suskunluğunun da sırdaşlığında da ortak olduğumu biliyordun. Biz konuşmadan konuşan, söyleşmeden söyleşendik anne! Bunları bilmez bacım, söylesem ne kadar kâr eder cana, anlar mı beni, onu da ben bilmiyorum! Dert başa gelince kurşun gibi işliyor yüreğe, yüreğe işleyen çekilip alınır mı anne? Eski dertler tazelemesin diye sürerim ayağımı gelmemede, bacım ise vurdumduymazlığıma yorar anne! Bu ev şimdi hep sensin, hangi yöne dönsem sen varsın karşımda! Seslenişin kulağımda… Odan, yatağın, sandığın, koltuğun… Çektiğim nefeste sinmiş kokun var hala anne! Anne, sen gittin gideli uyuyamaz oldum, gecem, gündüzüm karardı. Ne zormuş anne olup da öksüz kalmak be anne!&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Geldim ablam. Ne o, ağlamışsın sen?</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Sandığın başına gelince haliyle duygulandım. Annemin gidişi acı bir yumruk gibi yüreğimde!</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Nasıl oturmasın ki ablam? Bir gün bir azarını, sesini yükseltişini görmedik ki alışmamız da kolay olsun! Biz kendisinden razıydık, Hakk da razı olsun! Hangi evladın atası geri gelmiş ki, biz de geri gelecek diye bekleyelim. Yalan dolan dünya işte, gittiğini kabul edeceğiz elbet, ancak unutmayacağız. Açılmıyor… Daha doğrusu anahtar dönmüyor ablam.</p>



<p class="wp-block-paragraph">– O nasıl iş! Zahir yıllar oldu açılmayalı açılmayalı, paslanmıştır kilit! Yağ-mağ mı döksek? Açılmayacaksa onca yolu boşuna mı teptim ben?</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Ay ablam, düşündüğün şeye de bak! Görüşmemiz iyi olmadı mı? Şu kapağı zorlasak açılmaz mı?</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Kilitli kapak zorlamayla açılır mı a benim akıllı bacım?</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Denesek ne zararı olur ki, ben deneyeceğim?</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Haydi, dene de görelim!</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Açıldı! Abla sandık kilitli değilmiş ki!</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Saklısı gizlisi olan anahtarı üzerinde bırakır mı? Buna bile ayıkmadık! Aaaa!.. Bu sandık benim gördüğümde ağzına kadar doluydu. Sen mi boşalttın bacım?</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Üzerime iyilik sağlık, kilit çevirmeyi akıl etmişim de kalmış sensiz kapak açmayı! O zaman seni çağırmaya niye bu kadar meftun olayım ki?</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Annemin bir bildiği vardı ki anahtarı kilitte bırakmış! Neyse. Dur hele dur! Annemin şu özenine bak; sandığa yerleştirdiklerinin üzerini bir de gök mavisi örtüyle kapatmış. Bakalım sandığına neyi kabul etmiş! Fotoğrafımız… Hepimizin olduğu ilk ve son fotoğrafımız! Anne… Annem… Bu entari… Kendisinin, eski… Aaaaa!.. Beyaz beze sarıp sarmaladığı ne ola ki? Ayyy!.. Annem annem… Bebek… Naylon bebek! Elbiselerini çıkarmadan, bir de beyaz bezle sarmış! Kendi bebeği! Aaaa!.. Bu giysiler… Bunlar bebeğin, bunlar da… Annem, sen çocuklarının bu giysilerini sakladın mı? Hiç kimseye sezdirmeden ve de söylemeden bunca yıl… Bu, sele kapılan ablamın entarisi! Bu da küçük kardeşimin kadife yeleği, hatırladım! Bak şimdi, bu elbiseler beni alıp o güne götürdü? Ne talihsiz bir gündü! Ah o gün… Ablam, kardeşimizin sele kapılacağını anlayınca kendini suya vurdu, ne kardeşimizi alabildik o selden, ne de kendisini! Ben öyle derenin kenarında çırpınıp durdum! Aaahh vaahhh eyvah ey!</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Ablam, ablam… Ablam…</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Bir bardak su ver, su! Nefessiz kaldım!</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Hemen, hemen ablam…</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Ooooffff ki, oooofff! Yüreğimi yaktın annem, yüreğimi!</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Al bir yudum iç.</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Oooohhh! Annemizin, babamızın, kardeşlerimizin, cem-i cümle göçüp gidenlerimizin canına değsin! Sağ ol bacım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Canlarına değsin ablam! Yarasın! Ben çayı demleyeyim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Annem, gidemediğin, bir tas su dökemediğin, başuçlarında dua edemediğin çocuklarının mezarını evinde, odanda kurdun öyle mi? Hep onlarla birlik yaşamaya baş koydun öyle mi? Kimseye minnet eylemeden, kimseye derdiğini dökmeden, uzağı yakın ettin sencileyin öyle mi? Sandığını mezara çevirdin yavruların için! Onun için mi boşalttın diğer öteberiyi? Annem… O gök mavi örtü gökyüzünden kefendi değil mi annem? Elceğizinle gökyüzünü yavrularının üzerine o manaya getirerek örttün, biliyorum. Bu mezarın kime ait olduğu nişanesinde; fotoğrafı kitabe olarak işaret kıldın. Yavrularının üzerine ta o günden kalan entarini üşümesinler, ben sizi hiç unutamıyorum, kanatlarımın altındasınız diye toprak niyetine serdiğini de anladım. O sığındığın, ondan teselli aradığın naylon bebeği yavruların niyetine yatırdın sandığa değil mi annem? Elbiselerini çıkarmaman insan olmadığına, o sarıp sarmaladığın beyaz örtü; günahsızlıklarına ve masumiyetlerine olan kefenlemendi değil mi? O günden kalan giysilerinden heveslerini almadılar, yakışanıydılar, yattıkları yer incitmesin diye toprak niyetine mi altlarına serdin? Bildim anne, bildim… Senin o parçalanan yüreğine ben şahit olduğum için hemen hepsini bir kalemde bildim! Oturup anlatsan, söze döksen bu kadar keskin nakşedemezdin yüreğime ve aklıma. Sen rahat uyu annem, seni anladım. Hem de çok iyi anladım. Anlatırım ben bunu anlatmak istediklerine!</p>



<p class="wp-block-paragraph">-Ablam, yine gözyaşlarını koyvermişsin! Her gidiş gelişimde seni böyle ağlak mı bulacağım? Ha, anladım! Annemin özenine, düzenine, dokunmaların ağır geldi tabii. Sen de haklısın! Ancak kendine gelsen iyi olur, yoksa göğsüne düşer ben de zırlamaya başlarım!</p>



<p class="wp-block-paragraph">-Ah bacım, ah! Ciğerime, annemin mana kastı dillendirmelerinin alevi düştü!&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Annemin koltuğuna geç otur, rahat bir nefes al.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Ey vah eyyy lımmmın, ey vah eeyyyy! Ne demiş atalar; Gitti gül gelmez bülbül, ister ağla ister gül! Bu yalan dolan dünyada her şey boş, her şey anlamsız. İnsan yaşadıklarını ruhuna giysi edip onunla yaşıyor! Annemizin acısını yüreklerimiz bir gün kabul edecek, bekleyeceğiz. Döktüğümüz iki damla gözyaşı yüreğimizi sakinleştirmenin bir yolu, onu bilir onu söylerim güzel bacım! Ebediyete göçen ablamızla kardeşimiz hakkında ne biliyorsun?</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Ne bileyim ablam? Evde konuşulan edilenle… Annemin, babamın, senin lafı geldiğinde söyleyip ettiklerinden öte ne bilebilirim ki? Onun da başı olmazdı, sonu gelmezdi! Anlat desen, nereden başlayacağımı bile bilmem. Ancak, ablamızla ağabeyimin sele kapıldıklarını, annemin bunda kendini sorumlu tuttuğunu, aklını yitirecek eşiğe geldiğini, köyden uzaklaşsın diye mecburen şehre göç edildiğini toparlayabiliyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">-Bir insanın bunca şeyi bilmesi bile kendisine yük ya, yine de ben sana olup biteni baştan sona anlatayım.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">– İnsanın atasını bilmesinin nesi yük olsun ki ablam?</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Felaket; acısıyla, zalimliğiyle, gaddarlığıyla sıralı ölümün ötesinde koparıp aldığı canlarla insana yük olur güzel bacım! Annem, daha doğrusu bizler bu yükün ağırlığıyla eğildik. Evsizlik, mal kaybı, yanmış yıkılmış harap olmuşluk, viranelik… Felaket yaşayan onun ne demek olduğunu iyi bilir, iyi tanır! Çünkü o, insanın kanına işler, bedenini esir alır. İnsan, ömrünce felaketi ruhundan silemeyince; onunla yaşayan oluyor. Unutulamayan, yüktür bacım. Felaket de bir seferde olup bitmiyor ki! Bu gün sende, yarın da Dünya’nın başka bucağında bir diğerinin yüreğini kanatıyor. Sen, o ırakta olanı duyunca kendi felaketini yeniden hatırlıyor, acısını hissetmeye başlıyorsun. Canın yanınca, yükün de ağırlaşıyor bacım!&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;– Ne diyeyim ablam, haklısın demekten başka? İnsanı konuşturan tecrübesi oluyor!</p>



<p class="wp-block-paragraph">&nbsp;– Haklıyım ya! Bizim başımızdan geçen felaket de, canımızı, ciğerimizi yakan oldu! Hangi felaket can yakmaz ki! Ben okul çağında çocukken babam ova köylerinde tırpandaydı, hatırlıyorum. Annem, ablam, kardeşimle sabah kahvaltı yaptık, annem komşuya yorgan sırımaya gitti. Öğlen, belki öğlenden sonraydı, ben ve kardeşim evimizin önündeki derede oynarken, ablam ev işlerine dalmıştı. Uzaktan uzağa şimşek seslerini duyuyorduk, ancak her yan güllük güneşlikti. Ne bilebilirdik ki yüce dağların ötesinde kızılca kıyametin koptuğunu. Birden, köyün sırtını verdiği dağın arkasından kara mı kara bir bulut peyda oldu. Kıyamet tellalı gibi çaktığı şimşekler görülürdeydi. O an ortalık kapkaraya boyandı. Yağmur başladı, biz hala deredeki oyunumuzdan el çekmemiştik. Birden yağmur yağmıyor da, gök yırtılmış kovayla su döküyor gibi oldu. Islanınca seğirtmeye başladık, ancak olan da o anda oldu! Arkamdan Ablaaa! diye bir çığlık duydum. Döndüm, kardeşim suyun içindeydi. Kardeşim ayağını taşa taktı da mı düştü, yoksa burktu da mı düştü onu görmedim. Yanına vardım, kucaklayıp çıkarayım istedim, Ayağım da ayağım! Acıyor da acıyor dedi kızılca kıyameti kopararaktan! Baktım dokundurtmuyor, bir koşu ablama haber verdim. Biz daha evin önündeyken; yukarıdan bir tufan kopmuş geliyor ki, Hakk düşmanımın başına vermesin! Ablam seğirtti, ben arkasından… Kopmuş o kıyamet kardeşimizin ensesindeydi ki, ablam hiç düşünmeden dereye daldı. Kardeşimizin bağırtısına aldırmadan kucaklayıp ayağa kalktı, işte o kadarını görebildim. O deli deli çağıldayan canavar önünde ne varsa katıp karıştırdı içine aldı. İkisi de bir anda gözden kayboldu. Ben dere kenarında şaşkın kalırken, birkaç erkek ve kadın karşı geçede aşağıya doğru koşturmaya başladı. Bir iki adım attım, hemen annem akıma geldi. Haber vermez olaydım! Kadın duymayla sanki havalandı ve dere kenarına kondu. Karşı geçedeki komşularla karşılıklı aşağıya koşturmaya başladı. Kapı komşumuz biraz dolandı fırlandı, ne olduğunu anladı ki beni alıp evine götürdü. Komşumuza, ablamla kardeşimin sudan çıkıp çıkmayacağını sordum, her defasında çıkarıp getireceklerini söyledi. Zaman geçti, bulut yağmuruyla çekip gitti, güneş açtı, annem ve köylülerimiz yoktu ortalıkta. Dere dolu dolu çamur gibi aksa da canavar değildi. Akşam karardığında ablamı bir ağaca takılı bulmuşlar, bunu konuşulanlardan anladım. Komşular ablamı getirirken annem yine yoktu. Gaz lambalarını, lükslerini alan dere yatağına indi. Ben komşularda kaldım. Annem gelir, beni alır, eve götürür diye çok bekledim, gelmedi! Gün ağardığında tüm köy halkı dere yatağındaydı. Annemin yanına vardığımda beni görecek hali yoktu. Deli deli, bağırıp çağırmaktan sesi kısılmış, üstü başı yırtılmış ve sırılsıklam, kendini oradan oraya vuran hali içler acısıydı. Öğleden sonraydı babamla birlikte tırpanda olan köylülerimiz geldi. Gün kararıncaya kadar tüm köylü işini gücünü bıraktı kardeşimizi aradı, ancak bulamadılar. Sonraki gün ablamı sırlamaya hazırlarlarken annemi zorla dere yatağından koparıp getirebildiler. Annem gitmiş, başka bir kadın gelmiş gibiydi. Ne yanına yaklaşılabiliniyordu, ne de söz dinlediği vardı. Ağlama eşliğindeki ağıtları isyanını çoğaltıyordu. Teneşirdeki ablama kalabalığı yararak ulaştı, yuyucu kadınları kenara itti, ablamın saç örgüsüne yapıştı, makas ve çakı istedi. İnsanlar şaşkındı, ancak maksadını anlamış olacaklar ki, olmaz, yapma, günah deyip ne makas ne de çakı verdiler. Çekip almaya kalktılar, kendini ablamın üzerine kapattı ve yalvar yakar isteğini tekrarladı. Yuyucuların başı yaşlı kadının azarı ile orasından burasından tutup çekiştirenler geri çekildi. Annem, erkeklerden ceplerindeki çakıyı isterken adeta yalvarıyordu. Halin hal olmadığını düşünenler çekip almaya kalktıklarında; kükreyen acı çığlıklı hareketiyle karşılaştılar. Bu, kısılmış sesin iniltisinden başka bir şey değildi! O inilti öyle bir çığlıktı ki, kulakları sağır, yürekleri delen sipsivri bir ok gibiydi! Yaşlı yuyucu çekiştirenleri başından yine kovdu. Annem, ablamın saç örüğünü dişlerinin arasına aldı, delirmiş gibi ısırdığı yeri dişleriyle kesmeye başladı. Canhıraş mücadeleyi bitirdiğinde; ağzında kıl yumağı, elinde onbeş santim uzunluğunda kızıl örük ucu vardı. Elindeki o örük ucunu etrafa gösterip bir şey anlatmaya kalktığı an düşüp kaskatı kesildi. Köylüler, annem öldü zannıyla şıvana başladı. Yaşlı yuyucu kulağını göğsüne koydu, dinledi, kadınlara ayıltmayı tembih etti ve teneşire geçip ablamı yıkayıp kefenledi. Annem, canlı cenaze olarak süründürüle süründürüle zor bela mezarlığa götürülebildi. Ablamın sırlanması sonrasında mezar toprağına düştü ve kalakaldı. Kenetlenmiş dişleri arasında köpükler saçıyor, soluması hırıltılı, anlından terler akıyor, mevta katılığında bir hal aldı. İşini bitirmiş tüm köy halkı yeniden dereye döndü. Annemi ayağa kaldırmak ve mezardan koparmak saatler sürdü. Gün kararana kadar kadınlar, yaşlı erkekler, tabii annem ve babam köyün yakınlarını, dirayetli erkekler bizim köyden çok uzaktaki köyün altında geçen nehre kadar arayıp taradılar kardeşimi, ancak bulunamadılar. Kör karanlıkta dereden çıkıldı. Ertesi gün annem ve babam gün ışımayla, köylüler işlerini hal yoluna koyunca dereye indiler ve akşamın karanlığında döndüler. Evimizin dirliği düzeni bozulmuştu. Çocuk halimle bir şeylere yetişmeye çalışıyor, yetişemediğime köyün genç kızları yardım ediyor ve teskine çalışıyorlardı. Her yeni günle başlayan kardeşimi bulma ümidi akşama hüsranla noktalanıyordu. Gün günü arka bırakırken, önce yaşlılar, sonra kadın ve genç kızlar, daha sonra da erkekler birer birer dere yatağından ayrılıp işlerine döndüler. Günler oldu, hafta oldu, annem babam perişana döndü. Akşamdan akşama bir kaşık yiyecek ya yiyorlar ya da yemeden kendilerinden geçiyorlardı. Ayakta kaldıklarında da nereye bakıp bakmadıklarını birbirlerine soruyor, bakılmadık çalı-çırpı altı, taş çevresinin bakılmasının kararını veriyorlardı. Annem, selin geldiği anda çocuklarının başından olmamayla bu kötülüğü kendilerine kendisinin yaptığı ilencine saplandı. Bu ilençle güne başlıyor, sesi kısılınca başına vuruyor, höykürüyordu. Geceler boyu uyuduğunu hiç görmedim. Deli divane dolanmalarında kâh mezarlıktan, kâh dere yatağından, kâh bir taşın üstünde bayılmış halde gecenin geç saatlerinde toparlanıyordu. Söz dinlediği, anlatılanlara kulak astığı yoktu. Her taşın, çalı-çırpı altını eşelemekten alıkonamıyordu. Babamın da haliyle annemden ayrılacağı düşünülemezdi. Bir gece köyün hayli yaşlısı, babamın dayı deyip saygı gösterdiği adam, babamı çağırttı. Bekledik, çok üzgün döndü. Bir hesabın içindeydi! Epey süre sonra, günün sabahında bir iş için ilçeye inmesi gerektiğini söyledi. Annem umursamadı, ben sordum, cevap vermedi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">– İyi güzel de ablam, daha evladını bulmuş değil, durduk yerde ilçedeki iş ne ola ki? Sen sözünü unutma, ben çay koyup getireyim, demini almıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">-Almıştır, almıştır. Almadıysa da aldığı kadarıyla… Ey yücelerin yücesi ya Hakk! Menzil yolundan cılgadan yana mı düştük? Kusurda boynumuzu uysal koyun gibi uzatmışsak, cevir-u cefa ile had bildirmen niye? Yolunla himmetine varmaksa murat, zehri şiddeti ile nisyanın niye? Ey vah eyyy lımmmın! Gül olunca; gün bahara mı döner? Bahar olmayınca güz yazı neyler? Ooofff ki oofff! Kalın ince bir imiş, eyvah ömrüm çürümüş! Gel bacım gel!</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Çayım iyi dem almış. Kek de getirdim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Kek yemeyeceğim!</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Olur mu ablam? Seversin… Senin için özene bezene yaptım!</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Ellerine sağlık. Öyle olduğuna eminim, ama yiyesim yok.</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Ben yine de buraya koyayım da, sen… Ablam, babamın ilçeye inmesinin sebebi neymiş, öğrenebildiniz mi?</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Öğrendik, öğrendik… Çok sonradan… Babamın dayı bildiği adam; annemin aklını yitirmek üzere olduğunu, çocuğunu bulamadığı sürece eve girmeyeceğini, kardeşimizin de bulunmasının imkânsız olduğunu, önümüzün kış, annemin düştüğü bu kuyudan çekip almanın tek yolunun; köye gelemeyecek kadar uzaklara gitmesi gerektiğinin aklını vermiş. Annemin bu haline ayılan babam; şehirdeki dayımızın yanına yerleşmemizin doğru olduğunu düşünerek, O’na bunun haberini vermek için telgraf çekmeye inmişmiş. Dayımızın çıkıp gelin diyeceğiyle, annemin buna karşı koyamayacağını biliyormuş.</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Bu kadar emin olmadaki mana ne? Annemdir; ben çocuğumu bulmadan kimse beni bu köyden başka bir yere götüremez, demeyeceği ne malum?</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Doğrusun! Annem bunu derdi, ancak annem bu ağabeyine çok düşkündü! O’nu baba gibi bilmesinin nedeni; dayımın verdiği önemli kararların tartışılmaz olmasıydı? Babanın bizim gelenekte kadir kıymetini bilirsin? Düşünsene, köyde kimse şehrin adını bilmezken; dayımız, karısının elinde tutuğu gibi sırtında yorgan dengi ile soluğu şehirde almış! Gönderdiği parayla dedemler iyi geçinmiş. Anlayacağın; annem, ağabeysinin verdiği kararları her zaman doğru ve isabetli bulmasıyla üzerine toz kondurmazdı. Bundandır ki, annemin yanında bir dediği iki olmazdı!</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Dayımız çıkıp gelin demiş ki şehre göçüldü, değil mi?</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Dayımız telgrafı aldığının ikinci günü köye geldi. O da ne olur ne olmaz, bacım gelmez diye düşünmüş olacak ki, gelip alıp götürmeyi daha doğru bulmuş. Annem gitmemek için ayak diretti. Çok yalvardı yakardı, ancak nafile! Dayım, yeğeninin aranacağını, Hakk’tan bir keder olmazsa bulunacağıyla annemi zor da olsa ikna etti! Gerçi annemin de haftayı, belki de haftaların geçtiği süre zarfında, hatırlı kişilerin ikna yönündeki telkinleriyle evladını bulma ümidini gün gün yitirmişti. Neyse! Dayımız, geldiğinin ikinci günü beni ve annemi alarak şehre döndü. Bu arada babama da, evi toparlamasını, ineği ve iki keçiyi satmasını, bu gidişin dönüşünün olmayacağını söyledi.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">– İş-gücün zoru babama kalmış?</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Nesi zor olacak ki bacım! İki kat yatak, aha anemin bu çeyiz sandığı, birkaç parça da kap kacak, bunun nesi zor olsun ki? Zaten konu komşu elbirliğiyle yardım etmiş, babam geldiğinde anlattı.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">– İyi ki öyle olmuş. Çayını tazeleyeyim?</p>



<p class="wp-block-paragraph">-Tazele bacım, tazele! Aaahhh annem ah! Sineme düşen cehennem ateşi mi, yoksa senin hasretinin koru mu? Kavurdukça kavuruyor sinemi, umarsız bir derde düşmüşüm gibi. Ne yamanmış senin yokluk hasretin anne! Ya şehidi diyar! Ya Hakk sen sabır sebat ihsan eyle, yar ve yardımcımız ol!</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Çayın demli mi olmuş ne ablam?</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Yok, yok, iyidir iyi! İstanbul görünen bulanık su içecek değilim ya!</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Annem… Olacağı yok ya, şehre göçünce normale döndü mü?</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Döner mi? Bir yararı; sabahın seherinde evden çıkıp gitmelerinin ayağı kesildi! Dayım, yengem, bizim o taraflı yakınlar, komşular; yapma etme, giden geri gelmez, kimimizinki geri geldi ki seninkiler de geri gelsin, telkinini yapıp durdular.</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Kâr ediyor muydu? Ben annemi bilirim, etmez de!</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Aynen tahmin ettiğin gibi! Ağabeyini, yani dayımızı bir nebze dinler görünmesiyle sessizleşirdi o kadar. Ancak, derdi canına kar ediyordu. Bunu konuşmamasından, bir köşeye çekilip kıvrılıp kalmasından, benimle ilgilenmemesinden, yakın ve dost evlerine gitmemesinden, olur olmaz derin derin ağlamasından anlamak mümkündü. İçten içe bir yangın halindeydi ve insanlar halini anlıyorlardı.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Kimse bu haline müdahale etmiyor muydu?&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">-Gön görmüş geçirmişler; aman değmeyin, ilişmeyin, ne isterse yapsın, suyuna gidin, şimdi dokunmanın zamanı değil, daha kötü olmasındansa bu halleri iyidir diye akıl verirlerdi. İlacı; zamandır diye de eklerlerdi. Gel de bu söylenenler üzerine dokun, dokunabilirsen?</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Vah güzel annem, vah! Köydeki hısım-akraba, konu-komşu da merak etmiştir değil mi ablam?</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Etmez olurlar mı? Her gelen mektup, O’nun nasıl olduğuyla başlıyor, nasıl olacağıyla bitiyordu? Babam iyidir, alıştı-malıştı diye yazsa da ince ince sorup sual edenlerin arkası uzayıp gidiyordu. Babam, bu sormaların arkası kesilsin diye, bir fotoğraf çektirip göndermeyi düşündü ki, fikrini anneme açtı. Annem günlerce, hatta aylarca kabul etmedi. Sevdiği insanların mektuplarını bir bir okudu annemin ikna olması için. Annem baktı ki bunun sonu gelmeyecek yeğeninin de olması şartını koştu. Haliyle babımın buna bir diyeceği olamazdı. Aile fotoğrafında annem, babam, ben ve dayımın oğlu elinde portakal tutan fotoğrafı var ya, görmüşsündür, işte o çekildi.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">-Ha, o fotoğrafın hikâyesi bu muydu? Ben de dayımın oğlunun olmasını… Çocuğunun yokluğunu O’nunla mı gölgelemek istedi? Ancak elinde portakal tutmasını ben hep merak etmişimdir. Çünkü şipşak çekilen fotoğraf değildir ki, yanınızdaydı da, hemen ilişmiş olsun bitsin. Özene bezene stüdyoya gidilip çekilen fotoğraf!</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Hay aklınla bin yaşa bacım. İşte o fotoğrafı çektirmek için şehre indik. Bir bakkalın önünde geçerken portakalı gördü annem. Babama, yapraklı bir portakal almasını istedi. Fotoğraf çekilirken yeğenin eline verdi, çevirerek yaprakların görünmesini sağladı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Ablam, portakal ne alaka?</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Bilirim de bilmem! Bu sadece babamdan edindiğim, doğru olacağına inandığım bir fikir. Asıl cevabı annemdeydi, o da… Dayıoğlu, o çocuk haliyle elinde ne diye portakal tuttuğuna bir türlü anlam veremedi. Neyse! Babamın aklına takılmış olacak ki, fotoğrafı aldıktan sonraki günlerde bana, rahmetli kardeşimizin ilk portakal yediğinde tadını çok sevdiğini, tekrar istediğini, ertesi gün köye portakal getirene gittiğinde bittiğini, alamadığını söyledi. Babam, alacağına dair söz vermiş, ancak köye bir daha portakal gelmemiş, ilçeye de almak için inilmemiş. Annemde kalan bu ukdeyle aldırdığını düşünürdü, bana göre de haklıydı! Bizim oralar mahrumiyet bölgesiydi, kış boyu yol açık olmazdı! Ancak karda kışta hava birkaç günlüğüne açılırsa zaruri ihtiyaç nedeniyle ilçeye inilirdi. Gidilmişse, gidilebilmişse o an gazdı, lamba camıydı, şekerdi, tuzdu, kefen beziydi… önce zaruri olanlar alınırdı. Sonra, dönüş şartlarının elverirliliğiyle hazırda olan portakal, kuru kaysı, kuru üzüm, incir… almaya parası kalmışsa, dükkân sahibi borca yazarsa alıp gelirdi. Köylünün de varsa elinde birkaç kuruşu, onunla, yoksa yağ karşılığında trampayla satın alırdı.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">-Demek öyle…&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">-Öyle ya! Fotoğraf demişken; eskiden o fotoğraflar bir hafta sonra verilir ve onlara Haftalık Fotoğraf denirdi. Bir hafta geçti, babam fotoğrafı almaya gitti, yok!&nbsp; Banyo yapacak kadar fotoğraf çekilmediği için bekletiliyormuş. Annem, ayı geçkin gecikmede; inşallah yanmıştır, dilerim çıkmaz dedi durdu. Çektirdiği fotoğrafı bile görmek istememesi; ablamızın ve kardeşimizin yokluğuydu. Babam o fotoğraftan ikisini mektupla köydeki hısımlara gönderdi. Gelen mektuplardan anneme dair ince sorular seyrekleşti</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Ablam, sandıktaki fotoğraf dedin de, fotoğraf çerçevesindeki saç; annemin dişleriyle kestiği ablamın saçı değil mi?</p>



<p class="wp-block-paragraph">– O! Bu saç, ablamdan anneme kalan en kıymetli yadigârdı! Keşke kardeşimizden de ona eşdeğer bir yadigâr kalsaydı! Belki avuntusu olurdu.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Sözünü unutma da ben çayları tazeleyeyim!</p>



<p class="wp-block-paragraph">-Tazele bacım, tazele… Ah vah ey lımın! Ya Hızır, sen hazır ve nazırsın, koruyan ve esirgeyensin! Her darda kalana erişensin Ya Bozatlı Hızır! Darda kalmışlığımız mı görünmedi sana? Tufanı yarıp ermekte Bozat’ının gücü mü tükendi? Kurtar çığlımız mı enginleri aşıp sana ulaşmada noksan kaldı? Yoksa can vermişliğimizde sana olan itikadımızın sınırını sınamak mıydı maksadın? Sen hazır-u nazır, binbir donda görülmede beis görmeyen ulu bir sığınaksın! Kanatlarının altına sığınmayı şükür bildik, yine de bilmediğimizi bilen, şerde hayır yaratan sensin Ya Bozatlı Hızır!</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Çay da içilmeyi bekler olmuş he ablam! Sandıktaki bu fotoğrafta babam niye yok? Bir de bu fotoğraf duvarda asılıydı, birden bire ortalıktan kayboldu, gördük ki annem sandığına kaldırmış. Bu odanın kendisine ayrıldığını biliyordu, sandığa kaldırmanın sebebi ne sence?</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Çay da tam içilme kıvamına gelmiş, ellerine sağlık bacım! O fotoğraf köyde çekildi. İlk kez köye fotoğraf çeken biri çıkıp geldi. Fotoğraf nedir bilmezdik, yağ karşılığında çekiyordu! Uğursuzluk getireceğini, kendilerine zarar verileceğini düşünenler oldu. Neçeki askerliğini yapmış biri makinenin karşısına oturana dek! Sonra, elinde yağ üsküresiyle sıraya giren girene!.. Babam ovadaki köylerde tırpandaydı yine. Babamın olmamasına annemi komşular ikna etti. Biz makinenin karşısına geçince, bir bulut peyda oldu o saat tepemizde. Bir ara gider gibi oldu, çekti, ancak çıkan fotoğraf, çekilen fotoğrafın arabı gibiydi Adam iki üç çekim daha yaptı, güya bu en iyisiydi! Lakin yüzümüz gözümüz yine de silik, yani bulanık çıktı. Bu facia başımıza gelince; annem için fotoğraf kıymetlendi. Duvara asacaktı. Küçük kardeşine verdi, O da olduğu şehirde çok ünlü bir fotoğrafçıya götürüp, rötuşla ancak bu kadarını becertebilmiş. Annem bu hale razı olunca, nereye saklamışsa ablamın saçını çıkarıp çerçeveye yerleştirdi. O gün, dişleriyle kopardığı saçı yerine takmış olmanın rahatıyla derin derin iç çekti. Sandığına yerleştirmeye gelince; izler bedende kalıcı olsa da, zaman değirmeni insanı öğütüyor be bacım! Annemde de bu olmuştur! O, çocuklarının göçüp gitmelerini hiç unutmadı, ancak zaman, anneme onların yokluğunu alıştırdı. Sen doğdun, bir nebze nefes aldı. Aslında annem seni hep erkek bekledi! Bulamadığı oğlunun yerine koyacak bir erkek, ama olmadı! Kız olduğuna pişman mıydı, hiç zannetmem! Çünkü sen de, kendine kızından çok arkadaş bildiği ablamın yerine geldin gibiydin! Seni O diye kabul etti! Sana, benden küçük değil de büyüğümsün davranışı ondandı! Ben, ablamın mezarının olmasıyla annem, ablamın göçüp gidişini kabul etti de, oğlunun göçüp gidişini hiç, ama hiç kabul etmediği düşüncesindeyim. Nasıl kabul etsin ki? Evladına ait bir dikili taş bile yok ortalıkta! O ayrılık onu kavurdu bacım, kavurdu! Oooof ki oooof! Bu topraklarda kadın olmak çok zor, anne olmak ondan da zor bacım! Evinin duvarındaki fotoğraf O’nun bir parçasıydı, ne indirmeye eli, ne yüreği el verirdi! Babamın gidişi sonrasındaki düşkünleşmesine kadar bu inancını hep diri tuttu. Neçeki yardıma ihtiyaç duyup evini kapatıp bizlerde kalmaya razı oldu, işte o kertede zamana yenik düştü! Bende de sende de odasının olması; kendi evi olduğu anlamına gelmiyordu O’na! Zaman, üzerinden fazlalıkları aldı, tamam! Amma ve lakin izlerini O’na bıraktı! Duvardan alıp sandığa koyması; bana göre bu! Sandık, kendine ait, kendi denetiminde, arzusunca gördüğü yerdi. Yani, kendinin bilebildiği mahremiydi, içiydi! İçine yerleştirdi gördüklerimizi!</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Annemin sandığında birçok özel eşyasını çıkarıp bunları koymasının manası bu mu?&nbsp;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Annem bunu ne zaman yaptı? Senin bunda haberin oldu mu? Yok! Benim de olmadı! Belki de evini kapatırken haberimiz olmadan yaptı bunu! Kim bilir? Bundan söz etmediğine göre, haberimizin de olmasını istemedi demek ki! Kendi özelinde kalsın istemesi; bir şeye hazırlığının işareti değil mi bacım? İnsan bir şeyi niye gizli saklı yapar? Kendine ait olmasını istediği için değil mi? O da böyle düşünüp yapmıştır. Elini-eteğini bu âlemden çekmeye niyet edince; hazırlığını da bu bildiğiyle yapmaya kalkışmıştır. Bu âleme ait olduğunu düşündüğü fazlalıklardan arınmış. Sadece kendi gönlünde yer eden, kendinde kalmasını istediklerini almış. Sandığını mezar sandukası bilmiş. Hani çok eski devirlerden gelen bir gelenek var ya, kıymetli eşyalarla gömülme âdeti, annem o istemi arzulamış. Anlayacağın sandığına ayırdıklarıyla gömülmeyi çok istemiş, ancak bunun olmayacağını bilmiş ki, dillendirmemiş.&nbsp;&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Ah annem ah! Ne kadar ince, akıllara gelmeyeni kendin için olduranmışsın! Bu kadın okuryazar bile değildi, ya eğitim görseydi?&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Annem ve annem gibiler; kendilerini kuşatan canlı mahlûkatı, evreni, bölüştükleri hayatı okumayı bilirdi bacım! Onlar öyle çetrefilli yollara sarkmadan hayatın onlara ezber ettiğini, sezinlettiğini, huzurları ve güvenceleri için öze vararak okurlardı. Hayatın sadece kendilerinden ibaret olmadığını, her şeyin bu kurulmuş düzende pay sahibi olduğunu bilir, o gerekliliği hisseder ve davranırlardı. Annemi, görünen hayatın ötesindeki hayat, acılarıyla eğitti ve yetiştirdi.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Aklım iyice karıştı. Peki, bu oyuncak bebek… Oynamak için annemden istediğimi, annemin vermediğini, ağladığımda da sesimi kesmek için elime kısa süreliğine tutuşturduğunu, ancak elini elimin üzerinden çekmediğini, beni kandırarak elimden alıp eski yerine astığını hayal meyal hatırlıyorum. Bir oyuncak duvara niye asılır, niye saklanır ve çocuğa neden verilmez?&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Bu bebek biz köyden geldikten birkaç ay sonra alındı. Annem hangi çocuğun elinde gördüyse, çocuğu nasıl ikna ettiyse bebeğini elinden alıp eve getirdi. Babam akşam işten gelince de, Bu bebekten al, ama ağlayanından değil ağlamayanından, bir de erkek olsun! dedi! Kolları, bacakları ve kafası elle çevrilebilen, çıkıp takılan ve yüzükoyun eğip sonra sırt üstü yatırıldığında ağlamaya benzer ses çıkarırdı. O gün için orijinal, bugün için basit bir bebekti. Babam şaşkın, ne edeceğini, ne diyeceğini, evli ve üç çocuk doğurmuş kadının bebek istemesini anlayamadı. Saatler geçip giderken, bu bebeği kime vereceğini, yakın akraba kız çocuklarının isimlerini bir bir sayarak sordu. Her soruya Yok! diye cevap verdi. En sonunda babam, ona vermeyeceksin, buna vermeyeceksin o zaman niye aldırtıyorsun diye sorunca; Kendime! dedi. Babamla göz göze geldik, öyle bakışarak kaldık. O gecenin sabahında babam işe giderken; annem bebek almasını hatırlattı ve öğlene doğru da bebeği bilmediğimiz sahibine geri verdi. Akşam, babamın elinde bebek görmeyince küstü! Babam, Aradım bulamadım! dediyse de konuşmadı. Bir hafta kadar babam; ağlayanı yokmuş, buldum ama hepsi kız, üç beş güne geleceklerin içinde belki erkek olanı çıkarmış, bugün dükkân kapalıydı… almakta imtina ettiyse de, annem de küs kalmayı imanı bildi. Bu halin böyle uzayıp gitmesine üzülen babam, sormuş etmiş olacak ki, ağlamayan ve erkek bebeğin olmadığını, yine de isterse alacağını söyledi. Annem, küs halini Al! cevabıyla bozdu. Babam bebeği getirdiğinde annem çok sevindi. Yeni doğmuş bir bebek büyüklüğündeki oyuncağı göğsüne bastırdı ve kollarıyla sardı. Gözyaşları ip gibi süzülürken, biz de eşlik ettik. Uzun süre oturduğu yerde öylece gözleri kapalı kaldı. Babamla göz göze gelince; bebeği aldığına, annemi sevindirdiğine mutlandık. Annem, gözlerini açtığında evinde değil de sanki başka bir yerdeymiş şaşkınlığıyla etrafına bakındı, bizi gördü, bebeği kenara koydu ve sofrayı hazırlamaya başladı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Oooffff ki offf! Dert bitmiyor ablam, dert bitmiyor! Çayını tazeleyeyim. Kekten de yemedin?</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Yok, yok! Hakk’ın hakkı üç! Yetti, dedim ya kek yiyesim hiç yok, ellerine sağlık!</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Yarasın! Ablam, bebeğin altındaki bu giysiler küçücük, bu bebeğin olmalı, hazıra da benzemiyorlar ya?</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Haklısın! Dur sana ne olduğunu sırasıyla anlatayım! Annem o günün sabahımda bir kenara biriktirdiği bez parçalarını çıkardı, kendince ölçüler aldı, kesti-biçti bebeğe elbiseler dikti. Tıpkı bize köyde diktiği gibi! Akşama, çıplak bebek giyinikti! Bu kesip-biçme, el dikişi, mırıldanma eşlinde o kadar özenliydi ki, bir sevgiliye yapılmanın iç gıcıklayıcılığındaydı. Gözlerindeki ve yanaklarından süzülen yaşı, başından iki yana sarkan tülbendiyle siliyor, içten içe iç çekiyor, etrafını unutmuş yalnızlığındaydı. Gün boyu yaptıklarını akşam babama göstermek istemedi. Ben, bir boşluğunda, bebeği yatak yüklüğünün arkasından çıkarıp gösterince, bana kızdı. Babamın elinden alıp saklamaya çalışırken, babam göreceğini görmüş, beğenisini sundu. Bunun üzerine annem gerçek bebekmiş özeniyle aldı, oturdu ve kucağına yatırdı. Babam, bebeğin kız olduğunu, keşke erkek olsaydı uyarısına; Olsun! cevabıyla kabullenmesini belirtti. Bebek, annemin yanında; naylon, oyuncak bir bebek değil de, korunup kollanması, bakımının özel ve biricik olmasıyla hassasiyet gösterilmesi gereken özele sahipti sanki. O naylon oyuncak, yaşadığımız odanın dördüncü kişiydi artık. Kısa süreliğine elime aldığımda; annemin özenmem için tembihleri olurdu. Merak edip ağlama sesi çıkarttığımda, hemen elimden çekip alırdı. Oturma makatında yeri olan, özenle kaldırılıp oturtulan, yatırılan, haftada bir banyosu yaptırılan, kurulanan ve üstü başı giyindirilendi! Günler sonrasında annem orlon iple bir şeyler örmeye başladı. Bana yelek ya da hırka örülüyor diye sevindim. Bir gün içinde küçücük süveterin bitirilişiyle; bebeğe örüldüğünü anladığımda üzüldüm. Sadece bu örgüyle yetinmedi annem. Kazak, hırka, pantolon da ördü. İşte sözünü ettiğin elbiseler; annemin atmaya kıyamadıkları el işleridir! Neyse! Annemin elindeki örgüyü kadınlardan birileri görmüş olacak ki, bir öğleden sonra bize oturmaya geleceklerinin haberini verdiler. Annem o ara bebeği yatak yüklüğünün arkasına sakladı. Gelenler çok keyifliydiler. Hayırlı olsun, mübarek olsun, sağlıkla olsun, Hakk esirgesin, uğuruyla gelsin… diyerek, annemin karnını sevmeleri, boynuna sarılıp hüzünle öpmeleri, göz aydınlığı dilekleri sıralandı. Hiçbir şey anlamayan annem, misafirlerine gazocağında çay koydu. Karnın da hiç göstermiyor, kaç aylık oldu! sözüyle; annem ne olduğuna ayıldı. Hamile olmadığını söyleyince de, ördüğü çocuk örgülerini kime ördüğünü sordular. Annem, hık, mık derken; ben boş bulunup annemin naylon bebeğe ördüğünü söyledim. Kadınlar, şaşırdıklarıyla kalmadılar ne olduğunu anlamaya çalıştılar. Annemi zor durumdan kurtarmak için bebeği olduğu yerden çekip çıkardım. Bebeğimin çok güzel ve pahalı olduğunu, dikilen giysilerin çok yakıştığını, ancak kız bebeğe erkek elbiseler giydirdiğimi, entari olmasının gerektiğini, bebeği saklamamın manasız olduğunu söylediler. Ben, bebeğin benim değil, annemin olduğunu açık açık söyleyince, inanmadılar! Sokağa çıkarmamak için uydurduğum bahanenin güzel olduğuyla dalga geçip, gülüp eğleştiler. Bir de sokağa çıkarırsam; göz kulak olmamı, birilerin çalabileceğinin tembihini etmekten de geri durmadılar! O gün bebeğin annemin olmadığına inanmasalar da, günler sonra akrabalarımızın beni ve annemi konuşturmaları sayesinde olup biteni öğrenmeleri geç olmadı. Üzülenler, hayretler içinde kalanlar, annemin kafayı oynattığına yoranlar oldu. Günler geçerken, komşularla her karşılaştığımızda hal-hatır sonrası; alaya alınır gibi bebeğe de selam göndermeler başladı! Bunların yanında anneme üzülüp de bunu kendilerine dert edinenler de yok değildi! Alıştık! Günler geçerken annem bu duruma aldırmaz oldu. Artık uluorta bebeğiyle çocuğuymuş gibi ilgileniyor, oturtup konuşuyor, komşu oturmalarına götürüyor, kucağında sokağa çıkmalarda sakınca görmüyordu. Zamanla annemin bu hallerine komşular alışmaya başladı. Ancak bir zaman sonra da kim nifak tohumu ektiyse; alaya alınmaya, günaha girdiğine, başına uğursuzluk açacağına dair söylenmeleri başladı. Çocuklu koca kadının bebekle oynamasının: günaha girmek olduğunu, ev halkının ömründen pay biçtiğini, kendisine kısırlık aşıladığını, felaket çağrıcısı olduğunu, böyle davranmayla Allah’a şirk koştuğunu, hatta insanların başına felaket getireceğinin işareti olduğunu dillerinden eksik etmediler. Ancak gözden kaçırdıkları nokta; annem onu oyuncak olarak görmüyor ve oynamıyordu. O, yitirdiğine inanmadığı, kendisinden ayrılmaya tahammül etmediği evladıydı! En yakın akrabalar, çocuk gibi bebekle oynamamasını, bebekle oynayacağına bebek doğurmasını, bunun kendisi için daha iyi olacağı telkinini olur olmaz zamanda söze dökerek, annemi boğmaya başladılar. Bunu niçin bu kadar açık söylüyorum? Çünkü bu kadar üstüne üstüne gelmeleri; bırak annemi, babamı ve beni bile bunaltmıştı! Annem bu zamanlarda; Size mi kalmış! sözünü söyleyip kenara çekiliyordu. Daha da üstüne geldiklerinde inadına inadına; Bu benim bebeğim, ben doğurdum, oğlum! diyerek, bebeğine sımsıkı sarılıyor, üstüne kapanıyordu. Bunlar yetmiyor gibi hatırını kıramadığı hısım-akraba kadınların; Bırak artık bebeği, bak elinden alır sobaya atarız! tehditleri, zulümleri oluyordu. Kadınlar sanki işini gücünü bırakmış, annemin bu bebekli halini kendilerine iş edinmişlerdi! Bir ağızdan konuşur gibiydiler. Babam, annem, ben buna o kadar üzülüyorduk ki, başka bir mahalleye kiracı gitmeyi konuşur olduk. Kimden çıktıysa anneme; Çocuk Cemile! lakabı takıldı o ara! Artık Çocuk Cemile! aşağı, Çocuk Cemile! yukarıydı. Seslenmeler, hitaplar, çağrılmalar; Çocuk Cemile! ile başlıyor, kapısı Çocuk Cemile! ile çalınıyordu. Bu seslenişin en can yakıcı olanı; çocukların oyun niyetine penceremizin önünde başlattıkları ve sonrasında sokağa yaydıkları saatleri bulan Çocuk Cemile! ülenmeleriydi! Büyükler sus, mus diye telkinde bulunsalar da, gülüp içeriye çekilmeleri, çocuklara devam edin işareti gibiydi. Çocuk oldukları için yapabileceklerimiz de enikonu elimizi-ayağımızı bağlıyordu. Annem, bu alaya alınma karşısında kulaklarını tıkıyor, Çocuklara ilişmeyin, onlar çocuk, masum, günahsız, oyun oynuyor zannediyorlar! diye, beni ve babamı teskin ediyordu. Akraba kadınlar, özellikle yaşı annemden büyükler, olur olmazda; Kocaman kadınsın çocuk gibi bebekle oynuyorsun, utan! Bizi de el âlem içinde rezil ettin! Bırak artık bebekle oynamayı, kendine gel! azarlarıyla haşlıyorlardı. Babam bunları duydukça; anneme kulak asmamasını, ne söylerlerse söylesinler kendisi ne istiyorsa onu yapması izahına çalışıyordu. Sadece bu teskin etmede kalmıyor, uzak mahallelerde kiralık ev aramaya çıktığı da oluyordu. Gel zaman, git zaman annem garip garip davranmaya, kusmaya, bazı yemekleri pişirmemeye, yememeye, uzanıp yatmaya, babamla fısır fısır konuşmaya başladı. Babam yatakları seriyor ve topluyor, annemin yüklüğe yeltenmesine izin vermiyor, yemek yapıyor, ev işlerinde yardımcı oluyordu. Bu, benim için garip bir durumdu! Hiçbir şey anlamadığım için soru soruyor, sorduğum soruların da geçiştirilme cevaplarıyla karşılaşıyordum. Bana garip gelen; bu kadar sıkıntı içinde yüzlerinin gülmesi ve mutlu görünmeleriydi! Tabii, babamın ev aramaktan vazgeçmesi de üstüne üstlüktü! Aylar sonra annemin karnının büyümesinden sonunda hamile olduğunu anladım. Annem sana yüklüydü yani!</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Ben doğunca annem sevinmiş, belki de yarasına bir nebze tuz basmışımdır! Oyuncak bebekle olan ilgisini kesmiştir değil mi ablam?</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Sen doğunca tabii ki hepimiz çok sevindik! Ancak seni hep erkek olacak diye beklemişti, söylemiştim. Tabii ki eve büyük bir nefes oldun. Üstümüzdeki karabulut dağıldı kabulüne erdik. Annem, bebeğe olan ilgisini ne kesti, ne de vazgeçer gibi oldu. Sana zaman ayırmada bir nebze geri bıraktı, o kadar. Bunu da şuradan çıkarıyorum; bebeğin arkasına ipten askılık ilmek oluşturdu ve o ilmeği de elbise askılığı çivisine taktı. Anlayacağın duvarda duran bebeğimiz elden ayaktan uzak, hep gözümüzün önündeydi. Eve gelenler; Şu bebeği de şuradan çıkar bir köşeye at! sözüne, kızılca kıyameti koparıyordu. Annem, ondan ne sevgisini, ne de ilgisini kesti! Belki de sen olduktan sonra tek odada yer açmak, ayakaltında olmasında başına bir iş gelir korkusuyla oraya astı, onu bilmiyorum! Senin banyolarında sana ne yapılıyorduysa ona da aynısı yapılıyor ve yerine kaldırılıyordu! Annem için O, asla bir naylon bebek değildi! Bunu O’na bakışıyla, davranışıyla gösteriyordu.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Ablam bebeği, elbiselerini anladım da, peki bu elbiseler neyin nesi?&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Bu elbiseler annemin ve kardeşlerimizin. Annem de kardeşlerimiz de bu elbiselerini çok severlerdi. Zaten özene bezene giydikleri elbiselerin hepi topu buydu! Fotoğraf çektirirken giyilen elbiseler… Babam bir yıl önce tırpan dönüşü ilçeden aldığı patiskadan annemin kendine ve ablamıza kesip diktiği entarileri ile kardeşimin mor kadife cepkeni… Bayramlık giysileri olur ya, ondan! Sevdikleri için giyilen, giyildiklerinde de yakışan elbiseler türünden! Gerçi o zamanda insanın kaç çeşit giysisi olurdu ki? Yamalı, giyine giyine eprimemişse, bayramlık bile sayılırdı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Ben bu entariyi annemin üzerinde hiç görmedim, ablam ve ağabeyimin de bir daha gelecekleri yok, madem köydekiler yoksulluk içinde, niye işine yarayan birine vermemiş annem?</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Kendine saklamış olamaz mı? Elinden çıkarırsa; onları unutacağını, unutmaya kapı açacağını düşünmüş olamaz mı?&nbsp; Belki de biz görmeden sevdi, okşadı, kokladı, koynuna soktu, konuştu, karşısına koyup oturup ağladı, onlarla uyudu kim bilir! Annem bunu yapar mıydı, yapardı! Anneminkisi türküdeki; Güler oynarım, yanar ağlarım! hali! Özene bezene sandığına koyduğuna göre, özel manalarla koymuştur. Annem bu, sandığın ikimiz tarafından açılacağını biliyordu. Okuma yazması yoktu dedin ya, ama bu dizmelerin, yerleştirmelerin, sarıp sarmalamaların, sıraya koymaların ne mana geldiğini bize kendince yazısını yazmış. Tıpkı bir vasiyetin yazılması gibi! Bizim de bunu okumamızı, onu gerekleriyle karşılamamızı istemiş. Hayatın O’na öğrettiği birikimle ve düşünceyle bize söylemek istediğini ardından söylemeyi ihmal etmemiş. Kader kıymetin, sevgi ve hoşgörünün, gönül kırmamanın esas yaşarken kıymetli olduğunun işareti değil mi bunlar bacım? İnsan olan insan, sevdiği kıymetlilerini sıralı Hakk’a yürütse de hiçbir zaman unutmaz. Ne kadar yansa, çabalasa onların geri gelmeyeceğini bilir, ancak insan, yanmayı da kendine zül görmez, çünkü o yanma onun yürek soğumasıdır! Annem unutmamayı kendi bildiğince uzakta kalmışlarını yakınına getirerek yaşamış ve bunu bize göstermiş!</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Ablam düşünüyorum da, annem bu oyuncak bebeği kendine değil de, kendini hayata bağlayan ilacı bilmiş. Bu sayede hayatta kalmış!</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Doğrusun bacım! İnsan sıkışınca, bilebildiğince yollara başvurur ve bir dünya kurar. Bu onun kalbidir ve buradan ruhunu besler. İşte hayat, oradaki ince çizgidir! Canlı olma hali çoğu zaman yaşamak değildir! Bebek, daha doğrusu oyuncak, bir dünyadır, yeter ki onun aracılığındaki mahirliği görebilelim. Annem o dünyaya sığınmayı bildi ve bir yaşam kurdu kendine.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Söylediklerin, zihnimdeki düşündüklerim. Ben düşünüyorum sen konuşuyorsun ablam!&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Kardeşlerin aynı şeyi düşünmelerinden daha doğal ne olabilir ki? Yeter ki bakış açıları aynı olsun! Aha benim bu sandıkta gördüklerimi sen de görüp eyledin. Biraz üzerine düşünsen, manalandırsan, annem ne demiş, neye işaret etmiş hemen anlarsın!&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Olsun ablam, sen ayrı ben ayrı, iyi ki geldin. Dertleştik, annemin düşündürdüklerini izaha çalıştın, ağzına sağlık!</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Sen de sağ ol bacım! Ne ettim ki, kıymeti de olsun? Gel, gel dedin, çıkıp geldim. Biliyordum annemin sandığının; Tam takır kuru bakır! olduğunu. Ben gelmeden de olacağını biliyordum, ama velâkin sen rahat etmezdin! Geldim…</p>



<p class="wp-block-paragraph">-Sen geldin, konuştun, gün gibi her şey berraklaştı ablam! Annemin yaptığıyla düşündürdükleri; kıymeti dünyalar olan manevi hazine! Kaç kişiye nasip olur ki bu dünyada? Ablam, deminden beri konuşuyoruz da, annemin naylon bebeğe sığınması; öyle boş gelmiş geçmiş bir heves olarak kalmasın ortada!</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Seni böyle düşündürten ne ola ki?</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Bebeğin anneme nasıl iyi geldiğini anlattın, dinledim. İsterim ki bebeğin, daha doğrusu oyuncakların dimağlara iyilikler esinlemesidir. O dimağlar böyle kıymetli bir aracıdan yoksun kalmasınlar?</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Dilinin altındaki baklayı çıkar da, ne dediğini açık açık anlayayım?</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Hiç oyuncağı olmayan çocukların oyuncakları olsa iyi olmaz mı ablam? Üç beş çocuk da olsa oyuncağa kavuştursak! Bak, annem oyuncak bebek sayesinde yüreğine taş basmış bize annelik etmiş. Bu, annem için olduğu kadar bizim için de iyi olmuş!</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Anladım! Ancak, oyuncağı olmayan çocuk tanımıyoruz ki, kime nasıl erişilir onun da yolunu bilmiyoruz.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Hiç öyle uzağa gitmeye gerek yok ablam! Bizim köy fakir, hangi çocuğun elinde oyuncak olmuş ki? Gördün mü? Görmedin! Köy öğretmeniyle temas kurarsak diyorum…&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">– Hay sen aklınla bin yaşa! Bir yerden başlamak gerek! Yetiş ya Bozatlı Hızır!</p>



<p class="wp-block-paragraph">27.01.2022 Batıkent/ANKARA</p>



<p class="wp-block-paragraph">(*) Turnalar, Kıbrıs, Balkanlar, Avrasya Türk Edebiyatları Kurumu, (KIBATEK) Uluslararası Türk Dili, Edebiyat ve Çeviri Dergisi, Sayı: 87, Temmuz-Ağustos-Eylül 2022’de yayınlandı.</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/yazar-yusuf-saglam-cocuk-cemile/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Eğitimci-Yazar Hasan Dede Kentin ve İnsanın Aşkı!</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/egitimci-yazar-hasan-dede-kentin-ve-insanin-aski/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/egitimci-yazar-hasan-dede-kentin-ve-insanin-aski/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Mar 2026 10:14:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Varto Haberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=6148</guid>

					<description><![CDATA[Kentin ve İnsanın Aşkı Kentin ve insanın aşkı sadece taş duvarlara yazılmaz. Hafızalara siner… çocukluğa siner… yürüyüşe, sese,]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-full sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="960" height="960" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/35728713_1810808435644407_1365438646781476864_n.jpg" alt="35728713 1810808435644407 1365438646781476864 n" class="wp-image-6155" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/35728713_1810808435644407_1365438646781476864_n.jpg 960w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/35728713_1810808435644407_1365438646781476864_n-300x300.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/35728713_1810808435644407_1365438646781476864_n-150x150.jpg 150w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/35728713_1810808435644407_1365438646781476864_n-768x768.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 960px) 100vw, 960px" data-mwl-img-id="6155" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph"><strong>Kentin ve İnsanın Aşkı</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Kentin ve insanın aşkı sadece taş duvarlara yazılmaz. Hafızalara siner… çocukluğa siner… yürüyüşe, sese, kokulara siner. Ve en çok da insanın içini yakıp duran o ince hasrete. Zordur kentli olmak; hele ki sevdiğin bir kente hasret kalmışsan… Bir zamanlar sokaklarında koştuğun, terlettiğin, bağırdığın, büyüdüğün kenti başka şehirlerin içinde aramak daha da zor gelir insana. İşte ben bu zorluğu taşıyarak gezdim başka kentleri. Fotoğraf makinemi boynuma, yüreğimi Varto’ya asarak…</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Bir Kentle Yoğrulmak: Varto</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Kentlerle kurulan bağ bazen doğduğun yerdir, bazen doyduğun. Ama asıl mesele, seni yoğuran kenttir. Beni yoğuran, beni ben yapan kent: Varto. Kent gezginliği serüvenim bir merakla başladı. Sokak fotoğrafları çekerken her kentin gözünden bir hikâye yakalamaya çalıştım. Her kadrajda bir yoksulluğu, bir umudu, bir tebessümü, bir yıkımı sakladım. Ama deklanşöre her bastığımda içimden geçen tek şey vardı: “Bu karede Varto olsaydı nasıl görünürdü?” Çünkü ilk tanıdığım kent, ilk aşkımdı. Ve ilk aşk unutulmaz.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Sokakların Ritmi ve Çocukluk Anıları</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Kent dediğimiz şey yalnızca binalar, yollar, meydanlar değildir. Kent dediğimiz şey; anıdır, geçmişindir, çocukluğundur, kimliğindir. Varto’nun sokakları, mahalleleri, çatlamış kaldırım taşlarının arasına gizlenmiş çocuk kahkahaları… Beni ben yapan ne varsa oralarda kaldı. Ben çocukken limonata satardım mesela. O soğuk cam şişeyi sımsıkı tutar, bütün gücümle bağırırdım: “Buzzzz gibiiiii limonataaaa!” Her sokağın bir ritmi vardı ama Sofular Sokağı başkaydı. Orada çayın buğusu konuşmaların arasından yükselirdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Varto’nun Hafızası: Çarşılar ve İnsanlar</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Zamanla anladım ki bir kenti anlamak için yalnız taşına toprağına bakmak yetmez. Sokağında içilen çayın demine bakmak gerekir. Varto’nun kalbi iki ayrı yerde atardı: Aşağı Çarşı’da ve Yukarı Çarşı’da. Aşağı Çarşı’da hayat hızlıydı; alışveriş, gülüş, bağırış, pazarlık… Yukarı Çarşı’da ise sohbet daha derin olurdu. O çarşılar yalnız alışveriş yapılan yerler değildi; orası Varto’nun hafızasıydı. Aynı kahvehanede Kürtçe, Zazaca, Türkçe sohbetler duyulurdu. Aynı masada bir memur, bir esnaf, bir çiftçi otururdu.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Varto’yu Taşımak ve Sahicilik</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Gittiğim her şehirde içimde aynı his olurdu: Sanki cebimde küçük bir Varto taşıyorum. Bir sokak sesi, bir çay kokusu, bir çocukluk yankısı. Varto bana birçok şey kazandırdı: İnsan gözlemlemeyi… Sözün yükünü… Hatırayı taşımayı… Vefayı ve unutmamayı. Kent ruhunu insanına, insan da kentine taşır. Her şehrin ruhu başka olabilir ama Varto sahici. Ve ben sahici bir kentin sahici bir çocuğuyum. İnanıyorum ki bir yerde hâlâ yankılanıyor o ses: “Buzzzz gibiiiii limonataaaa!” O ses belki de hâlâ Yukarı Çarşı ile Aşağı Çarşı arasında bir sokağın duvarlarına çarpıp Varto’nun hafızasında dolaşıyor…</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/egitimci-yazar-hasan-dede-kentin-ve-insanin-aski/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yağmurlar ülkesinin savrulanları</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/yagmurlar-ulkesinin-savrulanlari/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/yagmurlar-ulkesinin-savrulanlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 27 Mar 2026 20:24:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Akman Gedik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=6064</guid>

					<description><![CDATA[Ejderhalar ve Çocuklar deyince aklınıza masallar gelmesin. Ejderhalar ve Çocuklar tek masallarda olmaz, gerçek hayatta da varlar. Ejderhalar]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="687" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/b711299c-f9b8-412e-84da-f5f615a24ee1.jpg" alt="b711299c f9b8 412e 84da f5f615a24ee1" class="wp-image-6065" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/b711299c-f9b8-412e-84da-f5f615a24ee1.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/b711299c-f9b8-412e-84da-f5f615a24ee1-300x201.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/b711299c-f9b8-412e-84da-f5f615a24ee1-768x515.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="6065" /></figure>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/cocuklar-akman.mp3"></audio></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph">Ejderhalar ve Çocuklar deyince aklınıza masallar gelmesin. Ejderhalar ve Çocuklar tek masallarda olmaz, gerçek hayatta da varlar. Ejderhalar ve Çocuklar bir kitabın ismi. Kitap Laz Kültür Derneği Yayınlarından, Aralık 2020’de çıkmış ve 160 sayfadır. Uzun zamandır sosyal medyadan tanıdığım, gıyaben bildiğim Selma Koçiva’nın kitabının ismidir. 29 Kasım-01 Aralık arasında Gelsenkirchen’de yapılan Avrupa Türkiyeli Yazarlar Grubunun davetine icabet ettim. Selma Koçiva ile orada yüz yüze görüştük ilk kez. Birbirimize kitaplarımızı imzaladık, verdik. Selma Koçiva aynı zamanda bir Laz Kültür çalışanı ve emekçisidir. Rize-Ardeşen doğumlu. Ortaokula geçince aile ‘Yağmurlar Ülkesi’ni bırakıp İstanbul’a yerleşir. Baba, çocuklarım daha iyi şartlarda olsunlar diye yüklenip İstanbul’a gelir. İçinde ukde olarak kalan özlemlerini çocuklarında görme arzusundadır…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ortaokul derken sonrasında Lise’ye giderken yolu 1978 kuşağı dediğimiz gençlerle keşişir Selma’nın. Bu karayağız, delişmen gençlerin geleceğe dair söylemleri, kadına dair söylemleri, eşitlik, hak-hukuk söylemleri gönlünü cezb eder. Yani çok bilgisi olmasa da geldiği coğrafyanın zorlu koşulları, eşitsiz ortamın içine doğması, daha iyiye, güzele varma isteği içinde büyütüğü sonsuz bir umuttur. Sol mahalleyle dirsek teması yavaş yavaş böyle başlar. Bir de okulda ‘Yağmurlar ülkesi’nden bir memleketlisi çocuk var. Aynı denizin kııyısından gelmişler. Aynı toprağın çocukları, aynı kültürün, aynı horon’un…</p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsan kendi yaşam yörüngesini, tercihlerini bazen kendisi belirleyemez. Bazen dış şartlar etkili olabilir. Arzuladığı tercihler ise; kimileyin olmaz. Hiç tercih etmediği şeylerle de karşılaşabilir ne yazık ki…İşin içine duyguları girer bazen insanın. İnsan o an aklını yüreğine indirip hisleriyle karar verebilir. Kimi zaman doğru karar almada zorlanabilir insan. Hele gençse, işin içinde toyluk, tecrübesizlik de var haliyle…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çünkü bilgi dediğimiz şey kendiliğinden oluşmaz. Ha! deyince öğrenilmez. Çaba gerektiren zorlu bir yolculuktur esasında. Hastalık değil ki, her insan yakalanabilir er ya da geç… Çokça okumayı, araştırmayı, sormayı, yanıt aramayı gerektirir. Anlamayı ve her şeyden evveli dinlemeyi gerektirir. Bunlar olmadan tercihlerimiz, ‘başkalarının tasarrufundadır’ ne yazık ki…Yetersiz bilgi, istenmeyen yanlışlara kapı aralar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">‘Sıradışı bir 12 Eylül Öyküsü’ diye imzalamış kitabını bana. Kitabı okurken 12 Eylül öncesi yaşanmışlıklara, siz de tanık olursunuz ilerleyen sayfalarda. ‘Yağmurlar Ülkesi’ndeki çocukla aralarında adını koymadıkları bir şey var. Uzaktan bakışmalar, yan yana gelince ‘birbirine dahi dokunmadan’ hızlı ve birkaç cümleden ibaret konuşmalar. Birbirlerini hiçbir zaman ikna edemediler. Okul arkadaşıydılar, ama hayatta değil. Farklı dünyalara savrulsalarda hoşlandığı çocuk ‘Yağmurlar Ülkesi’nden…aynı denizin kıyısından gelmişlerdi, ortak horonları ve daha bir çok şey vardı. Sadece ‘düşünsel’ olarak farklı ‘mahalleler’de yer almışlardı. Düşüncesi farklı da olsa Selma, insan olarak bu ‘yağmurlar ülkesi’nin bere’sinden (lazca çocuk) hoşlanıyordu…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir gün Lise’de kavga çıktı. Silahlar patladı. Selma’nın ait olduğu sol mahalleden çocuklar, Yağmurlar Ülkesinin o çocuğunu vurdular. Selma olayı duyar duymaz vardı. Çocuğun kafasını kucağına aldı, hastaneye yetiştirdiler. Ağladı, ağladı Selma…Yapılan tüm müdahalelere rağmen o ‘Yağmurlar Ülkesi’nin Beresini kurtaramadılar. Selma Axi! Çe Bere (Ah!be çocuk) diyebildi duyulur duyulmaz bir ses tonuyla. Bir anlık nefret, bir ömrün üstünü silip atmıştı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Selma’nın arkadaşları yani mahellesi, ‘yanlışlıkla bir başkasına benzetilerek vurulmuş’ dedi. Bir özeleştiri dahi yapmadan, doyurucu bir yanıt vermeden… Çocuğun ailesi de, Selma ve arkadaşlarını suçladı. Selma ise, kendine dahi itiraf edemediği bir suskunluğa gömüldü. Daimi bir ‘suçluluk duygusu’ içindeydi. ‘Umudu çalınmış gibi, şiiri yakılmış bir liseli kız, saçları kıvırcık, lakabı kıvırcık’…</p>



<p class="wp-block-paragraph">O sadece susmayı tercih etti uzun zaman. İstanbul’da yapamayacağını, yaşamayacağını anlayınca aile yurtdışına gitmesi gerektiğini söyler Selma’ya. Zorlu aşamaların sonunda kendisini Almanya’da Dortmund şehrinde bulur. Dortmund’da hayata tutunmaya çalışır. Dil öğrenir, nihayetinde karma bir okulda göreve başlar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kitap esasında yıllardır içinde biriktirdiği, kendine dahi itiraf edemediği bir iç dökmesidir diyebiliriz. Yaşamı gelgitlidir Selma’nın. Tökezleyerek yol almıştı. Doğru dürüst arkadaşının yasını dahi tutmadan göçmüştü. Göçerlik yabancısı olduğu şey değildi hani. Öncesinden ‘Yağmurlar Ülkesinden İstanbul’a, İstanbul’dan Almanya’ya savrulmuştu. Kitap bu savrulmaları masaya yatırmış bir yönüyle…Vakitsiz ölen arkadaşı için kendine bir itiraftır, ‘Vakitsiz kimseler ölmesin’ derken esasında…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kimi zaman arkadaşlarına, kimi zaman görevli olduğu okulda öğrencilerine anlattı. ‘Çocuklar üzüldü, Selma ağladı’…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Aklına düştü Selma’nın. ‘Zamansız koparılan bir çiçek’ti denilmişti. Sonrasında ‘Zehirli otlar yerine yanlışlıkla koparılan bir çiçekti’ denilmişti Selma’ya. Selma hatırladıkça böğrüne kocaman bir kaya oturdu, nefessiz kaldı çoğu zaman. Kimseye anlatamadığı zamanlarda lâl kesildi. Düşündü, ‘karşı mahalleden eksilen genç, beriki mahallede insan çoğaltmadı’ dedi Selma kendi kendine…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kitabın ilerleyen sayfalarında, ‘çocukların büyümesine imkan tanımayan’ uygulamaların yanlışlığına işaret ediyor. Çocukların eksildiği bir ortamda, yarına dair umudun diri tutulmayacağını hatırlatıyor bize. ‘Çocukların hükmü yok’ derken nasıl bir geleceği çocuklara bırakacağımızın cevabını istiyor insanlardan, bizlerden…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Olayların gelgitinde boğuşurkan bir de ‘Gurbetlik’ eklenmiş. Yaralarını sağaltmak adına yazmaya koyulur. Aklın açtığı yaraları yazarak gidermenin arayışında. Yazmak ona iyi gelir, hayata tutunmanın en güzel bağı. Sonrasında kendi anadiline yoğunlaşır Selma. Yazmak ona iyi gelmeye başlayınca da yıllardır anlatamadığı, dilsizleştiği şeyi yazarak söylemek istediğini insanlara anlatarak nefes almak ister. ‘Tüm güzel kurgulanmış rüyalar acılara dayanabilmek içindir. O zaman devrim dediğimiz gelecek düşleri de bu günden hal edemediğimiz her şeyin havale edildiği, bir bilinmezlik olsa da, inandığımız gerçeklikti’ der kitabın 71nci sayfasında. Sonrasında ‘ oysa cennet de, cehennemde yaşadığımız zamanda’ der.</p>



<p class="wp-block-paragraph">78 kuşağınının izdüşümlerini görüyoruz sıkça. Onların karşısında olan daimi kötülüğü ve haramileri de yazıyor. Hayatın bu sınavında ikmale kaldığımızı da hatırlatıyor. Belki de 78 kuşağının omuzlarına, onlara rağmen çok yük bindirilmişti, kim bilir.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow">
<p class="wp-block-paragraph">yaşımızın çok üstünde bir yük vardı omuzlarımızda ve bu yüzdendir vaktinden evvel yaşlandı ’78 kuşağı (Akman Gedik)</p>
</blockquote>



<p class="wp-block-paragraph">demişim ben de bir şiirimde o dönemi hatırlarken…boynumuzdan büyük düşleri olan yaşı küçük ama vaktinden önce büyümüş çocuklardık…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şimdi üç dilden ( Lazca, Türkçe, Almanca) meramını anlatmak için yazma yolunda bir yolcudur Selma Koçiva. Yaralı ruhuna yazının iyi geleceğini belirteyim. Yazmak her şeyden evveli ölümün elinden çok şey kurtarır, buna inanıyorum sevgili Selma. Yüreğindeki uğultuyu yazarak söndürmeye çalışan denizin ve yağmurlar ülkesinin laz kızı Selma Koçiva’nın kitabını tavsiye ediyorum. İç dökme halini gecikmiş bir ‘yüzleşme’ olarak alın diyor bize. Geçmişte yaşananlardan ders çıkarmamız gerektiğini de ‘vicdani muhasebe’ için iyidir diye hatırlatıyor bize. Farklı ve sıradışı bir döneme siz de tanık olursunuz. ‘Gelecek vaadeden bir kuşak iken, patikamız karartıldı’ derken bizi yanıt aramaya yöneltiyor. Aramak vazgeçilmezimiz olsun. Bir döneme az da olsa kendince ‘ayna’ olmaya çalıştın sevgili Selma Koçiva, kutlarım.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kalemin daimi olsun.</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Akman Gedik</strong></p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/yagmurlar-ulkesinin-savrulanlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/cocuklar-akman.mp3" length="5183154" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>Trump’ın İran planı ve Almanya’nın İsrail sorunu</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/trumpin-iran-plani-ve-almanyanin-israil-sorunu/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/trumpin-iran-plani-ve-almanyanin-israil-sorunu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 27 Mar 2026 17:21:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Yücel Özdemir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=5930</guid>

					<description><![CDATA[Hafta başında Federal Dışişleri Bakanlığının kuruluşunun 75. yılı dolayısıyla Berlin’de düzenlenen toplantıda konuşan Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier, hiç]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<figure>
										<img width="640" height="320" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/photo-700X350-48975.jpg" alt="photo-700X350-48975" decoding="async" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/photo-700X350-48975.jpg 700w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/photo-700X350-48975-300x150.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" loading="lazy" /><figcaption></figcaption></figure>
<p>Hafta başında Federal Dışişleri Bakanlığının kuruluşunun 75. yılı dolayısıyla Berlin’de düzenlenen toplantıda konuşan Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier, hiç eğip bükmeden İran ve Gazze’ye karşı başlatılan savaşların uluslararası hukukun ihlali olduğunu söyledi. Ayrıca, “Uluslararası hukuk ihlallerini ihlal olarak değerlendirmeyen Alman dış politikası inandırıcı olmayacaktır” dedi.</p>
<p>Steinmeier ’in bu mesajının hedefinde ABD, İsrail ve Alman hükümetleri olduğu açık. 2005-2009 ve 2013-2017 yılları arasında dışişleri bakanlığı yapan Steinmeier ‘in bilinçli olarak “uluslararası hukuk ”un ihlaline dikkat çektiği söylenebilir. Açıkça ABD ve İsrail’in suç işlediğini söylüyor. Aynı konuşmasında dile getirdiği bir diğer önemli konu da İran ile 2015’te imzalanan nükleer anlaşmanın Trump tarafından bozulmasıydı.</p>
<p>Bugün İran’a saldırının en önemli dayanaklarından biri olan nükleer silahlar konusunda, İran ile “P5+1” (BM’nin 5 daimi üyesi ve Almanya) ülkeleri arasında yapılan görüşmelerin ardından “tarihi” denilecek bir anlaşmanın altına imza atılmıştı. Steinmeier ‘in de imzasının olduğu nükleer anlaşma, İran’a yönelik uluslararası yaptırımların çoğunu kaldırmış, karşılığında İran nükleer programını kısıtlamayı kabul etmişti. Bu, İran’ın nükleer bomba üretme imkanını ortadan kaldıracaktı. Ayrıca Tahran, nükleer santrallerin sıkı denetimlere açılmasını da onaylamıştı. Böylece, uzun süren görüşmeler ve pazarlıklar arasında Batı ile İran arasındaki ilişkiler normalleşme yoluna girmişti.</p>
<p>Ama, o dönem ABD başkanlığına aday olan Donald Trump, kasım 2016’da yapılan seçimlerin kampanyası sırasında 2015’teki anlaşmayı “Bütün zamanların en kötü anlaşması” diye tanımlayarak hedef almış, seçimleri kazandığında ABD’nin anlaşmadan çekileceğini ilan etmişti.</p>
<p>Gerçekten de öyle oldu.</p>
<p>Başkanlık koltuğuna oturduktan yaklaşık 17 ay sonra, 8 Mayıs 2018’de basın mensuplarının huzurunda kararnameyi imzalayarak anlaşmadan çekildi. Ardından İran’a yönelik yaptırımları yeniden yürürlüğe koydu. İran hükümetini “terör rejimi” ilan ettiği basın toplantısında, yeni bir anlaşma istediğini söyledi.</p>
<p>Ama ne birinci ne de ikinci başkanlık döneminde Trump müzakere konusunda bir adım atmadı. Anlaşmanın altında imzası olan diğer ülkeler, Trump’ın çekilme kararı karşısında üzüntülerini dile getirmekle yetinirken, anlaşmanın kendileri için geçerli olmaya devam ettiğini açıkladılar. Ne var ki bunun hiçbir öneminin olmadığı bugün daha iyi anlaşılıyor.</p>
<p>Trump’ın, yırttığı anlaşmanın bir benzerini İran’a imzalattırmak, müzakere için sıraladığı şartlar arasında yer alıyor. Nitekim, İran’ın öne sürdüğü 15 maddenin bir bölümü çekildiği anlaşmada yer alıyordu. Dolayısıyla bir yanıyla 2015 öncesine dönülmek isteniyor.</p>
<p>Ama sadece bu kadar değil.</p>
<p>Trump’ın ve onun arkasındaki tekelci sermayenin gündeminde daha başkanlık koltuğuna oturmadan İran’ı savaş ya da rejim değişikliği yoluyla ele geçirme olduğu anlaşılıyor. İran’ın sahip olduğu petrol ve doğal gaz rezervleri enerji tekellerinin iştahını kabartmaya devam ediyor. Keza İran’ın, ABD’nin düşman ilan ettiği Rusya ve Çin ile girdiği yakın ilişkiler de “ele geçirmenin” bir diğer önemli ayağını oluşturuyor.</p>
<p>Geçmişi yaklaşık 10 yıl öncesine kadar uzanan, müttefik Arap ülkeleriyle İran’ı kuşatarak ele geçirme planı çerçevesinde döşenen taşların şimdi yerine oturması isteniyor. Bu nedenle “İsrail siyonizminin ABD ve Trump’ı savaşa sürüklediği” ya da “Netanyahu’nun Trump’ı rehin aldığı” şeklindeki yaklaşımlar hiçbir şekilde gerçeği ifade etmiyor. Tersine ABD, “pis işlerini” İsrail’e yaptırıyor ve suç ortaklığına dahil ediyor.</p>
<p>ABD ile İsrail’in İran’ı ele geçirme nedenlerinde ve önceliklerinde farklılıklar var. ABD’nin temel hedefi enerji kaynaklarına ve tedarik yollarına sahip olmak iken, İsrail’in hedefi rejim değişikliği. İkisinin birbiriyle yakın bağlantısı söz konusu. Rejimin nükleer silahlar ve enerji tedariki konusunda tavizler vererek ayakta kalma yolunu seçmesi durumunda, Washington-Tel Aviv hattında yeni tartışmalar çıkabilir. Ki İran, 2015’te imzalanan anlaşmanın bir benzerine, bu kez Trump’ın da katılımıyla, imza atabilir. Trump’ın bugünkü başlıca hedefi ise nükleer silahlardan çok enerji kaynaklarına sahip olmak.</p>
<p>Bu durumda İsrail eli boş dönebilir. Ama suç ortaklığı sürecek.</p>
<p>Bu arada Steinmeier ‘in Gazze ve İran’da uluslararası hukuku ihlal ettiği yönündeki açıklamasına Almanya’daki İsrail yanlıları hemen tepki gösterdi. İsrail yanlılığı tartışmasız Steinmeier ‘in eleştirisine dahi tahammül etmeyenlerin pespaye tutumları durumu özetliyor. Tarihsel nedenleri gerekçe göstererek İsrail’in başındaki gerici yönetici elitin her dediğini ve yaptığını Yahudi inancından halkın çıkarları olduğu yanılsaması yaratanlar en büyük zararı İsrail halkına ve emekçilerine veriyorlar. Bu nedenle İran’ın füzelerinin hedefi olan her Yahudi inancından emekçinin yaşamından, İsrail devletine sınırsız destek verenler de sorumludur. Gerici-faşistlerin yönettiği devleti ile İsrail halkı ve emekçileri arasında ayrım yapamayacak kadar körleşen bu zihniyet Almanya’da sadece burjuva-liberal kesimler içerisine değil, aynı zamanda solun değişik katmanlarına da sirayet etmiş durumda. Sol Parti’de (Die Linke) ortaya çıkan ve İsrail’e toz kondurmayan “antisemitizm tartışması” da içinden geçtiğimiz koşullarda ibretlik olsa gerek.</p>
<p>Kaynak. <a href="https://www.evrensel.net/yazar/59/yucel-ozdemir" target="_blank" rel="noopener">Yücel Özdemir tüm yazıları &#8211; Evrensel</a></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/trumpin-iran-plani-ve-almanyanin-israil-sorunu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Besin zinciri dışında olan insan daha ne kadar kötü olabilir</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/besin-zinciri-disinda-olan-insan-daha-ne-kadar-kotu-olabilir/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/besin-zinciri-disinda-olan-insan-daha-ne-kadar-kotu-olabilir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 27 Mar 2026 16:37:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Ali Şeker]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=5912</guid>

					<description><![CDATA[Bugün: İnsan benliğinin sürü zihniyetine dayalı somut bir yaşamın kenarından, köşesinden bir günlüğüne de olsa, hatalarım, zaaflarım ve]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-large sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="1024" height="682" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/ali-seker-1024x682.jpg" alt="ali seker" class="wp-image-2129" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/ali-seker-1024x682.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/ali-seker-300x200.jpg 300w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/ali-seker-768x512.jpg 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/ali-seker-1536x1023.jpg 1536w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/ali-seker.jpg 1600w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" data-mwl-img-id="2129" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="wp-block-paragraph">Bugün: İnsan benliğinin sürü zihniyetine dayalı somut bir yaşamın kenarından, köşesinden bir günlüğüne de olsa, hatalarım, zaaflarım ve yazdıklarımla birlikte uzaklaşmak istiyorum. Gün boyu oturup kâğıda bir şeyler yazmaktansa, düşlerle farklı bir zaman dilimine gitmek de insanın kendine verdiği, toplumsal bir değerdi, ekmek ve özgürlük gibi. Yürürken bile bireysel özgürlüğün kötüye kullanılmadığı kalabalık yerleşik bir sokakta bile, insanın soyunuk sözcüklerle hiç çekişmeden ağzından bir merhaba sözcüğünü, sağa sola savurması da yaşadığı topluma bir saygının göstergesi olsa gerek. Bu merhabalaşma anları kalabalığın ortasına bir bahar havası gibi inebilir. İşte üstümüzde, gökyüzünün mavisi de tek renk. Arada bir yağmur yüklü bulutlar üzerinde gezinse de gökyüzü kırılmaz. Ki eğer insanlar barut kullanmazlarsa mutlu bir hava. Sen de ben de tekiz, çiçek de, böcek de, ot da tek. Yalnız tek kimlik, tek inancın ortak bir duyguda yaşamda faşistçe bir araya gelmeleri büyük bir trajedi. Dedim ya, bugün aramızda hiçbir şey gizli kalmasın sevgili fıkram! Yaşadığım kentin sokaklarına farklı zaman boşluğunda yürümenin de edebi izleğimi beslemediğini görüyorum ve bu çok üzücü. Başka bir dünyanın içine edebi bir temanın dışına çıkmadan, kötülüğün eni sonu yenildiği, sıcak mı sıcak toprak damlarda anlatılan, bir uzak doğu masalının üzerine hiç kimsenin sıçramadığı yerde gözlerimi açmak istiyorum. Bilmiyorum, çok mu şey istiyorum? Sokağa bakan pencerenin yanına dikelip, sokağın gün ışığındaki seyrine bakıyorum. Ve bu tek düzelliği bir yerinden delmek için, sokağın hareketini saçlarından tutup havalandırmak geçiyor içimden…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sıradan rutin bir gün. Ana caddeye yakın bir kahvehanede, okey taşların tahta ıstakaya değen sayıların sesi, hiç bir notaya gelmeyen şakırtıları zamanın ruhuyla bir uyum içinde, koca koca adamlar psikiyatrist bir vaka. Ganyan ve iddaa bayilerin önüne kümelenmiş, elindeki kupona at yemleyip, gelişi güzel sayılara kalem oynatan beyler var. Demek ki, olur olmaz her yerde kalem oynatmak bazen hiçbir işe yaramayabilir. İşte yasal kumardan başını kaldırmayan vatandaşın, bugünkü siyasi gelişmelerden ne kadar haberdar olabilir. Bugünkü günlüğüm bilesin, uzun süreli konuşan ve siyaset yapanların varlığı, toplumu çoktan etkisi altına almış. Açlık – yokluk rakamların arkasına gelen, kendi başına bir hükmü olmayan sıfırın altında seyrediyor. Gece yarısı benzine bir tık daha zam geldi, hiç eksilmeyen araba trafiğinin çalışan motor sesleri kulaklarımda vızıldayarak geçiyor. Sosyal adaletin olmadığı bir ülkede, ne kadar da asosyal bir durum, hakça bir paylaşımdan oldukça uzak. Az da olsa, gerçek tarihin bizlere bir sorusu var. &#8221; İyi bir kral – iyi bir yönetici nasıl olmalı &#8221; ilk önce üretmek, yetiştirmek ve yetiştirdiğini halkıyla hakça paylaşandır cevabını alırız. Yarın zincir marketlerde onlarca ürünün etiketi bir bir değişecek. Güneşli bir havada, bir çift gözle, birkaç kalem günün hareketini tarıyorum. Orada bulunan varlığını göremediğim, binlerce kanlı canlı kalem geride kalıyor. Bir kişinin kibrine sarınmaya gerek yok, somut olarak tek bir gözün ise yetemediği de orta. İşte başı önünde: mekanik cep telefonunu sürekli başparmaklarıyla yemleyen gençlikte seyir halinde bir tramvayda. Daha ne olsun, demeyin! Sevgili günlüğüm, çeyrek asırdır, tek kişi, tek siyasi parti ve bireylerin esrik yanıyla, yanlış işleyen bir demokrasi. Güç ve erkin çoğunluk mekanizması içinde kendinden geçme seanslarıyla mutlu olanlar bir taraf… Bu resmin hiç bir yerinde yer almayan, somut ekonomik koşullara dayalı, sosyal bir sisteme dokunarak, hissederek komünal olmak, düğme iliklemeye gerek duymadan yaşamak isteyenler ise bir tarafta…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Taşın sadece doğada katı bir dekor olmadığını, onun da bir canlı, bir ruh taşıdığını görmek ve dokunmak da, altında yaşayan solucana bir saygıydı. Yaratılış gereği besin zinciri dışında olan insan daha ne kadar kötü olabilir, demeyin. Kişi eline geçirdiği bir güçle her şeyi bil fiil yok edebilir. Yine de bilge insan: yüreği hakkaniyetten yana olan konuşan, yazan &#8211; çizen dayanışmacı gücüyle, başarılı insana özgü bir mücadele örneğiydi. Eğer bir yerlerde insanlar gülüp eğleniyorsa, yasaklar yoksa hoş zamanlar, yaşamı daha yaşanır kıldığı da gözden kaçmayan bir gerçeklikti. Halkın kendine değer verdiği, yaşamda insanı ortak bir duyguda mutlu eden insanın bir başka erdemli özelliğiydi bu&#8230;</p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsan: kapitalizmin kendinden geçme zenginlik ideolojisine, her gün kendini yem etmeye devam ediyor. Evet, düşünce her ne kadar, kılıçtan daha keskin, karar vermek, almak aracı olarak yaşamda rol alsa da, yine de kan dökmek işi bir metal aracın fen işiydi. Eğer toplumun büyük çoğunluğu yaşamın dışkılamaktan ibaret olduğunu görüyorsa, bir ülkede, esrik sessizliğe mahkûm olmuş itaatle &#8211; biat arası bir çizgideyiz demektir. İnsan kapı eşiğinden dışarı çıkarken, bütün aptallıklarını ve zaafını serbestçe yaşadığı kendi evinde bırakabilmeli. Ancak bilinçli bir hazzın, diğer günlerde kendini tekrar eden aptallıkların, evrensel bir dünyada demokratik bir zeminde, hukuken affı mümkün değildi. Kişi bir esrimenin çerçevesinden dışarı çıkamıyorsa, konuşulan yalan yanlış politikalarla kendinden geçmiş bir şekilde salya &#8211; sümük alkışlamaya devam ediyorsa, suç yalnız kendisinde değil, meşru gördüğü sistemdedir. Devam eden bireysel hatalarımızın üzerini kapatmak, bizden çok yaşadığımız topluma da zararı olur. Ve hareket eden her şeyi tek Tanrı korkusuna yükleyip, başka inançları kendi inancımızın içine hapsedip, esrik yanımıza kapatamayız…&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsan arada birde kendi karanlık çıkmazların üzerini açıp, güneşte havalandırabilmeli. Yaşadığımız topraklarda kusurlarımızla farklı farklı bir araya gelmiş bireyleriz, eksikliklerimizin olması ne güzel. En azında yarın gerçekleşmesi zor, yeni bir ütopyada birlikte yaşamak için bugünden bir mazeretimiz olur, bu daha iyi. İşte insanın yeryüzüne ektiği bilgelik tohumları görülüyor, başarmanın mucizevi sırrı…&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sen de iyilikle kötülük arası yılda bir kez de olsa kendini serbestçe tüketebilirsin…</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ali Şeker</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/besin-zinciri-disinda-olan-insan-daha-ne-kadar-kotu-olabilir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kapının önünde kalan çocukluğum</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/kapinin-onunde-kalan-cocuklugum/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/kapinin-onunde-kalan-cocuklugum/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Mar 2026 18:51:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Nuray Aslan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=5824</guid>

					<description><![CDATA[Kapının önünde kalan çocukluğum “bazı çizgiler toprağa sığar, hayata sığmaz…” Fotoğrafa her baktığımda önce kapıyı görüyorum. Dar, eski,]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-large sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="683" height="1024" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/Nurayaslan-683x1024.jpeg" alt="Nurayaslan" class="wp-image-5823" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/Nurayaslan-683x1024.jpeg 683w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/Nurayaslan-200x300.jpeg 200w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/Nurayaslan-768x1152.jpeg 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/Nurayaslan.jpeg 1024w" sizes="auto, (max-width: 683px) 100vw, 683px" data-mwl-img-id="5823" /></figure>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/nuray-kapinin-onunde.mp3"></audio></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>Kapının önünde kalan çocukluğum</strong></p>



<h5 class="wp-block-heading">“bazı çizgiler toprağa sığar, hayata sığmaz…”</h5>



<p class="wp-block-paragraph">Fotoğrafa her baktığımda önce kapıyı görüyorum. Dar, eski, sessiz bir kapı. Yalnızca bir giriş değil; iç mekânla dış mekânın arasında tutulmuş bir kader çizgisi gibi. Sanki zamanın ortasında bırakılmış bir eşik; açılmayı da kapanmayı da unutmuş gibi. Ne tam içerideyim, ne tam dışarıda. Arada kalmış, adı konmamış bir bekleyişin içindeyim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ardında bir göz sınıfımız var; bir kara tahta, birkaç sıra, tebeşir tozuna karışmış çocuk sesleri. O sesleri şimdi uzaktan dinliyorum. Bir kuyunun dibinden yükselir gibi; tanıdık ama artık dokunamadığım kadar uzak. Sanki başka bir zamana değil, benden kopmuş bir parçaya ait.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsan bazen yaşadığı yere değil, geciktiği zamana bakar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">O kapı, bizim köyün bütün çocuklarını bağrına basacak kadar geniş bir dünya değildi. Bilgi sığardı belki. Ama çocukluk sığmazdı. Hele özlem; hiç sığmazdı. İçimizde büyür, sonra içimizden taşardı. Rüzgârımızı eksiltirdi, içimizde dolaşacak yer bulamazdı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kapının önünde duruyorum. Altı, belki yedi yaşındayım. Birinci sınıf öğrencisi. Ama çocukluk dediğin, yaşla değil, omza bırakılan ağırlıkla yer değiştirir. İnsan bazı sınıfları okulda değil, yokluğun içinden geçerek okur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Saçımda bir kurdele var. Annemin Singer makinesinin başında, akşam ışığına eğilmiş ellerinden çıkma. O makinenin sesi yalnız kumaşı değil, sabrı da dikerdi. İğnenin her inişinde evin suskunluğu dikilir, her kalkışında içimize küçük bir dayanma gücü bırakılırdı. Annem bazen konuşmadan da evi ayakta tutardı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Üzerimde bir önlük; dikişlerinde sabır, yakasında özlem iliklenmiş. O önlük yalnızca bir giysi değildi. Annemin yokluğa karşı attığı ince bir imzaydı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ayaklarımda siyah lastik ayakkabılar. Parlamazlar. Gösterişli değiller. Ama yolu bilirler. Toprağı tanır. Taşı tanır. Soğuğu tanır. Beklemeyi tanır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Lastik ayakkabılarımız yırtıktı.<br>Deliklerinden yalnız soğuk girmezdi.<br>Taş girerdi.<br>Su girerdi.<br>Yol girerdi.<br>Ve yol, bazen çocuğun ömrüne herkesten önce girerdi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve biz, dışarıdan içimize dolan bu dünyayla birlikte büyürdük.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Biz yine de susardık. Çünkü bazı evlerde çocuklara önce susmak miras kalır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çünkü yenisini istemeyi bilmezdik. Bir çift ayakkabının eksikliğinden önce, evin bütün yoksulluğunu gözlerimizde taşırdık. İstemek, bazen sahip olmaktan daha ağırdır. En çok da susmayı öğrenirdik. Çünkü bazı çocukların dili önce ayaklarında başlar; yürüdükleri yollar, söyleyemediklerini ezberler.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yanımda Kazım amcam duruyor. Arkamızda öğretmenlerimiz. Herkes yerini bulmuş gibi görünürken bir tek ben hâlâ nereye ait olduğumu bilmiyorum. Herkes yerindeydi, bir tek ben yerimde değildim. Bu fotoğrafta çocukluğa benzemiyorum. Yüzüme erken inmiş bir gölge var. Kaşlarım, bilmediğim bir ağırlığın altında kendiliğinden birbirine yaklaşmış. Gözlerim, gitmiş olanların ardından değil, içimde çoğalan eksilmeye bakıyor.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsanın yaşı nüfusta büyür; acısı yüzünde.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bizim oralarda insan çocuk olmadan büyür; çocukluksa çoğu zaman kapının önünde kalır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Annemle babam bizden önce Almanya’ya gitmişti. Ekmeklerini büyütüp bizi yanlarına almak için. Daha iyi bir hayat, daha sıcak bir ev, daha az eksiklik… İnsan hep biraz daha iyisini kurar. Ama gurbet, insan kalbinin dayanma gücüne bakar. Gurbet bazen ekmeği büyütür, ama çocukluğun gölgesini de uzatır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Annem hasretimize dayanamadı.<br>“Ya çocuklarım, ya ben dönerim,” dedi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bazı sözler kulağa değil, insanın kaderine söylenir. Sonra oraya yazılır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Evde bir ses azalınca duvarlar büyür. Bir anne gidince ev yerinde durmaz; çocukluk yerinden oynar. Boşluk büyür. Sofra kurulur ama kimse tam yerine oturmaz. Geceler uzar. Sabahlar erken gelir. Çünkü ev dediğin biraz da annenin sesidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çünkü çocuklar kelimeleri değil, eksilmeyi öğrenir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ben o gün, o kapının önünde yerinden kaymış bir çocukluk taşıyordum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bakışım bu yüzden uzağa. Birine değil. Bir şeye değil. Adını koyamadığım bir eksikliğe. Eksilmenin adını bilmeden onu içimde kendimden fazla büyütmeye başlamıştım. İnsan bazen kendi içindeki boşluğa, dışarıdaki yoldan daha uzun yürür.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Fotoğrafın dışına çıkıyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">O kara kış gününe yürüyorum. Okul yolum yeniden uzuyor gözümün önünde. Toprak sert. Hava keskin. Nefes aldıkça içim yanıyor. Lastik ayakkabılarımın içinde ayaklarımın buz tuttuğunu hatırlıyorum.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çocuk aklımla üşümeyi iklim sandım.<br>Meğer bazı soğuklar hayatın içinden gelirmiş.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İnsan bazı kışlardan çıkamaz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">O ayaz, ayaklarımdan ömrüme yürüdü. Bazı üşümeler geçmez; insanın mizacına dönüşür.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu yüzden ben hâlâ en çok ayaklarımdan üşürüm. İnsan çok şeyi unutur. Ama ilk büyük üşümesini unutmaz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çünkü beden de hafızadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Arkamızdaki öğretmenler, bir göz sınıfın içine dünya sığdırmaya çalışan insanlardı. Bu köye, bilmedikleri bir dilden, alışık olmadıkları bir hayattan geldiler. Mecburiyetle geldiler belki. Ama zamanla yalnız görev yapmadılar; gördüler, öğrendiler, değiştiler.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İlk başta yabancıydılar. Sesleri uzaktı, bakışları temkinliydi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Birbirimize aynı dilde dokunamıyorduk. Ama gözlerimizle, duygumuzla birbirimize ulaşıyorduk.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bazı mesafeler konuşarak değil, yaşayarak kapanır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Zamanla bu toprak onları da içine çekti. Çünkü bu köyde hayat sertti ama insan yumuşaktı. Yoksulluk vardı, ama eksik olan yalnız eşya değildi; fazla olan da insandı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir kuru ekmeğin nasıl bölündüğünü gördüler. Hiçbir şeyi olmayan bir evde, misafirin nasıl çoğaltıldığını öğrendiler. Utangaç analarımızın tandır başında yalnız ekmek değil, sabır pişirdiğine tanıklık ettiler.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir halkın yoksulluğu onların gözünde eksiklik değil, bir direniş biçimine dönüştü.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sınıfta yalnız harfleri öğretmediler.<br>Bakmayı öğrendiler.<br>Susmayı öğrendiler.<br>Beklemeyi öğrendiler.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Belki de en çok, kendi bildiklerinin eksik olduğunu öğrendiler.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve bir daha hiçbir yere eskisi gibi bakamadılar.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çünkü bazı yerler insana bir şey öğretmez.<br>İnsanı değiştirir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Yine de o okul bir mucizeydi. Çünkü köyde okul yalnızca bir bina değil; geleceğe aralanmış dar bir kapıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ama mucizeler herkese eşit dağılmaz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ama herkes o eşikten geçemez.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ben o gün geçemedim.<br>Sadece baktım.<br>Bekledim.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sonra gittik.<br>Başka bir kapının önüne.<br>Almanya’ya yol aldık.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ama insan hangi kapıdan geçerse geçsin, bir kapı hep içinde kalır. Ve bazı kapılar, kapanmadığı için değil; insanın içinde açık kaldığı için acıtır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve insan en çok, içinden hiç çıkmayan o ilk eşiğin önünde yaşlanır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Belki yarın başka çocuklar duracak o kapının önünde. Aynı dar eşik. Aynı bakış. Aynı sessizlik. Aynı ağırlık.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çünkü hikâye değişmez. Sadece isimler değişir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve bazı kapılar açılmaz.<br>İnsanın içine yerleşir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve ömür boyu kapanmaz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sizin çocukluğunuz nerede kaldı?<br>Hangi eşiğin önünde bırakıldı?</p>



<p class="wp-block-paragraph">nuray aslan, berlin, 25.03.2026</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/kapinin-onunde-kalan-cocuklugum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/nuray-kapinin-onunde.mp3" length="3760003" type="audio/mpeg" />

			</item>
		<item>
		<title>Hasan Çapik’in sfenks çatlağı’nda mitolojiden gerçekliğe</title>
		<link>https://vartoname.com/yazar-engin-firat/hasan-capikin-sfenks-catlaginda-mitolojiden-gerceklige/</link>
					<comments>https://vartoname.com/yazar-engin-firat/hasan-capikin-sfenks-catlaginda-mitolojiden-gerceklige/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Mar 2026 17:32:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazar Engin Fırat]]></category>
		<category><![CDATA[deneme-eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=5805</guid>

					<description><![CDATA[Hasan Çapik’in sfenks çatlağı’nda mitolojiden gerçekliğe Felsefe öğretmeni olan Hasan Çapik, Adıyaman’da geçimini tütünden sağlayan üretici köylü bir ailenin]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-large sabit-foto"><img decoding="async" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/engin-firat-fotograf-888x1024.jpeg" alt="engin firat fotograf" class="wp-image-5797" data-mwl-img-id="5797"></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p class="wp-block-paragraph"><strong>Hasan Çapik’in sfenks çatlağı’nda mitolojiden gerçekliğe</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Felsefe öğretmeni olan Hasan Çapik, Adıyaman’da geçimini tütünden sağlayan üretici köylü bir ailenin çocuğu. Şairin İzan Yayıncılıktan çıkan <em>Sfenks Çatlağı</em> isimli 3. şiir kitabı 2020 yılında yayımlandı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Kitaba da ad olan “Sfenks Çatlağı” şiiri, beyitler hâlinde on birimden oluşan serbest bir şiir. Şair, “Sfenks Çatlağı” başlığıyla mitolojik bir (s)imge kullanıp insanlığın tarihsel ve sosyo-ekonomik gerçekliğini görünür kılmaktadır. Tüm topluluklar gelişim evrelerinin belirli bir döneminde kendilerine efsaneler yaratmışlardır. Bu epik-dinsel mitlerle evreni anlama ve açıklamaya çalışmışlardır. Temel çatışma noktası mitsel olanla logosun karşıtlığıdır. Mitsel olan insan düşüncesinin irrasyonel yanıdır ve insanlık tarihinin gelişim sürecinde dinlerle devamını sağlar. Logos, akıl yürütme yoludur; bilim ve aydınlanmayla gelişimini sürdürür. Şair, “Sfenks Çatlağı” şiiriyle mitolojiden gerçekliğe giden yolu açmaktadır. Sphinx/Sfenks özellikle Mısır ve Yunan mitolojilerinde geçer. Mısır mitindeki efsanevî yaratığın yüzü insan, koç, şahin; gövdesi uzanan aslan şeklindedir. Mısır mitolojisinde bir yönüyle doğan güneşi ve Firavun için yeniden dirilişi temsil ederken bir yönüyle de piramidi koruyan muhafız anlamını içerir. En ünlü Mısır sfenksi: Gize Sfenksi’dir. Yunan mitindeki efsanevi yaratığın yüzü kadın, gövdesi dik duran kanatlı aslandır. Sphinx/Sfenks’e dair efsane şöyledir: Yıkım ve kötü şansı temsil eden Sfenks, Hera veya Ares tarafından Thebes kralı Laius’u cezalandırmak için gönderilmiştir. Sfenks, Thebes dışında bir kayanın üzerinde durarak yoldan geçenlere bir bilmece sorar ve cevaplayamayanları boğarak öldürür. Bir gün Yunan mitolojisinde bilgeliğiyle tanınan Oedipus, Sfenks’in karşısına çıkar. Oedipus’a da aynı bilmeceyi sorar: “Hangi varlık sabahları dört, öğlenleri iki ve akşamları üç ayağı üzerinde yürür?” Oedipus, insan cevabını verir. Çünkü insan bebeklikte emekler, yetişkinliğinde iki ayağı üzerinde yürür, yaşlanınca yürümek için baston kullanır.&nbsp;Bu doğru cevap üzerine Sfenks hırsından kendini kayalıklardan atar ve ölür. Ayrıca Hitit, Lidya ve Frigya gibi Anadolu uygarlıklarında da sfenkslere rastlanır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sfenks miti sadece felsefe ve mitolojiyle de sınırlı kalmamıştır. Bu mitsel yaratıklar psikolojinin de konusu olmuştur. Sigmund Freud ile Carl Gustav Jung kuramlarını mitolojik varlıklar üzerinden açıklamaya çalışmışlardır. Freud’un, Oedipus kompleksi: Fallik dönemde annesine âşık olan erkek çocuğunun, otorite ve rakip gördüğü babası tarafından cezalandırılma korkusuyla yaşadığı karmaşadır. Freud, bu tezini babasını öldüren ve annesiyle evlenen Thebes’in mitolojik kralı Oedipus’dan esinlenerek isimlendirir. Analitik psikolojinin kurucusu Carl Gustav Jung, bazı psikolojik vakaları kolektif bilinçdışıyla açıklamaya çalışır. Kolektif bilinçdışı, İnsanın yaşadığı arketip (s)imgeleri içerir ve bir türü kapsar. Bu imajlar insana atalarından ve kadim öğretilerden aktarılır. Yani kolektif bilinçdışı insanlık tarihine ve öncesine dairdir. Oedipus’un Sfenks’i öldürmesi de anaerkil egemenliğin sonlandırılması olarak yorumlanmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hasan Çapik’in “Sfenks Çatlağı” şiirini birimler halinde inceleyecek olursak; öncelikle birinci biriminde istiâre sanatına başvuran şair turna, akbaba ve karga gibi simgelerle ülkenin sömürülmesinde tüm kesimleri sorumlu tutar. Bataklık kuşu olarak bilinen turna, toplu halde yaşayan iri bir kuştur. Göbekli Tepe’den Çatalhöyük’e kadar uzanan turna sembolü; Mısır, Yunan, Asya, Sümer ve Babil mitolojilerinde: Toth, Hermes, Enok, Hürmüz, Apollon, İdris peygamber isimleriyle karşımıza çıkmaktadır. Türklerde ise turna totemi Göktanrı tasavvuru dışındaki tanrılardan biridir ve hikmet sahibi ruhu temsil eder. Anadolu’da Alevi-Bektaşi geleneğinde Hz. Ali ve İnsan-ı Kâmil donunda seyrettiğimiz turna, tasavvufî olarak aydınlığı, vefayı, bereketi temsil eden haberci kutsal bir kuştur. Şair, modern sınıflar bağlamında turna simgesini işçi sınıfı ve devrimciler için kullanmaktadır. Ülkenin sömürülmesinde sınıfı ve devrimcileri de sorumlu tutan şair, serzenişte bulunmaktadır. Akbaba: keskin gözleriyle avını ustaca avlayan leş yiyen yırtıcı iri bir kuştur. Göbekli Tepe, Çatalhöyük, Türk-Altay mitolojisinde geçen akbaba sembolü Yunan mitinde savaş tanrısı Ares’in kutsal hayvanıdır. Akbaba, tasavvufî olarak dünyanın geçici olan malına ve mülküne tamah eden açgözlü insanları ve onların nefsini temsil eder.&nbsp;Şair, akbaba simgesiyle karşıdevrimci güçler olan: yozlaşmış burjuvazi ve paramiliter, gerici-ırkçı, kesimleri imler. Ötmesiyle kötü haber getiren karga ise uzun ömürlü, güçlü gagalı, gezgin, siyah ve zeki bir kuştur. Karga totemi Çeşitli halklarda uzun ömür, baht kuşu ve kurtarıcı gibi anlamlar taşırken İslamiyet’in etkisiyle olumsuz anlamlar içermeye başlamıştır. Yunan mitinde ise tanrı Apollon’un kutsal hayvanıdır. Karga simgesiyle ulusal ve uluslararası sermayeyle ilişkili, işbirlikçi aydın zümre imlenir. Kısacası şiirin birinci biriminde ülkenin yer altı ve yer üstü kaynaklarının sömürülmesinde tüm kesimler sorumlu tutulmaktadır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şiirin ikinci biriminde, “aynı maya çalındıkça tarihe” dizesiyle alışılmamış bağdaştırmaya başvuran şair, Karl Marx ve Engels’in kaleme aldığı&nbsp;<em>Komünist Manifesto</em>’ya gönderme yapmaktadır. Tüm toplumların tarihi sınıf savaşımlarının tarihi olarak görülür. Şair modern sınıfların, burjuva ve proletaryanın, çatışmasıyla yaşanan deneyimlerden ders alınmazsa sürecin yine ezilen sınıfın ve halkların yenilgisiyle sonuçlanacağını ifade eder.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şair, şiirin üçüncü biriminde “çarptık anlatısı zengin yokluğa” dizesiyle teolojik anlatılara yönelir. Politeistik ve monoteistik inanç sistemlerinin ontolojik temelleri; tanrı, tanrıça, kurtuluş, vahiy, hadis, ayin, sembol, cennet, cehennem, dünya, ahiret gibi kavramlar üzerinden bir üst anlatıya dayanır. Bu anlatılarda insanlığın kurtuluşu kesinlikle tanrı ya da tanrılara imanda görülür. Şair, insanlık tarihi içinde dinsel anlatıların adil bir düzen kuramadığını aksine çeşitli söylencelerle sömürünün aracı olup yabancılaşmaya hizmet ettiğini ifade eder.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şiirin dördüncü ve beşinci birimlerinde yaşam yerini ölüme bırakıyor. Dördüncü birimde, çocuklar için mısır patlağı ve misket oyunu yaşama dairdir. Fakat bombalar bile oyunlarının bir parçası olan miskettendir. Devamında, beşinci birimde, kişileştirilen sokaklar ölümü anlatıyor. Emperyalizmin savaş politikaları, taşeron örgütler, ölümü kutsallaştıran inançlar ve belleksizlik yüzünden birçok coğrafyada ölüm sıradanlaşmakta; insanlar kitleler halinde ölmekte ve öldürmekte… Ayrıca şair Mısır’ı küçük harfle yazarak yazım sapmasına başvurmuştur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şiirin altıncı ve yedinci biriminde emeğine yabancılaşan makine düzeninde günübirlik yaşayan halk, modern sanayi aracı, hararet yapan otomobile benzetilmektedir. Zincirlerinden başka yitirecekleri bir şeyi kalmayan halk için artık bıçak kemiğe dayanmıştır. Eşitsizliği sorgulamaya başlayan ezilen sınıflar bir yol ayrımındadır; ya egemen sınıfların diktatörlüğünden yana ya da sömürüsüz, eşit ve özgür bir dünyadan yana tavır alacaktır. Şair “var oluşu eriyen halk kaldı yolda” dizesiyle de alışılmamış bağdaştırma yapmıştır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sosyalist dünya görüşüne sahip olan şair için toplumların tarihi sınıfların savaşından ibarettir. Şiirin sekizinci, dokuzuncu ve onuncu biriminde bu çatışmanın safları netleşmiştir. Çatışmanın bir tarafında ezilenler, donsuzlar, sömürgeleştirilen halklar; diğer tarafında ise ezenler, kolluk güçleri, altın, yasalar ve tanrı. Şair, sınıf savaşını satranç oyununa benzetir. Tek başlarına zayıf olsalar da niceliksel çoğunluğa sahip ezilenler, burjuva diktatörlüğüne şah çekerek onları ve barbar düzenlerini tehdit etmektedir. Rakip şahın, firavunun bu durumdan kurtulması gerekir aksi takdirde mat olacak ve kokuşmuş düzenleri yıkılacaktır. Bu durumdan kurtulmanın iki yolu vardır: birincisi şahı kaçırmak, ikincisi ise araya taş kapatmaktır. Kapitali kaybetmek istemeyen burjuvazi, ezilenlerin karşısına kutsal koruyucuları modern sfenksleri olan kolluk güçlerini, parayı, yasaları ve tanrıyı dizerek şiddete başvurmaktadır. Bu durum karşısında halk doğru hamleyi gerçekleştirmelidir. Kapitalist-emperyalist sistemin dayattığı ölümsüz eşitsizlik döngüsü ancak böyle sonlandırılır. Doğru hamle öncelikle örgütlü toplumdur. Ezilenlerin doğru hamlesi kapitalist barbarlığı, sömürüyü nihayete erdirip sömürüsüz, eşit ve özgür bir dünya düşüdür. Şair, “şah çekti piyonlar firavunluğa”, “ölümü adına bu ölümsüz eşitsizliğin”, “altın, yasa ve tanrı şirretleşti” dizeleriyle de anlamsal sapmalara başvurmuştur.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Hasan Çapik, şiirinde mitolojik ve tasavvufî sembollerden yola çıkarak toplumun en geniş kesimine yani ezilenlere seslenmektedir. Sfenks, Mısır mitinde tanrı-kral Firavun’u temsil eden ya da koruyan; Yunan mitinde evlilik tanrıçası Hera ve savaş tanrısı Ares tarafından Thebes’e gönderilen efsanevi bir yaratıktır. Her iki efsanede de Sfenks, egemen yapıyı temsil eden, onu koruyan bir semboldür. Toplumcu dünya görüşüyle ezilenlerin durumunu ortaya koyan şairin gayesi umudu ve direnci diri tutmaktır. Yaşanan sınıfsal, ulusal ve kimliksel çatışmalar sonucunda sfenks’te çatlaklar açılmıştır. Ezilenler, 1989 Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla başlayan ve Sovyetlerin çözülmesiyle sona eren reel sosyalizm gibi tarihsel deneyimlerden dersler çıkararak yaratacakları örgütlü toplumla 21. yüzyılda devrimler çağının önünü açabilir.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph">Çağına, yurduna en önemlisi de yaşama dair kendini sorumlu hisseden şair tarihsel ve sosyo-ekonomik olgulardan hareketle estetik tavrını belirlerken biçimi ve biçemi göz ardı etmiyor. “Sfenks Çatlağı” açık, somut, anlamı önceleyen ve bütünlüklü bir şiir. “Sfenks Çatlağı”nda çatışmanın yarattığı bir devinim söz konusu. Bu devinim dil ve ses özellikleri sayesinde toplumsal temayla harmanlanıyor. Metindeki ses, hece ve sözcük yinelemeleri sesler arasında benzerlik, ritim ve armoniyi sağlıyor. Şiirde edebi sanatlar, alışılmamış bağdaştırmalar, dil sapmaları ve imgelerin yarattığı çağrışımlarla da gidimli dil aşılmaya çalışılıyor.&nbsp;</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Yol uzun, yolcu yola revan olmuş, o vakit&nbsp;<em>Sfenk Çatlağı</em>’nın yolu açık olsun.</strong></p>



<p class="has-medium-font-size wp-block-paragraph"><strong>Sfenks Çatlağı 1</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">I<br>turnalar, akbabalar ve kargalar<br>birlikte eşeliyor ülkemizi<br>II<br>bu zaman olur çok eski zaman<br>aynı maya çalındıkça tarihe<br>III<br>kurtuluş tekmil tanrılar dedik<br>çarptık anlatısı zengin yokluğa<br>IV<br>mısır patlatamaz çocuğum&nbsp;&nbsp;mısır’da<br>misket yerine oyunlar misket bombalı<br>V<br>ölüm anlatıyor sokaklar öyle anlatıyor ki<br>inanıp ölüyor hevesle yaşayan her şeyimiz<br>VI<br>varoluşu eriyen halk kaldı yolda<br>hararet yapan bir otomobil gibi<br>VII<br>sorguluyor akışı gün peşindekiler<br>diyalektik mi parmağı mı o malumun<br>VIII<br>tarihsel kayıt düştü ama :<br>şah çekti piyonlar firavunluğa<br>IX<br>işkillenen şahın kolluk kuvveti<br>altın, yasa ve&nbsp;&nbsp;tanrı şirretleşti<br>X<br>hareket doğru hamle bekler halktan<br>ölümü adına bu ölümsüz eşitsizliğin</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>KAYNAKÇA:</strong></p>



<ol class="wp-block-list">
<li>Hasan Çapik, <em>Sfenks Çatlağı</em>, Ankara: İzan Yayıncılık, 2020</li>



<li>Özhan Öztürk, <em>Dünya Mitolojisi</em>, Ankara: Nika Yayınları, 2016</li>
</ol>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>3.&nbsp;</strong>Hasan Aktaş,&nbsp;<em>Çağdaş Türk Şiirinde Kuşlar</em>, Edirne: Yort Savul Yayınları, 2005</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/yazar-engin-firat/hasan-capikin-sfenks-catlaginda-mitolojiden-gerceklige/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Savaşın tetikçisi silah tekelleri</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/savasin-tetikcisi-silah-tekelleri/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/savasin-tetikcisi-silah-tekelleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Mar 2026 17:54:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Yücel Özdemir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=5694</guid>

					<description><![CDATA[Dünya adeta bir savaştan diğerine sürükleniyor. Bugün 14. gününe giren ve artık “İran savaşı” olarak adlandırılan ABD ve]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img width="200" height="200" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/yazar_149aaec7b0d1ed463a7c035d0cd5a60b81673e45.png" alt="yazar_149aaec7b0d1ed463a7c035d0cd5a60b81673e45" decoding="async" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/yazar_149aaec7b0d1ed463a7c035d0cd5a60b81673e45.png 200w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/04/yazar_149aaec7b0d1ed463a7c035d0cd5a60b81673e45-150x150.png 150w" sizes="auto, (max-width: 200px) 100vw, 200px" loading="lazy" />													</p>
<p>Dünya adeta bir savaştan diğerine sürükleniyor. Bugün 14. gününe giren ve artık “İran savaşı” olarak adlandırılan ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı saldırı, hiç olmadığı kadar bölgesel bir savaşa dönüşme potansiyelini içinde barındırıyor. Hürmüz Boğazı üzerinde süren belirsizliğin uzaması durumunda savaş kaçınılmaz görünüyor.</p>
<p>Hafta başında Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsünün (SIPRI) dörder yıllık dilimler halindeki kıyaslamalar üzerinden yayımladığı “Uluslararası silah transferlerindeki eğilimler” başlıklı rapor, en fazla silah satanların, savaş koşullarını olgunlaştıranlar olduğunu çarpıcı şekilde ortaya koyuyor.</p>
<p>Genel olarak ihraç edilen büyük silahların hacmi 2021-25 döneminde 2016-20 dönemine göre yüzde 9.2 artmış durumda.</p>
<p>Kendi kurallarına itiraz eden ülkelere karşı hemen askeri yola başvurarak savaş istediğini gizlemeyen ülke olarak ABD, silah ihracında diğer ülkelerle aradaki mesafeyi, her savaştan sonra biraz daha açıyor. Örneğin Suriye savaşının devam ettiği 2011-15 yılları arasında ABD dünya silah ihracatının yüzde 32’sini gerçekleştirirken bu oran 2016-20 arasında yüzde 36’ya, 2021-25 arasında ise yüzde 42’ye yükseldi. Böylece son 10 yıl içinde dünya silah ihracat pastasında ABD’nin payı yüzde 31 artmış oldu. Yani yaklaşık üçte bir…</p>
<p>Dahası veriler, Ukrayna savaşının nasıl ABD silah tekellerine kâr getirdiğini de net olarak gösteriyor. Bu savaş nedeniyle Avrupa, 12 yıl sonra ilk kez ABD silah ihracatının en büyük alıcısı oldu. Ukrayna, Suudi Arabistan’dan sonra ikinci büyük müşteri haline getirildi. Sipri’nin hesaplamalarına göre, böylece ABD’nin Avrupa’ya silah satışı dört yıl öncesine göre yüzde 217 arti.</p>
<p>Bu gidişle, ABD’nin toplam silah ihracatının yüzde 50’ye varması çok uzak olmayan bir tarihe kalmayabilir. İran’a karşı diş bileyen Suudi Arabistan, uzun yıllardır ABD’den en fazla silah satın alan ülke konumunda. Uzak Doğu’nun hızla silahlanan ülkeleri, Avustralya, Japonya ve Güney Kore 2020’den bu yana ABD’nin diğer önemli müşterileri. Silah ihracatındaki artış, ABD silah tekellerinin savaş iştahını her geçen yıl biraz daha kabartıyor.</p>
<p>Savaştan en fazla beslenen bir diğer ülke olan İsrail, en fazla ABD ve Almanya’dan silah alırken, en fazla Hindistan ve Azerbaycan’a silah satan ülke konumunda. Son raporda İsrail, silah satış sıralamasında İngiltere’yi geçerek yedinci oldu. Böylece, Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren İsrail, silah tedariki konusunda büyük emperyalist devletlerle yarışır hale geldi. Bu aynı zamanda İsrail’in çok büyük bir silahlanma ve savaş sanayisine sahip olduğunu ve bunun sürekli büyüdüğünü gösteriyor. İsrail’in silah satış payı ilk kez yüzde 4.4 gibi yüksek bir orana ulaştı. ABD ve İsrail’in toplam silah ihracatındaki payının neredeyse yüzde 50’ye varması, iki ülkenin sorunları neden militarist yoldan çözmeye öncelik verdiğinin ekonomik boyutunu gösteriyor.</p>
<p>Benzer bir durum Avrupa için de geçerli. Rusya, Ukrayna savaşı nedeniyle eskisi kadar fazla silah ihraç etmez iken, Fransa yüzde 9.8’lik payla, 2021-25 yılları arasında ABD’den sonra ikinci sıraya yerleşti. Almanya ise Çin’den daha fazla pazar payıyla dördüncü (yüzde 5.7) oldu. Avrupa ülkelerine teslim edilen silahların neredeyse yarısı ABD (yüzde 48) malı. NATO üyesi 29 Avrupa ülkesinin silah ithalatı da 2021-25 arasında öndeki dört yıllık döneme göre yüzde 143 arttı. Bu ülkelerin ithalatının yüzde 58’ini ABD karşıladı.</p>
<p>Ukrayna savaşıyla birlikte silahlanma, silah ihracatı ve militarizm konusunda şahlanan Avrupa ülkelerinin pastadaki payları da büyüyor. Sipri’nin raporuna göre Avrupa ülkelerinin silah ihracatı 2021-25 yılları arasında 2016-20 dönemine göre üç kat arttı. Ukrayna savaşının bu artışta payı çok fazla. Almanya’nın silah ihracatının neredeyse dörtte biri (yüzde 24) Ukrayna’ya kalkınma yardımı olarak gitti. Gazze’de soykırım yapan İsrail, Almanya’nın en fazla silah sattığı üçüncü ülke oldu. Aynı Almanya İsrail’den en fazla silah satın alan ikinci ülke oldu. Üçüncü ülke ise ABD. Dolayısıyla, Gazze soykırımı sırasında ABD ve Almanya, İsrail’in hem en büyük tedarikçisi hem de en büyük müşterisi oldu. Bu “müşterilik” İsrail silah sanayisi için hayati önem taşıyor. Sipri araştırmacısı Zain Hussain, “Gazze savaşı ve İran, Lübnan, Katar, Suriye ve Yemen’deki saldırılara rağmen, İsrail dünya silah ihracatındaki payını artırdı. İsrail silah endüstrisi, dünya çapında yüksek talep gören hava savunma sistemlerine odaklanırken, İsrail ordusu çeşitli önemli teçhizatlar için ithalata bağımlıdır” diyor.</p>
<p>Görüldüğü gibi her savaş silah üreticisi ülkeler ve tekeller için büyük fırsatlar ve kârlar anlamına geliyor. Sadece Alman Rheinmetall’in son yıllardaki yükselişi savaşla silah tekellerinin büyümesinin doğru orantılı olduğunu gösteriyor. Tekelin cirosu 2025’de 9.9 milyar avroya yükseldi. Bu bir önceki yıla göre yüzde 29’luk bir artış anlamına geliyor.</p>
<p>Silah ihracatındaki rekor artışlar, bir taraftan dünyanın daha büyük savaşlara sürüklendiğini gösterirken, diğer taraftan ise silah tekellerinin devletleri yeni savaşlara teşvik ettiğini gösteriyor. Bu nedenle sadece savaşa değil, aynı zamanda silah tekellerine karşı da kararlı bir mücadele gerekiyor.</p>
<p><strong>Savaşın tetikçisi silah tekelleri &#8211; Yücel Özdemir &#8211; Evrensel</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/savasin-tetikcisi-silah-tekelleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gündüz Işık- Önyargı</title>
		<link>https://vartoname.com/makaleler/gunduz-isik-onyargi/</link>
					<comments>https://vartoname.com/makaleler/gunduz-isik-onyargi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Mar 2026 17:31:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Gündüz Işık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=5687</guid>

					<description><![CDATA[Önyargı hayata kirli bir camdan bakıp, her şeyi kirli bilmektir.” La Edri. “Birçok insan düşündüğünü sanır; aslında yaptıkları,]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/onyargi.jpg" sizes="auto, (max-width: 600px) 100vw, 600px" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/onyargi.jpg 600w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/onyargi-300x200.jpg 300w" alt="önyargi" width="600" height="400" /></p>
<p>Önyargı hayata kirli bir camdan bakıp, her şeyi kirli bilmektir.” La Edri. “Birçok insan düşündüğünü sanır; aslında yaptıkları, sadece önyargılarını yeniden düzenlemektir.” der William James. “Önyargı can sıkıcıdır, çünkü her türlü yargıyı dışlar.” der Publilius Syrus. “Önyargılar, zihnin bir bölümünü tutar ve kalan bölümünü bozarlar.” der Malebranche. “İnsanlar seni çözemedikleri zaman, önyargılarını kullanırlar.” Dostoyevski.</p>
<p>Önyargılar, bilincimizin hastalıklarıdır; önyargıların büyük bir bölümü çocukluk döneminde kalmadır. “İnsan, kendini kandırmayı bıraktığı gün gerçeklerle yüzleşmeye başlar ve gerçekler acıdır, ama iyileştirir.” der Sigmund Freud.</p>
<p>Ünlü tarihçi Fustel de Coulanges, “Kendimize benimseteceğim ilk kural, her türlü önyargıyı, öznel olan her düşünce biçimini dışlamaktır; bu güç bir iştir, belki de tümüyle gerçekleştirilmesi olanaksız bir istektir; ne var ki amaca doğru yaklaştıkça eskileri tanımayı ve anlamayı umabiliriz.” der.</p>
<p>Önyargı, genel anlamına bakıldığı zaman başka insanlara karşı yanlı ve haksız bir tutum sergileme anlamına gelir. Bunlar bir çeşit genellemedir ve önyargılar her zaman davranışlara yansımayabilir. Ayrımcılık da önyargılara çok benzer; ancak ayrımcılık genellikle bir grubun diğerlerine karşı haksız davranışlarda bulunmasıdır ve önyargı ile davranışlara yansıma konusunda ayrılık gösterirler.</p>
<p>“Kilolu insanlar daha az zekidir.” gibi bir düşünce tam anlamıyla bir önyargıdır. Bu gibi örnekler özellikle sözde ifade edilen tutumlardır ve davranışlara her zaman yansımadığı için tehlikeli olmadığını söylemek yanlış olacaktır. Önyargılar zamanla yenilerine yol açabilir ve ayrımcılık gibi davranış boyutuna gelebilir. Bu durumda da ne yazık ki tehlikeli olabilmektedir.</p>
<p>Önyargıların pek çok farklı sebebi vardır ve bunlar genellikle farkına varmadan kişide önyargıların oluşmasına sebep olur. Çeşitli durumlarda ve bazı koşullar altında ortaya çıkabilecek olan önyargılar kişiden kişiye farklılık gösterebilir; çünkü koşullar önyargıların oluşumu için önemli belirleyicilerdir.</p>
<p>Normal olmadığını düşünenler, önyargıların ancak kusurlu kişiliklerde ve zayıf karakterlerde ortaya çıkabileceğini iddia eder. Herhangi bir geçerliliği olmayan bu yaklaşıma göre nevrotik insanların güvensizliği ve anksiyetenin bir sonucu olarak önyargılar oluşmaktadır. Şiddetli anksiyete ve nevrotik bozuklukların önyargılara sebep olabilmesi durumu olası gibi görünebilir ve aslında önyargılar gerçekten de güvensizlik, huzursuzluk ve kaygı gibi durumlarda ortaya çıkmak için müsaittir.</p>
<p>Doğru bilinç oluşturmada önyargılar büyük bir engeldir. Özellikle tarih öğretiminin ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Her bilgi bir tarih temeline oturtulmalıdır. Eğitim süreçleri boyunca eğiticiler bilincin tarihsel çatısını öncesel olarak kurmaya, tüm bilinci bu temele yerleştirmeye çalışmalıdırlar.</p>
<p>Tarih öğretenin en büyük yükümlülüğü, kişinin gelişimine temel olacak tarih bilgisini en doğru ve en geniş biçimde sunmaktır. Tarih öğreten kişi “tarih” kavramıyla “bilinç” kavramının birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğunu, hatta birbiri içinde kavramlar olduğunu görmek ve göstermek zorundadır. En iyi tarih eğitimi, bu çerçevede, her türlü önyargıdan ayıklanmış ve yalnızca nesnel temellere dayanan bir eğitim olacaktır. Önyargılarını tarihe yansıtan bir tarihçi, bir bilinç bozucudan başka bir şey öğrenememiş kimselerdir.</p>
<p>Bernard Shaw, “Fikrini değiştiremeyenler, hiçbir şeyi değiştirmez. Önyargılarından kurtulmayanlar, hiçbir insanı anlayamaz.” der. Alain Badiou ise, “Gerçek yaşamı fethetmek için önyargılara, basmakalıp düşüncelere, kör itaate, keyfi gelenek göreneklere ve sınırsız rekabete karşı mücadele etmek gerekir.” der.</p>
<p><strong>Önyargı ile ilgili bir anekdot:</strong> Trenin penceresinden bakan 24 yaşındaki genç heyecanla bağırdı: “Baba bak, ağaçlar arkada kaldı!” Babası gülümsedi; fakat yakınlarında oturan bir çift, gencin çocuksu davranışlarına şaşırdı. Genç bir kez daha bağırdı: “Baba bak, bulutlar da bizimle geliyor!” Çift en son dayanamayıp yaşlı adama, “Sanırım oğlunuzun yardıma ihtiyacı var, neden onu iyi bir doktora götürmüyorsunuz?” diye sordu. Babası şöyle cevap verdi: “Zaten şu an hastaneden dönüyoruz. Oğlum doğuştan görme engelliydi, bugün gözleri açıldı.” Her insanın bir hikâyesi vardır. İnsanları tanımadan onları yargılamayın. Önyargı, doğru düşünmenin önünde bir engeldir.</p>
<p>Sosyokültürel faktörler de önyargıların oluşması üzerinde oldukça etkilidir; çünkü yalnızca kişinin düşünce görüşleri ile önyargılar meydana gelmez. Toplum içinde yaşayan bireylerin yaşam alanlarındaki gruplar, etnik kökenler ve bunlara bakış açıları, farklı düşünce tarzları ve kişilerin yaşam şekilleri gibi pek çok çevresel faktör aslında önyargılar için çok belirleyicidir. Birey toplumdan ve yaşadığı coğrafyadan ayrı düşünülemeyeceği için sosyokültürel faktörlerin önyargılar üzerindeki etkisi de göz ardı edilemeyecek ölçüde fazladır.</p>
<p>Makineleşme, farklı grupların bir arada yaşaması, şehirlerde karmaşanın artması, çeşitli grupların ekonomik ve sosyal anlamda üst tabakaya yerleşme eğilimi, özellikle iş ve eğitim alanındaki rekabetin artması ve bunlara yapılan vurgunun önem kazanması, konutların yetersizliği ya da konutlar arası sınıf farkları, geçim standartlarındaki yetersizlik gibi pek çok sosyokültürel fark ne yazık ki önyargıların oluşmasında oldukça büyük öneme sahiptir.</p>
<p>“Lise mezunu olanlar iş alanında yetersizdir, gecekonduda oturanlar bilgisizdir, işsizler zeki değildir, maddi durumu iyi olmayanlar görgüsüzdür.” gibi pek çok farklı önyargı ne yazık ki toplumlar içinde çok konuşulan tutumlardır. Bu tutumların önüne geçmek ise önyargıların yıkılması ve azaltılması ile sağlanabilecek bir durumdur.</p>
<p>Önyargılar genellikle yanlış ya da eksik bilgiye dayanır. Bir kişi ya da durum hakkında yeterince bilgi sahibi olmadan, geçmiş deneyimlerden ya da toplumsal kalıplardan etkilenerek oluşur. Ancak bu düşünce biçimi, sadece zihinsel bir eğilim olmanın ötesinde, hayatın birçok alanında ciddi sonuçlara yol açar.</p>
<p><strong>Adil Olmayan Davranışlar:</strong> Önyargılar, bireylerin objektif düşünme yetisini sınırlar. Bu da karşımızdakine adil olmayan biçimde yaklaşmamıza neden olur. Kararlarımızı gerçeklere değil, varsayımlara dayandırmak ilişkilerde ve sosyal ortamlarda haksızlıklara yol açar.</p>
<p><strong>Sağlıklı İlişki Kuramama:</strong> Yeni tanıştığınız biriyle ilgili henüz tanımadan olumsuz düşüncelere kapılmak, ilişkinin doğal gelişimini bozar. Kişiyi tanımak ve anlamak yerine, önceden belirlenmiş kalıplara göre değerlendirmek, karşılıklı güvenin ve bağ kurmanın önünü tıkar.</p>
<p><strong>Toplumsal Ayrımcılık ve Dışlama:</strong> Önyargılar bireyler arasında kalmaz; zamanla toplumsal ayrımcılığa dönüşebilir. Cinsiyet, etnik köken, din ya da sosyal statüye göre ayrım yapılması, bireylerin eşit fırsatlara erişimini engeller, sosyal dışlanmaya sebep olur.</p>
<p><strong>Kişisel Gelişimi Engeller:</strong> Önyargılar sadece başkalarına değil, kişinin kendisine de zarar verir. Farklı düşünce ve kültürlere kapalı olmak, öğrenme fırsatlarını sınırlar. İnsanların gerçek potansiyellerini görmezden gelmek hem onların hem de sizin gelişiminizi engeller.</p>
<p><strong>Kişisel Gelişimi Engeller (2):</strong> Birini tam tanımadan hakkında olumsuz fikre sahip olmak, yanlış kararlar almanıza neden olabilir. Bu iş hayatından özel yaşama kadar her alanda geçerlidir. Önyargı, sizi doğru kişileri ya da fırsatları kaçırmaya götürebilir.</p>
<div id="model-response-message-contentr_3190ca2bcf2b41a1" class="markdown markdown-main-panel enable-updated-hr-color" dir="ltr" aria-live="polite" aria-busy="false">
<p data-path-to-node="0"><b data-path-to-node="0" data-index-in-node="0">Özetle Önyargılar ve Önyargıları Ortadan Kaldırma</b></p>
</div>
<p>Önyargılar, kişilerin psikolojik durumlarına, sahip oldukları kalıp yargılara, çevrelerine, yaşadıkları sosyal ortama, bulundukları sosyal statüye ve daha pek çok etkene bağlı olarak ortaya çıkar. Sosyal ve psikolojik olan önyargıları yalnızca psikolojiye bağlı olarak değerlendirmek bu sebeple oldukça yanlış olacaktır.</p>
<p>Hem sosyal hem de toplumsal anlamda önyargılar, oluşum ve gerçekleştirilme aşamalarındayken desteklenebilir de yok edilebilir de. Bunun için yapılması gereken, farklılıkların ön plana çıkarılıp kınanacak şekilde yargılanması değil; herkesin pek çok açıdan farklı olabileceğinin görülmesidir.</p>
<p>Konuşma, davranışlar, etnik grup, din gibi pek çok farklı konuda farklılık olabileceği görülürse önyargılar ortadan kolayca kaldırılabilir ve toplumsal düzen içinde sağlıklı ilişkiler kurmak mümkün olabilir.</p>
<p>Önyargıların ortadan kalkması için özellikle eşit statünün sağlanması, grupların devamlı olarak birebir temas içinde olması, yarış değil işbirliği içinde olunması ve sosyal normların temas kurmaya özendirmesi gerekir. Bu koşullar hem toplum hem de devlet tarafından sağlandığı zaman önyargıların tamamen ortadan kalkmaması için hiçbir sebep kalmaz.</p>
<p>Günümüzde ne yazık ki statü farkları gün geçtikçe artış göstermektedir ve bununla beraber toplum içindeki en sık kullanılan önyargı daha da artmaktadır: statü önyargıları. Bunun önüne geçmek için hem devlet hem de toplumun iş birliği içinde çalışması önemlidir. Rekabet ortamı düzeyli şekilde ilerlemeli ya da tamamen ortadan kalkmalıdır ve bu şekilde statü önyargılarının da önüne geçilebilir.</p>
<p>Kişiler temas kurmalıdır ki kalıp yargıların ya da şemaların etkisi ile önyargılarının esiri olmasınlar. Yalnızca kişilerin düşünceleri ve anlık tutumları önyargıları oluşturmaz; içinde bulunulan toplum önyargıların merkezidir ve toplum insanların kişisel fikirlerini etkilemede önemli bir araçtır. Önyargıların azaltılması için toplum da bireyler de gereğini yapmalıdır ki en ufak bir yanlı ya da haksız tutum sergilenmesin.</p>
<p>“Kuşkusuz en büyük önyargı, etrafımızdaki herkesi ‘insan’ sanmamızdır.” Bukowski.</p>
<p>Gündüz IŞIK</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/makaleler/gunduz-isik-onyargi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sınıfta bırakılan onur, ülkede büyüyen karanlığın adıdır</title>
		<link>https://vartoname.com/yazar-nuray-aslan/sinifta-birakilan-onur-ulkede-buyuyen-karanligin-adidir/</link>
					<comments>https://vartoname.com/yazar-nuray-aslan/sinifta-birakilan-onur-ulkede-buyuyen-karanligin-adidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Varto]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Mar 2026 16:56:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazar Nuray Aslan]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://vartoname.com/?p=5669</guid>

					<description><![CDATA[Sınıfta bırakılan onur, ülkede büyüyen karanlığın adıdır Bir öğretmenin korunamayan hayatı, yalnızca bireysel bir trajedi değil; kadın cinayetleriyle]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:33.33%">
<figure class="wp-block-image size-large sabit-foto"><img loading="lazy" decoding="async" width="765" height="1024" src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/IMG_0229-765x1024.jpg" alt="IMG 0229" class="wp-image-5670" srcset="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/IMG_0229-765x1024.jpg 765w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/IMG_0229-224x300.jpg 224w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/IMG_0229-768x1028.jpg 768w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/IMG_0229-1024x1370.jpg 1024w, https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/IMG_0229.jpg 1047w" sizes="auto, (max-width: 765px) 100vw, 765px" data-mwl-img-id="5670" /></figure>



<figure class="wp-block-audio"><audio controls src="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/nuray-sinifda-birakilan.mp3"></audio></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow" style="flex-basis:66.66%">
<p class="wp-block-paragraph"><strong>Sınıfta bırakılan onur, ülkede büyüyen karanlığın adıdır</strong></p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir öğretmenin korunamayan hayatı, yalnızca bireysel bir trajedi değil; kadın cinayetleriyle iç içe geçmiş, kurumsal ihmallerle derinleşen siyasal bir çürümenin en görünür halidir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir sınıfın ışığı söndüğünde, yalnızca bir öğretmen eksilmez; bir toplumun geleceği de biraz daha kararır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Öğretmenimiz Fatma Nur Çelik neden yaşamdan zamansız koparıldı?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu soruya yalnızca failin adıyla cevap vermek, gerçeği eksiltmek olur. Çünkü bu ölüm, tek başına bireysel bir suç değil; uzun süredir işleyen bir ihmal düzeninin sonucudur. Görmeyen, duymayan, ciddiye almayan, riskleri büyüyene kadar bekleten bir sistemin sonucudur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bu cinayet, bu ülkede her gün işlenen kadın cinayetlerinden bağımsız değildir. Kadınlar, en yakınlarından gelen şiddet karşısında korunamıyor. Defalarca başvurmuş, tehditleri bildirmiş, yardım istemiş olmalarına rağmen. Bu yüzden her kadın cinayeti, yalnızca failin değil; işlemeyen mekanizmaların, geciken müdahalelerin ve geri çekilen siyasal iradenin de sorumluluğudur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İstanbul Sözleşmesi tam da bu yüzden önemliydi. Çünkü şiddeti yalnızca “olduktan sonra cezalandırılacak” bir suç olarak değil; önceden fark edilmesi, önlenmesi ve kurumların eşgüdüm içinde sorumluluk alması gereken bir mesele olarak tarif ediyordu. Sözleşmeden çıkılması, yalnızca hukuki bir değişiklik değil; kadınların yaşam hakkını koruma iradesinden geri çekilmenin siyasal ifadesiydi.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Şiddet bir anda ortaya çıkmaz.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Dilde normalleşir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Davranışta yerleşir.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Tehditte görünür olur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">İhmalle cesaret kazanır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve sistem geri çekildikçe, fail cesaret bulur.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bugün bir öğretmenin öldürülmesini konuşuyoruz. Ama aslında konuşmamız gereken daha derin bir çürümedir. Öğretmenin itibarı aşındırıldı. Sözü değersizleştirildi. Güvencesi zayıflatıldı. Şiddet karşısında yalnız bırakıldı. Eğitim politikaları değiştirildi, yapılar dönüştürüldü; ama en temel hak korunmadı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sistem değişikliği onuru sınıfta bıraktı.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Oysa öğretmen, yalnızca ders anlatan kişi değildir. Öğretmen, devlet ile toplumun en açık temas noktalarından biridir. Çocuğun dili, sınırı, adalet duygusu ve birlikte yaşama kültürü sınıfta şekillenir. Bu yüzden öğretmene yönelen şiddet, yalnızca bireye değil; kamusal akla, ortak yaşama ve toplumsal geleceğe yönelmiş bir saldırıdır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir öğretmenin öldürülmesi münferit değildir. Eğer uyarılar yapılmış, tehdit bildirilmiş ve buna rağmen koruma sağlanmamışsa; burada yalnızca bireysel suç yoktur. Burada açık bir kurumsal sorumluluk ve siyasal tercih vardır. Çünkü ihmal tarafsız değildir. İhmal, çoğu zaman şiddetin önünü açan sessiz bir ortaklıktır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Ve eğer bir öğretmen “sıradaki biz olabiliriz” diyerek katilinin adını bir yıl önceden bildirmişse—</p>



<p class="wp-block-paragraph">orada duyulmayan yalnızca bir ses değil, korunmamış bir hayattır.</p>



<p class="wp-block-paragraph">Sonunda geriye aynı ağır soru kalır:</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir kadın daha ne yapmalıydı?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Bir öğretmen daha ne yapmalıydı?</p>



<p class="wp-block-paragraph">Duyulmak için ölmek mi gerekiyor bu ülkede?</p>



<p class="wp-block-paragraph"><strong>Nuray Aslan</strong></p>
</div>
</div>



<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-7387b849 wp-block-columns-is-layout-flex"></div>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://vartoname.com/yazar-nuray-aslan/sinifta-birakilan-onur-ulkede-buyuyen-karanligin-adidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://vartoname.com/wp-content/uploads/2026/03/nuray-sinifda-birakilan.mp3" length="1687553" type="audio/mpeg" />

			</item>
	</channel>
</rss>
