
Deniz’e Mektup
Mizahın Deniz Hali, Korkunun Çıplaklığı
Sevgili Deniz,
Sana bu satırları, kapıların ağır kapandığı, insan sesinin duvara çarpıp geri döndüğü bir yere; o duvarların dışından ama aynı ülkenin içinden yazıyorum.
Şimdi F Tipi cezaevindesin; senden önce sözünün, türküsünün, inancının, düşüncesinin bedelini ödeyen abi ve ablaların yanında, bu ülkenin yaralı hafızasının içindesin.
Bunu yazmak bile insanın boğazına taş gibi oturuyor. Çünkü senin suçun gülmek değildi. Güldürmek hiç değildi. Sen sadece herkesin bildiği gerçekliği, herkesin duyacağı şekilde söyledin: Kral çıplaktı.
Bu ülkede bazen en büyük suç budur.
Ama biliyoruz ki o duvarların dışında en ağır bekleyişi annenle baban taşıyor. Bir anne için evladının sesini demir kapıların ardından düşünmek, gecenin en sessiz yerinde bile yüreğe saplanan bir sızıdır. Belki annen senin çocukluğunu, ilk gülüşünü, ilk inadını hatırlıyor; bugün aynı inadın bir ülkenin korkusuna karşı nasıl dikildiğini hem gururla hem de derin bir acıyla izliyordur.
Babanın suskunluğunda da kim bilir nasıl bir fırtına vardır. Babalar bazen acıyı yüksek sesle söylemez; içine yürür, bir köşede dalar, boğazına gelen cümleyi geri yutar. Ama o sessizliğin içinde evladının sözünden utanmayan, o söz yüzünden yaşatılan haksızlığa kahrolan bir baba yüreği vardır.
Anne ve baba olmak belki de budur Deniz: Evladının doğru yerde durduğunu bilerek, yine de ona hiçbir şey olmasın diye içinden bin kez kırılmak. Gururla korkunun aynı göğüste çarpışmasıdır bu. Bugün onların acısı yalnızca bir evin acısı değil; bir gencin, bir komedyenin, bir kahkahanın cezaevi duvarlarıyla terbiye edilmeye çalışıldığı bir ülkenin vicdanıdır.
Ulan korku, sen de bir yere kadar!
Bu cümle sahnede bir meydan okuma gibiydi; bugün demir kapıların ardında bir direnç cümlesine dönüştü. Çünkü korku yalnızca dışarıdakileri susturmaz; içeridekini de kendi sözünden utandırmak ister. İnsanı geri çekilmeye, “keşke söylemeseydim” demeye zorlar. Ama senin sözün orada, söylediğin yerde kalmadı. Bizim içimize geçti.
Sen konuştun. Biz eyvallah dedik.
Belki de en çok burası acıtıyor. Sen sahnede sözünü ortaya koyarken, biz kendi suskunluğumuza akıllı gerekçeler bulduk. “Zamanı değil” dedik. “Memleket kötü” dedik. “Aman başına iş açılmasın” dedik. Oysa bazen başına iş açılmasın diye susanların ülkesinde, birinin başına iş gelir; işte o zaman herkes kendi sessizliğiyle yüzleşir.
Sen bizi buna mecbur bıraktın.
Mizahın yalnızca güldürmek olmadığını yeniden hatırlattın. Mizah, iktidarın korkuyla büyüttüğü o koca gölgeyi küçültür. Kutsal ilan edilen ciddiyeti bozar. Muktedirin haşmetini indirir. Demir sandığımız şeyin aslında teneke olduğunu duyurur.
Bu yüzden senden korktular Deniz.
Senin cümlenden, kahkahandan, aynandan korktular. Çünkü o aynada yalnızca kral görünmedi. Kralın etrafındaki alkışçılar, suskunlar, bekleyenler, “şimdi sırası değil” diyenler de göründü. Biz de göründük. Kendi korkularımızla, küçük güvenlik hesaplarımızla, konfor alanlarımızla göründük.
Senin gösterin bu yüzden yalnızca bir stand-up değildi. Türkiye’nin politik röntgeniydi. O röntgende tek adam rejiminin boğucu gölgesi de vardı, halkın korkuyla kurduğu ilişki de. Çünkü baskı yalnızca yukarıdan kurulmaz; aşağıda bizim sustuğumuz yerden de beslenir. İktidar korkuyu üretir, toplum bazen o korkuya gerekçe üretir.
Sen bu düzene adın gibi çarptın.
Deniz durduğu yerde durmaz. Kıyıya vurur, geri çekilir, yeniden gelir. Önünü kesersin, yolunu başka yerden bulur. Taş atarsın, dalga olur.
Sen de “Ölü Deniz” denilen yerden canlı, hırçın, politik ve korkuya itaat etmeyen bir söz çıkardın.
O sözün arkasında Çorum vardı. Sivas vardı. Maraş vardı. Gazi vardı. Madımak’ın dumanı vardı. Alevi evlerinin kapı arkalarında saklanan o eski tedirginlik vardı. “Bir daha olur mu?” diye hiç tamamen susmayan aile içi korkular vardı.
Çorumlu olmak yalnızca bir şehirden gelmek değildir Deniz. Hele Alevi hafızasının içinden geliyorsan, insan bazen doğduğu yere değil, ailesinin sustuğu yere benzer. Bazen bir kent, insanın içinde yara olarak büyür. Bazen aile albümündeki bir fotoğraf, nüfus cüzdanından daha güçlü konuşur.
Sen sahnede Alevi olduğunu, ailendeki sol ve devrimci damarı söylediğinde, bu yalnızca bir kimlik beyanı değildi. Bu ülkede Alevi olmak çoğu zaman “ben buyum” demekten fazlasıdır. “Bana yapılanı biliyorum” demektir. “Bizden alınanı biliyorum” demektir. “Yakılanı, susturulanı, unutulmak isteneni biliyorum” demektir.
Ve o bıyıkların…
Bunu yazmadan geçemem. Çünkü bazen bir insanın yüzündeki iki çizgi, koca bir kuşağın fotoğraf albümünü açar. Senin bıyıkların bana bizim devrimci abilerimizi hatırlatıyor. Eski fotoğraflardaki biraz mahcup, biraz inatçı, biraz dünyayı değiştirebileceğine gerçekten inanan o insanları… Evlerde adı kısık sesle anılanları. 12 Eylül sabahlarında kitapları saklananları. Cezaevi kapılarında anneleri beklenenleri.
Bazı abiler ölmez Deniz. Bir sonraki kuşağın yüzünde, bıyığında, dilinde, inadında geri gelir.
Senin yüzünde de onlar vardı sanki.
Eski bir yarayı bugünün diliyle açtın. Ama bu kez elinde silah yoktu. Söz vardı. Mizah vardı. Kahkaha vardı. Sözün en onurlu silahımız olduğunu yeniden hatırlattın.
Türkiye’de iktidarlar halkı iki duyguya hapsetmek ister: korku ve öfke. Korkarsan susarsın. Kör öfkeye teslim olursan onların istediği yere çekilirsin. Mizah ise bu ikisinin arasından üçüncü bir yol açar. Korkuya teslim olmadan, intikam diline düşmeden; aklı diri tutarak, insanı küçültmeden, muktedirin yapay büyüklüğünü küçülterek…
Sonra döndün Deniz.
Tatil dönüşü denilince insanın aklına bavul, güneş, uçak, pasaport gelir. Üstünde bir tişört, bir şort; sırt çantanda dolu dolu umut ve büyük insanlık… Biz ise senin dönüşünde gümrükteki pasaport kontrolünü düşündük. Çünkü bu ülkede insanın çantasında bile önce korkusu aranır.
Bu dönüşün 2 Temmuz’a denk gelmesi başka bir hafıza kapısını açtı. Bazen tarih, niyetten daha büyük konuşur. 2 Temmuz, Sivas’tır. Madımak’tır. Yakılan canlardır. Dumandan boğulan şairlerdir, ozanlardır, aydınlardır, çocuklardır. Sözün, sazın, şiirin ve düşüncenin ateşe verildiği gündür.
Çorum’dan Sivas’a, Sivas’tan Harbiye’ye, Harbiye’den havalimanına, oradan F Tipi’nin duvarlarına uzanan bir hat var şimdi. Bu hat tesadüflerin hattı değil; hafızanın hattıdır.
Sen bize bunu hatırlattın Deniz.
İnsanın ailesinden yalnızca soyadı değil, cesaret biçimi de devraldığını hatırlattın. Çocukların bazen büyüklerden daha doğru yerde durduğunu hatırlattın. Çünkü çocuklar kralın çıplak olduğunu görür. Çünkü çocuklar konfor alanlarını henüz ahlak sanmayı öğrenmemiştir.
Belki de böyle yaşamak için fazla büyümemek gerekiyor.
Büyüdükçe susmayı öğreniyoruz.
Büyüdükçe nerede neyi söylemeyeceğimizi öğreniyoruz.
Büyüdükçe korkumuza akıl, suskunluğumuza olgunluk diyoruz.
Sen bizim doğrularımızı sarstın.
Evet Deniz, utandık.
Çünkü senin medeni cesaretin, bizim medeni korkaklığımızın üzerindeki örtüyü kaldırdı. Ama utanıyorsak hâlâ içimizde ölmemiş bir yer var demektir. Hâlâ aynaya bakabilecek bir yanımız kalmış demektir. Hâlâ cesaretin neye benzediğini gördüğümüzde içimizde bir sızı oluşuyorsa, tamamen teslim olmadık demektir.
Korku kralı büyütür.
Mizah onu soyundurur.
Söz ise insanı yeniden insan yapar.
Bu yüzden korkularımıza alışmayacağız.
Sözümüzü geri almayacağız.
Gördüğümüzü söylemekten vazgeçmeyeceğiz.
Bir kişi konuştuğunda hikâye yeniden başlar Deniz. Birçok kişi konuştuğunda tarih değişir.
Şimdi sıra, bizim bu utancı cesarete çevirmemizde.
Sevgiyle, inatla, kahkahanın politik gücüne inanarak…
Senin o aydınlık gözlerinden öpüyorum.
Nuray








Duvarların ayıramadığı, parmaklıkların sessizleştiremediği o güçlü bağın ve umudun resmi. Kaleminize, yüreğinize sağlık. Deniz’in o aydınlık gözlerine selam olsun.
Sevgili Sevtap,
Deniz’in aydınlık gözlerine giden her selam, dışarıda büyüyen ortak vicdanımızın da bir parçası.
Çünkü umut, en çok da birbirimizin sesine omuz verdiğimiz yerde çoğalıyor.
Sevgi ve dayanışmayla…
yüreğine kalemine sağlık canım.
Canım Güzin;
Deniz hepimize bir ayna tutarak o kıymetli konfor alanımızı sorguladı.
Sen sağ ol🌱