
Bir yerde konuşmuyorsak, orada sorun yok demektir
İnsanlık yaşamak için, bütünün içinde yer alan her bir parçayla, toplumsal dinamiklerle, barışçıl bir çabayla kendi durumunu iyileştirmek ve geliştirme yönünde özgürce yaşamak için yaratılmıştır…
Evet, sanatın görevi evrensel bir kompozisyon içerisinde, hiçbir kimliği – inancı ötekileştirmeden, toplumun en önünde birkaç deniz kulacıyla ileriye doğru yürümesidir. Bu kapitalist sistemde hepimizin açmazları, zaafları var. Neredeyse yarım asra yakındır, büyük kentlerde yaşıyorum. Bir kapı eşiğim, bir de isteğe bağlı, SSK kurumundan aldığım bir emekli maaşım var, o kadar. Ve dahası resim – sinema ve edebiyat üçgenindeki düşlerimin peşinden yürüdüğüm için, hayatla barışığım…
Hiç bürokrasiye girmeden yaşamımı idame etmeye çalıştım. Evet, her insan için geçerli, vazgeçilmez olan evrensel zorunlu çıkarlarımızın ilk öncü üçü; barınma, çalışma ve yaşama hakkı, olmazsa olmazımızdır. İşte yukarıda saydığım bu üç çıkarı düşünmeyen hiçbir insan yeryüzünde yoktur.
Devrimci demokrat bir insanın yaşama düşü de başını sokabileceği bir ev, devamlı bir işi ve maaşı varsa, diğer çoklu çıkarların hepsini toplumsal olarak düşünür. Ancak gerçek yaşam bize gösteriyor ki kişi nasıl bir ütopyanın peşine düşmüşse, öylece yaşamına devam eder. Derdimiz, bir başkasının mal varlığının çetelesini tutmak değil. Bu kapital düzende, üreten ve tüketenlerin dışında herkesin sırtında taşıdığı aryaları çok fazla. İyi bir insan, bir sözü bile kaybetmek istemez. İşte varsıl metafizik yönümüzün bir gerçeği. İnanç açısından baktığımızda çok çelişkili bir ironi. Ölümlü olduğunu bilen tek canlı olan insanın içinde bitmek bilmeyen kaygısının tek sebebi, “her şey benim olsun” egosundan kaynaklanıyor. Bir örnek: Elinde muz olan bir maymuna şöyle seslenirsek, “Eğer elindeki o muzu bana verirsen, sen direkt muz cennetine gidersin” diye onu aldatamayız. Maymun, elindeki muzu muz cennetiyle asla değiştirmez. İşte madde ve ruhun somut birlikteliği…
Aynı keza muhafazakâr zengin bir insanın elinde çok fazla maddi varlığı varsa, iyilik adına kendisinden bir şey istersek, cennete gitmek pahasına da olsa onu asla vermez. Zaten hazır bir cevabı her zaman var: “Çalış senin de olsun” der, sanki bilmediğimiz bir matematik.
Yaşadığımız toplumda, farklı özgürlükleri tatmak için düş dünyasının bedelini tek ağaç ve dört duvar arasında geçiren binlerce insanın varlığı biliniyor. Düşünce dünyası için mücadele eden bir insana, “kendi bireysel tercihidir” deyip geçiştirmek hiç insani değil. Kapital – para hiyerarşisinde tanıdığımız, tanımadığımız insanların özel mülkiyet ve çok katlı çıkarları olduğu gerçeği de bilinen bir şey…
Kapitalist sistemde iki artı iki dört eder; gerektiği gibi kazanan – kaybeden üzerinden sömürüyü daha da görünür kılar. Yeni bir dünyayı düşleyen insanlar olarak, kapitalist sistemin en son aşaması olan, komünal diyalektik bir topluma evrileceği bir ütopyayı hayal etmeye devam edebiliriz. Oysa öngörülen, evrensel bir felsefenin üzerine tuğla üstüne tuğla koymadan o günleri görmek mümkün değil. Özünde sandıklı demokrasilerin, “güç ve erkin” her zaman tek bir gerekçesi var: Her koşulda iktidar olmak… … Bir yazın – düşün insanı olarak şunu açık yüreklilikle söyleyebilirim: Her ne kadar sosyal – siyasal, demokratik bir sistemi, “komünal toplumu” düşlüyorsam da, günümüz dünyasında bu kolektif talebin gerçekleşmesi çok zor bir mesele. Ancak onlarca cumhuriyet tanımı arasında, içinde yaşadığımız cumhuriyetin seçme seçilme hakkının daha demokratikleşmesi için eşit bir yurttaş olarak çaba sarf edebiliriz. En azından vatandaş olmanın en temel hakkı olan din, vicdan, düşünce özgürlüğü ve hukuksal eşitliği sağlamak için mücadele etmek de yazılı – sözlü sanatların görevi olmalı diye düşünüyorum…
Yıllardır komedi stand-up yapan komedyenlerin birçoğu, bırakın dünya haritasını, Türkiye haritası içinde kalan sınırlarda bir fotoğraf karesine bile bir fırça darbesiyle, bir soru işaretiyle toplumsal hiçbir yaraya parmak basmadılar. Saray rejimi ve tek adam otokratik sistemine karşı bir eleştiriyi bırakalım, bir söz, bir tavır sergilemediklerini biliyoruz. Gerçekliğini gün be gün iyice yitiren iktidar, çoğunlukta olan kimlik ve inancın suskunluğu da çabası…
Ülkemizde yaşanan onlarca antidemokratik hukuksuzluğa dair politik bir görüş beyan etmeden, işi gücü kem küm sadece güldürmek olan stand-up gösterileriyle kendi yollarına devam ettiler. Evet, bilfiil politik konuşmadılar diye stand-up yapan insanları da yerden yere vurma hakkımız olmadığını düşünüyorum. Çünkü yirmi dört seneye evrilen tek adam otokratik sisteminde, çoğunluk olmak güdüsüyle değişim istemeyen büyük halk kesimlerinin olduğu gerçeğini de görmemiz gerekiyor…
Ya da susan, sinen, soru sormayan bir anlayışla bireysel yaşamlarında iktidara ve siyasete dokunmayan hikâyeleriyle, komedyen olarak sanatına kilitli, kapalı bir dille devam etmeyi daha uygun görmüş olabilirler. Rahat yaşam adına suspus, lal olarak yoluna devam etmek işlerine daha kolay gelmiş olabilir. Sorunsuz, kılçıksız bir yaşam; “kral çıplak değil”e meyilli bir çerçevenin içine hapsoldular.
Bu sessiz sedasız ortama evrilen bir sürecin devamında, hiç adını duymadığımız bir genç komedyen çıka geldi. Geçmişe, bugüne dair güncel politik, toplumsal, siyasi olayları sahnesine taşıdı. Sanatın görevi sadece güldürmek değil, düşündürmek olduğunu bir kez daha sahne performansıyla topluma fısıldadı. Yirmi dört senelik iktidarın halka verdiği fotoğrafın tamamına bir fırça darbesiyle bir virgül koydu. Ve eleştirel bir dille, tek kişilik bir mikrofonla ezilen, yok sayılan kesimlere, kıyıda köşede unutulmaya yüz tutmuş özgürlük duygusunu tekrar anımsattı.
Politik haksızlıkların üzerindeki tozu silkeleyen bir fiskeyle, akıl heybesindeki düşünceleriyle Harbiye Sahnesi’nden politik görüşlerin tamamına şöyle yerelde, genelde bir dokundu. Bir nebze de olsa kendi duygu – düşün dünyasıyla kimlik ve inançların üzerini de biraz havalandırmayı da unutmadı. Seyirlik bir sahneden yankılanan kahkahalar arasında, bir kez daha meşru resmin tamamına bakarak mizahi bir fırça darbesiyle üzerini çizmeyi başardı. Öyle ya! Zaten gücün kendisi çıplaktır…
Sanki bu ülkede demokrasi, insan hakları evrensel beyannamesi, özgürlük, barınma – yaşama – çalışma hakkı vesaire, sosyal devlet olmak normları her şey güllük gülistanlıkymış gibi hükmeden hükümetler her zaman var ola geldi…
Adı Deniz, tek renk maviye, özgürlüğe sevdalı; soyadı gök ve taşa, doğaya çağrışım yapan bir genç komedyen… “Ölü Deniz” isimli oyunun 2023’teki ilk Harbiye gösteriminin üzerinden neredeyse üç seneye yakın bir zaman dilimi geçmiş. Yurt dışında olmasına rağmen “cumhurbaşkanına hakaret – dini değerleri aşağılama” suçlamasıyla hakkında tutuklanma kararı verildi…
TV ve sosyal medya üzerinden biraz görünür olmasıyla birlikte hedef tahtası haline gelen… 02.07.2026, günlerden perşembe; bu tarih otuz üç yıl sonra kötü bir günü, kötü bir tarihi hatırlatıyor insana. Dil ve ateşin tüm insanlığın ortak değeri olduğunu fark etmeyen resmi kalabalıklar ve hukukun copu el ele. İşte elimizde geçmiş zaman takviminden kalan kanlı bir Türkiye fotoğrafı. Nedense insanın tekdüze, yeryüzüyle olan ilişkisindense uygarlık değil de hep katliam çıkar. Sorusunun cevabı yine hepimizin vücut ve dimağında var. Deniz Göktaş gencecik gülüşüyle Karatepe Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza ve İnfaz Kurumu’nun kapısını Avrupa yakasında araladı…
Toplumun içinde yaşadığı genel resmin üzerindeki gömleğin düğmelerini bir bir çözmeye odaklı, tek kişilik gösterisini çoktan oynamaya başlamıştı. Yurt dışındaki programından hemen sonra Türkiye’ye ayak basar basmaz Atatürk Havalimanı’nda ters kelepçeyle gözaltına alındı. Toplum adına düşündüren, sanatıyla yergi yapan bir komedyenin bu şekilde gözaltına alınmasını doğru bulmadığımı söylüyorum. … Bir cümle: Toplumcu gerçekçi sanat – edebiyat yapan mürekkep kalemlerin yazdıkları yazıların birçoğunun, Deniz Göktaş’ın stand-up’ını da aşan çok derinlikli yazmalar olduğunu bir yazın – düşün insanı olarak söyleyebilirim. Tabii ki görsel ve sözlü sanatların görünür olmasının etkisiyle, halk oyunlarını seyrettikçe popülaritesi daha da kitleselleşti. Ve öyle olduğunu hep birlikte görüyoruz… … Ve hiçbirimiz eleştiri hakkımızı kullanıyoruz diye Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığımızdan feragat etmiyoruz. Yönetenlerin tek tip hukuku ve şürekâsının bunu bilmeleri gerekiyor. Evet, ben de iktidarı eleştirme hakkımı yine kullanıyorum…
Bilirsin: Hiç kimse Türkiye’de yaşanan bu haksız, hukuksuz politik görüşleri kendi üstüne almıyor; Deniz’in politik mizahı, eleştirel bir stand-up’ı kadar. Yönetenlerin hiçbirisi Maraş’ta, Çorum’da, Sivas Madımak’ta devletin soyut aklı eşliğinde, “çoğunlukta olan inanç ve kimlik” gözetimi altında insan yakanları bu kadar eleştirmedi. Türkiye coğrafyasında farklı kimlik ve inanç üzerinden faili belli onlarca katliam işlendi.
İşte ironiyse ironi, hepimizin gerçeği bu kadar…
Ali Şeker…







