
Düş görmek bedava olduğuna göre zihnimize gem vuran herhangi bir faka da yoktur.” Karınca ve arılar gibi kendini tekrar eden bir yaşam ne kadar çoğulcu…”
Şiirden uzaklaştıkça sokaktaki insan manzaralarının hallerini daha çok dert edinmeye başladım. Çünkü hâlâ orada burada inleyen insan mırıltıları arasından çıkıp çıkmayacağım belli değil. Sokağın kıyısında iliklerine kadar ıslanmış bir çocuğu, sokak köpeklerinin altmış ikiye nazire eden cezbedici rahatlığı, kaldırımda çiçeklenen canlı hayvan ağacı. Market zincirlerin sokağa taşan reyonlarında etiket yoklayan insanların cep titizliği, bu birbirine uymayan seslere birde araba trafiğindeki korna seslerinin inişli çıkışlı tiz sesleri. Bütün bu bağırış çağrışmalar havaya direngenlik ve kendine güven veriyordu. Yazınsal bir fıkrada tekrar tekrar tekrara düşmekten öyle korkarız ki, bu korkumuz daha önce yazdığımız edebi bir metinin ya bir üst seviyesini yakalamak için, ya da istediğimizin çok gerisine de düşebiliriz. Bir yerde olgun, usta olmanın, kendi beninin en derin sesi olmanın da hata yapıp bir konuyu savsaklayabileceğini veya istemediği bir biçime insan bürünebilir. Yazdığımız düzyazı ustaca bir metin olarak bizi sarıp sarmalayabilir o kadar. İnsan bazen insan kümeleriyle örtülü sokakları, kenti, kırı, en güzeli dışarıda kanat çırpan martıları ve denizi görmeyebilir. Bir başka yazıda gördüğümüz veya göremediğimiz şeyleri farklı bir anlatımla tekrar tekrar karşılaşabiliriz.
Düş görmek bedava olduğuna göre zihnimize gem vuran herhangi bir el, herhangi bir fakanda yoktur.
Evet, ” her sanat dalının kendine göre bir düşü vardır. Mesela: Tek renk olan gökyüzü ve denizin mavisine sen – ben âşık olabiliriz. Düş kurmaya herhangi bir disiplinde gerekmiyor, sadece zihnimizin bir talebini yerine getiririz. Herkesin zihninde, her yerde tek renk olan gökyüzü farklı – farklı çağrışımlar yapabilir. Oysa yeryüzünde özgürlük ve mutluluk hakkında ne kadar az sözcük vardı zihnimizde. Özgürlük dokuyan bir kuşun kanadında, sınırsız bir dünyaya adım atarken de özgürlüğün farklı bir boyutunu tadarız. Ağırlık, boy uzunluğu, bir insan boyu gölgemiz, cep – cepken şişkinliği ve yer kaplama hacimlerimizin farklı farklı olduğunu görür ve hiçbir koşulda eşit olmadığımızı anlarız, bu çok iyi. Albert Einstein dediği gibi ” Hayal gücü bilgiden daha önemlidir.” Bizler sokağa karışırken de bir beden ve üzerine giydiğimiz giysiler dışında ağırlık yapan payandalarımız da yoktur. Gökyüzü hafif bulutlu, farksız ışık kırıntıları bulutların arasından başkaldırıyor, tek yenilmez. Ağaçlarda kalan son yapraklarda hüzünlü toprağa düşmek üzere, inip düşeceği yere ölmesini bekliyor. İyi bir gün: yalnız başımızayken boş bir sokakta ana dilde ıslık çalarak yürüyebiliriz. Açık alanda kendimizi insansı, çoklu bir fikir dünyası içinde görebiliriz. Dolayısıyla evrensel bir kompozisyon içerisinde, en aşağıda ayak bastığımız toprak parçası, adım attığımız her yer bizimdir, düşünü düşlemekte hiç bir sakınca yoktur.
Doğanın, stok, aç gözlülüğe ve egoya besin zinciri dışında izin vermediği, gerçeğini bulup çıkarmamıza vesile olduğu için kendimizi o an içinde toprağı seven biri olarak görüp mutlu olabiliriz. Evet, bu, hayatın akışı içinde her şey öylesine doğal ki gelişi güzel, bir taşın dostluğu gibi gördüğümüz her şey, aha şurada. Nasıl olsa maddi anlamda bizden çok şey isteyen fazlalıklarımız zaten hiç olmadılar. Ve bence bu düşü görmek de ne bir yasak, ne de bir kelepçe vardır. Yine de, yaşamın içine bakarak kötü, adaletsiz, hukuksuz olan düşüncelerimize, bugünden nokta koymanın zararı yok. İşte bu gerçekleşmesi zor olan bir ütopyada, yazılan – çizilen her şey yazarın kendi beni’ dir. Yazar yazarken de görmek istediği birçok düşünü kaleme alabilir. Elbette düş gören yazarında bir bildiği var. Değil mi?
” Bu da benim doğal kusurum olsun…”
Ali Şeker







