
SEVDİĞİMİZ ŞEYLERİN İÇİNDE BUGÜNDE KALMAK
İşte yine göremediğimiz uyum, zıtların birliği ve bütünlüğü…
Yine temmuz ayının ortaları, günlerden cumartesi, sıcak mı sıcak bir gün. Bazen yaşamda biz istemesek de payımıza tek kişilik yalnızlık düşebilir. İşte ev, dört duvar, gökyüzü, evin yatay bir kanepesine oturmuş, bir başınasın. Sıcaklık bütünüyle kendini okyanusa, betona- asfalta vermiş, ana caddeler egzoz gazı kokuyor. İki adım ötemizde birkaç kedi – köpek ölüm fermanından habersiz gölgelik alanda yatıyor. Çevremizdeki harekete bakarsan, canlı – cansız bütün varlıklar doğayla ne kadar uyumlu eşsiz bir manzara, görebilirsin. Bu yoklukta, bu sıcakta başımıza gelecek en iyi şey kitap okumaktır diyenler olabilir. Devamlı en iyi arkadaş – dost dediğin kitaplarınla git konuş, diyenlerin seslerini duyar gibiyim. Ayrıca ben: bir birey olarak gün ışığında kitap okumayı değil, yürümeyi severim. Ama ben bugün düşsel bir etkinin, kitap dünyasının çok dışındayım. Bakar mısınız? Sizin elinizin ayasında, yemek – içmek, hiç bir artı yük istemeyen onlarca kitap var. Farklı dünyalara açılan yazarların düş dünyası ve bir çift kalem sözleri sizi okuma seanslarına davet ediyor. Ne bekliyorsunuz, sizi sarıp sarmalayan, kavun çürüğü dört duvara bakıp durmayın. Bilirsiniz: çok basit okuma oranın git git azaldığı bir süreçte, kişiye bir fazladan hiç bir yük bindirmeyen bir kitabın sayfaları arasında pekâlâ yalnızlığını yazarın beni ‘ yle giderebilirsin. Dost bildiğimiz ikinci bir gözün sesi bir serzenişi olarak kulaklarımıza çalınabilir, siz yine de kitapla kalınız, diyebilir. Ve bu çok haklı sözleri şimdilik üzerime alınıyorum. Siz sağda solda kendinize yazarım diyorsunuz, bir çift kalem söz yazdığınızı, orada burada söyleyip duruyorsunuz arkadaşım. O zaman bu yazmaların hakkını vermelisiniz. Evet, bütün bu eleştirilerinizi üzerime bir gömlek gibi geçirip kabul ediyorum. Eğer bir ressam, bir şair, bir bilim insanı, toplumsal anlamda bir şeyler yapıyorsa üzerine aldığı sorumluluğa, kahvehanede kendini tüketen, pişpirik oynayan insanlarında yaşam adına saygı duymaları gerekir, diye düşünüyorum. Hayatta eleştiri varsa öz eleştiri de olmalıdır, değil mi? Evet, sizde haklısınız, ama ben bugün o düşüncenin çok uzağındayım. Dışarıda cırcır böceklerinin hiç susmak bilmeyen çoklu sesleri, pencereleri açık evin her tarafından içeriye doluşuyor. Temmuz sıcağı, gün ışınlarıyla birlikte birbirine sokulmuş ağaçların yeşil yapraklarını istemsizce çekiştiriyor. Bense içeride, cansız mürekkep kokan dört yüz sayfalık yeraltı – kara mizah temalı ” Kara Altın – yazar Christine Feehan ” tuğla kalınlığında olan bir kitabın sayfalarına kendi yalnızlığımı yedirmeye çalışıyorum. Sevgili fıkram: Yazmak serüveninde, şu an tokluk duygusu içinde olduğum doğrudur ve bir şeyler yazmaya olan ihtiyacımın azaldığını görebiliyorum. Sene de bir olsa da, yalnızlığa bağışık günlerim bu kez farklı bir zaman dilimine kayıyor ve geçmişin sonsuz zaman dilimine gidiyorum…
Nedense bugünkü ruhi haliyetimin içerisinde bir şeylere karşı çıkmak, ağlamak geçiyor. Kahverengi gözlerim, metafizik yanımın ağır bastığı bir duyguyla, pencerenin boşluğuna benzeyen göz çukurlarımdan hep rengi aynı olan gözyaşları dökülüveriyor. Doğduğum topraklara, annem, babam, çocukluğum ve birbirinin acısını dert edinen komşuluklara, sabah güneşini kesmeyen tek katlı toprak damlar aklıma düşüyor. YouTube kanalında ” Varto ‘ ya ağıt ” linki üzerinde, Şirinşah annemin ana dilde ” Kirmancki ” doğaçlama söylediği ezgiyle bugünün sınırları dışına çıkıyorum. Doğal toplum, köy yaşamının bolluk bereket, buğday başağı, un ekmek ve alın teri kokan, harman yerine cırcır böceklerinin çoklu sesleri arasına, insanı rahatsız etmeyen hafif bir müzik desibelliyle geçmiş günlere gidiyorum. Harman yerine dökülen buğday tanelerinin hakkaniyet duygusuyla bilerek toplanmadığı geçmiş güzel günlere, bir merhaba demek istiyorum. Börtü böcek, zar kanatlı karıncalar, kuşlar ve kargaların göz hakkı olduğunu bilen bir neslin bir güncesine gözümü açıyorum. Günümüzde ekili alanların giderek azaldığı, her kalem ürünü bir bir tüketen bir Türkiye gerçekliği. İşte çoğunluğun içinden geçen bir inanç geleceğin temelini oluşturuyor bu belirlemeyi kendine rehber edinen bir iktidarın, giderayak bilimsel eğitim öğretim sisteminden her gün nasıl uzaklaştığını görebiliyoruz. Şimdi harman yerindeki döküntülerinin olmadığı köylerde aç kalan kargaların tavuk civcivlerini bir günlük öğün olarak kanatları arasına alıp götürdüğü anımsa, üniversite öğrencisi çocuk…
Ve buna bir canlının yaşam mücadelesi, varlık nedeni olarak saygı duyanlar hak olarak görse ne iyi olurdu… Evet, bugünün somut koşulları içinde kalmadığımı üzülerek de olsa söylemem gerekiyor. Ve sokağın farklı seslerine aldırmadan yürüyen, bütün duyargaları bencilce yarına kapalı olan insanları açık bir şekilde görmek olası. Bilimden uzaklaştıkça, bu da bireyi bugünün dünyasından uzaklaştırıyor, yaşanan her şeye karşı kör ve sağır yaptığını, üzerine sorumluluk almadığı da, çözülemeyen bir yaşam matematiği olarak duruyor…
Uğuldayan rüzgârın camlara sürtünen sesleri, tuz, denizköpüğü dalgalar, yosun kokusu ve sac çatının tabakaları üzerine gezinen güvercinlerin ayak takırtıları arasında geçmişin yürek burkan sevinç ve yüklerini geride bırakıp bugünde kalmaya başlıyorum…
Biliyorum ne kadar çok susarsak kendi sessizliğimiz, doğrularımıza ve topluma doğrultuğumuz bir silah olarak tekrar bize geri dönüyor. Artık dünyada yaşlı insanların peşinden körü körüne giden bir inanca, bir ülke insanına gülüp geçiyorum. Biraz bencilce olacak ama en aşağıda her şeyi gören birine üzülmek hiç içimden geçmiyor, alta kalanın boynu kırılsın noktasına gelmek üzereyim. İster iki ayaklı, ister dört ayaklı olsun, son kertede her canlının yaşam hakkı vardır. Bu perspektiften kopup merhamete indirgenen bir iktidar aklını, her konuşmanın her bir dakikasını alkışlayan insanların ruh halini anlamak mümkün. Çünkü onlar hayatı ve toplumun sorunlarını çözülmesi gereken bir sorun olarak önünde görmeyen kişiliklerdir. Çoğunluğun içinde kişi kendine ait özgün fikirler ortaya koyabilmelidir. Yine bugüne dair mutluluk ve amaç getiren kitap okumak ve yazmak sanatına cırcır böceklerinin ” üretimden uzak ” sesleri arasına kaldığım yerden tekrar devam etmeye başlıyorum.
Evet, yine en iyisi zihnimi ve bedenimi yoran güzel şeylerle birlikte kendimi meşgul edip, bugünde kalmak daha iyi. Ne dersiniz…
” Bu da benim doğal kusurum olsun…”
Ali Şeker







