
Bağımsızlığın Bedeli: Demokratik Kitle Örgütlerini Ayakta Tutan Asıl Güç!
Demokratik kitle örgütleri, dernekler, vakıflar, platformlar ve aktivist oluşumlar; toplumun vicdanını temsil ettikleri ölçüde anlam kazanırlar. Bir çevre mücadelesi, bir hak arayışı ya da bir dayanışma hareketi, yalnızca söylediği sözle değil, o sözü hangi koşullarda söylediğiyle de değerlidir.
Çünkü bağımsız olmayan bir yapının, ne kadar doğru şeyler söylerse söylesin, topluma güven vermesi giderek zorlaşır.
Yıllardır çeşitli demokratik yapıların içinde bulunmuş biri olarak en temel gözlemim şudur: Bu yapıların düştüğü en büyük tuzak, finansman konusunda yaşadıkları sıkışmışlıktır.
Maddi imkânsızlıklar çoğu zaman iyi niyetle başlayan mücadeleleri, zamanla siyasi partilerin, şirketlerin ya da ekonomik gücü yüksek kişilerin desteğine bağımlı hâle getirebiliyor. İşte tam da bu noktada bağımsızlık yavaş yavaş aşınmaya başlıyor.
Hiç kimse verdiği desteğin karşılığında hiçbir şey beklemiyormuş gibi davranmasın.
Hayatın gerçekleri bunu doğrulamıyor. Destek büyüdükçe beklenti de büyüyor. Beklenti büyüdükçe de örgütlerin kendi kararlarını özgürce alma iradesi zayıflıyor. Sonunda farkında olmadan, mücadeleyi yürütenler değil; finansmanı sağlayanlar yön vermeye başlıyor.
Bu nedenle gerçekten demokratik bir yapının, daha kuruluş aşamasında çok net bir ilke ortaya koyması gerekir.
Hükümetlerden, siyasi partilerden, şirketlerden ve çıkar ilişkisi oluşturabilecek büyük sermaye gruplarından bağış kabul etmeyeceğini açıkça ilan etmeli. Faaliyetlerini mümkün olduğunca bireysel bağışlar, gönüllü emek ve toplumsal dayanışmayla sürdüreceğini kamuoyuna duyurmalıdır. Bu yalnızca mali bir tercih değil, aynı zamanda ahlaki ve demokratik bir duruştur.
Elbette bu kolay değildir. Bireysel bağışlarla ayakta kalmak daha zahmetlidir. Ancak bağımsızlığın da bir bedeli vardır. O bedel ödenmediğinde ise ödenen başka bir bedel ortaya çıkar: Güven kaybı.
Bugün birçok demokratik oluşumun toplum nezdinde eski güvenini kaybetmesinin nedenlerinden biri de budur. İnsanlar artık yalnızca söylenen söze değil, o sözün arkasındaki ekonomik ilişkilere de bakıyor.
Haklı olarak şu soruyu soruyorlar: “Bu mücadele gerçekten toplum adına mı yürütülüyor, yoksa birilerinin çıkarına mı hizmet ediyor?”
Ne yazık ki iyi niyetle kurulan birçok hemşeri derneği, platform ve sivil oluşum zaman içinde tam da bu tuzağın içine düşüyor.
Başlangıçta ortak akıl ve dayanışma için kurulan yapılar, zamanla finansmanı sağlayan kişi ya da grupların etkisi altına girerek demokratik karakterlerini kaybedebiliyor.
Oysa dünyada bunun tersini başarabilen örnekler de var. Çeşitli yönlerden eleştirilse de çevre hareketleri içinde Greenpeace’in uzun yıllardır hükümetlerden ve siyasi partilerden bağış kabul etmeme ilkesini benimsemesi, bağımsızlık konusunda dikkat çekici bir örnektir.
Aynı anlayışın yereldeki yansımalarından biri olarak ben, bugüne kadarki gözlemlerime dayanarak Varto Ekoloji Platformu’nun jeotermal projelerine karşı yürüttüğü mücadeleyi de önemli buluyorum.
Direniş çadırının bugüne kadar büyük ölçüde yöre halkının dayanışması, gönüllü emeği ve bireysel katkılarla ayakta tutulması, bu açıdan kıymetli bir örnektir.
Ancak sadece ekonomik bağımsızlık yetmez. Demokratik kültürü zayıflatan başka bir sorun daha var: Her konuda fikir sahibi olduğunu düşünen insanların çoğalması.
Ne yazık ki günümüzde herkesin her şeyi bildiği iddia edilen ortamlarda ortak akıl üretmek giderek zorlaşıyor. Çünkü her konuda konuşan insanların sayısı arttıkça, gerçekten bilgi üreten insanların sesi duyulmaz oluyor.
İnsan her şeyi bilemez. Bir alanda uzmanlaşabilir, belli konularda kendini geliştirebilir. Ama her konuda otorite olduğunu düşünmek, hem bireysel gelişimin hem de demokratik kültürün önündeki en büyük engellerden biridir. Bilgeliğin ilk şartı, insanın bilmediğini kabul edebilmesidir.
Kütüphaneler milyonlarca kitabı barındırır. Ansiklopediler sayısız bilgiyi depolar. Yapay zekâ sistemleri saniyeler içinde milyonlarca veriye ulaşabilir. Fakat bunların hiçbiri tek başına bilgelik değildir.
Bilgi ile muhakeme aynı şey değildir. Demokratik örgütlerin ihtiyacı olan da ezberlenmiş bilgiler değil; farklı görüşleri dinleyebilen, uzmanlığa saygı duyan ve ortak akıl üretebilen insanlardır.
Benim yıllardır benimsediğim anlayış ise oldukça basittir.
Doğru olduğuna inandığım tespitleri söylerim. Dikkate alınırsa sonuna kadar mücadele ederim. Ancak demokratik ilkelerden uzaklaşıldığını, çıkar ilişkilerinin mücadeleyi yönlendirmeye başladığını gördüğüm anda da geri çekilirim.
Çünkü yanlışın içinde kalarak doğruyu savunmanın mümkün olduğuna inanmıyorum.
Belki bu yüzden zaman zaman kendi kendime, “Dünyayı ben mi değiştireceğim?” dediğim olmuştur. Hayır, tek başıma değiştiremem. Ama en azından yanlışın parçası olmamayı tercih edebilirim.
Aslında gerçek demokrasi de tam burada başlıyor.
Bağımsızlık, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki bir duruştur.
Şeffaflık, yalnızca gelir-gider tablosu yayımlamak değil, karar alma süreçlerini de toplumun denetimine açabilmektir.
Katılımcılık, herkesin aynı anda konuşması değil, herkesin birbirini dinleyebilmesidir.
Ve demokratlık, sadece haksızlığa karşı slogan atmak değil, kendi çıkarı ile ilkeleri çatıştığında ilkelerinden vazgeçmemektir.
Toplumun bugün her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğu şey güçlü görünen örgütler değil, güven veren örgütlerdir. Güven ise ancak bağımsızlıkla, şeffaflıkla, hesap verebilirlikle ve kişisel çıkarların önüne geçen demokratik bir ahlakla inşa edilebilir.
İnanıyorum ki geleceğin en sağlam demokratik yapıları; büyük bağışlarla büyüyenler değil, küçük katkılarla büyük güven inşa edenler olacaktır. Çünkü gerçek güç, kasadaki paradan değil; toplumun vicdanında kazanılan itibardan gelir.
Hasan Dede
Eğitimci / Sosyolog







