
Sokağa tek başına karışan yalnızlığımı, yaşadığım kentin farklı sokak ve caddelerinde hiç tanımadığım insanlara, çok sesli dokunarak yedirmeye çalışıyorum. İnanın ki, yaşadığım metropol kentin merkezine gitmeyeli uzun bir zaman oldu.”
Bu sene ” İz – Kitap Fuarı 2026″ Nisan ayının on yedisinde başlayıp, yirmi altısında bitiş tarihi olan İzmir Kitap Fuarına katılmak için, ilk açılış tarihi olan cuma günü Fuarın havasını solumak için gitmeye karar veriyorum. Biraz gezinti, kitap kokusunu aldıktan sonra, Yayınevim olan İzmir Ada Yayınları standına uğruyorum. Gündüz Yeşildağ ve eşi Aysun Hanımla, edebi hoş sohbet, biraz hal hatırdan sonra, Fuar boyunca bana bir masa, bir sandalye verebileceklerini söylemeleri üzerine, kitaplarımı okurla buluşturmak için hemen o gün bana ayrılan yerde, ” Sahaflar Sokağında ” binlerce ölümsüz kitap ve düşlerin arasında, kitap standımı açıyor. O gün omuz heybemde götürdüğüm, taşınabilir ağırlık, ne kadar kitap varsa hepsini farklı toplum kesimlerine imzalıyorum. Bir kulaktan benim kulağıma bir kent fısıltısı olarak, nereden duymuşlarsa, bana hitaben Ali Şeker ” Anadolu filozofu ” diyen bir ailenin omuzlarıma yüklediği ağırlığı nasıl çözebileceğim düşüncesiyle, şaşkınlığı içinde hep birlikte gülüşüyoruz…
Bazen yaşamda yaptığımız işin ya da eylemin doğal uzantısı, insanı bir yerden sonra mutlu etmediğini, toplumda yaşanan bütün olumsuzluklara, cevap olmadığını görmek de, insanı üzebilir. İsterse bu bir edebiyat – sanat yolculuğu olsun, insanı mutlu etmeyebilir. Bize rağmen geleceğe yarına düşen onlarca kalem söz, yazar – kitaplar var. Belki benim gibi düşsel dünyasını yazı yoluyla mürekkebe dönüştürenlerde, bu pratikten dolayı kendine bir pay çıkarabilir. Neden ben de yarına düşen yazarlar arasında olmayayım, sorusunu kendilerine sorabilirler. Belli bir ihtiyaçtan doğan yazın – düşün izleğimiz de böyle bir düşüncenin içine her an düşebilir. Aman dikkat!..
Göz önünde olmasalar da toplumcu sanatla, masumiyetin sınırlarında, kendi beni ‘ iyle gezinen kalemlerin ölümü beklemelerine de gerek yok. Doğası gereği, kendini açığa vurmayan o kadar çok hakikat var ki, onlarda bu hakikatin içinde bir yerlerde gezinip duruyorlar…
Evet, demlenmeye bıraktığımız kitaplar, düşlerimiz, uzun mu, uzun bir zaman dilimi aralığında biraz daha bekleyebilirler. Bence hiç bir mahsuru yok.
Kim bilir, kaleme aldıklarımız, şöyle bir tarihe denk düşebilir.
Fi Tarihinde postaneye verilen, adresi genel kitap okurlarına diye başlayan, göndericisine gönderilmek üzere, bekleyen bir mektup olarak da düşleyebiliriz. Yazdıklarımız, kozmik düzen içinde hem ihtiyaç hem de tokluk olarak varsın yürüsün…
Uzun yıllardır kendi adıma bir kitap etkinliği ya da şiir dinletisi düzenlemediğimi söyleyebilir. Sağlık sorunları, orta yaşın kamburu, geçirmiş olduğum kaza, kalça kemiğimin üç yerinden kırık olmasıyla birlikte, iki bin sekiz yılından beri, bir yerden bir yere gitmek, yol tembelliğini üzerimden bir türlü atamadım. Bu da benim doğal kusurum olsun. Bir şeyi kendine itiraf etmekte, çok hoş kusur ve bir erdemdir.
İlk defa dokuz güne sarkan uzun soluklu bir imza etkinliğiyle İzmir Kitap Fuarında, kitap okurlarıyla buluştum. Bu zaman sürecinde Anadolu ‘ nun her kentine kitap okurlarıyla birlikte gidip geldiğimi söylersem abartıya kaçmadığımı samimi olarak size söyleyebilirim…
…
Her öğün hazırda bekleyen bir yemeğin olması, insanın açlık duygusunu ve iştahını da kapatıyor. Ve yeni bir umuda kapı aralama aralığını da açtırmıyor insana. İşte yaşamda tokluk duygusu içinde olmak, yeni bir umudun ve yeni bir arayışın, açlığın önünde de hep engeldir. Bu süreçte bir cümle öğrenmekten kendimizi de mahrum ederiz. Gün içinde, yalnız kendi gölgemizin karanlık yönüne kendimizi bırakıp boş boş gelen geçeni ve olup biteni seyretmek de çok can sıkıcı…
Birine elini uzatmak, ne kazanmak ne de kaybetmek gibi iktidar gerektirmeyen insani bir etkileşim ve davranıştır…
Özlemini duyduğumuz insanların bir bir toprağa yürümesinin verdiği iç burukluğu ve içe kapanan bir beni, herkes kendi içinde yaşayabilir.
Sanatın kusuru: Yazdığımız kitaplarda, yazmak açlığından kaynaklı, toprağın iktidar istemeyen bütünselliği içinde, kendi doğal kusurumuzu ortaya koyarız. Her gün eksilerek, eksik bıraktıklarımızla, bazen gülerek, bazen de ah çekerek yaşamın vazgeçilmez ahengine kendimizi bırakabiliriz.
Kitap yazmalar: Ancak tanımadığımız başka insanlara ulaşırsa yalnız olmadığımızı anlarız. Bu insana tarif edilemez bir keyif veriyor…
İşte veren elin hiç sorgulamayan bir mütevazılığı. Bu kadar kalabalığın içinde aynı düzlem çerçevesinde dönenip duranlar, tartımsız terazi, erkeksi bir adalet, parmak sayısıyla biraz daha keyif çatabilirler. Ama genç ömürlü, geleceğe düşen kuşakların buna hiç mi, hiç vakti yok. Çoğunluğun hiç değişmek niyeti taşımayan günü birlik sembol yansımalarıyla biraz daha kat be kat özel mülkleriyle oyalansınlar. Yalnız kendine yetebilen insan, bir başkasına daha faydalı olur. Öyle değil mi? Ulusal kimlikle, insan özgürlüğünün şekillenmeyeceğini enternasyonal çalışmalardan biliyoruz. Hep en yakın yerden çalışmadığımız, öteki saydığımız insan kümeleri yine bir başına…
Farklı olan bir insandan bir cümle öğrenmek, her iki suratımızdaki gamzeleri tekrar görmek gibi bir masumiyetin simgesi…
Birbirine benzeyen aynı sokaklarda aynı insanlarla yüz yüze gelmek ne kadar tatsız tuzsuz bir şey. Ne dersiniz, belki bir gün yaşadığımız yerlere yazarın biri gelir kendi anılarını yazar…
Üç seneye evirilen bir mayalanma, bir zaman süreci boşluk, gün seline sarkan yazın – düşün gerekçem. Tokluk duygusu içinde yayımlamaya hazır
” Bu Da Benim Doğal Kusurum Olsun… ” yazın ve düşün izleğim, yaşam üzerine başkaldıran sayfalar ve alt başlığı: Eğer yazmazsam, düşünebileceğim her şey acı çeker…
İsimli kitap dosyam, bilgisayarımın Word sayfaları arasında, kilitli, kapalı, karanlık bir yerde, gün ışığına çıkmayı bekliyor. Yeni kitap çalışmamı, yayımlatmayı düşündüğüm tarih ise henüz belli değil. Hiç gelmeyen bir güne ertelenen, mektup nâğmeler okuru bekliyor.
Sevgili fıkram: Bir başka bedende, gören gözün düşüncesine, dimağına işlenmesini bekleriz.
Yaşam her haliyle bizlere öğretici olduğu gibi çözüm bekleyen, hiç bilmediğimiz gerçeklerle her gün yeni bir konu başlığını veriyor. Bakarken görebildiklerimiz, eğer zihnimizde vücut buluyorsa bu daha anlamlı, herkese her şeye karşın…
Açlık, tokluk, özgürlük ve antidemokratik kurallarıyla, birbirine benzeyen insan manzaralarını görmekle kalmayıp, sorunlarını zihnimizin derinliklerine saklarız. Diğer gün cevap bekleyen, toplumsal sorunları, çoğulcu fikirler dünyasıyla, ortak bir paydada buluşturmak için emek sarf ederiz…
Bugün yaşama sebebimiz, toprağa yeni düşen bir canlı varlığın çığlığı olsun…
Siyasetin giderek tüccarlaştığı, hiç bir toplumsal soruna çare olmadığı günlerin tekrarından geçiyoruz. Terfi, makam koltukların yer değiştirdiği, bal tutan parmakların hoyratlığı sırıtıyor, tek tip aynı düşünce sistematiğinde bireysel menfaatin öne çıktığı, tek mührün soyut devlet aklı ” çoğunluk algısı mutlak butlan – kayyum ” politikaları tam gaz devam ediyor…
Katılaşmış gelenek göreneklerin tek bir kimliğe ve inanca kilitlendiği, toplumsal hiç bir soruna cevap olmadığı ve giderek nefes almakta zorlandığımız bir atmosfer.
Asolan bir yerden başka bir yere savrulmak değil, ülkenin geleceğine dâhil olan düşüncelerle birlikte yol yürümektir. Bu kolektif düşüncenin cevabı yine yarınlara sarkıyor…
Toplumsal dinamiklerin açlığa yoksulluğa sürüklendiği bir Türkiye gerçekliği. Sıradan bir milletvekilin maaşı, hiç bir sorunu görmezden gelen bürokratların kat be kat mal varlığı. Gençlik süresi en uzun olan insanın yenilenmesini sağlamıyor.
Türkiye ‘ nin farklı kentlerinde lüks dairelerin sayısı, çoklu çıkarları hiç sorgulamayan bir hukuk sistemi. İşte ihtişamın ikiyüzlülüğü, orta alanda sırıtmasına rağmen aynı hatayı tekrar eden, yalnız kendi sevinci adına, kalabalıkların seçimi yine tekdüze, otokratik bir sistem. Nasıl ki: Kendi dalında birbirine bakan üzümlerin karardığı gibi birbirine bakarak kararan siyasetçilerin hepsi kravaltolu. Şöyle bir halkın arasına karışabilseler, her mavisinde, her karış toprağında güneşin hiç eksik olmadığı, bir memleket. Sokaklarında, her kalemin satın alma endeksi giderek azalıyor. İşte kentin park bahçe kanepelerinde: Ortak ve beraber bir hayatın gerçek şartları, ortak üretimden yararlanmayı gerektirir. Sorusu askıda bekleyen bir somun ekmek kadar masum değildi.
Güneş ışınları vatandaşın üzerinde gezindikçe, sorunların bir bir açığa çıktığını görebilirler. Eşitlikçi bir çerçevede ücret sistemini bir görebilseler, belki bilinçleri bir gün hakkaniyete doğru gidebilir.
Açlıkla terbiye edilen emeklilerin yaşama barınmak hakkı, ortak evlere, üçüncü sınıf, otel odalarındaki ranzalara taşınmış. Anayasal bir hak, sosyal devlet olmanın bir gereği, sanki bir lütufmuş gibi sunulan poşet – poşet sadaka kültürü. Giyotinli, güneş görmeyen pencerelerde, bu politik görüşün alıcısı git git çoğalıyor…
Hayata dokunuşlarımız, coşkumuz, yere düşüp kalkmamız farklı farklı.
Doğada, bir canlı varlığın masum hallerini veriyor bize. İşte doğanın besin zinciri içinde, açlıkla tokluk duygusu, ölümle doğum birbirini yeniliyor. Yine tokluk duygusu içinde olan, et obur yırtıcıların birkaç göz uzağında, her şeye rağmen yeni doğumlar gerçekleşiyor…
İşte iyi ve kötülerin çok az olduğu bir dünyada, çoğunluğun tek kişiye yüklediği zorba kötülük. Yine belirgin, iktidarın sesine ses veriyor en besleyici memnun kalabalıklar… Diktatör, tiran mı dediniz? Bir elin parmaklarını geçmeyecek bir sayı, hiç yer değişmek istemezler. İsterse bu tek bir adam, tek bir parmak olsun…
Öyle değil mi ki? Yine her yere ölümcül darbe vuran, kaygımızın tek sebebi her şey benim olsun kibri. Tarihten beri düşünce dünyamızın, evrensel zorunlu unsurları içine girmiş…
Üzerinde iki ayaklı yürüdüğümüz toprağa ve diğer canlılara birde iktidar olmak tahakkümümüz olmazsa, diye insan içinden geçirmiyor değil. Belki orta çağın özgürlük alanı kentlere geri döneriz ne güzel.
Yeryüzünde insanın canlı cansız varlıklara, ekmek, para ve kadına hükmetmek açgözlülüğü tarihten bu yana her şeye rağmen, yine devam ediyor. Üretime dair hiç bir şey üretmeyen, sadece doğa yıkımı ve insan ölümlerine odaklı, kapital bilişim çağının giderek kirlettiği bir dünya…
Sen, ben ve hepimiz, havayı, toprağı, bir soluk, bir solucanın gayretiyle bir nefes, havalandırmak için,
ilk elden toprağa bir fidan dikebiliriz.
Doğanın herkese verebileceği bir cevabı var. İklim bilimcilerin 2023 tarihinde elde ettiği son verilere göre, eğer gerekli önlemler alınmazsa,
1,5 derece ramağında ısınmış olan okyanus suyu ve güneşin giderek ateş topuna dönüşebileceğini, ön gören insanlığın bir yıkımı, hepimizi bekliyor. Bu sene haziran ayında sıcaklık ve nem oranının artmasıyla birlikte, Avrupa ülkesi birkaç ülkede on binin üzerinde insan hayatını kaybetti…
Her gün doğumunda, doğanın verdiklerine saygı duymamak, ne kadar bencilce bir şey. Anahtarı hep elimizde olan, bir nevi üzerinde yürüdüğümüz, kendini inkar etmek ve tutkularına yenik düşmek demektir…
Doğanın bütünselliği ve insanlık içinde sözün bittiği yer olmalı. Biliriz ki, yaşamda kırmızı renk hem doğumu hem de ölümü betimliyor. Artık tercih hakkı: kapitalizm ve devasa maden arama, enerji şirketlerin insafına terk edilemeyecek kadar acil…
Bak üstümüzde, eğer insanoğlu barut kullanmazsa, hep yerinde olan bir gökyüzü. Ve hiçbir rengi ayrıştırmayan, tüm renklerle nasıl da barışık.
Gün ışığında, bunu görmemek mümkün değil. Karanlığın olduğu yerde gerçekte, işte böyle aydınlığın altında apaçık parlıyor…
Dünün bugünün politik siyasi faşist, kendini tekrar eden hukuksuzluğuna bakarsak, yine çok kalabalığız. Her nedense gücün karşısında, dağılan ve tekrar bir araya gelen, çok az konuşan insan var.
Bu karanlığı üzerimden atmak için, ben de iki elimle bir canlı varlığa dokunmak istiyorum. Kim ne derse desin! İnsan dokunuşuyla her şey daha güzel oluyor. Sen de yapabilirsin…
Her yöne açılan mahalle sokağından geçerken, gölgede sere serpe yatan bir kedinin başını okşuyorum, artık el verdiğimiz mutluluk bir adım geri geliyor…
Sevgisi bizde saklı, bir hayvanı, bir kelebeği, bir ayrık otunu bile gözden çıkarmayan bir iyiliğe doğru ağır aksak kusurlarımızla böylece toprağa ” ikinci doğaya ” yürümek en iyisi…
Bir aralık, bir kapı eşiği, başka bir mavide, kim gözlerini yıkamak istemez ki…
Evet: Hiç gelmeyen bir güne ertelenen umutlarımız vardı, adı hep yarındı…
Ali Şeker







