
TOPRAĞA BİR TOHUM, BİR AĞAÇ DİKENLERİN YARATIM MUCİZESİ
Edebiyat ve sanata duyduğumuz ilgi ne kadar zor olsa da, gözden kaçırdığımız, eksik olan yanlarımızı tamamlamanın bir yoluydu bu. Okumak, yeniden okumak, yazarın düşün dünyasındaki harflere bir bir dokunmak, dokundukça, yazarla tanış olmanın o doygunluğuyla, sofradan okuma açlığımızı gidermek, kalkmak da ekmekten şaraptan aşktan daha fazlası. Sürekli olmazsa da iyi bir alışkanlıktı, tek bir gözün göremediği onlarca karanlık noktamız varken, sanat insanıyla birlikte farklı dünyalara düşlerle yürümek de güzel. Elinden hiç bir şey gelmiyorsa, parmak uçlarıyla toprağa, bir tohum, bir ağaç dikenlerin yaratım mucizesine bir bak…
Sıradan insana normal gibi gelse de aykırı oldukça aykırı bir şey. Kavak ağacının seyrelmiş yoksul yaprakları gibi sokaktan çekilen insanlar, topu, tüfeğiyle gelişmiş uygarlığı, güneş görmeyen pencerelerde seyrediyordu. Yirmi üç bin beş yüz lirayla yaşamanın ağırlığını diğer bir ayın başına nasıl da bin bir zahmetle taşıyorlar. Ama ben ” ekonomistim ” siz ” Nas ” ‘ tan ne anlarsınız diyen tek bir gözün sözleri hâlâ kulağımızda, enflasyon, fakirlik, gelir dağılımı çerçevesinde, tarih bir yerlere not ediyor. İşte şurada üstü örtülü bir kadın, saydam bir cama yüzünü yapıştırmış, dışarıdaki güneşten bir haber..
Bir parkın kanepelerine doluşan ihtiyari insanlar, birbirine sarınmış yoksulluğu fısıldaşıyorlar.
Eğer yazabilirsek: İşte bir şiir dizesi, bir sinema yapıtı hikaye, bize kopya veren bir resim. Ama benim hiç bir şey yazmadığım, tıkandığım yerde, acı çekeni yazan, insanın yaralarını güzelleştiremeye çalışan, çoğulcu fikirler dünyası, benim yazmadığımı yazıyor…
Başka gözlerde bu yazılanlar, göremediğimiz soru işaretlerini bir bir ortadan kaldırıyor. Pekâlâ, güzel bir şey. Çünkü çok boyutlu bir evrenin simgeleri hayatın yaşam alanına her gün yeniden giriyor. İnsan okudukça rutin olan kötü alışkanlıkların eğiliminden birazda olsa giderayak uzaklaşmaya başlıyor… Apaydın apak: siyah – beyaz kitap sayfaları arasında: Ne kan ne gözyaşı ne de abecenin içinde insanları darağacına çeken yalnız bir ağaç da yoktu, capcanlı renkleriyle ilkbaharların yaprakları hışırdıyordu…
Kentin karanlık aydınlık sokaklarında ayrım yapmadan, ağlayanı, güleni görmek, parmak uçlarımızla omzuna dokunup, yüreğinin yüreğini açmak, bizi birbirimize yakınlaştıran duygusal bir iştir. Birlikte gülüp acı çektiğimiz, güne güneşe çıktığımız hallerde de, karanlıktan kurtulmak içinde insana her zaman bir irade lazım…
Haklılık – haksızlık bu her iki koşulda da bir güce gereksinim duyduğumuz doğrudur. Günümüze kadar gelen, her devrin kendine göre belirlediği, ikili – tekli, iyilik – kötülük, sanat, bilim, teknik, savaş, barış alanları vardır. En tepede insanı yöneten düşünce, hiç kaygı duymadan en aşağıda olan her şeyi ölümüne atıl olarak görebilir. Egemenlerin seçtiği biçimde şekillenen insanlık mücadelesi. Açlık, ölüm, kan, gözyaşı, uzay boşluğunda danışıklı dövüş, insanlığın giderek olgunlaşmadığı kapital bir sistem. Herkesin kendi fikir dünyası içinde ” benim hırsızım daha yavuzdur ” ulusal sınırların kabullendiği ölümler, doğa talanı, deprem, yeni yaralarını övgüyle gösteren çok katlı müteahhitler konut politikası deprem vesaire hiç değişmedi… Haksızlıklara karşı gelmek için kolektif bir güce, despot- diktatör olmak içinde tek tipleşen bir güce de ihtiyaç duyan insan olmak olgusu hiç değişmedi. Birçoğumuz doğduğumuz toprakların çok uzağındayız, öyle ya, orta yaşlarda yaşadığımız bu toprak parçası kendi yurdumuz olmalı. Bizden öncede insanların yaşadığına tanıklık ediyor, bilmem kaç bin yıllık bir antik kentin duvarına tuttuğumuz su terazisinde dengenin bir milim şaşmadığını görüyoruz. Bu kadar mı dedirten bir mühendislik harikası tarihi yapılar bugün de dimdik ayakta…
Gerçek yaşamın içinde, güneşte varlığını görmediğimiz milyonlarca insan. İşte küçücük bir çocuk mutluluğuyla mürekkebin içine bulanmış, kitap sayfaları arasında, hayatı yeniden örmeye başlıyor. Sevginin saygının gerçekliğiyle, köşe başlarında orada burada göz hizasında iki katlı üç katlı baharları düşlüyor…
Ama geleceğin içine düşenlerin çırpındığı bir dünyada, sadece yazarın duygu – metafizik yönüyle gerçek olanın çok uzağından bir dünyaya düşlerle gitmek, bir yerden sonra kaldığımız kitabın sayfaları arasına virgül niyetine ayraç koyarız. Kitabı okuma masasına ya da evimizin bir köşesine, diğer bir günün okuma seanslarına yavaşça bırakıveririz. Yazarın var olmayan bir dünyayı yaratan duygusundan birkaç saatliğine de olsa dışarı çıkarız…
Güneşli bir havada ister istemez soluklandığımız, açlığımızı başka şeylerle giderdiğimiz anlar çok olur. Hayata karışırken de yazarın düşlerle bizlere verdiği duyguyla sokakta ki insana dokundukça, ağlamasına ve gülmesine insan karışınca yüreği bir daha ısınıyor…
Üç – beş boyutlu fizik biliminde, hava nasıl olursa olsun, uzayın boşluğunda açılıp kapanan ellerin ayasında bir emek var.
Hayat: Bir karıncanın sırtında taşıyıp düşürdüğü bir buğday tanesinin toprağa düşerken başak olmanın devingenliğiyle devam ediyor…
Gerçek yaşamın içinde, güneşte varlığını görmediğimiz milyonlarca insan. Bir kız çocuğun, elini sıkıca tuttuğu erkek kardeşiyle sokakları inadına tekmeleyen direnci, ben dilenci değilim, işte emeğim ellerimde birkaç gözün ortak paydasında görülüyor, bakarsanız görebilirsiniz? Bir iki paket kağıt mendille kalabalık kaldırımları kolaçan eden iki çocuğun, ekmek satın alma telaşının içine, güneşli bir havada kendi yoksulluğumuzun da hiç kimse tarafından görülmediğini görürüz. Yazıyla birlikte elitlerin mal varlığını kayıt altına alan, aracı olan aritmetikte maalesef ortalarda yoktu. Bizden bir şeyler yapmamızı isteyen duygularımız ve doğanın bütünselliği bizleri nazikçe uyarıyor. Gördüğünüz her şeyi kucaklayan ve sevin diyor…
Ali Şeker







