Kürtlerin dünya ölçekli ozanı kimdir(?) dersek abartısız herkesin Şivan Perwer diyeceğine eminim. Başkası varsa da tam bilemiyorum, affola… Belki de Kürtlerin dünyanın müzik ailesine kattığı tek müzik insanıdır Şivan Perwer.
Şivan’ın sesinin ulaşmadığı kent, kasaba, köy hemen hemen yoktur. Zira ses hızı, ışık hızından daha erken yayılıyordu Kürt coğrafyasında. Çünkü o kara yağız, delişmen gençlerin çoğu ışıkla ilkin işkencede tanıştılar. Köylerinde elektrik olmayan esmer gençlerin vücudu, cinsel organları, kıçı tanıştı elektrikle ilkin. Ama Şivan’ın sesi gizli gizli, kısık kasetçalarda dinleniliyordu. Çoğu pil ile çalışan bu kasetçaların pilleri kimileyin tezek sobasına yakın bırakılarak doldurulmaya bırakılıyordu. Kasetler, teypten teybe çoğaltılarak bir yasağı delmenin aracı olarak da kullanılıyordu.
İlk kaseti yanılmıyorsam Gowenda Azadîxwazan’dı (Özgürlük isteyenlerin Halayı). 68 Kuşağı’nın etkileri dünyada olduğu gibi her tarafı sarsıyordu.
Anadolu, Mezopotamya gençliği de buna kayıtsız kalamayacaktı. Eşitlik, kardeşlik, demokrasi ve daha yaşanılır bir umut arayan, isteyen gençler çoğalıyordu. Şivan’ın ilk kaseti de özgürlük isteyenlerin, arayanların halayı idi. Ayrıca kasetteki diğer şarkılar da “Ey Karker û Xebatkar” (Ey İşçi ve Emekçi), “Ger ez şehid bim, dayê tu negrî” (Ben Şehit Olmalıyım, Anne Sen Ağlama), “Hestîrên Min dibarîn” (Gözyaşlarım Yağıyor) vs. olduğu üzere gerek dünyadaki genel gidişata gerekse ülkedeki duruma kayıtsız kalmayan şarkılardı. Daha emeği önceleyen, işçiden-emekçiden bahseden, özgürlük arayan şarkılardı. Ve ilk kaseti 1975 yılında yapılmıştı, ki Kürt uyanışının, bilinçlenmesinin yeni yeni tartışıldığı, konuşulduğu zamanlardı. Ertesi yıl yani 1976’da Hewalê Bar Giranim’ı (Yükü Ağır Olanların Arkadaşıyım) çıkardı. Bu kasette de devrimci şarkılar öndeydi. Söz ve müziği Şivan’a ait olan “Lenin Hat û Gel Xelas Bûn’u” (Lenin Geldi ve Halklar Kurtuldu) bu kasette okumuştu. Sesinin ulaşmadığı Kürt Coğrafyası, Kürt insanı hemen hemen yok gibiydi. Devrimciliğe başlamış kara yağız, delişmen Kürt gençlerinin, insanları örgütlemek için yaptıkları kent ve köy çalışmalarından daha hızlı gidiyordu Şivan’ın sesi. Onun sesini dinleyip içi cızırdamayan, yüreği yanmayan, kendinden geçmeyen Kürt insanı yoktu. Öyle ya da böyle çoğu insan onun o güzel, insanı kendinden geçiren sesinden etkileniyor, büyüleniyordu âdeta. 1977 de “Herne Pêş” (İleri) ve sonrası zorunlu yurt dışı ve sürgün yılları…
Sesinin ulaştığı her yerde sevenleri de artıyordu. Bir müzik insanı olsa da politikadan uzak değildi. Koşulların, zamanın o dönemdeki politik atmosferine yabancı değildi. Avrupa’da yaşasa da tüm politik yapıların gecelerine katılan bir insandı Şivan Perwer.
1978’de çıkardığı Ey Ferat’ın (Ey Fırat) sözleri devrimci Kürt şairi Cigerxwîn’e, müziği Şivan Perwer’e aitti. Bir müzisyeni kalıcı kılan sadece sesinin güzelliği olmasa gerek, bunun yanında başka meziyetleri de olmalı. Şivan’ın besteci yönü de vardı. Yine aynı kasette yer alan “Gelî Şoreşvan Gelî Şoreşger”in (Savaşçılar, Devrimciler) sözleri Cigerxwîn’in, yine müziği Şivan’ındı.
Aşağı yukarı her yıl bir kaset çıkarabilecek kadar donanımlıydı. Derken 1979’da inkâr edilen Kürt kimliğine karşı, Kürt bilinçlenmesinde kilometre taşı olan Kîne Em’i (Biz Kimiz) çıkardı. Kîne Em’in sözleri yine devrimci Kürt şairi Cigerxwîn, müziği Şivan Perwer’e aitti. Şivan, Kîne Em’i söylerken vücudunu da kullanmayı, yani beden dilini de kullanmayı ihmal etmedi. Bu teatral yönünden kitleler dehşet etkilenir, Şivan’ın her “Kîne Em” deyişinde kitleler de “Em Kurdin” (Biz Kürt’üz) diye eşlik ederlerdi. Bu kasetin diğer şarkıları daha sonra Aynur Doğan’ın da güzel sesiyle söylediği Keça Kurda (Kürt Kızı) şarkısı daha çok bilinir oldu. Ajda Pekkan da bir konserde bu şarkıya eşlik edecekti. Diğer şarkılardan Apê Ho (Ho Amca) ise Vietnam Devrimi’nin efsanevi önderi Ho Shi Minh’e atfedilerek yazılıp söylenmişti. Sebra Malan, Behra Wanê (Van Gölü) geriye kalanlardan birkaçı…
Ve derken 1980…
Faşist Cunta’nın yönetime el koyması… Binlerce devrimci, emekçi, yurtseverin tutuklanışı… İşkencelerden geçirilişi… İdamlar, ölümler…
Diyarbakır’da, Metris’te, Mamak’ta devrimcilere insanlık dışı işkencelerin yapıldığı yıl. Çoğu insan istemese de yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. Sürgüne gitmek zorunda bırakıldı… Bu dönem başka bir yazının konusu, uzun uzun anlatmak gerek. Konumuz Şivan olduğu için burada nokta koyalım.
1980 gelince Şivan’ın yeni kaseti Hay dil/Xanê’dir (Hey Gönül/ Hanım). Bu kasette yer alan şarkılar; Dılo, Lemi Lanım ke (Soranî), Megrî (Ağlama), Dayê Dayê’dir (Zazakî). Anonim bir şarkı olan Dayê Dayê adlı şarkı Dersim katliamına yakılan Kirmanckî/Zazaki bir ağıttır. Şarkının son kısmı mealen şöyle:
Derler ki 38’dir
Yine açlık vaktidir
Oğul neyi sorarsın
Gördüğümüzü(çektiğimizi) hiç kimse görmemiştir…
Bir diğer şarkı ise Cotkaro’dur (Çiftçi).
1981’de Gelê Min Rabin/ Em Hatin (Halkım Uyan/ Biz Geldik) kasetiyle sevenlerinin karşısına çıkar Şivan. Kasetteki diğer şarkılar şöyle: Nalînek Tê Guhê Min (Kulağıma Bir İnilti Geliyor), Gelê Min Rabin (Halkım Uyan), Em Hatın (Biz Geldik), Bibar Baranê (Yağmur Yağaydı). Bu kasetteki söz ve müziklerin tamamı Şivan’a ait.
1982’de Agirî (Ağrı), 1983’te Bilbilo/Ferzê kasetini çıkarır. Bir müzik üreticisidir. Hemen hemen her yıla bir kaset sığdırmaktadır. Konserler ve diğer etkinlikler de cabası…
1984’te kaset çalışması olmuş mu? Doğrusu bu konuda detaylı bir bilgimiz yok. Bir yıl sonrası (1985) Dotmam (Amca Kızı) kasetiyle dinleyicilerine merhaba diyor.
1986’da Lê Dilberê (Dilber) ile müzikseverlerin yüreğine seslenir. Dilber kasetindeki Dinê de Sê Tişt Hene, Pir Xweşin (Bu Dünyada Üç Şey Vardır Sevilir) daha sonrasında İbrahim Tatlıses’ten Türkçe versiyonunu dinledi insanlar. Ayrıyeten sözleri Delil Doğan’a, müziği Şivan Perwer’e ait olan çoğu insanın ezbere bildiği, çoğu müzik insanının, müzik grubunun okuduğu, söylediği Canê Canê şarkısını/kılamını da İbrahim Tatlıses, “Viran Oldu Gitti Harran Ovası” olarak Türkçeye çeviriyordu. Şarkılar, türküler başka bir dile çevrilmez mi, elbette ki çevrilir. Ama aslına bağlı kalınarak. Mesela İtalyan halk şarkısı, Çav Bella (Ciao Bella) çoğu dille çevrilmiş, ama sözler aynı manadadır. Gelgelelim Tatlıses’in çevirileri tam bir cehalet kokuyor. Bu konuda küçük bir parantez açalım. 12 Eylül 1980 Askerî Cuntas’ından sonra devrimci, demokrat ve Kürt sanatçıların çoğu yurt dışına çıkmıştı. Bir kısmı içeri düşmüş bir kısmı da aranır durumda olduğundan, meydan bu nabza göre şerbet veren, el etek öpen, bir A4 kağıdına müzik bilgisini yazacak kapasiteden yoksun insanlara kalmıştı. Bu savrulma döneminde “arabesk müzik” tarzında müthiş bir patlama yaşandı. Aynı zamanda köyden kente göçün yoğun yaşandığı bir dönemdi. Şehirde umduğunu bulamayan, kentin varoşlarında köye benzer bir yaşam sürdüren, çoğu zaman iş bulamayan insanların ekonomik açmazları da kaderciliğe eğilim göstermelerinde etkendi. İşsizliklerini, mesleksizliklerini ve iyi bir eğitim alamayışlarını kaderine bağlayanlar, bu kötü gidişe dur demenin beyhude bir çaba olduğunu düşünüyorlardı. Tek çare herkesin kendi başının çaresine bakmasıydı. O günlerin genelgeçer sözü, “gemisini kurtaranın kaptan” olduğuydu…
İmam Hatiplerin önü de bu dönemde daha bir açılıvermişti. Öyle ya sorgulayan bir gençliktense edilgen, soru sor(a)mayan, kaderci her şeye eyvallah diyen bir gençlik tipolojisi yaratılmak isteniyordu. Ki Cunta bu konuda bayağı bir yol katetmişti. İnsanlar kendi müziklerini dinlemiyor, kültürlerini yaşayamıyorlardı. O dönemde “özü Kürt, sözü Türk” arabesk, halk müziği okuyan şarkıcı ve türkücülerde de bir patlama yaşanmıştı. Çoğunluğu Kürtçeyi iyi bilir, var olan Kürtçe müziğin üzerine Türkçe söz yazıp ve utanmadan, “Yeni bir çalışmamdır,” deyip caka satanlar vardı. Ortalık bunlarla doluydu. Şivan Perwer’in bir sürü şarkısının müziğini alıp üzerine Türkçe söz yazmakta sakınca görmüyordu bu şarkıcı ve türkücüler…
Konumuz Şivan olduğu içindir, yoksa genel manada Kürtçe şarkıların çoğu değiştirildi. Nasıl olsa Kürt sanatçıların, onları mahkemeye verecek hakları da yoktu. Zira öyle bir “dil” yoktu. Olmayan şeyin hakkı nasıl aranacaktı. Öyle ki bugün o arabesk müzik tarzını eleştirenlerin çoğu da dinleyiciler arasındaydı.
İki yıl arayla, yani 1988’de “Halepçe” kasetini çıkardı Şivan Perwer. Saddam Hüseyin’in kimyasal silahlarla katlettiği beş bin Kürt köylüsü için Şivan, sözü ve müziği kendisine ait bir ağıdı seslendiriyordu. Halepçe Katliamı’ndan çoğu insanın haberinin olması bu ağıttan sonraydı belki. Çünkü dünyanın gözü önünde olmuş vahim bir katliamdı. Ama dünyanın çoğu bihaberdi. O gün gökyüzünden hardal gazı yağdı. Bebeler sonsuz bir uykuya daldı. Halepçe ağıdının dışında Zîndana Tarî (Karanlık Zindan), Hevalno (Arkadaş), Min Berîya te Kırîye (Seni Özlemişim), Pêşmergê Mê (Bizim Peşmerge), Serhildan Jîyane (Başkaldırı Yaşamdır), Koyê Dersim (Dersim Dağı) Zazaca, şarkılarına yer verecekti.
Halepçe kasetinden birkaç yıl sonra, yani 1991’de Xewna Min (Düşüm) kaseti ile merhaba dedi dinleyicilerine. Şivan Perwer, tartışmasız büyük bir müzik dinleyicisi yaratmıştı. Çıkan kasetleri satılıyor, gizli yollardan da olsa insanlara ulaşıyor, evlerine konuk olabiliyordu Şivan’ın sesi. Belki 90’lı yıllar, Şivan’ın en çok gelgit yaşadığı yıllardır. Dinleyicisi çoğalıp yelpaze genişleyince, Şivan Kürt gruplarıyla arasına çizgi çekmek istedi. Kimi zaman arası açıldı. Bu kasetteki Me Çikir (Biz Ne Yaptık) parçası ile kimi Kürt gruplarıyla arasını iyice gerdi. Tatsızlıklar yaşandı. Şivan’ın kasetini kıranlar, atanlar, küfredenler oldu… Hata kimi konserlerinde sazı kırıldı. Amacımız kimin haklı kimin haksız olduğu yargısında bulunmak değildir. Ondan ziyade bir müzik insanının savruluşlarını göz önüne sermektir. Gerisi zamanın, tarihin kayıtlarında yerini alır. Genel manada Doğulu toplumların bir özelliği olsa gerek, hep kendine yakın duran insanı severler. Kanımca bu hastalık hâlâ atlatılmış değildir, herkes kendine yakın aydın, müzik insanını, edebiyatçıyı sayar, değerli görür. Gerisi onları pek ilgilendirmez. Kulaklar hep duymak istediğine göre ayarlandığından kim ne derse desin baştan savmacı, “bir boka yaramaz” tavrı en geçerli akçedir.
Yıl 1992, Gülistan ile (ki o zamanlar eşi) Zembilfiroş’u çıkarırlar. 90’lı yıllar aynı zamanda Kürt coğrafyasında binlerce faili meçhulün olduğu, dört binin üzerinde köyün haritadan silindiği, hapishanelerin Kürt gençleriyle dolduğu, Genelkurmay’ın da kabul ettiği üzere, “düşük yoğunluklu çatışma” adı altında bir savaş yürütülüyordu. Umudunu dağda arayan Kürt gençleri, her gün dağda çoğalıyordu. Kimi çatışmalarda vurulunca bir mezar taşına bile sahip olamıyordu.
Dağların kuytuluklarında kaç mezar taşsız gencin cesedi kaldı kim bilir… Ama Şivan, Peşmerge için şarkılar besteliyor, yeni dönemin gerillalarını göremiyordu. Gerillalar için bir şarkısına rastlanmayacaktı. Ya da “Sivas Katliamı”ndan bahsetmeyecekti, acaba duymamış mıydı Şivan? Kürt gruplarıyla gelgitlerinden dolayı yaşadığı sorunlar yüzünden olabilir, bilemiyorum. İnsanı hâletiruhiyesi dönem dönem farklılaşabiliyor. Politik yapılardan uzak durmak istemesi belki anlaşılırdır. Her sanatçı çok insana ulaşmak ister. Çok kişi tarafından tanınsın, bilinsin gibi kaygı taşıyabilir, bunlar olağandır. Ve bazen de her yerde olmak, hiçbir yerde olmamaktır…
1995’te “Ya Star”ı çıkarıyordu. 1997’de ise; Hevîya Te (Umudun), Roj û Heyv’i de 2000 yılında çıkaracaktı. Sonrasında Nazê Bir de Şivan Klasikleri 1 ve 2 vardır. 2013’te çıkardığı Dayik albümü son albümü olsa gerek…
Bir halk sözü vardır: Meyve veren ağaç taşlanır. Şivan Perwer müzisyen kimliğinin dışında, neticede insan. Hepimiz gibi etten kemikten ibarettir. Her insanda olduğu gibi hata yapma riskini taşır. Her insan gibi acı duyar ya da sevinir. Her insan gibi eksik yönleri vardır, olabilir. Her insan gibi farklı düşünebilir, düşündüklerini ifade edebilir. Bu gayet normal bir durumdur. Söyledikleri çoğumuzun hoşuna da gitmeyebilir. Demokrat olmanın kriterlerindendir, herkes gibi düşünmek zorunda olmamak. Ama bilerek, isteyerek bir tercih yapmışsanız, elbette sonuçlarına katlanacaksınız. Düşüncenizi ifade ederken birilerinin de sizin düşüncenize karşı bir şeyler söyleyebileceğini hesap etmek zorundasınız. Bu Şivan Perwer için de geçerli. Madem tercihinizi yoksullardan, mağdurlardan yana değil de tepedekilerden yana yapmışsınız Sevgili Şiwan Perwer, birileri de size yanlış yaptığınızı hatırlatır.
16 Kasım 2013… Yer: Şehri Diyarbekir
Şivan, Barzani, Erdoğan ve AKP’nin birkaç milletvekiline ev sahipliği yaptı. Ama bu tarih aynı zamanda devrimci sanatçı Ahmet Kaya’nın sürgünde öldüğü bir gündür. Şivan Perwer’in dönüşü bilinçli olarak mı bugün seçildi, bilemiyoruz. Ama kara bir gündür. Elbette Şivan Perwer dönebilir ama dönüşü bu şekilde olmamalıydı. Onu sürgüne gönderen zihniyet değişmedi. Kürtler, Aleviler, Devrimciler, Kadınlar ve halkların çoğu hakkına hukukuna kavuşmadı. Barış elbette ki hepimizin arzusudur. Aklı başında hiçbir insan savaş çığırtkanlığı yapmaz. Ölümü, kanı kutsamaz. Ama barış da Berthold Brecht’in dediği gibi:
“Ağaç değil, ot değil ki yeşersin. Sen istersen olur, istersen çiçeklenir…
O topraklarda insanlar, barışı değil barış kelimesini sevdiler. Kimse gerçek manada barışın kavgasına girmedi. Sevgili Şivan diyorsunuz ki “Barışa katkı için.” Sanatçı olarak sizin çok katkınız olabilirdi, hem de çok… Ama ülkeyi zindana çevirenlerle el ele tutuşarak değil. Farklı düşünen sanatçı, edebiyatçı, yazar, sinemacı, gazeteciye tolerans gösterilmezken, birçok insan düşüncesini açıkladı diye cezaevine tıkılmaya çalışılırken, farklı düşünenlere tahammül gösterilmezken barış nasıl olacak Sevgili Şivan, söyler misiniz? Hem açıktan yazayım. Keşke bir bilet kesseydiniz Diyarbakır’a. Gözaltına alınmayı göze alsaydınız. Varsın olsundu. İnan ki o zaman yer yerinden oynardı. Hem de hesaplayamadığınız kadar barış aktivisti, her çevreden insan sizi desteklerdi. Bu gidişiniz daha meşru, belki de daha doğruydu. Düşünsenize, Diyarbakır Havalimanı’nda sizi karşılamaya gelen mahşeri kalabalık… Siz gözaltındayken binler sizin için dışarda salıverilmenizi talep edecekti. Dünyanın tüm TV’leri sizden bahsedecekti. “Ünlü Kürt Sanatçı Diyarbakır’da gözaltına alındı!” diye. Kim bilir belki Gezi Parkı eyleminde olduğu gibi, dünyanın her tarafında size destek eylemleri olacaktı. Şimdi söyleyin, böyle katkınız daha iyi olmaz mıydı? İbrahim Tatlıses ile sanki zorlama bir düet yaptınız. Haydi kabul edelim, Tatlıses’in koşulları farklı. Daha güzel barış şarkıları dillendirebilirdiniz…
Tatlıses’in işine gelince; Türkçeden ödünç alıp Kürtçe şarkı yorumlaması çok şık değil. Annê Negrî Bavo Ağlama…
Bir an için düşündüm, acaba Tatlıses için “barış” bir yara mıdır gerçekten? Yoksa içten içe, “Yahu niye Diyarbakır’da bir lahmacun salonum yok!” diye mi Annê Negrî diyordu. “Bir anlaşma olsun da ben lahmacun fırını açayım” mı diyordu, anlayamadım vallahi. Daha öncesinden de Fethullah Hoca’ya güzelleme yaptığınız bir videonuzu (bir TV kanalıyla yapılmış röportaj) izledim. Ne diyeyim, övdüğünüz hocanız bir konuşmasında, “Kürtlerin evine eroini, esrarı koyacaksın. Sonra polisi arayıp suçüstü yapacaksın!” diyordu. Aleviler hakkında söylediklerini de yazmayayım. Terbiyemi bozmak istemiyorum da ondan.
Sahi otuz küsur yıldır ülkeye girişinize izin vermeyen zihniyet, nasıl oldu da bu gelişinize bir şey demedi. Haklı olarak insanların kafasında soru işareti olarak duruyor. Bilirsiniz, Ozan Emekçi’yi içeri dahi almak istemediler. Yine de Diyarbakır hep umudun şehridir… Sevgili Yılmaz Odabaşı’nın dediği gibi:
“Diyarbakır, sen kendine ve bana benzersin. Umuda meyilli, kedere mecbursun.”
Yüreğimizdeki Şivan’ın yeri başkaydı. Ama politik kimliğini öne çıkaran, muktedirlerden yana tercih yapan Şivan’dan kaygılıyız. Kaygılanmak insanidir.
Bu topraklarda barış için herkes bir şey yapmalı, yapmalıyız… Hem de ertelenmeyecek bir şekilde. Anaların gözyaşlarına seyirci kalmayalım, bunlar doğru. Ama herkes kendi rengiyle, inancıyla, kimliğiyle olsun. Her insanın kimi dönem savruluşları, yanlışları olur. Diyelim ki Sevgili Şivan sizin de öyle oldu. Ama bakıyoruz ki tercih yapmışsınız. Mağdur edilenlerden yana değil yüreğiniz sanki. Muktedirlerle el ele, göz göze pek de keyifliydiniz. Hani denilir ya; Bir ağa boş yere marabanın sırtını sıvazlamaz. Ya adam vurdurmak içindir ya da başka bir şey. Bu düzen ki bozuk her yönüyle, yeniden dizayn edilmesi gerek. Pir Sultan’ın dediği gibi: “Bozuk düzende sağlam çark olmaz” Sevgili Şivan. Muktedirler diyor ki: En az dört çocuk yapın. Aynı zihniyet kızlarla erkeklerin aynı ortamlarda oturmalarını, yan yana gelmelerini yasaklıyor. Bir sanatçı olarak bu zihniyeti kabul ediyorsanız diyeceğimiz yoktur. 1975’ten beri sahnelerdesiniz, dile kolay 38 yıl… Sanatınızı, emeğinizi ve çabanızı elinizin tersiyle bir kenara itiyorsanız, çektiğiniz onca acıyı, mağduriyeti, zahmeti görmezden geliyorsanız, dağıtıyorsanız sonrasında döktüğünüz gözyaşı ile toplayamazsınız Sevgili Şivan. Döktüğünüz gözyaşı da haybeye gitti gibime geliyor. Hem siyasetin çizgileri çoğu zaman sanatçıya uymaz. İyi bilirsiniz ki siparişle “güzel sanat” olmaz. Sanat, özgür ortamların işidir. O güzel ortamlarda görüşmek dileklerimle. Sevdiğimiz insanlarla daha güzel günlere diyelim.
Adorno ile bitirelim: Yanlış yaşam doğru yaşanmaz.
Son söz yerine: Bu yazı 2013 yılında, Şivan’ın Diyarbakır’a gittiği hafta yazılmıştı. O dönemin şartlarını göz önünde bulundurarak okuyun derim. Bir de Şivan’ın 1980 yılında çıkardığı Hay dil albümünde Dayê Dayê adlı bir Kirmancki/Zazaki şarkıya da yer vermişti. O albümde Dayê Dayê şarkısını söz ve müziği anonim yazıyordu. Son dönemde öğrendiğime göre bu şarkının söz ve müziği Mehmet Çapan’a aitmiş. B/ilginize…
Akman Gedik







