Sınıfta bırakılan onur, ülkede büyüyen karanlığın adıdır
Sınıfta bırakılan onur, ülkede büyüyen karanlığın adıdır
Bir öğretmenin korunamayan hayatı, yalnızca bireysel bir trajedi değil; kadın cinayetleriyle iç içe geçmiş, kurumsal ihmallerle derinleşen siyasal bir çürümenin en görünür halidir.
Bir sınıfın ışığı söndüğünde, yalnızca bir öğretmen eksilmez; bir toplumun geleceği de biraz daha kararır.
Öğretmenimiz Fatma Nur Çelik neden yaşamdan zamansız koparıldı?
Bu soruya yalnızca failin adıyla cevap vermek, gerçeği eksiltmek olur. Çünkü bu ölüm, tek başına bireysel bir suç değil; uzun süredir işleyen bir ihmal düzeninin sonucudur. Görmeyen, duymayan, ciddiye almayan, riskleri büyüyene kadar bekleten bir sistemin sonucudur.
Bu cinayet, bu ülkede her gün işlenen kadın cinayetlerinden bağımsız değildir. Kadınlar, en yakınlarından gelen şiddet karşısında korunamıyor. Defalarca başvurmuş, tehditleri bildirmiş, yardım istemiş olmalarına rağmen. Bu yüzden her kadın cinayeti, yalnızca failin değil; işlemeyen mekanizmaların, geciken müdahalelerin ve geri çekilen siyasal iradenin de sorumluluğudur.
İstanbul Sözleşmesi tam da bu yüzden önemliydi. Çünkü şiddeti yalnızca “olduktan sonra cezalandırılacak” bir suç olarak değil; önceden fark edilmesi, önlenmesi ve kurumların eşgüdüm içinde sorumluluk alması gereken bir mesele olarak tarif ediyordu. Sözleşmeden çıkılması, yalnızca hukuki bir değişiklik değil; kadınların yaşam hakkını koruma iradesinden geri çekilmenin siyasal ifadesiydi.
Şiddet bir anda ortaya çıkmaz.
Dilde normalleşir.
Davranışta yerleşir.
Tehditte görünür olur.
İhmalle cesaret kazanır.
Ve sistem geri çekildikçe, fail cesaret bulur.
Bugün bir öğretmenin öldürülmesini konuşuyoruz. Ama aslında konuşmamız gereken daha derin bir çürümedir. Öğretmenin itibarı aşındırıldı. Sözü değersizleştirildi. Güvencesi zayıflatıldı. Şiddet karşısında yalnız bırakıldı. Eğitim politikaları değiştirildi, yapılar dönüştürüldü; ama en temel hak korunmadı.
Sistem değişikliği onuru sınıfta bıraktı.
Oysa öğretmen, yalnızca ders anlatan kişi değildir. Öğretmen, devlet ile toplumun en açık temas noktalarından biridir. Çocuğun dili, sınırı, adalet duygusu ve birlikte yaşama kültürü sınıfta şekillenir. Bu yüzden öğretmene yönelen şiddet, yalnızca bireye değil; kamusal akla, ortak yaşama ve toplumsal geleceğe yönelmiş bir saldırıdır.
Bir öğretmenin öldürülmesi münferit değildir. Eğer uyarılar yapılmış, tehdit bildirilmiş ve buna rağmen koruma sağlanmamışsa; burada yalnızca bireysel suç yoktur. Burada açık bir kurumsal sorumluluk ve siyasal tercih vardır. Çünkü ihmal tarafsız değildir. İhmal, çoğu zaman şiddetin önünü açan sessiz bir ortaklıktır.
Ve eğer bir öğretmen “sıradaki biz olabiliriz” diyerek katilinin adını bir yıl önceden bildirmişse—
orada duyulmayan yalnızca bir ses değil, korunmamış bir hayattır.
Sonunda geriye aynı ağır soru kalır:
Bir kadın daha ne yapmalıydı?
Bir öğretmen daha ne yapmalıydı?
Duyulmak için ölmek mi gerekiyor bu ülkede?
Nuray Aslan







