Kapının önünde kalan çocukluğum
“bazı çizgiler toprağa sığar, hayata sığmaz…”
Fotoğrafa her baktığımda önce kapıyı görüyorum. Dar, eski, sessiz bir kapı. Yalnızca bir giriş değil; iç mekânla dış mekânın arasında tutulmuş bir kader çizgisi gibi. Sanki zamanın ortasında bırakılmış bir eşik; açılmayı da kapanmayı da unutmuş gibi. Ne tam içerideyim, ne tam dışarıda. Arada kalmış, adı konmamış bir bekleyişin içindeyim.
Ardında bir göz sınıfımız var; bir kara tahta, birkaç sıra, tebeşir tozuna karışmış çocuk sesleri. O sesleri şimdi uzaktan dinliyorum. Bir kuyunun dibinden yükselir gibi; tanıdık ama artık dokunamadığım kadar uzak. Sanki başka bir zamana değil, benden kopmuş bir parçaya ait.
İnsan bazen yaşadığı yere değil, geciktiği zamana bakar.
O kapı, bizim köyün bütün çocuklarını bağrına basacak kadar geniş bir dünya değildi. Bilgi sığardı belki. Ama çocukluk sığmazdı. Hele özlem; hiç sığmazdı. İçimizde büyür, sonra içimizden taşardı. Rüzgârımızı eksiltirdi, içimizde dolaşacak yer bulamazdı.
Kapının önünde duruyorum. Altı, belki yedi yaşındayım. Birinci sınıf öğrencisi. Ama çocukluk dediğin, yaşla değil, omza bırakılan ağırlıkla yer değiştirir. İnsan bazı sınıfları okulda değil, yokluğun içinden geçerek okur.
Saçımda bir kurdele var. Annemin Singer makinesinin başında, akşam ışığına eğilmiş ellerinden çıkma. O makinenin sesi yalnız kumaşı değil, sabrı da dikerdi. İğnenin her inişinde evin suskunluğu dikilir, her kalkışında içimize küçük bir dayanma gücü bırakılırdı. Annem bazen konuşmadan da evi ayakta tutardı.
Üzerimde bir önlük; dikişlerinde sabır, yakasında özlem iliklenmiş. O önlük yalnızca bir giysi değildi. Annemin yokluğa karşı attığı ince bir imzaydı.
Ayaklarımda siyah lastik ayakkabılar. Parlamazlar. Gösterişli değiller. Ama yolu bilirler. Toprağı tanır. Taşı tanır. Soğuğu tanır. Beklemeyi tanır.
Lastik ayakkabılarımız yırtıktı.
Deliklerinden yalnız soğuk girmezdi.
Taş girerdi.
Su girerdi.
Yol girerdi.
Ve yol, bazen çocuğun ömrüne herkesten önce girerdi.
Ve biz, dışarıdan içimize dolan bu dünyayla birlikte büyürdük.
Biz yine de susardık. Çünkü bazı evlerde çocuklara önce susmak miras kalır.
Çünkü yenisini istemeyi bilmezdik. Bir çift ayakkabının eksikliğinden önce, evin bütün yoksulluğunu gözlerimizde taşırdık. İstemek, bazen sahip olmaktan daha ağırdır. En çok da susmayı öğrenirdik. Çünkü bazı çocukların dili önce ayaklarında başlar; yürüdükleri yollar, söyleyemediklerini ezberler.
Yanımda Kazım amcam duruyor. Arkamızda öğretmenlerimiz. Herkes yerini bulmuş gibi görünürken bir tek ben hâlâ nereye ait olduğumu bilmiyorum. Herkes yerindeydi, bir tek ben yerimde değildim. Bu fotoğrafta çocukluğa benzemiyorum. Yüzüme erken inmiş bir gölge var. Kaşlarım, bilmediğim bir ağırlığın altında kendiliğinden birbirine yaklaşmış. Gözlerim, gitmiş olanların ardından değil, içimde çoğalan eksilmeye bakıyor.
İnsanın yaşı nüfusta büyür; acısı yüzünde.
Bizim oralarda insan çocuk olmadan büyür; çocukluksa çoğu zaman kapının önünde kalır.
Annemle babam bizden önce Almanya’ya gitmişti. Ekmeklerini büyütüp bizi yanlarına almak için. Daha iyi bir hayat, daha sıcak bir ev, daha az eksiklik… İnsan hep biraz daha iyisini kurar. Ama gurbet, insan kalbinin dayanma gücüne bakar. Gurbet bazen ekmeği büyütür, ama çocukluğun gölgesini de uzatır.
Annem hasretimize dayanamadı.
“Ya çocuklarım, ya ben dönerim,” dedi.
Bazı sözler kulağa değil, insanın kaderine söylenir. Sonra oraya yazılır.
Evde bir ses azalınca duvarlar büyür. Bir anne gidince ev yerinde durmaz; çocukluk yerinden oynar. Boşluk büyür. Sofra kurulur ama kimse tam yerine oturmaz. Geceler uzar. Sabahlar erken gelir. Çünkü ev dediğin biraz da annenin sesidir.
Çünkü çocuklar kelimeleri değil, eksilmeyi öğrenir.
Ben o gün, o kapının önünde yerinden kaymış bir çocukluk taşıyordum.
Bakışım bu yüzden uzağa. Birine değil. Bir şeye değil. Adını koyamadığım bir eksikliğe. Eksilmenin adını bilmeden onu içimde kendimden fazla büyütmeye başlamıştım. İnsan bazen kendi içindeki boşluğa, dışarıdaki yoldan daha uzun yürür.
Fotoğrafın dışına çıkıyorum.
O kara kış gününe yürüyorum. Okul yolum yeniden uzuyor gözümün önünde. Toprak sert. Hava keskin. Nefes aldıkça içim yanıyor. Lastik ayakkabılarımın içinde ayaklarımın buz tuttuğunu hatırlıyorum.
Çocuk aklımla üşümeyi iklim sandım.
Meğer bazı soğuklar hayatın içinden gelirmiş.
İnsan bazı kışlardan çıkamaz.
O ayaz, ayaklarımdan ömrüme yürüdü. Bazı üşümeler geçmez; insanın mizacına dönüşür.
Bu yüzden ben hâlâ en çok ayaklarımdan üşürüm. İnsan çok şeyi unutur. Ama ilk büyük üşümesini unutmaz.
Çünkü beden de hafızadır.
Arkamızdaki öğretmenler, bir göz sınıfın içine dünya sığdırmaya çalışan insanlardı. Bu köye, bilmedikleri bir dilden, alışık olmadıkları bir hayattan geldiler. Mecburiyetle geldiler belki. Ama zamanla yalnız görev yapmadılar; gördüler, öğrendiler, değiştiler.
İlk başta yabancıydılar. Sesleri uzaktı, bakışları temkinliydi.
Birbirimize aynı dilde dokunamıyorduk. Ama gözlerimizle, duygumuzla birbirimize ulaşıyorduk.
Bazı mesafeler konuşarak değil, yaşayarak kapanır.
Zamanla bu toprak onları da içine çekti. Çünkü bu köyde hayat sertti ama insan yumuşaktı. Yoksulluk vardı, ama eksik olan yalnız eşya değildi; fazla olan da insandı.
Bir kuru ekmeğin nasıl bölündüğünü gördüler. Hiçbir şeyi olmayan bir evde, misafirin nasıl çoğaltıldığını öğrendiler. Utangaç analarımızın tandır başında yalnız ekmek değil, sabır pişirdiğine tanıklık ettiler.
Bir halkın yoksulluğu onların gözünde eksiklik değil, bir direniş biçimine dönüştü.
Sınıfta yalnız harfleri öğretmediler.
Bakmayı öğrendiler.
Susmayı öğrendiler.
Beklemeyi öğrendiler.
Belki de en çok, kendi bildiklerinin eksik olduğunu öğrendiler.
Ve bir daha hiçbir yere eskisi gibi bakamadılar.
Çünkü bazı yerler insana bir şey öğretmez.
İnsanı değiştirir.
Yine de o okul bir mucizeydi. Çünkü köyde okul yalnızca bir bina değil; geleceğe aralanmış dar bir kapıdır.
Ama mucizeler herkese eşit dağılmaz.
Ama herkes o eşikten geçemez.
Ben o gün geçemedim.
Sadece baktım.
Bekledim.
Sonra gittik.
Başka bir kapının önüne.
Almanya’ya yol aldık.
Ama insan hangi kapıdan geçerse geçsin, bir kapı hep içinde kalır. Ve bazı kapılar, kapanmadığı için değil; insanın içinde açık kaldığı için acıtır.
Ve insan en çok, içinden hiç çıkmayan o ilk eşiğin önünde yaşlanır.
Belki yarın başka çocuklar duracak o kapının önünde. Aynı dar eşik. Aynı bakış. Aynı sessizlik. Aynı ağırlık.
Çünkü hikâye değişmez. Sadece isimler değişir.
Ve bazı kapılar açılmaz.
İnsanın içine yerleşir.
Ve ömür boyu kapanmaz.
Sizin çocukluğunuz nerede kaldı?
Hangi eşiğin önünde bırakıldı?
nuray aslan, berlin, 25.03.2026







