Yazar Yusuf Sağlam-Vedasız Ayrılık
VEDASIZ AYRILIK
Vedasız ayrılığımızı hiç unutamıyorum! Dipdiri, taptaze ve canımın can evinde yer etmiş acısıyla ruhuma nakşolmuş. Ayrılığı ruha zor ve ağır bilirdim de, vedasız ayrılığın ruhu çürüttüğünü bilmezdim. Bu, an ayrılığı vedaya borçlandıran kültür mirasçılığımızdan mıdır acaba?
Veda etmeyişimiz; hesapsız kitapsız bir zamansızlığa düşme şoku muydu, yoksa o an’ın karabasanı ya da algılama kilitlenmesi miydi? Cevapsızım! Birimizden biri hamle yapmadığına göre, vardı bir gariplik! Bir yeltenme olsaydı; ayrılıyor olmanın idrakini yaşar, ne eder eder kucaklaşır, öpüşür ve göz göze de olsa vedalaşırdık. Düşünsene, öyle bir an ayrılığın vedalaşmadan gerçeklemesini? Durumun çoklu olumsuzluğa gebe bilinç yitiminde değildik! Zaten derin bilgiye gerek yoktur ki, gündelik yaşamda olumsuz çoklu hikâye dolanır dilden dile! İdrake varmak, olumsuzluğu deneyimlemeyi gerektirmez! Bu iti değil midir ki, acı sonuca gebe olgu ve durumlar deneyimlemeye hacet duyulmadan öngörülür, öğrenilir ve uzağında kalınır? Durumun, komplikasyonlar içerirken, ben hala otuz yılı geçkin o an’ın vedasız ayrılığımızın vicdan azabındayım! Travmalar insanla yaşayandır! Geçen zaman merhem olmamışsa, gelecekte de umut yok demektir. Ben, dimağımdakini kayıttan düşürüp unutayazmayı beceremiyorum! Demem o ki, yazdıklarım; zamanın sarkacında unuttuğum, yazma çabasındayken hatırlamaya çabaladığım vedasız ayrılığımız değil. Her yürek atışımın can evinde duyumsadığım yaşayanımdır o an! Değil mi ki, unutulanlar hatırlanır, yaşananlar insanın hatırladıklarıdır zaten?
Biz hayat ortaklaşmamızı zor bela başaranlardanız! Karakterlerimizin dayattığı engeller değildi bizimkisi, kaygıların büyüttüğü badirelerdi. Ekonomik güçlükten kaynaklı çıkmaz, o eşikte, bizim için daha da azgınlaşmıştı. Bu, ortaklaşma sürecimizi uzatma sebebiyken, ben, o cendereyi alt edebileceğimin umusunu hiç kaybetmedim. Geçen altı yıllık devran içinde şartları ancak olgunlaştırabilmişken, çevremiz bir yanılsamayı büyüttü. Kendimi sana ikna ettiriyormuşum gıybeti! Oysa biz her şeyi konuşup tartışan, akıl süzgecinden geçirmekten güç alarak yol alanlardık. Bu, samimiyetimizin de mihenk taşıydı. Hiçbir hilafa düşmeden, sorunumuzu akıl merkezine koyup yol yürüyüşümüz; ne kutlu olandı. Kaç kez itiraf ettim sana bilmiyorum, ama bir kez daha söylemekten yüksünmeyeceğim. Dosdoğru, açık, samimi, abartısız olmayı, konuşma ve anlatma cesaretini, us’un kurgulamaya başladığı ayrıksılıkta olmasa da, geleceği iyileştireceğine dair aldatıcı vaatlerine kapılmadan ortaya koymayı, tartışmayı, sonuç çıkarmayı, güven ve samimiyet berkiten olduğunu senden öğrendim. Bu benim sana olan hayranlığımın yanında, aşk diye tariflenen yüce sevdamın hoşlanma ve duygu yanılsaması zafiyetine düşmeden büyüttüm olgunluğumdur. Şanslıyım! Şanslılığımı yedi düvele haykırmaktan da beis görmüyordum ki, yaren yoldaşlarımız bu hallerimizle bizi bildi, kabul etti ve kendilerince örneklediler. Çıktığımız bu ortaklaşma yolculuğumuzda; düşünme, davranış, tavır alma, onaylama ve ret etme edimlerimiz öyle birbiriyle kaynaşıp benzeşti ki, sonuçta, fizyolojik yapımız bile aynılaşmaktan geri kalmadı. Şimdilerde bizimle ilk kez karşılaşıp da, bir elmanın iki yarısı- dişi ve erkek- görenler; bir bahaneyle sohbeti keyif biliyorlar.
Hayat, kimi seçilmişler için sınama uğrunda rotasından çıkar. Bunun rotaya dönüşü de olmayabilir! Ağabeyini, -Gerçi benim de ağabeyim ya!- hiç beklenmedik zamanda trajik olayla kaybettiğimizde; küçücük kızını hesapsızca kucağımızda bulduk. Sen, vasilik başvurunda geleceğimizi görmüş, durumu değerlendirmiş, benimle konuşma gereksinimini duyumsamıştın. Sözü allayıp pullamadan; Başımıza bu olay geldi. Durum her yönüyle ortada! Annem, evlat kaybetmenin acısıyla torununa tutundu ve torununu oğlunun yerine koydu. Bu travmatik durumda ikisinin de birbirine ihtiyacı var. Benim onları bir kenara koyup evliliğimi sorunsuzmuşum gibi sürdürmem; iki yönüyle vicdanımın kabulü değil. Hiçbir zaman boşanmayı aklından geçirmediğini biliyorum, ancak yaşadığımız olay da öyle sıradan bir olay değil ve gelecekte büyük sorunlar yaratacağı bugünden belli. Hayat, sorunlardan sana nefes aldırtmamış. Sorunların uzağındaki hayatı çoktan hak etmişsin. Evliyiz diye payıma düşecekleri sana yükleme çıkarcılığına düşemem. Kıyamam sana! Bu güzel ortaklaşmamızı zerre miskal örselenmeden gel dostane boşanalım! Samimi, gerektiğinde birbirine el uzatan arkadaş ve dost olmaya çevirelim işi! bu içerikte kısa konuşman olmuştu. Boşanmak!.. Benim için travmatik olmasıyla dumura uğramıştım. Bu inceliğine teşekkür edecek değildim! Yaşadığımız trajik olay kişiliğimizi bertaraf etme eşiğine getirmişken, yeni bir vurgunu göğüsleyecek gücümüz yoktu. Başımdan kaynar sular döküldü. Dizlerimin dermanı, ayaklarımın bağı çözüldü, iliğim çekildiği hal ile sokağın ortasına yığıldım yığılacaktım. O an imdadıma nikâh memurunun; (…) İyi günde ve kötü günde… Hastalıkta ve sağlıkta… uzayıp giden tavsiye dilekleri yetişti. Biz evlilik ortaklaşmasında kalben ve vicdanen bir bağıtla söz vermişliğin idrakinde değil miydik? Bu yetmemiş gibi nikâh memuru söz vermişliğimizi davetliler huzurda topluma ilan etmemiş miydi? Kolay mıydı bağıtı görmezlikten gelmek ve ağızdan çıkan sözü çıkar uğruna bir kenara koymak? Nerede kalırdı o zaman erdem, vicdan, söz vermişlikte insan olmak? Hele hele kültürümle yoğrulmuşluğun vicdan onay hükmünde geçmiş, ağzımdan dökülmüş söz vermişliğimi nereye koyacaktım? Bu, başımı yoluna koyduğum vazgeçilmezimdi, biliyordun! Biri iki etmeden; Sen benim konumumda olsaydın ve ben bunları sana söyleseydim, söyleyeceğin ne olurdu? soruma, Ben, sen değilim. Bunu düşünecek zamanda da değilim. Olayın vahameti ortada, sana bunu çektirmeye hakkım yok! cevap arayışındayken; sözünü, Ben de sen değilim! diyerek, kestim. Devamında, Kötü günde de ortaklaşamayacaktıysak; o zaman niye evlendik? Ağzımızdan çıkan sözün hükmü buraya kadar idiyse, bizim yıllardır kurmaya çabaladığımız hayallerimiz boşuna mıydı? Bu olay sadece senin değil, benimde başıma geldi. El ele vereceğiz ve bu güçlüğü birlikte aşacağız ki, ortaklaştığımızın altından yüzümüzün akıyla çıkmış olalım! sözlerimi sıraladım. Bizi biz yapan, kafa kafaya verip sorun çözümleyen dirayetimize uyanmış olmuştun ki, konuyu açılmamasına kapattın. Ancak, tartışmayı açtığın o konuşmanda söylediğin; (…) gelecekte büyük sorunlar yaratacak… tarzında haklılığın çıkmadı da değil. Vedasız ayrılığımızın temelinde direkt olmasa da, geniş aile olma ortamının olgunlaştırdı sorunların neden olduğu açıktı, biliyorsun.
Çocuk, ebeveynler için her şeydir, ancak bazı çocuklar her şeyin de merkezidir. Kızımız –yeğenin- da merkezimizin odağında olandı. Bizce, özel durum olmasa bile çocuk bunu gerektirir. Hal böyleyken, kızımızın önceliği ruh sağlığıydı ve dolaysıyla hassasiyetimiz o noktaya odaklandı. Kaygımız, yassımızın önüne geçti. Kızımıza, anne ve babasının neden ortada olmadıkları izahını yapmak, bizi aşan durumdu. Psikiyatr dostum sayesinde, ülkemizin çocuk psikiyatri otoritesi ve ekibine kızımızı ikinci gün teslim etmeyi başardık. Onlar, durumu nasıl izah edeceklerini planlarken, bize düşen, ikaz, tavsiye istemlerini öncelemekti. Yürüyen bu hassas ve uzun süreçte, kızımız, bazı özgürlüklerimizi bükme fırsatına erişti. Hassasiyetimiz bizi öyle bir edime evriltti ki, her tutamağımız kızımızın elindeydi artık. Geçen üç yılın sonunda, kızımız, Ben kardeş istiyorum! feveranıyla karşımıza dikildi. Şaşırdık! Bu, onun adına tahtından inmesi demekti! Böyle bir şeyin hemen mümkün olamayacağını anlatmaya çabaladıysak da, o, Nuh’un peygamberliğini aklından çıkarmıştı. Bir terapi sonrasında; psikiyatr hocası durumu önümüze koydu. Kızımız için bunun geçici bir heves olmadığı, ihtiyaç duyduğu, arkadaş çevresi görmüşlüğünün bu kararı verdirttiğini, böyle bir kabulde kendini iyi hissedeceğini ve travmayı atlatmada kolaylaştırıcı olacağıyla yüzleştik. Kaçarımızın olmadığı ortadayken, çocuk yapmanın bizi zorluklarla dolu bir yolculuğa çıkaracağının da bilincindeydik.
Cahit Sıtkı’nın şairane; Yaş otuz beş, yolun yarısı eder! saptamasını geçmiş olman; kaygılarımızı çoğaltan, endişeleri ruhumuza zerk edendi. Ancak mesleğine âşık kadın doğum doktorumuzu samimiyet testimizden geçirince; selamete ereceğimizin inancını duyumsadık. Zorunlu hamileliğin; fizyolojik olduğu kadar ruhsal ağırlığın zorluğunu da omuzlarına yükledi. Kusmaların, bulantıların, iştahsızlığın, anlık ter içinde kalmaların, halsizliklerin, kaygı ve korkuların ile endişelerin… seni çökertenlerdi. Hamileliğin ne olduğu gerçeğini henüz öğrenmemişken, kısa süreli askerliğe alınmam; kâbusumuz oldu. O ayrılık; vicdanıma hesap verememenin derin acısını yaşattı. Ömür gibi geçen günler sonrasında geldiğimde; güçlü, iradeli, zorluklarla baş etmeyi ilke edinmiş, hamileliği ve yaşadıklarıyla barışık, canıyla can kattığına sevdalı, umudu büyütmüş haline şaşa kaldım. Evet, süreçten kaynaklı sıkıntıların vardı, çokluktular, bunları çıplaklıklarıyla görüyordun, ama umurun değildi. Eve dair omuzladığın yükünü üzerinden alsam da, bedenin ve ruhuna el erdirememenin çaresizliğindeydim. Seni, alışıldık günlere döndürememe kifayetsizliğinde; vicdanımla hesaplaşıyordum. Çocuk yapma kararı baskın tavrımın diyet çıkmazındaydım. Sıkıntılarını duyumsayıp da yükünü paylaşamamak ne bahtsızlıktı! Empati, fizyolojik sıkıntılarını hissetmeme kılavuzluk etse de, bedenen sen olamıyordum ki! Sen ve kadın olamamak, anneliği önceletmiyordu bana. Annelik, düşünülenin ötesinde yücelikti vesselam! Zor ve tehlikeler sınırındaki can içinde can yaşatma evresinde tek şiarımız; sağlık içinde esenliğe ulaşmandı. Bu odaklanma, zamanın ruhuna yayılan hazırlıkları da erteletmişti bize. Doğumun yaklaştığı ikazını doktorundan alınca; günler kalmış dini bayram sonrasında hazırlıklara el atma kararını aldık. Bebek için alış-veriş, hastane günleri için hazırlık, derlenip toparlanma planında; son iki haftayı da, ayaklarını uzatıp dinlenmene ayırdık. Evde yapılan hesap çarşıya uymaz sözümüz var ya, onu doğrulayan gelişmeyle tepe taklak olduk.
Gelenek ve göreneğin yaptırımında, bayram öncesi ve bayram, yorucu ve sıkıntılıdır! Bizdeki ev temizliği, bayram ve kızımızın alış-verişi, mezar ziyaretleri, konuk ağırlama ve uğurlama, büyükleri ve komşu ziyareti… o hamile halinin kaldıracağı yük değildi. Bu bili düşüncesiyle sana iş yaptırtmadım, ama senin istek ve arzu tayın ediciliğindeki uzun süre ayakta kalmaların, kızımızın olur olmaz isteklerine seni koşturtması; günleri sayılı hamileliğinde yorucuydu. Bayramın üçüncü günü yorgunluğunu dillendirirken, o gün yemeğe gelecek kalabalık akraba misafirlerimiz; seni bizar etmişlerdi. Bir hay huy içinde sohbetler edildi, yemekler ve meyveler yendi, kahveler, çaylar içildi ve gidildi. Ben mutfağı toparlarken, salondan; Bana bir şeyler oluyor! Benden bir şeyler akıyor! bağırtına koşturdum. Doğum sancının olmadığı, doğuma da en azından altı haftanın kaldığı var sayılan bu ani gelişme neyin nesiydi? Doktorunu aradım, tarif ettin, anlatın. Korkulan durum olmadığı, hastaneye gitmenin elzem olduğu, hastaneyi arayacağını, durumu onlara anlatıp müdahaleyle normal doğum gününü amaçladığının izahını yaptı. Komşumuz, şehrin diğer ucunda olan kadın doğum hastanesine yetiştirdi bizi. Kapının önündeki kalabalığı yararak girdik ve kapı nöbetindeki görevliye adımızı anınca, asistanı çağırdı. Asistan, hikâye alma gereği duymadan, getirttiği tekerlekli sandalyeyle polikliniklere uğramadan doğrudan doğumhane kapısına çıkarttı seni. Gelişmeyi kavrama çabasındayken göz göze geldik. Söze yeltenecekken, kapı açıldı ve seni içeri aldılar. Neler oluyor, ne yapmaya çalışıyorlar şaşkınlığımda suskunlaştım! Beş dakika geçmedi kapı açıldı, hemşire; kendisi için sıradanlaşmış bir görevi yapma edimiyle elindeki siyah poşeti, Eşinizin elbiseleri! sözüyle kucağıma itti. Şaşaladım! Bu, ne olduğu, nereden geldiği seçilemeyen vurgundu. O ara, gaipten duyuyormuşçasına; Eşiniz doğuma alındı… Doktoruyla iletişim halindeler… Gerekenler yapılıyor… işittiklerimle kapı adeta yüzüme patladı. Elimde siyah poşet, ayaklarımdan çivilenmişim betona. Poşetin yükü esasından da ağırdı! Bir gelgitlerdeydim… Saç telimin kökünden tırnağımın ucuna tere boğuluyordum. Şakak dövülüşlerim beynimde zonkluyor ve nefesim kesiliyordu. Karanlıklardaydım! Korkunç derin kör kuyulara çekiliyordum. Sarmal, kör ve dipsiz yutaçtaki sonsuz boşlukta süpürülüyordum. Kulaklarıma vuran haykırışlardan; Doktoru doğum demedi… Vedalaşmadık… Burada beklediğimi söylemedim… isyanlarımı işitiyordum. Çakımı ve sönümü hesapsız ışık kaymaları dehlizinde, Vedasız ayırdılar… Tutamadım ellerinden… Yanındayım, seni seviyorum diyemedim… hayıflanma çaresizliği yürek sökümünde, kapkara kara delik girdabı sonsuzluğuna çekiliyordum. Bir el veren, gören, duyan yok muydu?..
Yusuf SAĞLAM







