Beton Yığınları Arasında Memleket Sofrası: Aidiyetin Dönüşen Çehresi!
Beton Yığınları Arasında Memleket Sofrası: Aidiyetin Dönüşen Çehresi!
Büyük şehirlerin o hiç dinmeyen uğultusunda, başınızı hangi sokağa çevirseniz bir tabela çarpar gözünüze. Kimi zaman uzak bir dağ köyünün, kimi zaman tozlu bir Anadolu ilçesinin adını taşır bu tabelalar. Metropolün soğuk ve gri betonları arasında, sanki birer sığınak gibi filizlenen hemşeri derneklerinden bahsediyorum. Hani o kapısından içeri girdiğinizde demli bir çay kokusuyla birlikte çocukluğunuzun geçtiği o yaylanın serinliğini, o toprağın kokusunu aradığınız yerler…
Aslında her şey, ne kadar da saf ve insani bir niyetle başlıyor, değil mi? İnsan, doğup büyüdüğü topraklardan kopup bu devasa “yabancıya” geldiğinde, tutunacak bir dal, aşina bir yüz arıyor. O ortak şivenin samimiyetine, bayram sabahlarının o bildik telaşına duyulan hasret, bu yapıların harcını oluşturuyor. Bir omuzdaşlık hikâyesi bu; gurbeti sılaya çevirme çabası.
Ancak son yıllarda, bu güzelim hikâyenin sayfaları biraz karışmaya, o saf heyecan yerini başka hesaplara bırakmaya başladı. Üzülerek şahit oluyoruz ki; memleketinin tozuna yıllardır ayağı değmemiş, bağı sadece nüfus cüzdanındaki o satırla sınırlı kalmış bazı isimler için bu dernekler, birer “güç aracı” haline dönüşüverdi. Bir bakıyorsunuz, o samimi dayanışma sofrası gitmiş; yerine kişisel prestijlerin yarıştığı, siyasal basamakların birer birer tırmanıldığı soğuk birer temsil ofisi gelmiş.
Oysa bu yapılar kağıt üzerinde “demokratik kitle örgütü” diye tanımlanır. Ama gelin görün ki, gerçek hayat her zaman kitaptaki gibi akmıyor. Derneğin tabelası bir yöreyi temsil etse de içerideki ses bazen sadece sosyal ya da ekonomik sermayesi güçlü bir avuç insanın yankısına dönüşüyor. Sosyolojik bir pencereden baktığımızda, bu durum aslında göçle şekillenen o sancılı kentleşme sürecimizin bir aynası. Kırsaldan kente, heybesinde umutlarla gelen o insan, yabancılaşma korkusunu yenmek için bağlarına sarılıyor. Fakat tam da bu noktada, liderlik ilişkileri bazen o kadar sağlıksız bir zemine oturuyor ki, dernek toplumun ortak paydası olmaktan çıkıp kişisel bir nüfuz alanına hapsoluyor.
En can yakıcı olanı da ne biliyor musunuz? O eski, hesapsız kitapsız samimiyetin zedelenmesi… Eğer bir dernekte insanlar, bir davetteki yerlerine, başkana yakınlıklarına veya “hatırlı” olma derecelerine göre sınıflandırılmaya başlanmışsa, orada “birlik” ruhu çoktan terk-i diyar eylemiş demektir. Dayanışma, sadece cafcaflı bir tabelada asılı kalan bir slogana dönüşür o vakit.
Şunu hiç unutmamalıyız; insanların o güzelim köylerini, anılarını geride bırakıp yollara düşmesinin arkasında çok derin ve insani sancılar vardı. Bir lokma ekmeği alın teriyle kazanma kavgası, çocuklarının kendinden daha iyi bir eğitim alması hayali… Göç eden için memleket sadece bir coğrafya değil, ruhun nefes aldığı bir duygu atlasıdır. İşte bu yüzden, bu kadar hassas bir duygunun kişisel egolara veya siyasi ikballere meze edilmesi, sadece o kurumlara değil, toplumun birbirine olan sarsılmaz güvenine de darbe vuruyor.
Bugün metropollerde derneklerin sayısının artması bir başarı kriteri değil aslında. Asıl mesele şu: O dernek hala o yörenin adıyla ve kültürüyle mi anılıyor, yoksa zamanla başındaki kişinin adıyla mı özdeşleşiyor? Bir yapının ruhunun ne kadar sağlıklı olduğunu anlamak istiyorsanız, bu soruya verdiğiniz cevaba bakın.
Gerçek bir sivil toplum duruşu, isimlerin gölgesinde kalmayan sarsılmaz ilkelere dayanır. Odakta sadece toplumsal fayda, kültürel mirasın korunması ve gerçek bir el birliği olmalıdır. Kişisel hırslar, kurumsal kültürün önüne geçtiği an o yapı özünden kopar, ruhunu kaybeder.
Netice itibarıyla hemşeri dernekleri, eğer doğru kurgulanırsa modern hayatın en güvenli limanlarıdır. Ancak bu limanların fırtınalarda yıkılmaması için; şeffaflık, dürüstlük ve toplumsal yarar o kapıdan içeri giren her şeyden daha üstün tutulmalıdır. İşte o zaman bu yapılar, sadece birer tabela olmaktan çıkar; yeniden özlediğimiz o gerçek paylaşım sofralarına dönüşür.
Hasan Dede
Eğitimci / Sosyolog







