Yazar Nuray Aslan- Ağızda Kalan Toprak
Ağızda Kalan Toprak
Sabah, köyün üstüne henüz güneş doğmadan uyanırdım. Gün, adını söylemeden yüzüme dokunmuş, uykunun yumuşak perdesi gözlerimden çekilmeden, annemin sesi avlunun taş duvarlarında yankılanırdı. O, tandırın başında hamur yoğurur; unun içinde kaybolmuş elleriyle görünmeyen bir niyaza biçim verirdi. Ben testiyi alır, suya doğru yürürdüm; susuzluğum yalnız suya değil, içimde adı konmamış bir çıkmaza yönelirdi.
Avludan dereye giden yol uzun değildi, ama her seferinde biraz içime doğru yürür, yolumu uzatırdım. Sabah taşların üstüne sıcaklığını bırakmadan, içimde geceden kalmış bir serinlik benimle birlikte gelirdi. Testiyi taşırdım; asıl ağırlık içimde, adını bilmediğim bir yerde dururdu. Dereye varmadan önce kendi sessizliğimden geçmek, yolun kendisi olurdu. İnsan bazen en yakın suya bile kendinden geçmeden varamazdı.
Dilek ağacının kurdeleleri alnıma değdikçe, hayallerimizin uzanan kolları beni içine çekerdi; ürperirdim. Rüzgârda savruldukça kuşlara benzer, dalların arasından geçer, göğe doğru çoğalırlardı. Rüzgâr onları savurdukça, içimden hafiflerdim. Renkler göğe uzanır, ben de gözlerimle onlara katılırdım. Her renk bir dileğin, içimde kalmış bir sesin devamı gibiydi.
Dereye vardığımda yüzümü suyun serinliğine bırakırdım. Suya eğildiğimde yalnız yüzümü değil, içimde biriken şeyi de bırakırdım. Su, hafızanın en dürüst aynasıydı; neyi unutmak istesem, o bana yeniden hatırlatırdı. Ellerimi suya daldırdığımda soğukluk parmak uçlarımda dolaşır, damarlarıma kadar yürürdü. O an içimde sessiz bir teslimiyet doğardı. Çok eski bir tat dilimin ucuna kadar gelirdi; hatırlanmayacak kadar küçük, unutulmayacak kadar derin bir duygu içimde yavaşça çözülür, sonra yeniden yerini bulurdu. Bir anda ağzımda belirenin yalnızca su olmadığını anlardım; eski bir toprak, sessizce geri dönüyor, dilimin üstünde yerini yeniden buluyordu.
Evin önünde tezekler güneşi beklerdi. Biz kışın ateşini yazdan biriktirirdik. Küçük şeylerdi; ama içimde adı olmayan bir yeri yavaşça büyütürlerdi.
Dağın yamacındaki kil parçasına giderdim; içime açılan, benim gizli kapımdı. Kili parmaklarımda ezer, kokusunu içime çeker, dilimin üstüne bir parça bırakır, gözlerimi kapatırdım. Tadı önce tatlıya benzer, sonra yavaşça acıya dönerdi. Toprakla aramda sözsüz bir anlaşma vardı: ben onu yutar, o beni saklardı. O tadı dilimde tutarken acele etmezdim. Sanki toprak, kendini birden değil, yavaş yavaş bana doğru açardı. Önce çocukluğuma benzeyen bir şey dokunurdu içime; sonra ondan da eski, benden de eski bir duygu yer değiştirirdi. İnsan bazen en çok, adını koyamadığı, kendine bile yabancı gelen bir yerde kendine yaklaşırdı. O an anladım: toprak yemek yalnız açlık değildi. İnsan bazen yaşayabilmek için kendini yeniden toprağa gömmek isterdi. Ben de ellerimi toprağa gömerdim; onunla konuşur gibi, kendimle barışır gibi. Toprak, dilimin üstünde eridikçe içimde saklı kalmış hayatlar yavaşça çözülürdü. Her nefeste kalbime yürür, içimde görünmeyen bir yol açardı.
Akşam olunca erkekler kahveye gider; evde kalan sessizlik yavaşça kadınların omuzlarına inerdi. Tencerenin başında duran kadınlar, geceyi ağır ağır, sabırla karıştırırdı. Ellerinde un, içlerinde susarak büyüyen bir ağırlık vardı. Kız çocukları tarlada büyür, anneler sessizce küçülürdü. Biz çocuklar o sessizliğin içine sığınırdık.
Güzellik, hayatın açıkta bıraktığı yerlerde dururdu. Tandırın kokusu yalnız ekmeğe değil, içimde üşüyen bir yere sinerdi. Annemin ellerine bakardım. Güzellik yüzlerde değil, eksilmeden taşıyabilen ellerde saklıydı.
Yıllar geçti; köyün tozu gözlerimde, suyun sesi kulaklarımda kaldı. Ben büyüdüm, ama çocukluğumun kokusu yerinden oynamadı.
Bir gün kendimi rıhtımda buldum. Bir gemi sessizce kıyıdan çözülüyordu. Ardında kalan boşluk içime yerleşiyor, ben sanki kendimden uzaklaşana el sallıyordum. Gitmek bazen bir yere varmak değil, bir yerden eksilmekti.
Toprak, benim unuttuklarımı bile hatırlıyordu. Bazı şeyler insanın içinden çıkmaz; yalnızca yer değiştirir.
İçimde bir sancı kaldı. Sessizdi, ama yerini bilirdi. Ama hiçbir zaman gerçekten gitmezdi.
Ben hatırlarım: bir zamanlar kil yemiş bir kızdım.
Derler ki, o kil yemiş kız hâlâ dağlarda gezer. Rüzgâr saçlarını savurur, toprağa dokunur. Çünkü bazı çocuklar büyümez; yalnızca zamanın içinde yer değiştirir.
Nuray Aslan 2024








Selamlar
Hoş geldiniz sevgili memleketlim.
Memleket sevdamız rüzgarla birlikte çoğalıyor
Kalemine sağlık Nuray Hanım.İnsan bazen yaşayabilmek için kendini yeniden toprağa gömmek ister cümleniz, aidiyet duygusunun en çıplak halini özetlemiş. Toprak yemek burada sadece bir çocukluk alışkanlığı değil,sanki dilsiz kadınların, tarlada büyüyen kız çocuklarının ve içine susan insanların ortak bir sessiz çığlığı gibi işlenmiş. Metnin içindeki o güzel tat okurken damağımıza kadar geliyor. Çok nahif ve derin bir anlatım.
Ne güzel okumuş, ne incelikle duymuşsunuz…
Tam da dediğiniz yerden geçiyor aslında; o kil ismindeki toprağı ben yedim, tadı da toprağı da içimde kaldı. Belki bu yüzden yazarken yalnız bir çocukluk alışkanlığını değil, dişlerimin arasında kalan zamanı, suskunluğu, yoksulluğu ve aidiyetin en çıplak hâlini de taşıyorum.
Yolculuğum dere tepe sürdü; hem memleketin içinden geçtim, hem kendimin. Bazen insan nereye giderse gitsin, dişinde kalan küçücük bir taş iziyle anlıyor nereden geldiğini. O iz silinmiyor; dile, damağa, kalbe yerleşiyor.
Sözlerimde o tadı duymanız, benim için çok kıymetli. İçimde kalan o toprağı sizin de böylesine derinden duymanız, yazının gerçek yerine ulaştığını hissettirdi. Çok teşekkür ederim. Sevgiler.
yüreğine, kalemine sağlık canım Nuray. Çok güzel bir yazı.
Canım Güzin,
Kalemin gördüğü kadar değil, hissedildiği kadar kıymetli olduğunu yeniden hatırlattın.
sevgiyle kal Can kadın🌱
Akşam olunca kadınlar kahveye gider; evde kalan sessizlik yavaşça erkeklerin omuzlarına inerdi.
ve çok güzel olurdu😊
Akşam olunca roller değişir sanki…
kadınlar nefes alır, erkekler sessizlikle tanışır.
Evde kalan o ince sessizlik,
yavaşça omuzlara iner;
insan ilk kez fark eder
bir evin yükünün çoğu zaman
söylenmeden taşındığını.
ve o an…
sessizlik bile biraz öğretir 😊
belki…