
Ben bir evim…
Duvarlarım uzun süren bir ayrılığın içinden örülmüş. İçimde yıllardır tamamlanmamış nefesler, yarım bırakılmış cümleler, söylenemediği için zamanla ağırlaşıp duvarların içine çöken korkular dolaşıyor. Bana yaslanan herkes yalnız bedenini değil, taşıyamadığı hayatını da bana bırakıp gidiyor ve burada hiçbir şey gerçekten kaybolmuyor. Yalnızca sessizleşiyor, ağırlaşıyor, sonra yavaş yavaş duvarlarımın içine çekiliyor.
Perdelerim yıllardır yarı aralık duruyor ama ışık görünmeyen bir yere çarpıp geri dönüyor sanki. Sabah oluyor ama odaların içine kadar ulaşamıyor. Geceler birbirinin içinden geçerek çoğalıyor, içime çöken uzun bir yalnızlık gibi ağırlaşıyor. Zaman burada akmıyor artık; kirli tabakların üzerinde, unutulmuş battaniyelerin kıvrımlarında, kurumuş süt lekelerinde, boğazında ağlamayı bekleten insanların nefesinde birikiyor.
Onlar ay ışığında birbirine yaklaşmaya çalışan iki yabancı gölge gibiydi. Birbirlerine dokunmak istedikçe aralarındaki karanlık büyüyor, aşk ise hep biraz dışarıda, biraz yabancı, evin içine giremeyecek kadar uzakta kalıyordu.
Sevdiğini göğsüne bastırdıkça koruduğunu sanıyor insan. Oysa bazı korkular sevgiden önce büyüyor; nefesin içine yerleşiyor, sonra aynı sevginin içinden geçerek onu yavaş yavaş eksiltiyor.
Geceler sevgisiz gebeliklerin üstüne kapanırken odaların içinde görünmeyen hayaletler dolaşıyor. Öfke dolu şehirlerde sevdiğini harf harf yazıyor insan; kaç geceyi sabah ettiğini unutacak kadar bekliyor, dinlediği şarkılar, uykusuzluğu bir yerden sonra sevgiyi anlatacak kelime bulamadığı gibi, acıyı anlatacak dili de kaybediyor.
Üçü aynı odanın içinde yaşıyor ama ben onları birbirlerine yaklaştırmayı bir türlü başaramıyorum.
Bazı evler karanlığı daha çok büyütüyor. Dışarıdaki aydınlığı bile içeri almıyor.
Kadın sırtını bana yaslayarak oturuyor; kucağında çocuğunu, kendinden geriye kalan son parçayı taşıyor sanki. Bir zamanlar aynı duvara başını yaslayıp uzun uzun susabilen o kadın şimdi yavaş yavaş içine çöküyor.
Sofi’yi göğsüne her bastırdığında onu koruduğunu düşünüyor, aslında korkusunun içine biraz daha çekiyor.
Kucağında Sofi küçücük bedeniyle annesinin göğsüne tutunuyor; elleri sanki düşmemek için yüzüne dayanıyor, kendine görünmez bir sınır çiziyor. Annesinin sütünü içerken yalnız açlığını değil, korkusunu, uykusuz gecelerini ve içine çöken karanlığı da yudumluyor.
Kadının eli bebeğin sırtında dolaşıyor, sonra kendi karnını yokluyor; geri dönmeyecek bir bütünlüğü arar gibi. İçinde kalan boşluk öyle büyüyor ki, kendi bedeninin içine sığamıyor artık.
Adam kapının eşiğinde duruyor, elleri boşlukta; Sofi’ye dokunmasa tamamen kaybedecekmiş gibi korkuyor. Kapının eşiğinde asılı kalıyor elleri.
Bir zamanlar bu ev onun ayak seslerini tanırdı. Geceleri dönüşünü hisseder, duvarlarımın içindeki sessizlik hafiflerdi sanki. Şimdi aynı ayak sesleri içeriden kovulmuş bir yabancının sesi gibi yankılanıyor koridorlarımda.
Kendi içindeki boşluk büyüdükçe sesi de içimden uzaklaşıyordu.
“Bebeği alabilir miyim?” diye sorduğunda sesi gelip duvarlarıma çarpıyor; kadın Sofi’yi daha sıkı bastırıyor göğsüne, oda ağırlaşıyor, süt kokusu, korku, uykusuzluk, ertelenmiş hayaller ve söylenmemiş cümleler birbirine karışıyor. Kadının nefesine sinen korku odanın içinde büyürken, Sofi nefes almakta zorlanıyor ama başını çekmiyor annesinin göğsünden; sütle birlikte annesinin eksikliğini de içine çeker gibi içiyor, ama içindeki boşluğu dolduramıyor. Gözyaşları kulağının kıyısından boynuna akıyor; ikisinin arasına karışıp kuruyor sonra, silinmeyen izlere dönüşüyor.
Babasının eşikte bıraktığı boşluk yıllar sonra Sofi’nin içinde yeniden açılıyor.
Koridorun karanlığında unutulmuş bir bebek battaniyesi duruyor; mutfakta yarım bırakılmış tabaklar, kurumuş lekeler, yıkanmamış bardaklar ve içeri sinmiş ağır bir koku bekliyor. Parmaklar duvarlarımda dolaştığında zaman sertleşiyor; duvarlar artık kireç tutmuyor, musluktan damlayan su yorgunluğumu büyütüyor.
Her dağınıklık bir tükenişin izi, her sessizlik yarım kalmış bir cümlenin yorgunluğu.
Kadın hâlâ aynı yerde oturuyor, Sofi yine göğsünde, aralarında görünmeyen bir duvar büyüyor. “Beni yalnız bırakma, Mari” demek istiyor adam, ama sesi yalnızca kendi içindeki karanlığa değiyor.
Ben onları birbirine yaklaştıramıyorum. Aralarındaki karanlık benden de büyüktü.
Evin kalbi yavaşlıyor artık; önce nefesler değişiyor, sonra odaların kokusu, sonra insanların birbirine bakışı ve bir süre sonra aynı masanın etrafında oturanlar bile birbirine yabancılaşıyor. Bu köye birlikte geliyorlar, kalabalıktan uzaklaşırken birbirlerinden de uzaklaşıyorlar yavaş yavaş; perdeler hep kapalı kalıyor, ışığın önünü kesen kalın bir karanlık büyüyor odaların içinde ve gecenin güne karıştığı saatlere tanık olamıyorlar artık.
Sofi doğuyor…
Sessizce, ağlamadan. Hiçbiri ağlamıyor.
Üçü aynı odada yaşamaya devam ediyor ama artık üç ayrı hayat kalmıyor geriye; birbirine değmeden süren üç yalnızlık kalıyor yalnızca. Odanın her köşesinde terk edilmişlik bekliyor, söylenmeyenler saklanıyor, sustukça içimde büyüyen karanlığı ağırlaştırıyorum.
Sonra adamın ayak sesleri seyrekleşiyor. Kadın perdeleri açmıyor artık; ev önce sessizleşiyor, sonra kokusu değişiyor. Ayrılık önce eşyaların yerini bozuyor; bardaklar yarım kalıyor, kapılar daha uzun aralıklarla kapanıyor, odalar birbirinden uzaklaşıyor ve bir gün aynı masanın etrafında oturanlar bile birbirine yabancılaşıyor. Kadın artık kimi sevdiğini, kimi kaybettiğini ayıramıyor; acılar yüzlerini birbirine karıştırıyor.
Sofi büyüyor ama hiçbir şeyi unutmuyor; korkularıyla birlikte kendi yarasının içine saklanmayı öğreniyor. Yıllar geçtikçe sesi annesinin sesine benzemeye başlıyor, kendi çocukluğunun nefesi yeniden uyanıyor.
Yıllar sonra Sofi geri geliyor, yeniden kapımı açıyor. Kucağında kendi bebeğiyle, ağır ağır yürüyerek, acele etmeden, sanki çocukluğunun içinden yeniden geçiyormuş gibi içeri giriyor; yıllardır duvarlarıma sinmiş o eski süt kokusu yeniden genzine doluyor. Oda hâlâ aynı karanlığı taşıyor içinde. Perdeler aynı ağırlıkta duruyor. Sessizlik bile yer değiştirmemiş.
Annesinin oturduğu yere oturuyor ama sırtını bana yaslamıyor; aramızda görünmeyen bir boşluk bırakıyor. Çocuğun sıcak nefesi boynuna vuruyor hafifçe ve Sofi bebeğini göğsüne çekerken annesinin elleri karışıyor ellerine; parmaklarının arasındaki korku tanıdık, yıllarca değişmeyen o süt kokusu gibi.
Kapıya geldiğinde dışarıdaki rüzgâr yüzüne çarpıyor, bebeğinin kokusu saçlarının arasına karışırken derin bir nefes alıyor Sofi. İçindeki karanlık tamamen dağılmıyor; onu kendinden kalan bir iz gibi kabulleniyor, çocuğunun kaderine geçirmemeye karar veriyor.
Sofi rüzgârla birlikte bebeğinin kokusunu yeniden içine çekiyor.
Sonra gidiyor.
Kapı kapanıyor.
Ama arkasında, duvarlarımın arasında, hâlâ ekşimiş o süt kokusu yaşamaya devam ediyor.
Yazar Nuray Aslan








Geçmişte yaşanan korkuların ve mutsuzlukların bir evin duvarlarına nasıl sindiğini anlatan sarsıcı bir hikaye. Adeta duvarların dili olsa da konuşsa dedirten bu anlatım, ailesinden devraldığı karanlık mirası kendi çocuğuna aktarmama çabasını sade bir dille özetliyor.Kaleminize ve emeğinize sağlık.
Çok teşekkür ederim Hasan Bey.
Bazen insan yalnızca kendi karanlığını değil, kendisine bırakılmış sessizlikleri de birlikte taşır. Zaten insan çoğu zaman suskunluğun arasından biçimlenir; onu asıl ifade eden, konuşulanlardan çok, içinde biriken ve kendine yol arayan hislerdir.
Yazarken en çok bunu düşündüm; insan, kendine geçen acıyı fark ettiğinde onu dönüştürebilir mi?
“Duvarların dili olsa konuşsa” hissini içinizden geçirmeniz benim için çok kıymetli. Çünkü o evde aslında yalnız insanlar değil; suskunluk, korku ve hafıza da duvarların içinden yaşıyordu.
Değerli yorumunuz ve inceliğiniz için teşekkür ederim.
Aslında her birimiz, tıpkı bu ev gibi, içine çocukluğundan kalanları, sustuklarını ve ailesinden devraldığı o görünmez mirasları sığdıran birer hafızayız. Kimsenin görmediği iç odalarımızda hepimiz kendi yarım kalmış cümlelerimizi ve geçmişin silinmeyen izlerini taşırız. iyi özetlemişsiniz.
Belki de en ağır miraslar görünmeyenlerdir;
sesini çıkaramayan suskunluklar, tamamlanmamış sevgiler, içimizde yıllarca kalan o yarım cümleler…
Hepimiz biraz kendi iç odalarımızda yaşıyoruz aslında. Değerli yorumunuz için teşekkür ederim
Sevginin şefkatle değil, korku ve yabancılaşmayla ilmek ilmek örüldüğü bu evde ruh, geçmişin yükünden ancak o kapıyı bir daha açmamak üzere kapatarak özgürleşebiliyor.
kaleminize sağlık.
“Karanlığın Evi”nde anlatmak istediğim yabancılaşma süreci biraz da buydu; insanın bazen en büyük yabancılığı kendi evinin içinde yaşaması…
Bazı kapılar insanın içine kapanıyor.
Ve bazen özgürleşmek, o karanlığın içinden çıkıp ardına bakmadan yürüyebilmekle mümkün oluyor.
İnceliğiniz ve yorumunuz için teşekkür ederim.