
Toprak hiç seçici değildi, mükemmelliğe bakmaksızın, gülüyle – dikeniyle her şeyi bir bütün olarak bağrına basıyor. Evet, erdemli olan insanın varlık nedeni de seçici olmak değildi, hep eksik, kusurlu oluşunu sever. Yeni bir günde, düştüğü yerden tekrar kalkmak için, gördüğü bu çoklu pencerede sevecek birilerini, umut edecek bir şeylere sarılır. Yaşam koşullarından ötürü, yaşadığımız yerleri hiçbirimizin seçemediği de, işin bir başka boyutu. Nerede olursa olsun, bir mezar yeri seçmediğimiz de doğrudur. Bir yaprağın dalından düşmesi de bize doğanın bir parçası olduğumuzu hatırlatır. Kısa ömürlü oluşu ne kadar da gerçekçi, doğrudan doğruya dört mevsimin bir parçası. Tıpkı yerden biten bir otun hava aldığı her koşulda, her yerden bitmesi ne kadar da geçici. İşte her gün üzerinden yürüdüğün kaldırım taşlarında boy vermiş yemyeşil. En altta bir karıncanın tek başına buğday tanesini taşıması, kolektif güçten bir haber, topraktaki telaşı da yalnız ve güzel. İnsan eliyle mevsim normalleri üzerinde seyreden beş on derecelik artı bir sıcaklık: birkaç tane kedi yavrusu, varoluşların kapı önlerine konan, plastik su kaplarına kafalara daldırıp çıkarıyorlar. Yapılacak bir şeyler her zaman vardı, kanatları olsa mutluluktan uçacaklar, var olana biraz saygı yeterli. Onlar farkında olmazsa da, günü birlik bu pratiği yapanların, gözlerindeki mutluluk adeta okunuyor. Mili ve yerli semboller kadar, açlığın hiçbir zaman insanları bir araya getirmediğini bu kapitalist sistemde, her gün yeniden öğreniyoruz. Mili ve yerli semboller kadar, açlığın hiçbir zaman insanları bir araya getirmediğini bu kapitalist sistemde, her gün yeniden öğreniyoruz. Paylaşmak, dokunmak zor bir mesel olsa da, güzelliğin ve sevdiğimiz şeylerin bir anlamı vardı. Gerçek yaşamın taa kendisi, ne kadar da bize benziyor değil mi? Toprağı bir soluk havalandıran solucanın taşla olan dostluğu da orada, ayrık otlarıyla boy vermiş, yağmur sonrası yaşam belirtisiyle bir kez daha havalanıyor. İşte görebilirsen bir taşın, bir solucanın varlığı da orada duruyor, dokunabilirsin. Körü körüne bir şeye inanmaya gerek yok, kendi acı ve sevincimizle doğanın bir bileşeniydik…
Evet, bu kaçıncı iç sızlayışlarım. 1966 Varto depreminden sonra her aileden olmasa da, okuma yazması olan insanlarımızın büyük bir bölümü 1968 yılında Almanya’ya işçi olarak gönderildi. Dördüncü kuşağımız olan anne ve babalarımız doğduğumuz toprakların birkaç göz uzağında, ikinci doğa dediğimiz herhangi bir toprakta, ebedi mekânlarda toprağa emanet edilmesini evrensel bir kompozisyon içerisinde görmek de doğru bir gözlem olarak önümüzde duruyor. Hayatın akışı içerisinde, doğarken doğduğumuz topraklara, burada kalacağımıza dair bir sözümüz de yok. Yoksulluktan ötürü, dünyada adım atmadığımız çok az yer var. Çünkü annelerimiz ve babalarımızın da birçoğunun öleceği yeri biz ardıllarının belirlediğinden haberleri yoktu. Eksik bir tarafımız, kusurlu ama oldukça güzel. Yine parçası olduğumuz doğal bir dünyada, farklı coğrafyalarda yeni şeyler görmeye devam ederiz. Ve başka yerlere gittiğimiz sürece, zihnimizi meşgul eden var olma nedenimizle hep burada kalırız. İkinci doğa biraz daha bekleyebilir…
Ali Şeker







