
Toprağın Altında Kalan Ağıt
Varto Depremi, 19 Ağustos 1966
O sabah da her sabah gibi başlamıştı; tandır yakılacak, hamur yoğrulacak, çocuklar kapı önünde birbirine seslenecekti. Yoksulluğun içinde bile hayatın küçük bir nizamı vardı; bir tas suyun sesi, bir çocuğun gülüşü, tandıra atılan ilk odun, dünyanın hâlâ yerinde durduğuna inandırıyordu insanı.
Evin erkekleri tek beyaz gömleklerini son düğmesine kadar ilikleyip ceketlerini omuzlarına alarak çarşının yoluna karışıyordu. Sararmış parmaklarının arasında Bitlis tütününe sarılmış sigaralar ağır ağır yanıyor, dumanları sabahın serinliğine siniyordu. Yüzlerinin açıkta kalan yerleri, o büyük memleket elleri, toprağın koyu tenine benziyordu; sanki yıllardır aynı rüzgârın, aynı yoksulluğun, aynı ekmeğin içinden geçerek sertleşmişlerdi.
Az konuşan, yere bakan, çok çalışan bir kuşaktı.
Annem tandırın başında, ateşin ağzına eğilmiş, ekmek kokusunu avlunun taşlarına usulca dağıtıyordu. Hamurun üstüne örtülen bez sabahın serinliğiyle hafifçe kabarıyor, tandırdan yükselen sıcaklık evin duvarlarına yayılıyordu. Her şey yerli yerindeydi; su, ateş, hamur, taş… Dünya, o sabah da eski düzenini sürdürecekmiş gibi akıyordu.
Çocukların dünyasında evler yıkılmazdı; anneler tandırın başından eksilmez, kapılar akşama kadar açık kalırdı.
Sonra yer, içinden kırıldı.
Önce tandırın ateşi delirdi; alev, ağzından dışarı fırlayacak gibi kabardı. Duvarın gölgesi kendi yerini unuttu, taşlar birbirine vurdu, kapı artık hiçbir yere açılmıyordu. Gökyüzü geri çekildi. Ağır bir toz sabahın üstüne kapandı. Çocuk sesi, taş sesi, ateş sesi, toprağın kör sesinde birbirine dolandı.
Toprak ikiye ayrıldı; yer yarıldı, altında bekleyen korku evlerin içine sızdı. Annemin arkasında devrilen tandır, dökülen su, kırılan kapı kaldı; kollarında ise hayata tutunmaya çalışan iki nefeslik sıcaklık. Bir ağıt, eksilen nefeslerin arasından usulca yükseldi; kapı aralarından, yıkılmış duvar diplerinden, tandırların külüne sinmiş sabahlardan geçerek bütün köye yayıldı. Toz, dilin üstüne çöktü; insanın içindeki söz ağırlaştı. Sesler boğaza varmadan toprağın karanlığına karıştı.
Hayat, o gün toprağın altında sustu.
Rüzgâr yıkılan taşların arasında soluksuz kaldı. Tandırın ağzına kül dolmuştu. Su çoktan toprağa karışmıştı. Hamurun üstündeki bez kıyılarını aşmış, kenarlarından sessizce yayılmıştı. Ev, yıkıntının içinde bile o sabahı bırakmamıştı; suyun izi, hamurun taşan kenarı, külün suskunluğu olduğu yerde duruyordu.
Varto o gün, yaşanmamış hayatlardan eksildi.
Biz yokluğa alışkındık; açlığa, yorgunluğa, kedere… Ama hiçbir yokluk, eksilen bir nefes kadar yakıcı; bir annenin kollarında ağırlaşan o boşluk kadar derin değildi.
Sonra toprağın içinden küçük bir kumaş ucunun gölgesi göründü…
Bir çocuk evin sabahından eksildiğinde, bütün köy onu kalbinde taşır.
O günden sonra ateş de başka yanmaya başladı. Annem odunları artık acele etmeden dizdi; alev yükselmeden uzun uzun içine bakar, elindeki ince dalı sessizce ateşin ortasına bırakırdı. Annem o günden sonra hiçbir şeyi tek başına yapmadı; hamuru yoğururken de, suyu taşırırken de, ateşe bakarken de ablam onun içinde bir yerde duruyordu.
Ev onunla birlikte susar; ateş bile eksilen sesleri külün içinden geri çağırmaya çalışırdı.
Bazı sabahlar çeşmenin suyunu taşırırdı. Toprağın üstünde ince bir yol açılır, ev bir anlığına susardı. Su akıp kaybolurken yarım bir isim belirir, ablamın adı o ince yolda usulca beklerdi.
Geceleri annem tandırın sönmüş ağzına bakar, sanki göğsünün altında küçük, karanlık bir mezar taşırdı. Sonra içinden yarım bir ses yükselirdi…
“Daye… anam… bu topraklar öldürecek beni.”
Zaman ağır geçti. Duvarlar yeniden örüldü, çatılar kapandı, kalan çocuklar büyüdü. Ama eşikte kalan çocuklar hâlâ orada oturur; akşamla birlikte içeri girer, tandırın başında sessizce ekmeğin kokusunu beklerdi.
Varto’da acı, her kapının önündeki çocuk ayakkabısına sindi; bir avluda yarım kalan tas suya, duvarda asılı eleğe, bir başka evin önünde sahibini bekleyen bastona yerleşti. Sahipsiz eşyalarda acının resmi kaldı. Tamamlanmamış sabahlar kaldı; pişmeyen ekmekler, söylenmeyen sözler, dönülmeyen eşikler…
O günden sonra köy, insanlardan çok eşyalarla hatırladı kendini; kapı önlerinde kalan ayakkabılarla, duvara yaslanmış küreklerle, su yolunda yarım bırakılmış bakır taslarla. Her şey birinin yokluğunu taşıdı; hiçbir şey yalnızca eşya olarak kalmadı.
Deprem yalnız evleri yıkmadı; her evin içinde kimsenin dokunamadığı karanlık bir boşluk bıraktı. Eşiklerde sahipsiz ayakkabılar kaldı. O küçük seslerin yerinde sessizlik konuştu; annelerin içinde usulca büyüyen özlem, rüzgârla sokaklara dağıldı.
Kimse gitmedi. Yoksulluk bizi köklerine çekti. Gidenleri toprağa değil, hayatımızın içine koyduk. Yoksulluğumuz sessizce derinleşti. Tandırdan çıkan katıksız ekmek, avuçta sertleşmiş bir yokluk gibiydi; yine de bölüşür, yine de yerdik. Doymak için değil, bir gün daha dayanmak için.
Her lokmanın bir sessiz payı vardı: biri kalanlara, biri toprağın belleğinde kalanlara.
Herkes aynı yerden kırılmış, aynı yerden eksilmişti. Evler yeniden kuruldu; duvarlar örüldü, damlar kapandı. Ama hayat bir daha bize tutunmadı. Yıkılan yalnız taşlar değildi; içimizde yerinden eksilenler bir daha yerine dönemedi.
Köyün dili değişti. İnsanlar susarak konuşuyordu artık; yere bakarak, sanki kaybolanı toprağın içinden geri alabilecekmiş gibi.
Hiç kimse bir daha eskisi gibi ağlayamadı. Gözleri toprağa dönmüştü. Kimse acıyı uzun uzun anlatmazdı; yarayı içine yerleştirir, onunla sessizce yaşamaya devam ederdi.
Hayat eksik kalmıştı.
Vedasız, acılı bir insan kalabalığı kalmıştı geriye.
Çünkü bazen ölmemek, ölmekten daha zordur.
Tarlanın ortasında ölüler yan yana duruyordu; güneşin altında, isimli isimsiz, büyük küçük, açık bir yaranın içine bırakılmış gibi. Kiminin yüzünde yarım kalmış bir sabah, kiminin avucunda toprağın soğukluğu vardı. Artık hepsi aynı geri dönülmezliğin içindeydi; bir daha ayağa kalkmayacak, bir daha adları çağrıldığında dönüp bakmayacaklardı.
O gün tarla, bir köyün belleğine serilmiş, bir daha toparlanmayan bir yığın anıya dönüşmüştü.
Yıllar bile o yerin yanından geçerken sesini kısar, adımlarını yavaşlatırdı.
Hayat yine tandırın başına, tarlanın yoluna, çocukların ayak seslerine döndü. Ama hiçbir şey eskisi gibi akmadı; toprağın altında kalan sesler, köyün üstünden hiç eksilmedi.
Her ağustos rüzgârı geldiğinde köyün üstüne ince bir serinlik iner; eksilen çocukların sesi, evlerin içinde yeniden yer arardı.
Sonra tepenin başında taşlardan bir köy kuruldu; ölülerin suskunluğu orada birbirine komşu oldu. Ne kapısı vardı, ne penceresi; ama her evin yolu sonunda oraya çıkıyordu. Taşlar çoğaldıkça yukarıdaki boşluk genişledi. Geceleri aşağıda kalanlar birbirine ses verir, rüzgâr o sesleri alıp evlerin damlarına bırakırdı.
Ekmek kokusu bile bazen tandırdan değil, mezar taşlarının arasından yükselir gibi köye iner; geceye, bir ağıtla bir ninni arasında ince bir klam bırakırdı.
Tepenin başında sessizlik önce birkaç taşa tutundu. Sonra yollar açıldı, isimler taşların üstünde birbirine komşu oldu; aynı aileden bedenler aynı toprağın içinde birbirine yaklaştı. Köyün üst tarafı tenhalaştıkça tepedeki taş köy büyüdü.
Her ailenin orada bir taşı, bir ismi, yarım kalmış bir sabahı vardı. Bazı taşların altında çocuklar vardı; bazı taşların altında çocuklarının ardından fazla yaşayamayan anneler. Anneler önce kapı eşiklerinde beklediler. Akşamları uzaklara baktılar, geceleri uykunun kıyısında çocuklarının isimlerini yokladılar; sonra beklemek de yoruldu.
Ziyaretler başladı. Beyaz tülbentler, avuç içinde taşınan dualar, mezar taşlarının dibine bırakılan su kapları… Önce ölüler toprağa bırakıldı; sonra yaşayanlar, o toprağın başında durmayı öğrendi.
Yukarıdaki köy yaşar gibi görünürken, tepedeki taş köy içimizde büyümeye devam etti.
Ölülerimiz her akşam sofraya bizimle oturur, her sabah tandırın başında sessizce beklerdi. İnsan zamanla acıyla konuşmayı öğreniyormuş. Annemin elleri hamura değdiğinde, eksilenlerin sesi avlunun duvarlarına değer; hamur kabardıkça evin içindeki yokluk da usulca yerinden doğrulurdu.
Köyün yaşlıları depremden sonra gökyüzüne başka bakmaya başladı. Yağmur yağdığında içine çekilir, rüzgâr sert estiğinde kapı eşiklerinde uzun uzun beklerlerdi. Çünkü bir kez yerinden oynayan dünya, insanın içindeki güveni de beraberinde götürürmüş.
Biz büyüdük; ama çocukluğumuz o yıkılan evlerin altında kaldı. Bir taş yerinden oynadığında, gece ansızın bir ses yükseldiğinde, herkes aynı korkuya geri dönerdi.
Acı, yıllar geçse de bedenden çıkmadı; içeride bize yerleşti.
Yaşamak, özleme rağmen aynı ateşi yakmak, aynı ekmeği bölmek, aynı ismi sessizce tekrar etmektir.
Bazı çocuklar zamanın içinde büyür; bazıları bir sabahın içinde kalır. Köyün üstünden yıllar geçtikçe onlar o sabahın içinde kaldı; yoklukları içimizde derinleşti.
“Ölü çocuklar büyümez.”
Ablam hâlâ orada, dört yaşında.
O avluda, Kürdî tülbentin altında, küçük elleriyle evcilik oynuyor.
İçimde büyüyen ablam…
Gülçıray…
Ve ben ne zaman Varto’yu düşünsem, önce o tülbentin ucuna dokunurum; içimde kapanmayan bir sabah hâlâ oradan esiyor.
Yazar Nuray Aslan








Nuray arkadaşım, kalemine ve emeğine sağlık. “Bazı çocuklar zamanın içinde büyür; bazıları bir sabahın içinde kalır.” diyerek o günleri ve Gülçıray’ın anısını çok güzel anlatmışsın. Sitenin arşivine de çok yakışan, çok anlamlı bir yazı olmuş. Paylaşımın için teşekkürler.
Kıymetli Turan arkadaşım,
ablam Gülçıray’ın anısı yalnızca benim aile hafızamda değil, Varto’nun ortak belleğinde de yaşıyor. O sabah çocuk kalanların, büyüyemeden toprağın sessizliğine emanet edilenlerin hikâyesi hepimizin içinden geçiyor.
Ne çok kayıplarımız oldu…
Vartoname arşivinde yer bulması benim için ayrıca çok kıymetli. Çünkü bu tarih hepimizin yuvasında eksikliklere neden verdi. Yazılar yalnızca okunmak için değil, unutulmasın diye yazıyorum.
Emeğine, duyarlılığına ve sahiplenmene teşekkür ederim. Var ol, sağlıkla kal.
Acının içinden tek başına geçilmiyor.
Hikayemizin içinden el vermeniz çok kıymetli.
Var olun, sevgiyle kalın.