
Rüzgâr Aramızda
Sabah, perde aralığından ince bir çizgi halinde odaya süzüldü. Işık önce boşluğa tutundu; sonra aynanın kenarına, tarağın dişlerine, koltuğun yıllanmış kumaşına değdi. Oda eskiden iki kişilik bir hayatı taşırdı; her şey yerindeydi ama hiçbir şey eskisi gibi değildi. Karşıda duran sandalye, masanın kenarında bekleyen bardak, kül tablasında yarım kalmış sigara aynı yerde duruyordu.
Eksiklik odanın içinde bağırmadan büyüyordu.
Bir gün kapı açılmadı. Bardak masada yerini korumuş, sandalye kendi boşluğunu üstünde taşımış, akşam sesini kısmadan odaya inmişti. Sonra gece uzamış, merdiven onun adımlarını yukarı taşımamış, kapının önünde ayakkabı sesi birikmemişti.
O günden sonra o boşluk yavaş yavaş onun yerine geçmişti.
Kadın yıllar sonra da yemeği aynı saatte sofraya koymaya devam etti. Her akşam iki kişilik çatal bıçak aynı yere, ikinci tabak karşı sandalyenin önüne, onun fincanı masanın sağ köşesine bırakılırdı. Çayı iki bardağa böler; birini kendi önüne, birini karşısındaki sessizliğe koyardı. Tuzu iki kişilik atar, ekmeği ikiye böler, yemeği hep biraz fazla yapardı. Onun tabağı masada daha ağır durur; sandalye, boş kaldıkça ona daha çok benzerdi.
Kapıdan, merdivenden gelen her ses onu hatırlatırdı; kadın başını kaldırır, ses geçer, ev yeniden kendi sessizliğine çekilirdi.
Gece yatağın kendi yarısına çekilir; diğer taraftaki yastığın çukuruna, çarşafın soğuk yüzüne, karanlığın ona ayrılmış payına kendini değdirmezdi. Kendi rüyasında uyur, kendi yarısında üşür, sabah olunca iki kişilik bir hayatın tek kişilik tarafından kalkardı.
Beklemek önce kapıda kaldı. Sonra sofraya, yatağın boş yanına, kadının ellerine, yürüyüşüne, saçlarının arasındaki beyazlara geçti.
Kadın beklemenin rengini aldı.
Dışarıdaki sesler uzaklaştı, günler birbirinin içine saklandı. Pencere aynı pencereydi; ama içeriyle dışarı artık birbirine karışıyordu.
Zamanla insanlar onun yanında daha alçak sesle konuşmaya başladı. Aynı sofrada kimse geçmişten söz etmezdi artık; anlatılacak hikâyeler bardakların dibinde bekler, sonra sessizce yutulurdu. İnsanın üstüne bir örtü gibi serilen suskunluk sıcak tutmaz; yalnız daha çok üşütürdü.
Bir süre sonra içindeki ışık da azalmaya başladı. Sabahları geç kalkıyor, perdeyi açmayı unutuyor, yatağın kendi yarısında daha uzun kalıyordu. Doğrulmak bile odanın bir ucundan öteki ucuna yürümek kadar uzak geliyordu artık. Çarşaf kadının tarafında kırışıyor, yastık başının altında biraz daha çöküyor; yatağın ona bırakılmış yanında saklanan boşluk, zamanla kadının üstüne kapanan sessiz bir ağırlığa dönüştü.
Aynanın karşısına daha az geçmeye başladı. Saçlarını taramak yarım kalırdı; tarak masanın kenarında, dişlerinde kalan birkaç beyaz telle onu beklerdi. Yüzündeki çizgiler derinleşmişti; ama asıl değişen yüzü değildi. İçinde çöken gölge, yüzüne zamansız varmıştı.
Pencere aynı pencereydi, duvarlar aynı duvardı. Ama artık sabah odaya eskisi gibi girmiyordu. Koltuğun kenarına değiyor, masanın üstünde oyalanıyor, defterin kapağına ince bir çizgi bırakıyor; kadının yüzüne varmadan sönüyordu. Odadaki her şey yerli yerindeydi; yalnız kadın, içinden biraz daha kendinden ayrılmıştı.
Bir süre sonra hatıralar bile geri çekildi. Önce yüzü uzaklaştı, sonra sesi, sonra birlikte geçirilmiş güzel günlerin kenarı. Hatıralar içinden usul usul çekiliyor; yerine eşyaların inadı kalıyordu. Bir bardak, bir sandalye, bir tabak, bir kapı aralığı, yatağın bozulmayan diğer yanı… bunlar odanın içinde adamdan daha uzun kaldı.
Kadın aynanın karşısına geçtiğinde sofra iki kişilik, yatak iki kişilik, hayat iki kişilikti; ama aynada yalnızlığı bekliyordu. Yıllar beyazını saçlarına, çizgisini tenine bırakmıştı. Tarağın her geçişinde, odada yıllardır kıpırdamayan yokluğu usulca yerinden oynatıyordu. Işığın içinde incelen teller omuzlarına dökülür; yüzüne değen her biri, onu yıllara karşı hâlâ sahiplenirdi. Aynalar en çok bu vefayı bilirdi.
Gözlerinde, ondan kalan boşluk hâlâ kapanmamıştı. Perde hafifçe kımıldadı. O yine gelmedi. Onun yerine rüzgâr girdi içeri; çok uzakta bir nefes gibi yüzünü yoklayıp kayboldu.
Rüzgâr perdeyi kabarttı; kenarda duran bardakta soğumuş su ince ince titredi. Masanın ucundaki eski defterin kapağı aralandı. Kapak kenarları yıpranmış, köşeleri içe doğru kıvrılmıştı. Arasında kurumuş bir yasemin dalı duruyordu; gölgesi hâlâ sayfanın üzerinde ince bir iz gibi kalmıştı.
Rüzgâr önce saçlarının arasını yokladı, sonra defterin sayfalarına geçti. Mürekkep bazı yerlerde dağılmış, harfler birbirinin içine yürümüştü. Sevgi de orada, adını kaybetmiş bir çizgi gibi duruyordu. Defter kimseyi geri çağırmıyordu artık; yalnız onun olmadığı yerde onu saklıyordu. Kadın yazdıkça hafiflemez; yalnızca kendi yükünün yerini değiştirirdi.
Parmakları defterin kenarında bekledi. Sofradaki ikinci tabak, aynadaki yalnız yüz, kapının açılmayan eşiği, yatağın ona bırakılmış yanı birden odanın içinde belirdi.
Her şey yerindeydi; yalnız kadın hiçbir yerde tam değildi artık.
Rüzgâr, yarım kalmış bir cümleyi sayfanın ortasında bıraktı. Kadın eksik kalan yerine baktı; cümle bile yaşlanmıştı artık. Zaman, cümlenin yarım kalan yanını kendi içine çekmişti.
Akşamları odasına çekilirdi. Dört duvarın arasında, kendi içinde tek kişilik bir yer kurmuştu artık. Günün son ışığı duvarlarda ağırlaşırken, tuğlalar içten içe toprak kokardı. Oda eski bir omuz gibi onu ayakta tutmaya devam eder; yokluk odanın içinde kaybolmaz, yalnız yer değiştirirdi.
Gecenin bir yerinde oda maviye çalan bir ağırlıkla dolardı. Deniz, kadının suskunluğunun üstüne kapanır; su, içindeki kıyılara vurup geri çekilirdi. Yitik cümleler odanın yüzüne sinerdi. Kapı yerinde durur, pencere kendi karanlığına bakardı. Rüzgâr girer, perdeyi yoklar, defterin sayfalarını kıpırdatır; sonra kokusundan bir nefeslik iz bırakır, kadını yine kendi boşluğuna emanet ederdi.
Kadın pencereye döndü. Akşam camın önüne gelmiş, gökyüzü yer yer kırık bir ışıkla titriyordu. Uzakta küçük bir ışık yanıp sönüyordu. Bir zamanlar onun gülüşü gökyüzünün bir yerinde kalmıştı; rüzgâr değdikçe o yer kendi içinde dalgalanırdı. Kadın bir an o ışığın ona ait olabileceğini düşündü. Sonra düşünce geri çekildi.
Işık oradaydı. Hepsi buydu.
Saçlarının arasında kalan hatıralar vardı; bir bakıştan, yarım kalmış bir günden, söylenmeden eskiyen bir cümleden. Bazı acılar insana görünmeden tutunurdu; saçına, sessizliğine, yüzüne. Saklı sevda başka bir yangındı; ne söndürülür, ne anlatılabilirdi.
Kalbi, bir daha gelmeyecek olanın adını hâlâ hatırlıyordu. Yine de rüzgâr her dokunuşunda onun yerini yoklardı; perdeyi, bardağı, defteri, boş sandalyeyi, yatağın dokunulmamış yanını. Sonra pencerenin önünde durur, kadının içinde çok eski bir yerden kopmuş gibi odaya yayılırdı.
Açtığı boşluk kadının içinden geçti; ama kaybolmadı.
Yazar : Nuray Aslan







