Bütün bu gördüklerimizin içinde bir tek güzellik aramak
Bir yerden başka bir yere gitmek isteği, kendini farklı bir pencerede hissettiren, güzel bir gökyüzü. Zaman dilimi suyun akışkan sesi gibi akıyordu, gökyüzü farklı bir pencerede toprağa yaklaştıkça. Evet, evet, en aşağıda, daha aşağıda!İnsanlığın umudunun olduğu yerde. Yılların yaşanmışlığı, aklı başında, sakin, korkusuz, orta yaşların ramağında duruyor. Güleç bir şubat güneşi içeri giriyor ve gençliğim yanı başımda uç vermeye başlıyor. Senede birde olsa, ocak ayının son haftasına sarkan yolculuk izleğim sömestri tatiliyle birlikte devam ediyor. Ölüme yatırılmış rütin bir yaşamdan kim uzaklaşmak istemez ki, işte ben de yaşadığım yerden bir kapı eşiği uzaklaşıyorum. Bir eksilen bir çoğalan, yaşamın diyalektiğine üç kişi daha karışıyoruz. Ey, insanlık gökyüzü sofrasındaki hakkımıza razıydık, sofraya üç kişilik yer açın. Yaşamımızda bazen bir resim, bir simge çok şey anlatır. Bütün bu gördüklerimizin içinde bir tek güzellik aramak ne kadar absürt bir şey. Her yer, Avrupa- Asya ve dünya insanı kokuyor, İstanbul ‘ da olmanın mucizesini, matematiğini, çözebilene aşk olsun. En az yedi sekiz günlük zaman aralığında, İstanbul ‘ un her rengine dokunmak şöyle dursun, bir tek rengine dokunmak bile oldukça zor. Henüz mevsimsel hallerinden bir şey kaybetmeyen kış mevsimi; kapı kuleden, kapıdan ani bir giriş yapıyor. Soğuk havalara denk düşen seferi hallerim, işte kentin farklı bir kaç kapısından içeri giriyorum. Yakası açık, her iki yakasında başka hayatlara dokunduğumuzda, bize kapalı gibi görünen yüreklerinde kapıları bir bir açılıyor. İşte o anlarda ” Küçükçekmece Müzik Akademisi ‘ nde ” ana dilimde birkaç şiir seslendirme imkanı buluyorum. Ve sesim kendini zamanın çığlığına bırakıyor. Şubat ayının ilk başlangıç günleri: tarihi tam net olmasa da, resmi doğum günümü yine bu metropol kenti karşılıyor.
İnsan bir soluk geçmişe giderken Avrasya’ nın bileşkesi olan dikey beton yüklü bu ” İstanbul ” kentin ne kadar büyüdüğünü, Karadeniz ‘ e, Marmara ‘ ya taa Balkanlara yayıldığını görmek mümkün. Ve ben orta yaşların kamburunu omuzlarımda ağır aksak taşıyorum. Yine inanan, inanmak isteyen kişi tek tek anlatılan bir masala, bir çeyrek asra kendini bağlayabilir. Evrensel olan her şey, gerçek acının başka bir biçimiydi gözyaşlarıyla sulanan ortak mutluluktu. Bana benzeyen acı çeken ne kadar çok insan vardı, hepsi gerçek ayağı yere basan insanlardı. Başkaların isteğine etiyle kemiyle uyum sağlayan bir insan kitlesi ve haksızlığa uğramış milyonlar, açık havada yürümeye demir parmaklıklar da yoktu; toprağa düşen başaklar gibi baş kaldırmıyorsa suç bizdedir. Eğer gerçek istediğimiz doĝrultuda biçim almıyorsa, can – ı gönülden istemediğimiz, emek vermediğimiz için gerçekleşmez. Her haliyle hukukun işlemediği kalabalık sokaklar rahat, ben rahat değilim, her gün onlarca insanın ölüm gördüğü bir kentte, gider ayak insan kendini değersiz hissedebiliyor. Tarihi kentin tepelerine konumlanan semt içi mahallelerin – varoşların menzilinde her haliyle patlayan bir gençlik, bir silah. Boğaza nanik yapan çok katlı binalar, AVM ‘ lerin yasa tanımazlığı parsel parsel her şey serbest, bir tek deprem toplanma alanı yasak. Ölümsüz zaman boşluğunda, insanlar doğası gereği sonbahar yaprakları gibi bir bir dökülüyor. Bir gördüğümüz insanı, içinde var olduğumuz senede görmek olası değil. Her ne kadar insan yerleşik olarak bu devasa kentte yaşamak istemezse de; insanı cezbeden, yedi tepesinde ayak izlerimizin silindiğini gördükçe, insan ister istemez bir hüzün bulutunun içerisinde buharlaşıyor. İşte bugün ve şimdiki zamanın ruhuyla değilde, dizgine gelmeyen yeniyetme gençliğimiz bir yerden bize bakıyor. İşte Ağa caminin yanındaki Rize otelinin üçüncü sınıf odalarında gözlerini uykuya yatırmış, güneş giymeyen sabahın çıplak, soyunuk ışığın hafif yüküyle uyanırız. Git git rakamlarla adı silikleşen binlerce sokağın başında, sanatın bir dalına göz kırpan, gençliğim el sallıyor altmış beşlik bir ihtiyara. Orta yaşların verdiği bir yorgunlukla tekrar aynı sokaklara izimi bırakmak istiyorum. Ne dersiniz, ama gücümün yettemediğini çok iyi biliyorum… Ama yazarken, senin çığlığın bir yerden çıkıp kulağıma çalınıyor ve bunun bir değeri olmalı. Yine yol alarak geleceğin içeri girmesine bir soluk da olsa kapı aralıyorum. Ama görünen daha az konuşan bir erdem. Aha işte orada çıkarcı tapınışlardan vazgeçmeyen çoğunluk algısı hareket halinde, seferber olmuş ne kadar da sevgisiz. Ellerinde daha çok haksızlık, hukuksuzluk ve açlık, el değiştiren gücün yasaları hiç değişmemiş. Bak gördüklerimizin içinde farklı olana çıkarsız bir gözle bakan kaç kişi kalmış…
Ali Şeker







