İki Göz Bir Baraka, Bir Dünya
Bazı fotoğraflar geçmişte kalmaz; insanın özüne yerleşir.
“Görme, kelimelerden önce gelir.”
Varto. Xoşan.
Toprağı hâlâ içimde durur.
Siyah beyaz bir fotoğrafa bakarsın.
Eski insanları görürsün. Yüzlerinde yarım kalmış gülümseme, duruşlarında ağır bir ciddiyet.
İlk bakışta sıradan bir aile fotoğrafı gibi sanırsın.
Ama biraz daha bakınca fotoğraf durmaz, genişler; insanı içine alır. Göz gördüğünü bırakır, kalp hatırlamaya başlar. İnsan fark etmeden içine doğru yürür; orada yalnız olmadığını hatırlar. Bazı fotoğraflar yalnız geçmişi göstermez, insanın içinden geçer.
Önce göz görür, kalp his eder; toprağı, barakayı, insanları… Sonra insan yavaş yavaş anlamaya başlar. Orada görünen yalnızca insanlar değil. Orada uzun bir hayat var. Kolay kurulmamış, kolay taşınmamış büyük bir hayat.
Burası Varto’nun Xoşan köyü. Depremin toprağı henüz bırakmadığı zamanlar. Yıl ya 1967’dir ya 68; hatırlamak tarihten çok daha başka bir şeydir zaten. Arkamızda iki göz bir baraka. Dışarıdan bakınca küçücük, rüzgârın bile içinden geçebileceği kadar hafif bir yer. Ama içine bakınca bir evden fazlası. Sanki herkes oraya kendinden bir şeyler bırakmıştı; yorgunluğunu, sesini, korkusunu, emeğini, sevgisini, susuşunu, kokusunu, hatırasını… O yüzden içimiz dışımızdan çok daha büyüktü.
Toprak çatlamıştı. Deprem toprağı vurmuştu, ama asıl kırılan bizdik. Eksildik. Biraz anneden, biraz çocuktan, biraz yarından. Ama bizde eksilmek bitmek değildir. İnsan eksildiği yerden de çoğalmayı öğrenir; yokluğun içinden bir hayat kurmayı, darlığın içinden bir genişlik bulmayı.
Kış uzun sürerdi. Kar yalnız damlara değil, insanın içine yağardı. O zaman dünya daralır, barakanın içine sığardı. Ama hayat daralmazdı. Sobanın başında oturan insanlar konuşmadan anlaşırdı; bir bakışın söylediğini kelime söyleyemezdi bazen. Bir susuş, bir ömürlük cümle olurdu. Bizim dilimiz buydu. Söylenmeyen ama eksik kalmayan.
Fotoğrafın ortasında babam durur. Ali Asker Aslan. Yüzünde bir ışık var; o ışık bir yere değil, insanın içine düşer. Köy enstitüsünden çıkıp gelmiş, öğrendiğini yalnız kendine saklamamış bir insan. Dedemin yanında durur. İki ayrı zaman gibi görünürler; biri geçmişin suskunluğu, biri geleceğin sesi. Ama çatışmazlar. Aynı hayatın içinde, aynı kaderin içinde yan yana dururlar. Çünkü değişim bazen gürültüyle değil, sessizce yer değiştirerek olur.
Babam gülerdi. Sesli, içten. Onu bazen yüzünden önce sesiyle tanırdık. Eve girdi mi yalnız kendisi değil, bir sıcaklık da girerdi içeri. Dedem ise sevgisini içine saklayanlardandı. Ama saklamak yokluk değildir. O, çocuklarını okutarak, önlerini açarak, geleceği dert edinerek severdi. Bazı babalar sarılmaz; ama yolu açar. Ve o yol, bazen sevgiden daha uzun sürer.
Kadınlara bakınca fotoğrafın dili değişir. Onlar yalnız görünmez; hayatı sahiplenirler. Hayatın tam ortasında dururlar. O eller kalp hizasındadır; sanki hem yanlarındaki insanı hem o evin kalbini tutarlar. Çocuklar da bu sessiz güvenin içindedir. Bir kenarda değil, hayatın tam ortasında. O karede yalnız bir aile değil, birbirine değerek ayakta kalmış bir dünya görünür.
Melek nenem… Bir dağ gibi. Çocuğu yoktur ama anneliğin en ağır yerinde durur. Babamı büyüten, onu hayata hazırlayan eldir. Bazı insanlar doğurmaz ama hayat onların içinden geçer ve çoğalır.
Annem… Başında bir yazma, üzerinde çiçekli bir fistan. Toprak kurudur ama kadınlar renk taşır. O çiçekler yalnız kumaşta değildir; yokluğun içinde açan bir inat gibidir. Ben anneme bakınca şunu öğrendim: yoksulluk renksiz değildir, yalnızca başka türlü renklenir. Bir de o makine… Singer. Annem onun başına oturur, iğne iner kalkar, zaman da onunla birlikte ilerlerdi. O yalnız kumaş dikmezdi; dağılan hayatı birbirine tuttururdu, sökülen yerleri sessizce onarırdı.
Fotoğrafta görünmeyenler de vardır. Eksilenler, yarım kalanlar. Bir hayatını bırakıp başka çocuklara anne olanlar. Yetim kalıp başka bir kalpte büyüyenler. Çünkü bizde aile kanla değil, tutunarak kurulur. Ekmek küçüktür ama bölünür. Yer dardır ama kalp genişler. İnsan yer bulamaz bazen ama yer açmayı öğrenir.
Yıllar sonra o fotoğrafa yeniden bakınca anlıyorum: o baraka yalnız bir ev değildi. Bir başlangıçtı. Göç orada başladı. Ama bir bavulla değil. Önce içimizden başladı. Sessizce. İnsan yerinden önce içinden edilir.
Biz o kareden çıktık. Ama o kare bizden hiç çıkmadı.
Toprak yerinde kaldı belki, ama içimizde yürümeye devam etti; her adımda biraz daha memleketin toprağına, biraz daha çocukluğumuza doğru.
Varto. Xoşan.
Toprağı hâlâ içimde durur.
…bazı çizgiler toprağa sığar, hayata sığmaz…
Nuray aslan
berlin, 18.03.2026








Kalemine yüreğine sağlık
Okuma emeğine sağlık olsun sevgili Sevda