İnsan kendi toprağında yazar olabilir mi?
Hazreti İsa’ya atfedilen, “Kimse kendi memleketinde peygamber olmaz” sözüne binaen acaba yazarlar içinde aynı söz söylenebilir mi? Söylenecekse nedenleri-sebepleri ne olaki? Denilir ki, Hz. İsa kendi memleketinde (Nasıra) insanlara kendi düşüncelerini anlatmak/aktarmak isterken ilk başlarda kabul görmez. Yakınları, çevresi onu tanıdıkları için ondaki meziyetleri kabullenmezler. Ya da kabullenmek istemezler. Bu duruma binaen yukarıdaki sözü söylediği söylenir.
Düşündüm tek peygamberler mi kabul görmez. Acaba meziyeti olan herkes için mi geçerli bu ”önyargı”, bilemiyorum. Muhtemelen yazarlar içinde bu böyledir. Dolayısıyla bizim coğrafyamızda da durum farklı değildir. Duyduğum ya da haberdar olduğum çok arkadaşım yakın çevresinin bu yönlü serzenişlerine maruz kalmış. Anlatırlarken ki iç burukluklarını görüyorum. Ben de bundan azade değilim elbette. ”Kitaplarla uğraşmaktan bir evi(m) bile yok. Anlıyor musun?”.
Kendimden başlayayım. İlk kitabım çıkınca ben de bir heyecan bir heyecan sormayın. Sırt çantama birkaç kitabımı alıp çarşıya çıkmıştım. Tanıdık bir abiyle karşılaştık. Hal hatırdan sonra ilk şiir kitabımın çıktığını söyledim ve çıkarıp bir tane vermek istedim. İstemez gibi elininin tersini havaya salladı. Ardından, ”sizin başka işiniz mi yok, bu işlerle uğraşıyorsunuz” dedi. Abi çok politikayı bilmeyip ama sıkı politik takılan biriydi. Yakında devrim olacak, şiir boş bir heves diye düşünüyordu herhalde. Üzülmüştüm haliyle.
Ama yazma maceram artarak devam etti. Her kitabım çıktığında bulunduğum şehirde okuma günlerim oldu. İnsanlar kabul ettiler öyle ya da böyle. Ondan sonra o abi her kitabım çıktığında beni arayıp ısrarla, ”bir tane imzalı istiyorum” derdi. Düşündüm nerden nereye. Sonra dedim ki yazmak kalbinin sesini dinlemektir, başkasını değil. Israr etmektir. Başkalarının moral bozuculuğuna aldırış etmemektir. Aklı yüreğe indirmektir.
En çok da, ”ne işlerle uğraşıyor, başka işi yokmuymuş” sözü en geçer söz ağızlarda dolaşan. Acaba neden? Meziyetleri olan insanın kendi toprağında değeri neden yeteri kadar bilinmez. Muhtemelen bunun çok nedeni vardır, tek bir seçeneğe mahkum etmek doğru değildir diye düşünüyorum.
İsmi ve imzası ‘büyük’ olan yazar/şairlerde zamanında aynı sözlerle karşılaştılar mı acaba? Elimde çok bilgi yok, olanlardan yazayım. Hepsinden haberdar olmasakta Franz Kafka, Jamec Joyce, Tolstoy, Proust ve Virgina Woolf gibi yazarların yazın işinin ilk başlarında yakın çevrelerinden ya da ailelerinden destek görmediği, hatta küçümsendikleri bilinen bir gerçektir. Kafka’nın babası oğlunun yazarlık tutkusunu ciddiye almadı. Yaramaz bir uğraş olarak gördü. Kafka babasıyla olan bu ilişkisini Babaya Mektup adlı eserinde ayrıntılı olarak anlatır.
Yine Virginia Woolf’un ailesi onun yazarlığına mesafeli davranmıştır. Woolf kendi yeteniğine güvendi. Dalgalar ve Kendine Ait Bir Oda eserleriyle feminist ve modernist edebiyatın önemli temsilcilerinden oldu. Tolstoy keza öyle genç yaşlarda disiplinsiz yaşamı, devamlı olarak ailesinin eleştirilerine maruz kalmıştır. Ailesi onun yazarlık serüvenine mesafeli yaklaşmış. Savaş ve Barış, Anna Karenina kitaplarıyla tek Rusya’da değil dünya edebiyatında haklı bir yer edindi.
Kuvvetle ihtimaller çok. Yine bunun psikolojik, toplumsal, siyasal birçok nedeni olabilir. Ya da bazen insanlar ‘toplumsal rolleriyle’ hareket edebilirler. İnsan içine doğduğu kültürel mirasın taşıyıcısı oluyor kimileyin. Bazen hazır kanaatlerini cebinde taşıyor. Çok araştırmadan, çoğu kişi tarafından söylenen ‘standart’ kelimeleri kullanabilirler.
Varsayalım kişi yazarlığa adım atmış, kitapları çıkıyor. Onu tanıyanlar şayet çocukluk arkadaşı, komşusu, okuldan arkadaşı, iş arkadaşı veya aynı politik ortamın arkadaşı olmuşlarsa onu tanıdıkları gibi görürler. Onun meziyetleri onların ‘algı duvarına’ çarpar durur. Ürettiklerini görmezden gelebilirler, kulakları ‘hasarlı’ olabiliyor. Onu farklı görmezler ‘dünün sümüklü’ arkadaşıdır onlar için. Beraber kuzu gütmüşler belki, okulda aynı kıza asılmışlar. Aynı derede yüzmüşlerdir.
Ortamlarda ondan bahsedilecekse geçmişte kalan anılarıyla anlatırlar. Çoğu zamanda en anormal durumunu anlatırlar. Hep aşağılarda bir yerde gösterirler. Verdikleri örnekler iyi olmayan örneklerdir genelde. Olanları tenzih edeyim yine de. Yani geçmişte bildikleri o insan ‘seviye’ olarak onlardan yukarıda olamaz. Çünkü bu insan ‘onların bildiği’ kişidir.
Zira mana itibariyle ‘doğulu toplumlar’da tanınmak aile üzerindedir daha çok. ‘Kimlerdensin’ sözü ‘altın kıymetinde’. Yakınları, arkadaşları, akrabaları veya politik arkadaşları bu yeni durumu kolaylıkla pek kabullenmezler. Çoğu zamanda pragmatik, çıkar üzerinden değerlendirdiklerinden yazarlık diğer mesleklere oranla göz önünde olan bir iş değil.
Bir doktorun gündelik hayattaki faydası daha fazla olabilir bu insanlara. Öyle ya da böyle bir işleri düşebilir doktora. Ya da bir avukat ile tanışmak işlerine daha mantıklı gelir. Belediye memuruna işleri düşebilir. Pratik sonuçları var. Çünkü görünür iş yapıyor bu meslekler. Çoğu insan pratik faydasını görmediği bir şeyi benimsemezler kolay kolay. Benimsemedikleri içinde ‘küçümseme’ yoluna giderler.
Bir de kabul görmüş, nesilden nesile aktarılagelen, ”sanat karın doyurmaz” sözüne çok inanırlar. Karınlarının doymadığı bir işle uğraşmak onlar için boş meşgale. Elbette bizim gibi toplumlarda yazarlığın maddi bir getirisi yok. Bu bilinen bir gerçek. Yazarların çoğu kitaplarından, yazdıklarından geçimini idame ettirmezler. Mutlaka başka işlerde çalışmak zorundadırlar.
Yazarın başarılarını, üretkenliklerini küçümseme yoluna giderler. Kıskançlıkta olabilir pekâlâ. Sanki tüm bu yapılanlar onların hakkıymış da, olamamış gibi bir hisse kapılmış olabilirler. Ya da toplumun günümüz itibariyle genel geçer trendleri var. Nedir bunlar: iş, ev, araba. Hayat bunlardan ibarettir onların nazarında. Bunu bilir bunu söylerler.
Oysaki, yazarlığın zorluklarını bilmezler. Fakat yazar kendi toplumunun dışında tanınıp, benimsenince ya da takdir edilince ondan sonradır ki, ancak kendi toplumunda bilinir. Tanınmak genelde ‘dışarı’da oluyor bizim gibi toplumlarda. Yani kitapları okununca, ismi bilinince ancak kendi toplumunda kabul görür.
Bu sefer de yakın çevresi, akrabaları, arkadaşları ondan bahsederken hep, ‘yakın, dost, iyi bir arkadaş’ profilini üflerler kulaklara. Yazar tanınsa, saygı görse bile yakın çevresine, akrabasına, arkadaşına kendini tam olarak kabul ettirmekte zorlanır çoğu zaman. Çünkü o, ”fılankesin oğlu/kızı”dır. Edebi kimliğini ciddiye almadıkları için yazar da çoğu zaman kendini yalnız hisseder.
Daha birçok faktörden dolayı yazar kendi yakın çevresiyle ilişki kurmakta zorlanabilir. Kanımca yazar tüm bunların dışında kendini eserlerine/yazacaklarına odaklanıp yazma öğrencisi olma yolundaki yolculuğuna aralıksız devam etmelidir. Çünkü tarihin kayıt defterine not düşmekte yazarın yoludur.
Başarı ve takdir edilmek elbette iyidir ama bu yazarı tek başına tarihin, yaşamın ve zamanın şahidi yapmaz. Daha iyi nasıl yazabilirimin arayışçıdır o. O derdi olan bir insandır. Kendini çevrelleyen koşulları öğrenir. İçine doğduğu kültürel iklimin alanı içindedir. Öğrendiklerini işleyip, sorumluluk duyup tekrar yansıtır. O öğrenmenin daimi öğrencisidir. Yaralarını yazarak tamir ve tabir ediyor.
Sözü Mark Twain ile bitirelim: “Hayallerinizi küçümseyenlerden uzak durun! Ruhu küçük insanlar başkalarını da daraltmak, azaltmak ister.”
Akman Gedik







