KAPİTALİZM İNSANA VE DOĞAYA DÜŞMANDIR
KAPİTALİZM İNSANA VE DOĞAYA DUSMANDIR
Kapitalizm yaşamın iki kaynağı olan doğayı, insanı yok etmeden var olamaz.” Karl Marx.
“ İnsan kendi bilincine varmış doğadır.” Reclusa.
“Doğayla savaş halindeyiz. Eğer kazanırsak, kaybedeceğiz.” Hubert Reeves.
Kısacası, insan doğanın içinde doğayla birlikte yaşamasını, ona bakmasını, onu anlamasını bilmelidir. İnsanın doğaya, insanlara sevgiyle bakması, onları bir solukta içine sindirmek istemesi, yaşama sevinci ve gücü verir. Rachel Carson, “Doğanın her parçası, bir diğeriyle derin bir bağ içindedir. Bir kuşun ötüşü, bir yaprağın rüzgârla dansı, hep birlikte bir uyumun parçalarıdır” der.
William Wordsworth, doğayı insan ruhunun en önemli parçası olarak gören İngiliz romantik sairlerinden biridir. Şiirlerinde doğayı sadece bir manzara değil; insanı iyileştiren, öğreten ve dönüştüren canlı bir varlık olarak ele alır. “Doğa, kendini seven asla yarı yolda bırakmaz” sözüyle Wordsworth, doğayla kurulan sevgi ve saygı temelli ilişkinin karşılıksız kalmayacağını anlatır.
Sermaye, bildik geleneksel alanlarda yeteri kadar değerlenemiyor. Çareyi bütçeyi, hazineyi ve doğayı yağmalamakla, canlıyı metalaştırmakta görüyor. Doğanın yağma ve talanı o kadar hızlanmış durumda ki, bu kör gidiş vakitlice durdurulmaz ise geriye kurtarılacak pek bir şey kalmayacak. Ayağımızın altındaki zemin hızla çöküyor… Şimdilerde sermayenin başlıca değerlenme alanlarından biri inşaat, diğeri de doğa talanıdır… Çığ gibi büyüyen sosyal kötülüklere ekolojik yıkım, doğa yağması ve talanı eşlik ediyor.
Ne yazık ki, doğaya duyulan sevgiyi ve saygıyı aşındırmaya çalışan ulusal ve uluslararası sermaye çevreleri için; gün geçmiyor ki, bakir kaldığını düşündüğümüz bir doğa parçasına göz dikilmesin ve yeni bir yıkım projesi ortaya çıkmasın. Bu yeni bir maden, taş ocağı, enerji üretimine yönelik bir proje ya da bir altyapı projesi veya suyu kontrol etmeye ve tekel altına almaya yönelik bir HES olabilir. Küresel düzeyde bir yıkımla karşı karşıyayız. Bu bir yanda iklim krizinin derinleşmesi, öte yanda da giderek yok olan biyolojik çeşitlilik anlamına geliyor.
Hiç tartışmasız dünya çapında bir ekolojik krizle boğuşuyoruz ve bu kriz belli ki gezegenimizin acımasızca sömürülmesi ve kirletilmesinden kaynaklanıyor. Bu krizin toplumsal kaynaklarını haklı olarak insanlık da dahil yaşam dünyasının bütünlüğünü zaafa uğratan rekabetçi bir piyasa ruhuna, alınıp satılabilir nesneleri, kâr ve ekonomik yayılma için satılmak üzere etiketlenmiş metalara atfedebiliriz.
Dünyadaki canlı yaşamın bütünü, artık insanın yapıp ettiklerini kaldıramaz hale geldi. Doğa tarihine baktığımızda, insanın doğaya müdahalesi ve tahribat yaratması hep var olan bir olguydu. Ancak geçmiş çağlarda doğa bu tahribatı ve tüketimi telafi edebiliyordu, çünkü yaratılan tahribat da gene doğal araç ve yöntemlerle gerçekleşiyordu; üstelik dünyanın büyüklüğü ve nüfusun azlığı düşünüldüğünde tahribat küçük ölçekli kalıyordu.
Günümüzde ise bambaşka bir manzarayla karşı karşıyayız. Sanayi devriminden bu yana geçen yıllarda ve özellikle yaşadığımız çağda, doğa tahribatı neredeyse tümüyle nitelik değiştirdi denebilir. Toprağı, havayı ve suyu zehirleyen, bunların kendini yenilemesini zorlaştıran ve kimi zaman imkânsızlaştıran, teknolojik gelişmelere dayalı kimyasal bazlı büyük bir kirlilik, dünya çapında devasa boyutlarda tüketimle birleştiğinde, ekolojik kriz dediğimiz ağır bir manzara çıkıyor ortaya.
Bu manzara karşısında irkilen ve dehşete düşen insanlar ise, ekolojik mücadele hamlesiyle karşı durmaya çalışıyorlar. Dünya genelinde faklı bakış açıları ve yöntemlerle devam eden ekolojik mücadelenin ya da ekolojik duyarlılığın kökleri uzun zaman öncesine dayanıyor. Charles Fourier’den – Murray Bookchin’e, oradan günümüz ekoloji hareketine uzanan bir fikirler ve mücadeleler tarihinden bahsedebiliriz.
Boockhin, “Toplumsal ekoloji, kapitalizm sonrası bir toplum, ekolojik çevre ile uyumlu biçimde yaratılmaksızın başarılı olamaz” der. Ve ayrıca “Toplumsal ekolojinin ileri sürdüğü en temel mesajını, doğaya tahakkümün insanın insana tahakkümünden kaynaklandığı düşüncesi olduğunu“ da iddia eder.
Rachel Carson “Doğanın gerçekten de insandan korunmaya ihtiyacı vardır, ama insanın da kendi eylemlerinden korunmaya ihtiyacı vardır, çünkü yaşayanlar dünyasının bir parçasıdır. Doğaya karşı savası kaçınılmaz olarak kendine karşı bir savaştır. Onun gaflet ve yıkıcı eylemleri, yeryüzünün geniş döngülerine girer ve zamanla kendisine geri döner” der.
“Ekoloji krizden, biyolojik çeşitliliğin azalması, doğal kaynakların tükenmesi, küresel kirlenme ve tabii “iklim krizi” veya “atmosferin ısınması” anlaşılıyor. Yalnız bu durumun gerisinde kapitalizm var, zira kapitalizm insana ve doğaya zarar vermeden yol alamaz. Kapitalizm akla, mantığa, izana ve sağduyuya aykırı bir sistemdir. Canlı olan ne varsa ölü metalara dönüştürüyor…
Esasen kapitalizmde ilişki tersliği vardır. Öküz arabanın arkasına koşulmuş durumdadır. Çılgın rekabetten dolayı her kapitalist işletme, her seferinde daha çok üretmek zorundadır. “İleriye doğru kaçmak zorundadır…”Başka türlü yapamaz. Sistem sınırsız büyüme eğilimine ve dinamiğine sahip ama bu dünyanın kaynakları sınırlı. Bir şey üretmek, doğadan bir şey çekmek, eksiltmek demektir… Üstelik üretirken de tüketirken de kirletmek kaçınılmazdır. Fakat kapitalistler doğaya verdikleri zararın bedelini ödemeye yanaşmazlar…
Doğayı sınırsız yağmalanabilir, talan edilebilir bir şey sayarlar… Zarar doğaya ve topluma fatura edilir. Durum böyle olunca, sınırlı bir dünyada sınırsız büyüme saçmalığı, bütün dengeleri alt üst etti ve sistem duvara dayandı.
Doğa insan olmadan da yaşar ama insan doğa yok olduktan sonra yaşayamaz.
10.03.2026
Gündüz IŞIK







