Kendine Yetemeyen İnsan
Dün öbür gün yazdığım kimi deneme yazılarımı geçirdim gözlerimin önünden. Her solukta, yaşamaya hevesli milyonlarca insan, hiç bir şeye çare olmadığını bilmenin, ne demek olduğunu gel birde bana sor. Pırıl pırıl bir gün, gün ışığı eleniyordu üstümüze. Konuşmayan, kalabalık bir hiçlik içerisindeyim. ” Bir şeyler yapmalı ” şarkının sözleri gelip, kulağıma çarpıp duruyor.
Kendini yitiren insan daha ne kadar kötü olabilir. Büyük güneşin altında, salkım salkım sorular, bir bir cevap bekliyor. Eğer ortada çözüm bekleyen bir matematik varsa, ki var, aynı sonuca giden çarpma, bölme, toplama işlemleri aynı sonucu verir bize.
İşte insanın doymak nedir bilmeyen açgözlülüğü, doğaya ve insana verdiği zararının yanı sıra onlarca iyi ve kötü somut çıkarımlarını her gün gözlemleyebiliyoruz. Hiç değişmeyen bir diyalektik, güç el değiştirdikçe, gücün doğasından haberdar olan kişilikler daha çok tehlikeli olurlar. Tek tek örnekleri: yaşadığımız bu dünyada ya göçüp gitmişler toprağa, ya da oturdukları koltuklara çakılmış duruyorlar. Ve tek olan her şeyin kötü olmadığını biliyoruz, işte tek renk gökyüzü mavisi, rengi hiç değişmeyen baharın tek renkleri. Doğada, bilim- zanaat ve sanatın çok ötesinde görüp dokunabildiğimiz sahici bir güzellik var. Bırakalım da, Örümceğin ağını nasıl ördüğünü, yine doğanın çözümsüz bir gizemi olarak kalsın. Yazık, hiç yazık değil. Nasılsa, hiçbir canlı cansız varlığa bir zararı yok, bilime de ihtiyacı yok.
İnsanlığın ortak değeri, ateş ve dil daha ne kadar, insan eliyle kötü olabilir. Kıtalar arası kapitalizmin halklar üzerindeki doyumsuzluğu, enerji savaşları ve dünyayı gözetleyen bilimin ileri bir adımı, cep telefonuyla nokta atışı yapan, ölümcül yakın bir tarihi günümüz dünyasında yaşanıyor.
Yine insana dair sorunlar cevapsız, giderek, neredeyse maddeleşen karanlığın içine tekrar giriyor. Biliyorum: Şu anda karnı tok – suçlu olanlar, yine yalnız başıma hayatta kalacağım, demekle meşguller ve tek gayeleri hayatta kalmaktı. Şu an Ortadoğu’da, patır patır insanlar ölümün soğuk yüzünü tadıyor. Ölümün karşısında bu kadar cesaretle direnen halkın ” Kürtlerin ” var olma statüsü, düşmanlıkla ziyan edilmemeli. Bir çıkarım: Bir şeyin değerini anlamamız için illaki onu kaybetmemiz gerekmiyor, cümlesi zihnimde dolanıp duruyor.
Kendi yalnızlığımda, farklı olanla bütünleşmiş, barışçıl bir birlikteliği ön gören bir felsefeyi düşünüyorum. İnsanlığın ta kendisini yudumluyorum, sınırsız gerçekler, özgürlüğün ilk adımı olsun… Canlı insan ölümlerine çare olamadığımızı düşündükçe insanın içi acıyor. Canlı cansız dokunmaz lığı olan ortak bir evrende, adı konulmamış bir bahara yolumuz düşse. Ve bu bir ütopya olmaktan çıksa, bugünden, ne dersiniz?
Komünal bir dünyaya insan severlik yarışına hep birlikte başlasak ne iyi olurdu. Haberin var mı? Yaşadığımız ülkede birinci sırada dolar zengini olanların bir tık daha altında; sıfır model otomobil alanların sayısı yüzde on yedi sıralarında seyrediyor. Hiç değişmek istemeyen tanıdık tatların, güç savaşımının yanında, egemenlerin kendi çıkarları doğrultusunda dağıttıkları makam koltukları, hem takım elbiseli hem de kravatlı. Ve bu bir söylence değil, çok dost canlısı iyi bir insan, iyi arkadaşımdır komutundan dışarı çıkmıyor. İşte yine tek tip zıtların birliğinin olmadığı, coğrafyaları tek renge boğuyor. Doğduğumuz ya da mübadil olarak göç ettiğimiz toprak parçası, güneş de şahit. Ana dillerde dip dipe duvarlar, Türkçe, Kürtçe, Ermenice, Arnavutça, Çerkezce kaç koşumluk türküleri aynı sofrada dinledik. Sen de kaybolan bir ana dilde, hiç duymadığın bir ezginin tınısını başucunda duyumsa.
Sadece bir papağanın konuştuğu bir halkın, bir dilin varlığını çözemeyen dil bilimciler ve tarih insanlığa not düşmüş. Metropollerin göbeğinde halaya durduk, kavak ağaçların çıplak dalları gibi döküldük öldük. Tüm değerler, değerlerimiz umarsız biçimde çiğnenmeden, farklılıkları kabul etmek, benzeş olmayan bir gözle sevgiyle bakmak. Onlarla birlikte yaşamak, doğanın bizlere fısıldadığı bir sıçrama değil. Birlikte var olmanın doğal bir göstergesidir.
Sevgiyi, tanıdığımız tanımadığımız herkese vermenin hiçbir külfeti olmamasına rağmen, kollarımızı açmamak, el vermemek ne kadar kötü bir şey. Yine yanı başımızda, lokal bölgesel savaşlar, ölümün soğuk yüzü. Kendini tekrar eden, güneşin doğuşuna denk gelen ölümcül halleri hiç bitmiyor. İşte yine Suriye ‘ de yaşı geçkin koltuklara gömülen, parmak göstererek, dans eden bunak başkanların el işaretiyle, ateşlenen sınırlar. Kürtlerin, Dürzilerin ve Arap Alevilerin üzerinde, tanıdık güç kapital tatlarından vazgeçmiyor. Her defasında bilimin kötü tarafını kullanan gücün, jeopolitik olarak el değiştirdiği coğrafyalarda, egemenlerinde gelip geçici olduğunu bildiğimiz halde, biat edip susanların sayesinde, aynı sistem kendini tekrar edip duruyor.
Nedense hükmedenlerin isteği hep aynı değişmiyor. Ve bu alışıla gelen kapital fosil güç ihtiyaçları, İnsanoğlunun en zayıf halkası olan yönleriyle herkesi ölüme sürüklüyordu. Tarihe edebiyatla kulaç atmasını bilenler için, yazmak sürekli akan bir nehirdir. Yaşamda: Yazarken her şeye cevap olan bir iyileştirme cevabımızın olmadığını bilmek çok üzücü. Yazılan toplumcu gerçekçi edebiyatın bir kez daha dipten çok derinden gittiğini görmek, insan susarken bile üzüyor. Her yıl ocak ve şubat ayının değişik versiyonu, mevsimsel hallerini yaşıyoruz.
Birkaç gündür çıplak insan ve doğanın soğuk renkleri üzerine, rüzgârla birlikte sulu sepken bir yağmur yağıyor. Rüzgârdan hoşnut olmazsak da, yaz günlerinin sıcağında susuz kalmaktan iyidir. Şimdi sokakta seninle düşsel bir dünyaya yürürken de, farklı olan her şeyi görüyoruz ve bu bir varoluş felsefesi. Kendimizi tekrar anlatmak için, dünya tarihi tekerrürden ibaret mi, sorusu yeniden ölümlerle bir bir canlanıyor. Kim yazacak bu yaşamın kötümser izlerini, kim toprağa adım atacak, kim bir tohum daha düşecek bu öykülerin boşluklarını dolduracak, başak başak…
Türkiye ‘ nin her sokağında, adım atarken soluklanıp, yaşayan halklar ve Kürtler var. Bilmem kaç dedesinin adını sayarak bu toprağın altında üstünde diğer kadim halklarla çetelesini yarıştırmadan yaşıyorlar. Kardeşlik söylemine kitlenen bir düşünce, bir halkı, halk olarak görmüyorsa, insan kendi hislerini bir başkasından daha iyi tanımlayabilir. Ve ben de Kürt kökenli değilim, Kürdüm, diyenlerin sayısı bu topraklarda yirmi milyonun üstünde. Ne mutlu değil!
Evet, hepimiz ırkları biliriz, ne kadar da kendilerine özgü varlıklar, insanlar. Kim kimin kafatasını ölçmüş… Gerisi berisi Hint Avrupai birbirinin ardılı türlerin bileşkesi… Bu çerçevede ben: Siyah ırk, sarı ırk, beyaz ırk, ırkları tanırım, ama ırkçı değilim cümlesine dünden ziyade, bugün ne kadar çok ihtiyacımız var. Yakın coğrafya, yakın tarih: Günümüz dünyasında ulusal sınırlara hapsolan tek kimlik tek inanç sistemi, tek sesli yönetimlerin yozluğuyla sürüp gidiyor. Bireyin iyiliği, toplumun iyiliğiyle çatışmayan ülkelerde eşitlik ilkesi kendini sandıklı demokrasilerde bile hissettiriyor. Güneşin doğuşu oldukça küskün…
Sanki batı dünyasına özgü, güneşin batışına has bir örgütleme biçimi olarak, bizlere ve yalnız Ortadoğu halklarına yasak olarak yansır. Özgür insan: İnsanın komünal anlamda isteyerek bir araya gelmesine, hukukun sopası copu da gerekmiyor / du. Devleşen, hükmeden yönetenlerin yanında: İnsana giderek kendini kabullendiren eksi bilmem kaç derecenin altında; adaletli bir karakışın içinde komünal sosyal yaşamak isteği, azımsanmayanların sayısı oldukça fazla. Kahraman bir baharın içinde kayıp bir kirazı aramaktan çok daha iyidir. İşte yaşadığı kentte kendini güvende hissetme ve kendine yer açma yalnızlığı, bir yanıyla da büyük kentlerde yerelde bir örgütleme şekliydi. Köy, yöre dernekleri, odalar, kooperatifler vesaire…
Ve bildiğimiz bir şey, üniter devlet yapılanmasında, otonom, özerlik ve federatif yapılara ayrılıkçı gözüyle bakan ve terörize eden devletler giderayak daha da faşistleşiyor. Ve bu tekçi yapılar içerisinde, Hint Avrupai farklı kimlik ve inançların birbirine benzeyen ve devam niteliği taşıyan halkların, türleri giderek faşizme yönelmesi, çoğunluk sendromunun, güç zehirlenmesinden başka bir şey değildir. Son evrede sınırları çizilmiş kabul gören ulus devletler, üniter cumhuriyetin onlarca tanımı arasında, alışıla gelen monarşiyle tekrar bir araya gelmesi, yanı başımızdaki coğrafyalarda çoluk çocuk ve insanların bir kez daha ölmesiydi. Bu çerçevede esrime sembollerin dürtüsüyle ülkenin kaynaklarını paylaşan zattı muhteremlerin yakalarından sarkan rozetler koleksiyonu, kat be kat açlık kokuyor.
Birlikte yaşama ölçüsünü kaçırmadan: Ancak kaç kuşak yitip gitmeden, meşru dilden uzak yan yana durmasını bilen halkların bir ruh hali, evrensel bir dünyaya kapı arayabilir. Bırakın! Kendini tekrar eden kurucu önderlerin, değişmeyen doktrinleri arşivlerde kalsın. Şimdi ne kadar sosyal ne kadar demokratız, günümüz de buna bakalım. Bu bir ironiyse ironi olarak kalmasın: Sen güçlüysen, beni dövmen gerekmiyor. Irak, Libya, Suriye’ den de biliyoruz ki sistem değiştikçe, bazen bayrakların üzerindeki yıldızlar, renklerde değişebiliyor. Bu arada rejim değişikliğiyle yönetenlerin heykelleri de meydanlardan kepçelerle sökülüp atılabiliyor. Değiş tokuşla yer değiştirip tekrar koltuk kapan siyasilerin riyakârlığı, ortalık yerde açlık sırıtıyor.
Tek kimlik, tek inanca can suyu veren, çoğunluğun hiç değişmeyen muteber algısı. Ne kadar da benzeş, başka halklara ölümü tattıran inancı, tapınması semavi tek tanrılı dinlere özgü. Yoksulluğa tezat giderek artan özel mülkiyet tahakkümü, milli ve yerlilik sendromu… ” Komşu da pişer, bize de düşer ” algısından bir milim şaşmıyor. Sadece kendi karanlığına el sallayan odaların yanında, hiç sorgulamayan, aç susuz kendinden geçen yurdumun insanı. Birlikte yaşam adına çözüm üretmeyen, yoz yobaz siyasi partilerin genel başkanları, sokağa bakınız! Koca koca adamlar, kentin kanepelerinde unutulmuş, kuru birer ağaç gibi. Haberiniz var mı? Sosyal medyada, edebiyat – sanat adına paylaşım yapan gruplar, beyaz sayfalar, tek rengin dokunulmazlığıyla salya sümük pervasızlaşan ırkçı düşünceler dünyası, ne kadar da tekçi. Atamayla atanan siz bürokratlar, bir kaç katlı maaşlarınızla, artık mutlu olabilirsiniz. Size rağmen, kozmik yaşamın içinde, yirmi yedi seneye aşan emekli maaşı alanların sayısı ve yaşam süreleri giderek artıyor. Sistemin yanalında koltuk kapan gazeteciler, siyasetçi, şoven faşist kesimler, gözünüz aydın olsun.
Şimdi düşsel olmayan bir günde, seninle şurada yürürken, yine emekliye düşen ne bir artı gevrek, ne de bir bardak çay fazlası. Yaşam standardı, üretim payı sıfırın altında, yine milli yerli duygulara kurban edilerek sönümleniyor. Yönetenlerin her koşulda başvurduğu en iyi yöntem mili duyguları tekrar kaşımaktı. Bu yansımalar günümüzde, yaşamda daha da yoksullaşmayla eş değer, tanıdık bir tat olarak yerini alıyor. Yoksa güneşin altında, çalışmış, didinmiş ve yeniden yaşamı yaratanların ardılları, yurt bildikleri bu topraklardan, neden çekip gitsinler başka ülkelere, sorusunun cevabı çok açık. Göz hizasında daha iyi yaşam koşulları, özgürlük, barınma, sağlık, sosyal adalet gibi insani ve gerekli bireysel çıkarları sayabiliriz. Bu topraklarda söylencesi her zaman para eden, mavi rengin altında, bunca rengin ortasında yine milliyetçilik kanatlanıyor.
Ne kadar vatan, bayrak Sakarya, sevmeleri, apolitik sesler tribünlerde yükseldikçe, o kadar da mili gelirden emekli ve asgari ücretlilerin pay almaları günlük politikalara heba edilir. Ve yaşama hevesi orta yaşlarda soyut devletin üstünde bir artı yük olarak tekrar güncellenir. Tek adam otokratik sisteminde: her defasında tanıdık tatları tadanlar, tarihsel olarak daha çok yıkıcı olurlar. İşte İskandinavya ülkeleri, tek kent – tek ülke Lüksemburg. Gerçek tarih, kitaplar olduğu kadar, aynı topraklarda birlikte yaşamasını bilen toplumların kendi halklarıyla bütünleşmesi, insana kendini daha iyi hissettiriyor. En azından aklımdan geçen düşüncemi eğip bükmeden yazabiliyorum. Evet, insanın yaşadığı topraklarda, ” kimliği – inancı ” ‘ yla kendini özgür bir şekilde ifade etmesi daha iyi bir seçenekti. Başka bir mavide, öteden beri el ele kenetlenmiş kollar, bir nehir gibi özgür akabiliyorsa… Suyu tutamazsın çünkü su toprağın içindedir. Ye, ya, yes, heya, ere, evet gibi her dilde, bir cevabı vardı. Küçücük akan bir dere, bir taş parçası, endemik bitkiler, anıt kentler ve su kemerleri yatağında toprakta barışık / tı. Ama devasa çok katlı binalar AVM ‘ ler geleceğe iyilik güzellik adına, ne katacağını bugünden tahmin etmek hiç de zor değil…
Ali Şeker







