Sol kolum
Yazıyı Naime öğretmenim gönderdi.
Yazı başlığını ben koydum.
Sevgili Naime diyor ki:
“Sevgili Veysel Otunç,
Bu satırları Haşim Otunç Abi’min ölüm yıl dönümünde yazmıştım. Sosyal sayfamda yayınlamak isterdim.
Ancak malum sebeplerden dolayı (devlet (!) memurluğum, ortamın ‘cadı avı dönemi’ oluşu, hakkımızdaki soruşturmalar…) yayınlayamadım.
Sevgiyle kalın hepiniz.
Üzgünüm çok…”
Sevgili arkadaşım, Naime öğretmenim kısacık açıklamadan sonra 39 yıl önce kendisini, (kuşkusuz beni de) derinden etkileyen, çocukluğundan kalan unutamadığı anısını anlatıyor.
“Soğuk bir kış günü köy birdenbire karıştı.
Büyük bir yas havası yukarı mahalleden evimize doğru yayıldı.
Annemin usul usul ağlayarak hazırlandığını gördüm.
Belli ki bir yere gidilecek; ancak bu hüzün dolu bir yer olacaktı.
Komşumuz, anneme:
‘Cenaze gelmek üzere, hazırsan çıkalım’ dedi.
Annem hazırdı çoktan. ‘Ben de gelirim’, dedim. ‘Yook’, diyecek oldu. Sonra vazgeçti. Yola çıktık. Karların arasından patika bir yol açarak önümüzde ilerliyordu babam ve köyün diğer erkekleri ağızlarını bıçak açmadan ip gibi dizildi, köyün kadınları arkalarından… Annemin hemen arkasından ise ben… Annem usulca ağıt yakarak ağlıyordu. Ölüm sessizliği veya çığlığı dedikleri durumu yaşıyorduk.
Bir fırsatını bulup anneme sessizce sordum ne olduğunu.
‘Dayımın gencecik oğlu ölmüş…’ dedi.
Anladım ve sustum…
Sustum…
Çocuk aklımla çözmeye çalışıyordum ölümü.
Annem:
‘Yok yoksulun; aç açığın barındığı, fakir fukaranın, kurdun kuşun, börtü böceğin yemek yediği, barındığı bir ocaktı bunların evi. Hepimiz öğrenciyken onlarda barınıyorduk. Reva mıydı bu ailenin böyle bir acı yaşaması’ diye ağıt yakıyordu.
Nihayet Cıvarka Köyü göründü.
Mahşeri bir kalabalık vardı. Bütün civar köylerdeki köylüler adeta oraya toplanmışlardı.
Mezarlığa çıktık.
Tarif edemediğim bir acı vardı köyde. Büyük bir merakla etrafı gözlüyordum.
Uzun boylu, parkalı, fiske vursan yüzlerinden kan damlayan, çok üzüntülü ancak bir o kadar da metanetlerini korumaya çalışan abiler vardı. Abilerden biri biraz yüksekçe bir yere çıkıp konuşma yaptı.
Soluksuz dinliyordum en ön sırada.
Sonra sol kollarını kaldırıp
‘Devrim şehitleri’ için herkesi saygı duruşuna davet ettiler.
Büyük bir şaşkınlıkla izlerken onları, birden, biraz çekinerek de olsa ben de sol kolumu kaldırdım havaya. Kolumu, önce yarım sonra tam yukarı kaldırdım tıpkı onlar gibi. Tören bitip eve dönünce aklımda; büyük bir üzüntü, mahşeri kalabalık, metanetli abiler ve devrim şehitleri, sol kolun havaya kaldırılması ve ‘akın var akın… güneşi zapt edeceğiz…’ gibi dizeler kaldı.
O günden sonra ne zaman düşen birini görsem hep sol kolum kendiliğinden ona doğru uzandı. Ne zaman bir haksızlık görsem sol kolum, kendiliğinden havaya kalkmaya başladı. Havaya kaldıramadığım veya uzatamadığım zaman da kolumu, içimden ‘Akın var akın…’ dizeleri bir çığlık şeklinde yükseldi. Yani ne zaman zulüm görsem hep sol yanım sancıyıp durdu.
Çocukluğumdan kalan birçok ilkin sembolü; sol kolumun ve sol yanımın farkına varmamı sağlayan; sol yanımda hep bir sızı olarak kalan, sonraki yaşantımda da derin izler bırakan güzel insan, değerli Haşim Abi’m seni sevgiyle, minnetle anıyorum.”
***
O gün orda değildim, çok uzaklardaydım.
Gidemedim, gidemezdim.
Sevgili Naime öğretmenim, anlattıklarını kederle okudum.
İyi ki de anlattın.
İyi ki de yazdın.
O yiğit devrimci, güzel insanı sevgiyle, özlemle, hasretle anıyorum.
***
Haşim abim bize veda ederken 25 yaşındaydı. 6 Aralık 1981’di.
Annemiz Besira, oğul hasretini 44 yıl yaralı yüreğinde taşıdı. O da 17 Aralık 2025 Çarşamba günü aramızdan ayrıldı. 18 Aralık 2025’te annemizi çok sevdiği Haşim abimin yanına Mersin’den Cıvarka ‘ya uğurladık.
Aralık iki can aldı bizden.
Varto Cıvarka’ da başlayan hayat ve ayrılık yine Cıvarka’ da buluşturdu ikisini. Ana oğul aynı toprakta 44 yıl sonra yan yanalar şimdi.
Onları; köyün çiçeğine, börtü böceğine, başlarında yükselen çam ağaçlarına, cıvıldayan kuşlara, yağmura, kara, güneşe, dağlardan esen rüzgâra ve cümle doğanın sonsuzluğuna uğurladık.
Doğa yeniden, yeniden yaratır.
Yazar Veysel Otunç







