Jeotermal Enerji: “Temiz” Maskesinin Arkasındaki Acı Gerçekler
Dünya genelinde “yeşil enerji” etiketiyle pazarlanan jeotermal enerji santralleri (JES), Türkiye’deki uygulama biçimleriyle maalesef birer çevre felaketinin odağı haline gelmiştir. Özellikle Aydın, Denizli ve Manisa gibi illerimizde kurulan santrallerin yarattığı tahribat, Varto gibi el değmemiş bir doğaya sahip bölgeler için bugün hayati bir uyarı levhası niteliği taşımaktadır. JES’lerin en yoğun olduğu Aydın ve Büyük Menderes Havzası’ndaki durum, bu sürecin tarımı ve sağlığı nasıl bitirdiğinin en somut kanıtıdır. Dünyanın en kaliteli incirlerinin yetiştiği bu topraklarda, santrallerden salınan kükürtlü gazlar ve bor içerikli akışkanlar nedeniyle ağaçlar kurumaya başlamış, verim ise trajik şekilde düşmüştür. Daha da vahimi, JES yoğun bölgelerde yapılan bağımsız araştırmaların, kanser vakalarının Türkiye ortalamasının çok üzerine çıktığını ve havaya salınan hidrojen sülfür gazının solunum yolu hastalıklarını tetiklediğini ortaya koymasıdır.
Bu ekolojik yıkımın temelinde, yerin binlerce metre altından çıkarılan ağır metal yüklü sıcak suların, işlendikten sonra maliyetten kaçılarak tekrar aynı derinliğe basılmaması, yani “reenjeksiyon” sorunu yatmaktadır. Birçok işletmenin bu zehirli, bor ve arsenik dolu suları dere yataklarına veya sulama kanallarına boşaltması, yer altı kaynaklarımızı geri dönülmez şekilde kirletmiştir. Varto gibi hayvancılığın kalbi olan bir bölgede, meraların ve su kaynaklarının bu şekilde zehirlenmesi, doğrudan hayvan ölümleri ve geçim kaynağının yok olması demektir. Üstelik bu santraller sadece toprağı ve suyu değil, havayı da “çürük yumurta” kokusuyla zehirlemektedir. Manisa Alaşehir’de olduğu gibi, halkın yaz günü pencerelerini açamaz hale gelmesi ve asit yağmurlarının bitki örtüsünü yakması, JES’lerin yarattığı günlük yaşam kâbusunun bir parçasıdır.
Tüm bunlara ek olarak, yerin derinliklerine yüksek basınçla su basılmasının tetiklediği mikro-depremler, İsviçre ve Güney Kore gibi dünya örneklerinde projelerin durdurulmasına neden olacak kadar ciddi bir risk teşkil etmektedir. Fay hatları üzerindeki bölgelerde bu sismik hareketliliğin göz ardı edilmesi, halkın can güvenliğini de hiçe saymaktır. Bugün JES bölgelerinde yaşayan köylülerin ortak feryadı; bereketli topraklarının yerini beton ve kükürt kokusunun alması, çiftçilerin ise kendi topraklarında mültecisizleşerek kent varoşlarına sürüklenmesidir. Varto’nun kar sularıyla beslenen dereleri ve bakir meraları, birkaç şirketin kâr hırsı uğruna Aydın ve Manisa’nın yaşadığı bu trajediyi hak etmiyor. Çünkü doğa kendini ancak biz onu yok etmeyi bıraktığımızda yenileyebilir ve bizim korumamız gereken binlerce yıllık bir yaşam kültürümüz var.







