Sekiz kardeşin birlikte büyüdüğü bir evdi çocukluğumun evi. Aşağı mahalleden akrabalarıma yakın olayım diye düşünmüş olacak ki babam buraya taşınmış. 1966 depreminden sonra yapmış bu evini. Bildiğiniz köy evi… İlkokula yeni başlamıştım ki, ayrılığı, hasretliği abilerimden öğrendim.
1966 Varto depremi bir felaket miydi, hasret miydi, bilemiyorum. Bildiğim, şubat ayında bir de yaz aylarında yollarını dört gözle beklediğim abilerimdi. Abi demek hasretlikti. Onlar gelince sevinçti benim için…
1972’de babam Almanya’ya işçi olarak gitti. Anladım, Almanya demek, o zaman insanı köyünden ayırmaktı; gurbetlikti, boynu büküklüktü, göçerlikti. Baba dediğin yokluktu, kimsesizlikti. Anam derin bir “ah“tı benim için. Bir iç çekişi vardı, sanırsın Bingöl Dağları üzerimize yıkılıyor. Akşamları soba kenarında ısınmaktı, anlatılan masaldı anam. Ejderhaları yenen kahramanımdı. Sobanın üstünde kaynayan su, kıtlama içilen çay ya da sac ekmeğine dürüm edilmiş çökelekti, keyifti… Babanın yokluğunda baba olandı. Dilimizdi, anadilimizdi. Sesi içine kaçmış, sözcükleri azalmış dilimizdi. Ara ara kızdığı da olurdu anamın. Sitemi kimeydi, anlayamazdım. Bir şeyler söyler, susardı. Susardı, biz çok şey anlardık. Çok mu dertliydi, bilemedik. “Öldüğümde, böğrüme büyük bir taş koyun!“ diye niye söylerdi, söylenirdi pek bilmezdim. Anam, köyün öteki kadınları gibi zaman yorgunuydu. Yokluk, yoksulluktu işte…
Yaz aylarında babam izine gelirdi. Almanya gelirdi evimize. Sevinç dolardı odalara. Odalar da Almanya havası olurdu. Babam gelince minibüs üstünde gelen valizler, valizlerin içindeki eşya ve oyuncak demekti. Eve gelen akrabalıktı. Dağıtılan hediyeler, alınan keyifti. Sohbetler eşliğinde içilen demli çay, yenilen yemekti. Davetti, ev ziyaretleriydi. Kapı önünde dost, akraba, köylülerin toplanması demekti babam… Almanya’ya ilişkin anlatılan, hep cenneti betimleyen hikâyelerdi. Almanya, cennetin kendisiydi. Pür dikkat dinleyen köylülerdi. Kısa anlık da olsa unutulan yoksulluk, gülen gözlerdi anlayacağınız. Baba güvendi belki ama sevgisini belli etmeyen gri bir duvardı. Atalarından gördüğü sevincini belli etmemeydi. Bizim oralarda baba demek, başına sürülmeyen eldi. Zayıflık belirtisi olmasın diye edilmeyen iki güzel sözdü.
İzin biter, babam dönerdi Almanya’ya. O zaman “baba“ demek boynu büküklüktü. Güzün de abiler giderdi. Anam, ben, kızkardeşlerim ve iki küçük erkek kardeşim kalakalırdık bizim için “dünyanın en güzel evi“nde.
Sonbahar hüzündü, kışa yarenlik ederdi, komşuydu. Derken kış gelirdi. Kış yokluktu, yoksulluktu. Soğuktu ama biz “insan sıcağı“ ile ısınırdık. Kış, eve kapanmanın zorunlu hâliydi bizim oralarda. Kış, yolları bekleyen gözler demekti. Beklenen mektup, gelen misafir, soba kenarı anlatılan masal demekti. Sıcağa duyulan özlem, buluşmaların heyecanıydı. Siyah-beyaz zamanların renkli insanları demekti. Gaz lambasının ışığında çalışılan ders demekti. Pille çalışan radyodan dinlenilen ‘havadis’lerdi. Dayım, gelirdi bize bazı geceler. Erivan Radyosu’nda kılamlar (türkü) dinlerlerdi anamla. Derin bir suskunluk olurdu. Anamın gözleri dolardı. Niye ağlar, neye ağlardı, bilmezdim. Kılamlar kurmanciydi. Kurmanci bilmezdim o zamanlar. Erivan Radyosu demek kılam demekti. Çoğu kılama anam ağlardı. Sonrasında içini çekip kılamın hikayesini anlatırdı bize. Kılam ince bir sızıydı, anlardım; çaresi olmayan dertti, anamın yüzüydü, kederdi…
1970’lerin ortalarında devrimciler geldi Varto’ya. Çok devrimci öğrenci geldi geçti evimizden. Ekmek verdi, çay koydu siniye anam. Sevdi bu gençleri. Okuma yazması yoktu anamın, tanıyarak öğrendi. Kanı ısındı bu gençlere. Sevdi o esmer tenli delişmen gençleri. Güzel gençlerdi. Dünya güzeldi o zamanlar. Zaman güzel akardı ya da biz o zamanlar öyle algılardık.
Derken 1980… Tarihin ipi koptu. Bir kara dönem… Biz sekiz kardeş daha da büyümüştük. Zamanı gelen evlendi, ayrıldı evden. Birer birer ayrıldık. İşinden ya da zorunlu olarak. Anam yalnız kaldı, yapayalnız… Biçareydi. Gözleri insan aradı. İnsanların azaldığına akıl sır erdiremedi. Kapısına kilit vuruldu çocukluğumuzun o güzelim evine. Biz o evden ayrıldık, her ne kadar kapısına kilit vurulsa da, o ev yüreğimizden ayrılmadı hiçbir zaman. Anam 1988’de Almanya’ya, babamın yanına gitti. Ne Almanya’ya ısınabildi ne de Almanya onu tutabildi. 1994’ün ağustosunda hakka yürüdü…
Evler de insanlar gibidir; yaşam izleri kesilince yorgun düşer, yaşlanırlar, viraneye dönerler. İçlerinde ne hikayeleri vardır anlatılmayan, kim bilir?
Bu ev demek çocukluğum, anayurdum, cennetimdi benim; anılarımdı. Anamın emeği, suskunluğuydu.
Bizim yazgımız evimizin yazgısıyla koşuttu biraz. Evimizin gördüklerini görmüş, yaşadıklarını yaşamıştık. Her evin yazgısı bir yönüyle de o toprakların yazgısıdır. İçine girdiğimizde hep keyif aldığımız dünyamızdır. Savrulan hayatlarımızdır. Baktıkça içimizde büyüyen sızımız, dinmeyen yaramızdır. Aklımıza gelen / düşen komşular, köy çeşmesi, kavak ağaçları, köy meydanı, eşiğine varılan musahip, kısacası anlatılan hikayemizdir.
Evlerin de sessiz bir dili, bir hikâyesi vardır mutlaka; dinlemeyi bilirsek öğreniriz o dili. Çocukluğunu arayan her insanın doğduğu evlere varması / gitmesi anıları tekrar yaşaması o dili öğrendiğine işarettir.
Zorun sıratında geçtiğimiz bu günlerde “evde“ bir başıma kalınca aklıma düştü Vartolu evim, yazdım çocukluğumun anayurdunu. Yüreğim ürperdi, anılarıma sığındım yine. Fotoğraflara bakınca güzel bir şeyden bahsedeyim, dedim ama bunlar döküldü yüreğimden. Zamanın yolculuğa sayın. Az yazdım çoğa sayın. Dostlukla hep.
Akman Gedik







