Bilgi girişi yoksa çıkışı da olmaz. “Coğrafya kaderdir!“ derken İbni Haldun belli bir hakikate parmak basmış, dikkat buyurmuş muhtemelen. Ortadoğu insanının değişken ruh hâli, bilime pek itibar etmeyişi, edilgen bir davranış biçimi sergilemesi yaşadığı coğrafya ile ilgilidir. Yukarı da yazdım, bilgiden bilimden bahsetmek için ilkin onun girişinin olması gerekir. Kimse bilime, bilgiye itibar etmiyor girişinin emaresi yok sonra kalkıp hakikatten bahsetmesi pek gerçekçi değildir…
Denilir ki: Haçlı Seferlerinde o coğrafya’da kayda değer çok bilgi, çok kitap götürülmüş Avrupa’ya. Bir tartışma esnasında bir İslam bilgini bunları sormuş Avrupalı düşünüre. “Doğrudur. çok şey getirilmiş olabilir, ya da siz çok bilgiye, kitaba sahip olmuş olabilirsiniz. Sizde bilim itibar görmedi! Demiş Avrupalı düşünür. “Bilim, bilgi itibar gördüğü yerde değer alır.“
Soru sorma, sorgulama, eleştirel yaklaşma pek taban bulmadı o topraklarda. Ondandır ki itiraz yönü değil de itaat yönü gelişkin insanların. “Gelişme” konusunu ele alddığımızda, bunun itiraz yönü gelişmiş insanlar sayesinde başarıldığını görürüz.
Kardeşimin kızı Almanya’da ikinci sınıfa gidiyor. Bu yıl okulların başladığında sınıf başkanlığına aday oldu, fazla oy almadığı için seçilemedi. “Kazansaydım sınıfımızın bazı problemleri var, onları çözerdik. Ama arkadaşlarıma söylerim onlar da öğretmene söyler çözeriz,“ dedi. Sonrasında, “Sizin zamanınızda da sınıf başkanlığı var mıydı?” diye sordu. Babası dedi ki : “Vardı,” dedi. İkinci soru geldi. “Siz ne yapıyordunuz?” Babası dedi ki: “Biz de bir şeyi yasaklamak için vardı sınıf başkanlığı.” Yeğenim güldü, aklı almadı nasıl olur diye…
Sonrasında düşündüm, valla doğruydu. Her yerde var mıydı bilemiyorum?. Bizim zamanımızda kıytırık bir “kayma başkanlığı” vardı. Kış gelmiş, kar beyaz örtüsünü her yere sermiş. Köy çocuğusun kaymayıp da ne yapacaksın. Hani öyle herkesin kızağı da yok. Bazılarımızın babası yapıyordu. Olmayanlar da ya plastik leğenlerle ya da bildiğimiz bidonları ortasında kesip kayıyorduk. Hafta sonu iki günlük tatile giriyorum diye sevinirken birden ismin okunuyor, tahtaya kalkiyordun. “Niye kaydın, yasaktı!..”
Bir de Kirmancki (Zazaca) konuşanları öğretmenlere jurnalleyen gizli başkanlar olurdu. Cuma günü gelmiş için içine sığmıyor, tatil, eve gideceksin. Hop tahtaya. “Niye anadilinde konuştun!”
Ulan olan bir şeyi kullanmıyorsak ne boka diye var o zaman. Kar varsa kayanlar da olacak bunun yasağının manası ne? İnsan doğarken anadilini mi seçiyor? Her konuştuğunun sonrasında mutlaka, “Niye konuştun?” demek akıllara ziyan bir soru değil mi?
Almanya’da yaşayan birine bunu anlatamazsın, anlamazlar. Onlara hikâye gibi geliyor… Aklın sınırlarını zorlayan şeyler… Çünkü öğretmen demişse haklıdır. Eve gidersin büyüklerin her konuştuğu doğru, sanki asker de çavuş… Toplumdaki hiyerarşik kodlama böyle işlediğinden soru sormak, sorgulamak tehlikelidir. Ondandır ki soru soranlar o topraklarda hoş görülmez.
Feridun Attar’ın deyimiyle : “Cahillerin mutluluğu unutmaktır“.
Farklı konular yazıyorum, bazen içiçe, bazen ayrı gibi duruyor. Babam emekli olmuştu. Üretimden ayrı kalınca bir meşgalede yok, gün yirmi dört saat geçmek bilmiyor. Bahsini ettiğim yeğenimin babası, yani kardeşim 1997 veya 1998’lerde Almanya’da üniversite öğrencisidir. Annem 1994’te hakka yürümüş, dolayısıyla babam ile beraber yaşıyor kardeşim. Babam o zamanlar daha yeni emekli olmuş, diğer yaşıtları gibi Almanya’da kırk yılını doldurmuşlar ama Almanya’da yaşamıyor gibiler. Köyden çıkmışlar ama köy onların içinde, aklında, hayatında, düşüncesinde… Zaman geçmiyor babam için, arkadaşlarını çağırıp kâğıt oynuyorlar. İki göz oda. Yatak odası babamın. Oturma odasında kardeşim hem yatıyor hem de her gün kirk kilometre gidip geliyor üniversiteye. Gelince bir de ders çalışması gerekiyor. Şimdiki gibi bilgisayardan çalışmak çok yaygın değil. Yemek masasının üzerinde kitapları, defterleri yığılı…
Arkadaşları gelince babam, “Haydi kaldır bunları, amcalarınla kâğıt oynayacağız!” deyip kitaplarını kaldırmasını söylüyor. Uzun zaman ses çıkarmıyor kardeşim. Sussa ona yazık, konuşsa amcalara… Her gün böyle olunca bir yerden sonra dayanamıyor kardeşim. Herhangi bir konuda bir şey diyecek olsa babam hemen öne atılıp, “Amcaların kadar mı biliyorsun!” deyip susturmaya çalışıyordur kardeşimi. Nihayetinde bir gün dayanamayıp patlıyor kardeşim. “İlkokulu dahi zar zor okumuşsunuz. Kitap gazete okumak hak getire. Yaşadığınız şehri sorsam bilmezsiniz. Bu derin bilginiz nereden geliyor, söyler misiniz? Ben Üniversite’ye gidiyorum, ders çalışmam lazım. Geleceğim söz konusu, bunu hiç düşünmüyorsunuz. Kâğıdı pekâla başka zamanda oynayabilirsiniz? Ama ben ders vermeyince zaman benim için uzuyor…”
“Amcalar biliyor!” deyip susturmak istiyor babam. “Amcalarda taşak varsa bende de var!” deyince kardeşim, babam kızıyor tabii. “Vay terbiyesiz!..” diyor.
Amcanın biri anlayışlı. “Vallahi genç doğru diyor. Bizim bu gençlere yardımcı olmamız gerekirken bir de gelip engel oluyoruz,” diyor. Kardeşimden özür diliyor. O amca Almanya’da araba ehliyeti alabilmiş ender insanlardan biriydi yaşlı kuşak arasında. Ehliyet alınca dahi, en azından hak hukuk, öncellik gibi şeyler gelişiyor demek ki. Ehliyet sahibi olması bile o amca’yı kısmen demokrat yapabilmişti.
Düşünüyorum da herkes kendinin Simurg’u (Anka Kuşu) olmadıkça gelişmiyor. Bir bilgi açlığını hissedecek ki alacak o bilgiyi. Bir bilgi girişi olacak ki sonrasında çıkışı olsun. Başkalarına sunması için de o bilginin tüm ayrıntılarına vakıf olması gerekiyor.
Çoğunuz bilirsiniz Simurg’un (Zümrüd-ü Anka) efsanesini. Rivayet olunur ki: Simurg kuşların hükümdarıdır. Bilgi ağacının dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş. Bu bilgi ağacı da Kafdağının ta ardındaymış. Simurg’un gözyaşları şifalıymış. Yanarak kül olur ölür ve tekrardan kendi küllerinden doğarmış… Kuşlar Simurg’a inanırmış. Onun kendilerini kurtaracağını düşünürlermiş. Çoğu şey ters gitmiş, Simurg gelip onları kurtaracak diye bekleyip durmuşlar uzun zaman. Simurg bir türlü gelememiş, kuşkulanmışlar. Derken bir kuş sürüsü Simurg’un kanadından bir tüy bulmuş ve Simurg’u bulmak için yollara düşmüşler…
Ancak Simurg’un yuvası Kafdağı’nın ardında olduğundan uzun bir yolculuk gerektiriyormuş. Her şeyden önce yedi dipsiz vadiyi geçmeleri gerekiyormuş. Bu vadiler sırasıyla; Nefs, Aşk, Cehalet, İnançsızlık, Yalnızlık, Dedikodu ve Ben vadileriymiş. Git git bayağı bir gitmişler… Kimi yorulmuş kimi vadilerin sihrine kapılmış. Her geçtikleri vadide kayıplar vererek, azalarak yol almışlardır. En son vadiyi geçip Kafdağı’na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış. Sonunda işin sırrını öğrenmişler. Farsça’da “si” otuz demektir, “murg” ise kuş. Yani Simurg’un anlamı “otuz kuş” demekmiş. Anlamışlar ki onların her biri Simurg’muş zaten. Ve yine anlamışlar ki aradıkları “kuşların hükümdarı” kendileriymiş.
Gerçek yolculuk zaten kendine yapılan yolculuktur… Kendini geliştiren, kafa yoran, soru soran insan öğrenmenin daimî yolcusudur. Bir şeyi öğretmenin öğrenmekten geçtiğini bilir öğrenci olanlar, aydınlanmadan aydınlatamaz gerçeğini iyi bilir. Simurg’u beklemek yerine herkes kendi Simurg’u olmayı göze almalı, yanıp kül olmalı ve kendi küllerinden yeniden doğmalı insan. En muhimi de Simurg olmayı göze alabilmektir. Göze almadıkça kendi tüneğinden (çemberinden) kurtlamaz insan… Kendi yeryüzüne bir şey ekmek için Simurg olup korkusuzca gökyüzüne uçmak gerekir. Farsça kökenli olan “Simurg” ya da “Zümrüdü Anka” aynı isimlerle Türkçe’ye geçmiştir. Almancası “Phönix” (Alev kuşu) olan bu kuş, her yandığında kendi küllerinden yeniden doğduğu rivayet edilen kuştur.
Kurtarıcı beklemekten daha doğru olanı yola düşmektir…
Akman Gedik







