TURŞUNUZU KURUN, OTURUN BABANIZIN EVİNDE
Bir 12 Eylül meseli
12 Eylül’ün üzerinden birkaç ay geçmişti. Zaman durmuş karanlığa teslim olmuştu âdeta. Ne günler eskisi gibi normal evriliyor, ne de geceler bitmek biliyordu. Sanki yorulmuşlar da ilerlemiyorlar gibiydi. Zaman durgundu. Keder ve üzünç damgasını vurmuş güne, yaprak kımıldamıyor, zamanın hanesine üzünç bırakıyordu. Kime baksanız derin bir kederle bakıyordu… Herkesin yüzü biraz belirsizlik, herkes biraz bikes sanıyordu kendini. Herkesin yüreğinde serçe dönüyordu, ruhunda sızı… Karanlık çoğalıyordu zamanın koynunda. Gülen insanlar ayalizor, biçareler çoğalıyordu. Kimse aklını kalbine devşirmiyordu, nereden baksan vefasızlık, nerden baksan tutarsızlık akıyordu… Herkese biraz güz sarısı biraz 12 Eylül karası değmişti. İnsan ilişkileri dibe vurmuştu. Kimse kimseyi anlamıyor ya da anlamak istemiyordu. Vefasızlık almış başını gidiyordu… Varto’nun ismi kalbimde saklı olan bir köyünde çokca genç tutuklandı. Bir çoğu aranır duruma düştü. Gençlerden birkaçı yurtdışına çıktı. Köyün ismi çıkmış dokuza inmez sekize misali köy “mimli” devletin aklında. Civar köylerden, kasabadan insanlar da korkudan olsa gerek bu köy ile ilişkilerini bir süreliğine “askıya” aldılar. Şimdiki pandemiyi getirin aklınıza. Sanki köy komple iflah olmaz bir hastalığa yakalanmış da uzak durulması gerekirmiş gibiydi. İnsanlar öylesi bir tavrın içine girmişlerdi. O köye gitmek sanki ceza almanın, dışlanmanın nedenlerinden sayılıyordu. Kimse gitmiyor, gidemiyor ya da gitmek istemiyordu… Aranan gençlerin babalarını bazen nahiye ya da kasaba karakoluna çağırırlardı. İnsanlar bu çağrıya icabet eder, ikiletmeden giderlerdi. Varsa güzel libaslarını giyer, devlet babanın makamına kirli elbiseyle gitmek olmaz diye düşünürlerdi. Gömleğinin düğmesini sonuna kadar iliklerler, kapıya vardıklarında şapkalarını eline alıp bir iki kuru öksürük ile boğazını temizler ve kapıya tık tık vururlardı. İçeriden gür ve sert bir ses, “Gir!“ dediğinde duman tutmaya köylüleri korkudan dizlerinin bağı çözülürdü. Zazacadan ödünç kelimelerle Türkçe konuşurlardı. “Oğlun nerede, oğlunu getir!” diyen buyurgan sese, “Begim valla habarım yok, ma ben ne bilem nerda,” yanıtına ifrit olurdu buyurgan ses. “Defol git, oğlunu bul getir!” sözünden sonra korkudan limoni sarıya kesen köylüler hızlı bir şekilde köye, evlerine dönerlerdi. Haftasına varmadan iadeyi ziyarete gelirdi askerler. Başlarında komutan, birkaç jandarma biterdi evlerinde. Saygıda kusur etmezdi köylüler, “Bir çayımızı için,” sözüne karşılık kapıyı hoyratça iter, el yapımı halılara potinleri ile basa basa, erzaklarını birbirine kata kata(bulgur,makarna,un v.s) ortaya karışığın nedeni olurlardı. Bu gün başka bir mesel anlatacağım. 12 Eylül ile ilgili sayısız hak ihlallerini öğrenmek isteyenler için yazılmış çok sayıda kitap, sinema filmi, o dönemi anlatan tiyatro oyunu, o dönemde yazılmış nice şiirler vardır, araştırıp detaylı öğrenebilirler pekâlâ… Dedim ya köye karşı âdeta bir pres uygulanmıştı. Gelen yok giden yok… O zamanlar köylerde her mahallede ya da köyün merkezi yerinde bir çeşme olurdu. Herkes evin su ihtiyacını bu merkezi çeşmeden karşılardı. Suya genelde genç kızlar giderdi, ellerinde bakraç, sitil veya kovalarıyla…Köyün çeşmesi deyip geçmeyin. Çeşme yalnız çeşme değil, çeşmeden öteyeydi. Her şeyden evveli bir iletişim bir bilgi aktarım yeriydi. Aynı zamanda dedikodunun da merkeziydi. Köyde ne dönüyor, kim kimi seviyor, kim yakın zamanda evlenecek, kim kimin hakkında ne demiş hepsi çeşme başında konuşulurdu. Her ne kadar eskisi gibi zevkli olmasa da kızlar yine de severek çeşmeye gelirlerdi. Herkesin abisi, ya da bir yakını içerdeydi. Çeşmebaşı eskisi gibi keyifli değildi. Şimdiki gibi telefonlar yoktu. Kimse kimseye mesaj atmıyor, herkes yüz yüze görüşüyor, birbirinin konuşmalarına beğeni yerine katılarak ve keyif alarak gülüyordu… Yine öylesi günlerden bir gün, akşam üzeri çeşme başında çok kız birikmiş. Hararetli hararetli konuşup gülüyorlardı. Maypiroz Teyze’nin kendilerine yaklaştıklarını görünce seslerini biraz alçaltarak konuşmaya devam ettiler. Maypiroz Teyze yanlarına varınca bir iki nefes alıp verdi. Bir tas su istedi kızlardan, verdiler, “Kızlar, benim Kamber”im ile kim evlenmek ister?” diye sordu kızlara. Kızlar birbirlerini bakıp hafiften kızararak güldüler. Kimseden ses çıkmayınca Maypiroz Teyze konuşmasına devam etti. “Ulan deyyusun kızları, benim Kamber’imi almayacaksınız da ne yapacaksınız! Köydeki gençlerin çoğu içeride. Bir kısmı kaçak bir kısmı yurtdışına çıktı. Civar köylerin gençleri de korkudan köyümüze gelmiyorlar, bu gidişle gelecekleri de yok. De haydi söyleyin bana, siz nasıl evleneceksiniz?. Elinizde kala kala benim Kamber’im kalmış. İçinizde hiç mi biriniz varmak istemez? Valla siz bilirsiniz. Ben dediğimi dedim!” “Biz şimdilik evlenmek istemiyoruz teyze,” dedi kızlardan biri. Maypiroz Teyze yandı söndü. “İyi, iyi evlenmeyin, turşunuzu kurun o zaman, babanızgilde oturun, durun!’ dedi. Kızlar hep birden güldüler… Maypiroz Teyze kızların bu gülüşmelerine bir anlam veremedi. Yerinde çakılı kaldı bir an. Sorduğu sorunun tam cevabını alamadı ama anladı. Hiçbirinin niyeti yok Kamber’e varmaya, anladı bunu. Bir hışımla döndü çekip gitti. Maypiroz Teyze’ye göre kızların vakti gelmiş de geçiyordu sanki. Evlenmezlerse tam turşuluklardı… Kızlar babalarının evinde turşu kaldılar mı bilinmez, lakin kimse Kamber’e varmayınca, Kamber komşu köyden biriyle evlendi.Çoluk çocuğa karıştı. Maypiroz Teyze’nin ahı kaldı; ah oğlu köyden evleneydi de gözü açık gitmeyeydi. Kaç yıl sonrası Hakka yürüdü Maypiroz Teyze. Birkaç yıl sonrası tutuklu gençlerden birkaçı salıverildi. Köye geldiklerinde çeşmeye kızların gitmediğini gördüler. Çünkü her evin önüne çeşme gelmiş, köy çeşmesinin bir cazibesi kalmamıştı artık. Oysa çoğu genç sırlarını o çeşmeye anlatmışlardı, sevgiye dair sevdaya dair sırlarını… Çeşme mi sır tutmadı yoksa kızların kulağına mı çalınmadı bilinmez ama, o kızların çoğu evlenip barklanmıştı. Ne çeşme başına giden kızlar ne de onları görürüm diye turlayan gençler kalmıştı. Herkes bir yönüyle köyü terkedip gitti… Olmasın bir daha olmasın öylesi zamanlar. Herkes sevdiğine varsın.







