Baba ben geldim! diye seslendimse de, karşılık vermedi. Soğuk buz mermerdi! Ankara sonbaharını yaşıyor, babam içinde.
Ankara’nın sonbaharları soğuk olur. Bakmayın siz güneşin puştlu şavkımasındaki hırsızlamasına. Hele günün ilk saatleri ve geceler… Sonbahar hazandır soğukla birlik Ankara için. Çoğaldıkça çoğalır hazan rengi, boyanır sokaklar, caddeler ve de parklar. Geri durur mu Anadolu? O da adet üzere bu toprağa nefes veren en has yapraklarını döker mevsimin kuytuluğunda. En çok bu mevsimde dökülür, insanının derdini kendine dert edinmiş Anadolu’nun yiğit yürekleri. Haberleri çoğaldıkça, ahde vefa yürekler kavrulur en ücra köşelerde. Tıpkı gazellerin hazanı ispatlayan savruk, çaresiz ve yalnızlık eprimelerinin tretuvar kenarlarına yığıntıları gibi. Anadolu yiğitlerinin kopuk kopuk görsel siluetleri düşer haber sayfalarına gün gün. Çoğalır, yürek tellerinin kopuşu. Böyle gönül teli kopmuş günün yorgununda babamın yanındayım.
Elindeki kitaptan gözünü aralamadan Sen mi geldin? deyişindeki, sual eden hallerini özledim baba. Varlığının var oluş halini… O halinden eser yok artık! O hallerin hayalimde hep, bilesin. Kitaplara gömülmüşlüğünün… Paragrafa ya da sayfaya bir iki satırım var bekle, kaçamak bakışını özledim, özlüyorum. Okumanın ne mene sevdan olduğunu… Yazı yabanda kireç taşını düz taşa sürerek yazı yazmayı öğrendiğini defaten anlatmıştın bana. Tütün paketlerini defter, kömürü kalem bilerek okumaya sevdalanmışlığını da! Tütün kâğıtlarını koynunda biriktirdiğini, bunlarla üvey babana yakalandığını… Kıymetli bilip koynunda sakladığın o tütün kâğıtlarının nasıl da yırtılıp sobaya tıkıldığına ağladığın kadar dövüldüğüne ağlamadığını da anlatmıştın. Ahıra hapsedildiğini ve o ahırın senin için okul sınıfına döndüğünü de!.. Yüksünmeden bu cezaya boyun eğdiğini, bir küçücük kurşun kalem parçası ile tütün kâğıtlarının bu cezayı aklından sildiğini de anlatmıştın. Sonra, bilmediklerini, merak ettiklerini mektebe giden akranlarından sorup sual ettiğini… Heceleye heceleye ve de sesli okuyuşun yıllarca hiç keyfini kaçırmadı be baba. Birileri kara kış gecelerinde kâğıt oynamanın şehvetine kapılmışken; dördüncü ve beşinci sınıf çocuklarının ders kitaplarını hikâye niyetine okuduğuna şahitliğim de oldu. Annemin; Okuyup da muallim mi olacaksın bu yaştan sonra? sorusu asabını bozarken; Okumak huzurdur, ah sen de bir okuyabilseydin! diyen cevabında hasretlik kokardı. Köyün bileniydin. Akılları ermez konuda sana koşarlardı ve bu çok hoşuma giderdi. Ben de ne çok soru sorardım değil mi? Anlamamı kolaylaştıran cevabın huzurum olurdu. Bundan kellidir ki, benim süper kahramanımdın. Her şeyi bilen, herkesin özendiği, herkesin göz hapsine aldığı, kendi halindeki kahramanımdın. Yıllar sonra, delikanlılık dönemlerime denk gelen zamanda kendi kitaplarına sahip olduğuna şahitliğim oldu. Şehre yılda bir ya da iki kere gelen seyyar kitapçıya özel kitaplar ısmarladığını da biliyorum. O yorucu, göz gözü görmez çırçır fabrikasından arta kalan dinlence zamanlarında kimsenin sana ilişmesini istemezdin. Kapanıp, kendi yalnızlığında heceleyerek kitap okumak, mutluluğun olurdu. Kendi kendine tartıştığını, analizler yaptığını, bir kaynağın referansıyla başka bir kaynağa ulaştığını unutmak, safdillik olur be baba benim için! Farkında mısın baba hep ben konuşuyorum? Bitmedi mi satırın, paragrafın? Ara vermeyecek misin? Baba ben geldim! Umarım bir iki satırın kalmıştır paragraf başına. Suskunluğunun, hep okumaktan geri kalacağım korkusundan ileri geldiğini biliyor musun? Ben biliyorum! Uzun bir paragrafı halen bitirememiş ya da kendince anlamı olan bir noktaya vardıramamışsan; seni okuduğundan alıkoymak imkânsızdır!
Fiziki varlığın olmadan seninle iç sesim sayesinde konuşurken, çocukluğumdaki çaresizliğin düştü aklıma be baba. Yok, yanlış oldu! Çaresizliğin değil de, kimsesizliğine aklınla hükmettiğin çare desem daha doğru olur. Bilmem hatırlar mısın, seni, evimizin önünde ortalarına alan akrabalarının dört koldan dövdükleri günü? Ben hiç unutmadım, unutacağım da yok! Seni o ablukadan kurtarmak isteyip de kurtaramamanın vurgunu hala dokumda seğiriyor. Evet, evet! Anlattığım zamanlar olmuştur. Senin de çipil çipil gözlerle gülmüşlüğün… El kadar çağanın çaresizliğiydi benimkisi. Lakin bir taş bile atmışlığım olmadığı için, bugün yüreğimin başı hala sancılı be baba. Sadece yırtınarak ağlamışlığım; çaresizliğine kifayetsizliğimi eklemlemişti. Gözü kara da değilmişim be baba! Tıpkı sen gibi! Keşke o an için bile olsa gözü kara olsaymışım ne iyi olurmuş! Ne çare ki tartarak adım atmak bahtımıza düşmüş bir kere baba. Neyse! Burayı bir fasıl geçip, asıl dertleşeceğim derdime geleyim.
Akrabalarının sana zulüm nedenleri; evimizin önüne, burnumuz dibine diktikleri kavak ağaçlarına itirazındandı. Asıl sebepleri ise; sığındığımız o bir göz dam evden söküp atmaktı muratları. Bunu bilmemin müneccimlikle bir alakası yok baba! Üstelik annemle konuştuğunuzda da duymuştum. Akrabalarının yolları düze çıkmayla; varlığın onlar için külfetti artık. Kendi çıkarlarına kurguladıkları tek seçenek; bizi o bir dam göz evden çekip atmaktı. Çünkü nineme ve sana müdanaları kalmamıştı artık. Varlığın, huzurlarını kaçıran engeldi onlar için. Sen askerdeyken; “Biz akrabayız, sen yanımıza yakışırsın! Bizden başka kimin kimsen mi var? Yaparız kutu gibi bir ev, içine yerleşirsin! Gözümüz arkada kalmaz, hasletliğimiz biter! şirinliklerle ninemi kandırıp yanlarına çekmeyi başarmışlar. Gel zaman git zaman tarlalarını ektirip-biçtireceğiz, çayırları yarıcıya vereceğiz aldatmasıyla parmak bastırmışlar vekâlete. Uçup gitmiş tabi hayli zaman sonra onca mülk. Seni yersiz yurtsuz bırakmanın karşılığı o verdikleri bir damlık arsa var ya, oradan da silmekti gayeleri. El koydukları çayırlar ve tarlalar karşılığındaki bir damlık ev yerindeki varlığımız; onları geçmişte yaptıklarına götürüyordu. Kâbuslarıydı! Suçluluk, kişinin kâbusudur ve bundan kurtulmak ister insan. Akıl yoksunluğundan uzak kişinin kendince bulduğu her çözüm; onu biraz daha dibe çeker, lakin farkına varmaz. Diyeceksin ki, Nereden biliyorsun? O zaman küçücük bir çağaydın! Ah be baba! O yaştaki çocuklar olup biteni silinmez kalemle yazarlar hafıza defterlerine! Her yaşta okunur o yazılanlar! Annemle dertleşmeleriniz, ninemle münakaşalarınız ezber etmişti bunu bana. Ezber edilen, okunmaya gereksinim duymaz, sadece söylenir. Çocuklar ailenin nefesiyle büyür be baba! Büyüklerin derdi küçüklerin de derdi olur ailede. Akrabalarının bir damlık ev için verdikleri arsa yüzündendi tüm kıyametleri. O da, belki de köy merasıydı! Oysa misliyle karşılığını bertaraf etmiş gerçek orta yerdeydi. Kitaba uydurulmuş halin geri dönüşü yok kabulü; seni tümden çaresizliğe itmişti. Gerçeği bilip, yadsımak zor be baba! Bir de bunun üzerine yol yordam bilmemek eklenince; hele ki kimsesizsen: daha da ağır yük olur insana. O küçücük halimle seni hep çaresiz görürdüm. O günden bu güne yüreğimde hep bir ağırlıktır bu bana be baba.
Hani kavgada dört kişinin ortasından kalmışlığın vardı ya baba! İşte o kara kaplıda silmediğim, silemediğim anekdotların başında gelendir. Nasıl unuturum? Aslında buna kavga da denmezdi ya! Seni punduna getirip aralarına sıkıştırıp dövme eylemiydi ki, sen sadece kendi beden savunmandaydın. Kendini o cendereden kurtardığında yüzün gözün kana belenmişti baba. Dıdının dıdısı akrabaların, verdikleri dersin huzuruyla evlerine çekilmişlerdi. Evimizin yanı başındaki pınardan elini yüzünü yıkarken; onların cırnıkladıkları yerlerden kan sızıyordu. Gördüm! Ayan beyan gördüm. Annem, bir çaputla tampona tutuştu. Yanımızda biten komşu kadın, jandarmaya gitmeyi aklına düşürdü. Sana bu eziyeti çektirenlerinin bir cezası olmalıydı. Jandarma dediğin neydi ki be baba! Yayan yirmi dakikalık nahiye varmak demekti, o kadar! Gerçi bizim jandarmayla hiçbir işimiz olmazdı. Meydan divanında dara çekilirken, hesap sual edilirdi dargın ve küslüklere dair! Rızalık alınmayınca; görgü gereği esasa geçilmezdi. Canlar huzurunda, meydanda, darı divanda özün arındırılması; jandarma kapısını kapatırdı bizim için. Hal bu olunca; var sen söyle yıl, ben söyleyeyim aylar, keyfe keder ancak uğrardı köye jandarma. O da varlığını hissettiren bir gövde gösterisinden öte değildi. Kadının verdiği akılla esbaplarını değiştirdin. Değiştirdin dediysem; biraz daha az yamalı, yıkanmış olanlarıyla… Yamalar, gündelikliler gibi üst üste değildi o kadar. Alelacele çıktın, daha iki adım atmadan ürküyle geri döndün. Bir yasaktan kurtulma edasıyla; başındaki takkeyi çekip anneme fırlattın ve şapkanı istedin. Rahatlayan bir “Oooof”tan sonra; “Jandarmaya şapkasız gitmek olur mu? Görmesinler takkeli halimi, suçtur!..” diye çıkıştın. Bu öyle bir çıkıştı ki; bir korkuyu savmış olmanın huzuruydu seninkisi. Seni göz görümümle yolculamam; evimizin karşısına düşen meşeliklerdeki yolun bitiminde noktalanıyordu. O uzaklığı rahatlıkla seçebiliyordum. Gidişin, yüreğimdeki korkuyla sevincin kanat çırpışı oldu. Jandarma, seni dövenleri alıp götürecek, dövecek, hapse atacak, sonra senden özür dilettirecekti! İyi güzel de, jandarma köye gelince ben nereye saklanacaktım? Ya beni görür de götürürlerse? Nahiyenin çocukları acep ne yapıyorlar jandarmayla karşılaşmamak için? Her gün, her gün saklanmak olacak iş değildi! Bunu varsayımsal olarak uydurduğumu sanma baba. Jandarmadan saklanılması gerektiğini siz büyükler öğütlerdiniz çocuklara. Tekin olmadıklarını, her an insanı götürebileceklerini, anasından emdiği sütü burnundan getireceklerini, hikâyelerinizden öğrendik. O düşünün korkusuyla, korunaklı yer aramaya başladım o an. Komşunun mereğini, komunu, damımızın ardındaki meşeliği gözden geçirdim. Keşke bizim de komumuz, mereğimiz olsaydı. Ama yoktu. Hiç olmadı! Bir başkasının komuna, mereğine gizlice girmek işime gelmedi. Bir de seni dövenlerin götürülüşleri keyfim olmalıydı. Görmeliydim! Sana babalananların jandarma karşındaki süt dökmüş kediliklerini, dayak yiyişlerini, yerde sürüklenişlerini görmem keyifim olacaktı ne de olsa. Jandarmaların onları yere yatırmalarını, sonra da üzerlerinde tepinmelerini çok istiyordum. Hıncım yatışmıyor, meşe sopasıyla falakaya yatırılışlarını hayal ediyordum. Bu keyif ve keyifsizlikte; damımızdaki bacanın arkasına saklanmaya karar verdim. Hatırladın mı baba, orası hep saklandığım yerdi. Ne çok severdim orada saklanmayı. Etrafında fır dolanmayı! Oraya saklanırsam; meşeliğin ucunda çıkan yolun ilk adımında seni ve jandarmaları görecek, köyün içinden, kapımızın kenarından, damımızın arkasına geçip gitmelerini de seyredebilecektim. Uzun bekleyişte yüreğim ağzımdan çıktı, çıkan oldu. Dimağımda hikâyeler kurarken, gelmeniz uzadıkça uzadı. Bir hikâyeyi bitiremeden diğerine başladım. Aklıma sorular da takılmadı değil! Jandarma niye hep çift gezerdi? İlk fırsatta bunu sana soracaktım. Çok bekledim baba. Geldi-gelecek olacağınızı çok bekledim. Karnım acıktığında da bekledim. Susadığımda da! Uykum geldiğinde de! Meşelikten çıkışınızı kaçırırım diye ekmek almaya bile girmedim eve. Gözlerim dalmaya meylettiği süreçte meşelikte siluetini fark ettim. Sen eve gelinceye kadar meşelikteki yolun bitim noktasından gözümü hiç almadım. Jandarmanın çıkacak olma helecanıyla kalbimin vuruş seslerini duydum hep. Saçlarım diken diken oldu kafamda. Düşündüm, çok düşündüm. Sonra, kavlimce bir çıkış yolu buldum kendime. Jandarma, dıdının dıdısı akrabalarını karakolda bekliyordu muhakkak. Nasılsa, aktaracağın; Gelsinler! emir kipi gitmelerine yeten olacaktı. O dıdının dıdısı akrabalarına parmak sallayacak ve Jandarmaya gitmeyeceğimi düşünüyordunuz değil mi? Gittim! Jandarma, gelsin bakalım o dördü de! Adam dövmek neymiş bir de burada göstersinler bize! De haydi gidin de, görün gününüzü, diyeceklerini ekleyecektin. Ta ki gözünden süzülen yaşı görünceye kadar bu türden üstenci hikâyeler kurguladım. Çaresiz ve tükenmişliğin; gözünden damlayan yaş olmuştu. Damın duvarına sırtını dayayıp çömelmene annem yardım etti. Annemin her el değdirdiği yerden zıplayarak karşılık verdin. İnleye inleye duvar dibine yıkılışın, gözünün süzülüşü, küçük yüreğimi acıyla doldurdu. Kırık dökük kelimelerinle; Keşke gitmeseydim ve keşke sadece bunların dövmeleriyle kalsaydım! Jandarma çok daha kötü fena dövdü! hayıflanman, o hal, benim için ömür billah unutulur değildir. Hıncım hınçla berkidi baba. Sevmediğim jandarmayı, o günden sonra da hiç sevmedim. Dost eli uzatmadığı, dile pelesenk olmuş bir varlık nasıl sevilir ki? Ektiğin orağına gelince şaşırmayacaksın değil mi baba? Ama bir gün… Nasıl yüklenmişim bunca derdi değil mi baba? İşte böyle hal ve ahvalim!
Yanını yöreni sildim süpürdüm, bir de çiçeklerine su dökersem tamamdır işim. Ah baba ah! Dakikalardır öyle süzüm süzüm bakıyorum başucu taşındaki ismine baba. Ne ifade ediyor benim için? Bildiğim, anlatmanın yükü çok ağır. Düşünme kapımı açtıkça yüküm gitgide ağırlaşıyor, farkındayım. Geçmişin yükü çökertiyor dizlerimin bağını be baba. Neyse, bu badireli dar alanlara girmeyeyim, girince çıkacağım olmaz, olmuyor, biliyorum! Senden söz işitme azumun anlamsız olduğu bilincindeysem de, bu beklentideyim. Neylersin ki insanoğlu bekliyor be baba. Zaten umu değil mi ki insanı yaşatan? Buraya kadar gelmişken sözünün, sedanın olma olasılığı nasıl kıymete biniyor bir bilsen baba. Ama yok! Olmuyor. Olmanın da mümkünatı yok! Farkındayım! Bir karış uzağımda, senden söz duyamamanın gerçeği yürek yakıcı be baba! Bu gerçek düşmeyecekse akıllara; niye ziyarete gelinir ki buralara? Şu an buradaki birçok insan benimle aynı duyguda. İnsan bazen kendisi için gelir, ama kendine bunu izaha muhtaçtır. Etmek de istemez. Adını koymaz. Ben, o her eve gelişimde gözünü kitaptan ayırmadığın, paragraf ya da sayfaya veyahut birkaç satır kalmış hallerine dalıyorum bu başucunda! Ne çok severdin okumayı be baba. Hayranlığım coşa gelirdi! Okumak dünyanın güzelliğidir! derdin ve ben düşünürdüm…
Jandarma hadisesi çok üzmüştü seni. Kolun kanadın kırılmış, dıdının dıdısı akrabalarının kapımızın önüne diktikleri kavaklara bakıyordun uzun uzun. Bir düşmana bakar gibi kin yüklüydü bakışların. O ara ne düşündüğünü bilemedim, ama jandarmanın sana arka çıkmayışı; buna büyük sebepti. Erk cahil ediyor insanı be baba! Okumuşu da okumamışı da bir! Çehresi tanınmayacak kadar değiştiriyor insanı. Hangi söz beni bu mecraya itti? Neyse! Sözüm ona, geçmişteki bir an dilimi bahanesiyle seninle dertleşmekti maksadım. Evet, burnumuzun dibine dikilen kavak dalları ve onlara bakışın… Sanki yüreğine dikilmişlerdi. Kavak dalları kök salarlarken; senin toprakta olan elin çekiliyordu. Sökülüp atılman zamanın puştluğunda bir süreçti. O ara dallar yeşile durdu duracak zamandaydı. Dıdının dıdısı akrabalarının bu sinsi planı, onları şımartmıştı. Cüretkârlıkları edalarında çiçek olmuş, küçük dağları ben yarattım sarhoşluğu gözlerine mil çekmişti. Hoyratlıklarından; “Jandarma da kim? Cihanı felek olsalar karışamazlar bize! okunuyordu. Senin için bir beis olmayan jandarmanın buyruğunu günler sonra muhtara ilettin. Muhtar, el mahkûm, ihtiyar heyetiyle birlik çıkıp geldi. Adımladılar kapımızın önünü. Sağdan sola, soldan sağa, aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya kendilerince ölçüp biçtiler. Uzun uzun konuştular. Zibilliğimizin alt sınırına bir çizgi çekip ark vurdular. Arkın altındaki kavak dallarına ilişmediler, üst kısımdaki iki dalı saplanmış topraktan çekip aldılar. Dört, bilemediğin beş adımlık bir yaşam koridoru açtılar bize. Bu, köy yerinde nefessiz kalmak anlamına gelirdi! Dilin, yüzün, sesin, hareketlerin itiraz yüklüydü, ama hükmün heyete geçmedi. Dikilen kavak dallarına uzun uzun bakışın ve sonrasında evi izleyişindeki mana; ne dolu olan alıyordu, ne de boş olan doluyordu. Zihninin gidiş gelişlerinde tutmayan hesap tutturulmaya çalışılıyordu sanki. Bunu tahmin etmek zor değildi. Hele hele okuyan adamdan… Okuduklarının içinde; dibi-köşesi-yüzü ve astarı olduğuna göre, bu hayatı mı okuyamayacaktın? Şahitliğim oldu başına sardırılan bu bela okumuşluğuna karşı. Zifiri gecenin sessizlikle demlendiği anını kollardın. Yataktan kalkar, gıcırdayan kapıyı aralar, gecenin koynuna dalardın. Aynı gıcırtıyla geri döndüğünde, nefes nefese yorgunluğunla yatağın sıcağına kıvrıldın. Bir gün anneme çıkıp gitmelerinin izahını yaparken kulak misafiriniz oldum. Büyükler bunu fark etmeseler de, çocuklar bunu hep yapar. Dallar toprağa kök salmasın diye; onları sağa sola çeviriyor, olmadı çıkarıp çıkarıp havalandırıyor ve yuvasına tekrar yerleştiriyormuşsun. Kavaklara kök saldırtmamakmış meğer gece mesain! Haliyle kuruyan dalların kerameti anlaşılmadan, anlaşıldı. Sıralı kavak dalları günbegün oduna döndü. Akıl erdiremeyen dıdının dıdısı akrabaların; kuruyan dalları toplayıp yakmaya götürdüler. Bunu; mücadelene, akılcılığına yordum. Kahramanım olmuşluğun daha da berkidi. O dövülmüşlüğün, çaresizliğin, zihnimden tümden silinmese de, gitti. Çokluk karşında durabilmeyi, baş etmeyi bilebilmiştin. Okumuşluğunla, akıllılığınla bir daha gönendim. Anladım ki, yengi sopayla, taşla, yumrukla gerçekleşen değil, akılla kazanılandı. Suskunluğun, içten kaynayanı, gözden fırlayanı, akılla sebata ulaştırmakmış meğer.
Baba, suyunu da döktüm. Çiçeklerini bir güzel suladım. Her gelişimde üç kırmızı karanfil bırakıyorum başucuna. Ben karanfili severim, anlamını da iyi kötü herkes bilir. Niye üç karanfil getiriyorum? Sen neye sayar ve yorarsan, benim kabulümdür. İster bu üç karanfili; bana, eşime ve oğluma yor, ister; biz üç evladına yor. Ya da ne bileyim; şükür adına, Ya Hakk, Ya Muhammed, Ya Ali! deyişine yor. Kabul eden gönle ket vurulmaz baba. Bu arada sen hiç konuşmadın. Ben de sustayım, ama iç sesimle seninle konuşmaktayım. Susta kalmak da bir yerde konuşmaktır be baba! Hem yürek, hem dimağ, hem de iç sesle konuşmak; konuşmanın asaletli olanıdır ve güçtür. Mezarda uyuyanlar konuşmaz, biliyorum. Susta kalışının nedeni budur. Ama her susuş susmak değildir ki! Konuşmak da anlatmak, anlamak, anlaşmak değildir! Ses çoğulca anlaşmayı güçleştirir. Gözle, yürekle ve akılla konuşmak esastır be baba! Sen öğretmenimdin, bilirsin. Ben, yürek ve akıl vurgunluğuyla konuşurken; seni de konuşur kılıyorum dimağımda. Düşündüğüm o ki, sen de sessizce dinlemektesin beni. Hiç şüphem yok buna. Tenin mezarda, Can’ın ölesi değil ki baba! Duymakta ve görmekte beni bir yerlerde ten kafesinden uçan Can’ınla dinlemektesin! Ha, nerdeyse unutuyordum! Bir başka göz süzüşün daha vardı baba. Seni anlamamışım, seni beğenmemişim hissi veren göz süzüşün!.. Yüreğimi burkma be baba. Benim okumuşluğum senin hayat okumuşluğunun yanında yaprak misalidir, bunu böyle bil! Yel üfürünce hükmü olmaz okumuşluğumun! Yüreğini serin tut, kapılma böyle heveslere be baba. Ne şart altında ve ne durumda olursa olsunlar bütün babalar çocuklarının bilgeleridir. Belki de kahramanlıkları bundandır. Bil ki, çocuklar kahramanlarıyla gözlerini açar. Onlarla var olurlar ve onların gölgesinde büyür ve onların iklimiyle beslenirler. Ben de seninle var oldum be baba! Bunu dosdoğru bil. Hiç hilafım yok. Boşuna öğretmenim demiyorum. Eline, diline, beline sahip olacaksın öğreti dersini ilk bana veren sendin baba. İnsan evinden öğüdünü alır, unuttun mu? Neyse, söz uzadı, anneme de gitmem gerek! Gitme vakti geldi be baba! Ama yine geleceğim. Daha çok konuşacağız baş başa ve gönül telinden iç sesle. Belki bugüne benzer başka an’ları anımsar ve konuşuruz. Ömrüm yettikçe baba, ömrüm yettikçe!..
04.08.2016 Batıkent/ANKARA, Değiştirme; 16.04.2026
(*) Turnalar, Uluslararası Türk Dili, Edebiyat ve Çeviri Dergisi, Sayı: 63, Temmuz, Ağustos, Eylül 2016 sayısında yayınlandı.







