
“Baba, ben geldim!” diye seslendim. Cevap yoktu; sadece soğuk ve buz gibi bir mermer sessizliği karşıladı beni. Ankara’nın sonbaharı yine kapımdaydı, babam ise o sonbaharın tam kalbinde, ebedi uykusundaydı.
Ankara’nın sonbaharı kendine has bir soğukla gelir. Güneşin hırsız gibi parladığına aldanmayın; günün ilk ışıklarında ve gecenin karanlığında hazan, tüm çıplaklığıyla hissedilir. Tıpkı Anadolu’nun dertli yiğitleri gibi, ağaçlar da en has yapraklarını bu mevsimin kuytuluğuna bırakır. O dökülen gazeller, tretuvar kenarlarında yalnızlıkla eprir, birikir. Tıpkı o yapraklar gibi, bugün de babamın başucunda, gönül tellerim kopmuş bir halde oturuyorum.
Eskiden olsa, elindeki kitaptan gözlerini bir anlığına aralar, “Sen mi geldin?” derdi. O sual eden halini, varlığının o huzur veren duruşunu öyle özledim ki… Şimdi o hallerinden eser yok, sadece hayallerimde yaşıyor. Yazı yabanda kireç taşlarını düz taşa sürerek harfleri öğrendiğini, tütün paketlerini kömürle karalayarak okuma sevdasını nasıl büyüttüğünü anlatırdın. Üvey babandan yediğin dayakları, sobaya atılan o kıymetli tütün kâğıtlarına ağladığın kadar dövüldüğüne ağlamadığını hatırlarım. Ahıra hapsedildiğinde o yeri kendine nasıl okul yaptığını, elindeki küçücük kurşun kalemle dünyayı nasıl fethettiğini…
Köyün bileniydin sen. Ben çocukken her şeyi bilen süper kahramanımdın. Annemin, “Okuyup da muallim mi olacaksın bu yaştan sonra?” serzenişine, “Okumak huzurdur, ah sen de bir okuyabilseydin!” diyerek cevap verişin hala kulaklarımda. O günlerdeki suskunluğun, sanki hep okumaktan geri kalacağın korkusundandı.
Şimdi burada, seninle iç sesimle konuşurken, çocukluğumdaki o çaresiz günümüzü hatırladım. Evimizin önündeki kavak ağaçları yüzünden akrabalarının seni dört koldan dövdüğü o günü… Seni o ablukadan kurtaramamanın acısı hala içimde bir sancı gibi seğiriyor. Akrabalarımızın muradı, sığındığımız o bir göz evi bizden almaktı. Askerdeyken seni şirinliklerle kandırıp, tarlalarımızı, çayırlarımızı elimizden nasıl aldıklarını, o bir damlık ev yerini bile bize çok gördüklerini annemle dertleşmelerinizden ezber etmiştim.
Jandarmaya gittiğin o günü hiç unutamam. Seni dövdüklerinde yüzün gözün kana belenmişti. Annem bir çaputla tampon yaparken, komşu kadının akıllarıyla jandarmaya gitmeye karar vermiştin. Ama jandarmadan öylesine korkuyorduk ki; yola çıkarken takkeni fırlatıp şapkanı istediğinde, bir korkuyu savmış olmanın huzuru vardı gözlerinde. Ben ise, senin dayak yiyişini, jandarmanın onları cezalandırışını hayal edip damdaki bacanın arkasına saklanmıştım. Ama döndüğünde omuzların çökmüştü; jandarma seni dövenleri alıp götürmek yerine, sanki suçluymuşsun gibi sana daha beter eziyet etmişti. O an, o duvar dibine çöküşün, içli inleyişin, küçük yüreğimi bir ömürlük hınçla doldurdu.
Baba, bugün çiçeklerini suladım. Başucundaki taşına bakarken zamanın yükü dizlerimin bağını çözüyor. Eskiden, o kavak ağaçlarını toprağa diktiklerinde, dalları yeşermesin diye geceleri gizlice kalkıp onları sağa sola çevirdiğini, havalandırdığını öğrenmiştim. Kuruyan dalların kerameti meğer senin o bitmek bilmeyen akılcılığındaymış! Akrabaların dalları odun diye yakmaya götürdüğünde, senin o sessiz direnişine hayran kalmıştım. Yengi, yumrukla değil; akılla ve sabırla kazanılıyormuş, senden öğrendim.
Şimdi buraya her gelişimde üç kırmızı karanfil bırakıyorum. Biri bana, biri eşime, biri oğluma; ya da şükrüne say… Sen hiç konuşmuyorsun ama ben biliyorum; tenin toprakta olsa da, o ölümsüz canınla beni dinliyorsun. Eline, diline, beline sahip olmamı ilk sen öğrettin öğretmenim. Şimdi gitme vakti, ama söz veriyorum; yine geleceğim. Daha çok konuşacağız, ömrüm yettikçe…
04.08.2016 Batıkent/ANKARA, Değiştirme; 16.04.2026
(*) Turnalar, Uluslararası Türk Dili, Edebiyat ve Çeviri Dergisi, Sayı: 63, Temmuz, Ağustos, Eylül 2016 sayısında yayınlandı.







