
İşte, bize rağmen; eğer kurumamışsa yatağında akan bir derenin akışkan sesi orada bize bakıyor, kuş cıvıltıları arasında. Ne güzel, artık çocukların ellerinde kravat niyetine boyunlarına astıkları ölümcül sapanları da yok. Gökyüzü ve yeryüzü herkesindir, evrensel bir ütopya imgesinden dışarı çıkmayan çocukların varlığını insan görünce bir daha susmalı. Ve ben de susmaya başlıyorum. Efendiler! Efendiler! Zihninizdeki lanetli ” bacak arası ” karanlıkla çocuklara kıymayın, her gün çocukların bir bir hiçliğe gömüldüğü bu topraklarda çocuklara kıymayın! Bırakın göğün en mavi yerine çocuklar yerleşsin. Bu kapitalde, hangi evde adını bilmediğimiz kaç çeşit yoksulluk olduğunu öğrenmeye çalışmak bile bugünlerde zor bir iş. Toplum ve yönetim bu iki zıt uçların çıkarı birbirine dokunuyor ve istemeden olsa da birbirine yardım ediyordu. Güneşin altında hoş olmayan bir görüntü, kir pas içindeki eğitim kurumlarında boyunları bükük çocuklar büyüyor. Sabahın erken saatleri, birden bire içinde kabaran yaşamak umudunu tutamadı, kendi kendine mırıldanmaya başladı. Bazen insan sokaktayken içten içe insanın içini kemiren, zihnini kurcalayan sosyal – siyasal sorunları yüksek sesle konuşabilmeli. Ve bizimkisi konuşmaya devam etti, insanoğlunun daha çok akla dayalı yargıları olsa da, bazı anlarda kendini bir şekilde, çoğunluğun metafizik yönüne, çıkarları doğrultusunda kapatabilir. Aynı tornadan çıkmış toplu vatandaş olmak duygusu, ne kadar bencilce bir şey bu. İsterse benden sonra, kıyamet kopsun aymazlığından, utanmadan güneşe yüzsüz yüzsüz bakanların sayısı hayli fazlalaştı. İyi bir vatandaş olmak dışında, insan kötülük kokan her şeyi bir kenara bırakmalı. Sınırlar, hava sahası, karasuları, yaşadığımız ülke derken, ancak göz hizasında gördüğümüz kadarıyla gökyüzü bizimdir. Üzerinde gezindiğimiz topraksa, özel mülkiyet, kapitalizm, sosyal adaletin adil bir şekilde paylaşılmadığı genel bir dünya düzeninde; sadece ayak bastığımız toprak parçası bizimdir.
Üzerinde gezindiğimiz topraksa, özel mülkiyet, kapitalizm, sosyal adaletin adil bir şekilde paylaşılmadığı genel bir dünya düzeninde; sadece ayak bastığımız toprak parçası bizimdir. Bilim bize böyle söylüyor. Ey insanlık size sesleniyorum. Eylül ayının sararmış yaprak döküntüleri arasında ilkbaharı beklerken, ilkokula yeni başlayan çocuklar hiç mutlu değil; devlet okulları da bu kötü ekonomik koşullardan oldukça nasibini almış, ” itibardan tasarruf olmaz ” çerçevesinden dışarı çıkmayan bir cumhurbaşkanı kamyonetlerle Amerikan sokaklarında, yanıp sönen şatafatlı ışıklarla kendi reklamını yapıyor. Bütün bir ülke tek parmak, tek bir kişiyle ilgilenmeye başlayıveririz. Artık ayaklarımızın yere değmediği ekonomik – sosyal, hukuksal eşitlik alanlarında otlarda bitmiyor. Siz ekonomiyi bana bırakın dediği günden bu yana, üç seneye yakın bir zaman aralığı geçti. Nas modeli ekonomik koşulların tek düzelliği bütün ülkeye yapışmış, bu fakir havayı derin derin içine çeken, koca koca kalabalıkların yoksullaştığını herkes görüyor. Tepeden tırnağa gökyüzü dingin mavi yüklü, yerin en yakın noktasında aydınlık parıl parıl parıldıyor. Gün ışığıyla birlikte sokaklarda insanlar belirmeye başlıyor, hava eskisi gibi sıcak ve bunaltıcı değil, temmuz ayının aşırı sıcak günlerin gelgeç ligini insana yaşatmıyordu, eylül ayı.. Ne yazık ki, gözle görülen aydınlık hiç bir şeyi saklamıyor, işte her şey iç içe ve doğal akışında. Ayrıca ışık hiç bir şeyi yasaklayıp ayıplamıyor, kutuplarda da bu böyledir, ülkemizde de böyle. İşte sokak ortasında çiftleşen çıplak köpekler herkesten çok kendilerini seviyorlar. Her şeyin kişisel olduğunu bir kez daha bize hatırlatıyorlar. Karanlıkla aydınlığın kol kola gezdiği bu evrende, eşit olmasa da, giyim, kuşam, örtünmek, ilkel toplumlarda bile, ” özgürlük ” çıplaklık anlamına gelmiyordu, çağımızın en güzel meyvelerini çoğunluğun inancıyla yiyen, kadını eve kapatan beyler. İlkel toplumlarda bile kapanmak pratiğinden anladığımız şey, açık bir dille kapkaranlık çarşafların altına girmek hiç değil.
Sadece açık alanda kadın ve erkeğin mahrem yerlerini kapatması yeterli evrensel bir nedendi. Hiçbir şey bizim keyfimiz ve iç sıkıntımız için ne doğuyor ne de zamansız toprağa düşüyor. Günün en karanlık en aydınlık noktasında bile, doğadaki hemen her şeyi yok eden bir anlayış, yağan birkaç dakikalık yağmur, ya da sert esen bir rüzgârla, yıkılmış, harabe olmuş köyler, devasa kentler geride bırakabilir.
Her gündoğumu ve günbatımında, yaşam tüm bütünselliğiyle yine kendi bilindik, yemek, içmek, sıçmak ritüelinin yanı sıra azda olsa insanlığın derdi kederiyle ilgilenenlerin varlığıyla devam ediyor. Üzerimizdeki yük ve yorgunluklar hayatın varsıllığı içinde, içinde çok da fazla kalmadığımız süreçlerdir. Kimine az kimisine de çok fazla ellerin ayasındaki yakınlık kadar dokunan maddi bir hayat. Tabiatıyla, içinde çok fazla kalmadığımız acı ve sevinç yanlarımızla sadece yaşamda ayakta kalmak yönünde iradesini kullanan insanlar en aşağıda dürüst, duygular içinde. Ama bir dolu inatla gün boyu hareket eden her şeyi ilk kez görüyormuşçasına titizlikle bakmaya devam ediyorlar. Üstümüzde bireysel bir mavilik olduğu kadar da karanlık ve aydınlık yanlarımızı bir gömlek gibi üzerimizde taşıyoruz. Bu kadar vicdansızın olduğu sokaklarda, bir avuç dürüstlüğe de insan rastlayabiliyor. İnsan dışında: besin zinciri içinde olan canlıların tamamı öleceğini bilmediği bir gerçeklikte, keyfe keder yarını düşleyemez. Her şey aşağılarda kanlı – canlı rastgele öldürmek, toplu katliam duygusunu insanlar kadar yarıştırmayan besin zinciri içinde olan canlılarda organize bir zulüm de yoktur. Çünkü her şeyi yok etmek üzerine kurulu bir düzeni doğa kendine yasaklamıştır. Bak ahenkle iç içe geçmiş avcıların ustalığı yanında, bir ceylanın süzülüşü, yeşil bir denizin içinde adeta dalgalanıyor. Her türlü güce karşın, bir ceylanın taviz vermeyen koşuşu, iradesi orada boy vermiş koşuyor. Hiyerarşik bir dengede yırtıcılar leş yemenin sırasını sabırla bekliyorlar. Birbirine av ya da avcı olmanın bir ekosistem, doğa gerçekliğinde bizler yine yarını ” hiç gelmeyen bir günü ” düşlemeye devam ederiz.
Demek ki, henüz ayak basmadığımız bir günü, zihnimizde diri tutabiliyoruz ve bu hiç bir şeyin bitmediğini ” hayat ” bize fısıldıyor. Bu da yaşamda her şeyin çok kolay olmadığı gibi bireysel ve mücadeleci yönümüze kalmış bir matematiğin çözümsüz olmadığının somut bir halidir. Her ne kadar karanlıkla birlikte perdeler her hanede aynı anda çekiliverse de, herkesin hüznü sevinci yine rutin bir şekilde kendini hapsettiği dört duvarıdır… Biliriz ki, yeni bir gün doğumunda perdeler tekrar saydam camdan çekili verilir, gün ışığı her haneye aydınlıkla birlikte, bir çocuğun gülümsemesiyle doluşur. Kendi yorgunluğumuz bizi bir yalnızlığa kilitlese de yine anahtarı elimizde olan, zihnimizin düşsel bir yolculuğudur. Ve yine kendi çabamızla oradan çıkarız…
Evet, doğanların büyük bir kısmı hiç ölmeyecekmiş gibi hayatta iki elle sarılmış orada, burada hareket halinde. Demek ki, bütün olumsuzluklara karşın soluk alıp veren bir yaşam, gün içinde cebelleşip duruyor. Ve bu iyi bir alışkanlık, henüz yaşamak adına hiçbir şey bitmemiş. Karanlık ve aydınlığın iç içe geçtiği bir dünyada, var olan her şeye yaşam adına saygı duymak, iyi insan olmanın en iyi reçetesi. Bir yanıyla da yalnız kalmak, insanı kendisiyle baş başa kalmasının iyi bir yoludur. Ve tabii ki bunu yazın – düşün izleğiyle değerlendirebilene aşk olsun. Bu yirmi iki senelik iktidarda, tek bir ses, toplumun gözlerinde bir tek ışık huzmesi yoktu. İkinci gözlerin bilimsel çoğul çalışması karşısında, bu karanlığın dağılıp gitmesi için; bence konuşmak ve bir kitabın sayfaları arasında dolaşmak yeterliydi…
Ali Şeker







