Gökyüzüne açılan herhangi bir pencerede, sen görmesen de; içinde patlayan badem ağacının çiçeği gibi hayatta öne atılan birileri her zaman vardı…
Dün söylenenler kaybolmak üzere, olan biteni yakalamak, tamamını yazmak oldukça zor. Ama toplumu ilgilendiren bir şeyleri ve gerçeği geleceğe düşmek, yazarın işlevi olmalı… Sevilen tek katlı evlerden hiç ışık çekilmiyor, evin iki kanatlı pencereleri açık, kentin çıplaklığı gözlerimizle bir kez daha yıkanıyor, sokaklar capcanlı ve suskun. Bu suskunluğu yenebilmek için yazıp çizen, konuşan ” ya kırk katır – ya kırk satır diyenler ise dört duvar arasında” bedel ödediği bir dünya. Topraktaki, sarı yapraklar, kuru otlardan ve insan yüzlerinden yavaş yavaş kış mırıltıları canlanıyor. Günlerden on sekiz kasım cumartesi yıl 2023. Mevsim kış olsa da, kışın insanı tedirgin eden soğuk havasından çok uzak bir mevsim. Ege ‘ nin incisi İzmir körfez kentinin çeperlerinde yer alan varoluşlarda, doğal – gazsız yaşam alanlarına kış soğuğunun çiyi henüz düşmemişti.
Türkiye’de emekli iç çekişlerine, bu ekonomik koşulların üzerine birde yakacak masraflarının eklenmesiyle, bir kez daha acısını yüreğinde yaşayan onlarca insan yumağı. Her acı, yeni bir acıya, bir yüz kazanır. Tabii yönetenlerin yakacak – makacağa ihtiyacı yoktu. Ama yoksulların, onların vardı, çoğunluk olmanın içinde tüm insansı gereksinimleri yok edilmişti; vatandaş, onurlu insan olmanın karşılığını alma vakti henüz gelmemişti… Bu devirde hiç kimsenin bir başkası için serçeparmağını oynatmadığı günlerin sayı git git artıyordu. Hiçbir şey yapmadan duranların suskunlaştığı bir ortamda, hak olmaktan çıkarılan sosyal kalemlerin sayısı giderek azaldığı bir yerde, perde arkasında her zaman rahat yaşamın verdiği, yağlı bir tosuncuk, bir yüz vardı. Onu da yukarıda parmak sallayan birinin talimatıyla, sıcak olmayan cebine bir artı külfet olarak bir yük, bir zam daha bırakılıyor. Yüreğinin derinliklerine yeni bir yasa, yeni bir kalemin adı daha kazınıyor. Ölünün üzerine bırakılan bıçak sessizliği içindeydi, ele avuca gelmeyen yoksulluk…
Yaşarken de dini ritüeller yoksulluğa çare olmuyor, illaki işin içine bıçaktan da keskin emirler araya girecek, bir gece yarısı. Evet, yapılacak çok şey var, yeni toplumsal kurumlar ve eşitlikçi devlet politikalarını yeniden yaratmak, kurumsal bir muhalefet, bütün toplumsal dinamiklerin asli görevi bu olmalıdır. Ama her zaman en yukarıda ayrıştıran tek ses, acı ve çoğunluktan oluşmuş seslerin yanında, tekrarlanan bir dil vardı. Birde yoksullaştırma, bir beka sorunu var. Ve eğer ellerinde ateşli silah olan insanlar, karşılıklı birbirini öldürüyorsa, bunun adı evrensel anlamda bir savaştır… İşte hayatın içindeki bütün parçaları dert edinenler de var. En aşağıda ışık gibi teslim olmayan bir adımda, toprağa basıp soluklananlar var…
Mevsim bahardı; birbirine benzeşenlerin rahatlığı her kalemde tek tek birleşiyor.
Var olan ışıkta: bir düşüncenin işbirliğiyle uyanırız, büyük çoğunluk, yer değiştirmek istemez, tutucu ve memnundur. Benim yüreğime ters düşse de, evrensel düşünceye aykırı, her yer tek renk, tek çiçek kokuyor…”
İşte tek renkliliğe – tek sesliliğe düzen vermiş, bir dünya yapmayı başaran onlarca renk uyum içinde, ışıkta her şey apaçık ortada, başka bir toprakta yanıt veriyor…
Ve o zaman her şeyin, mutluluğun da toprak karşısında yenildiğini, bir kez daha anlarız. Hayat çok gürültülü, oldukça ciddi, onlarca pencere, birde hiç bir sorunu dile getirmeyen, gazete, radyo, TV ‘ ler, vesaire popüler kanallar var, çok konuşmak soru sormak gerek. Var olan iyiliği- kötülüğü, bu dünyanın ötesinde aramak, ne kadar saçma bir şey. Semavi – şeytani vazgeçilmez dediklerimiz, hepsi toprakta bütünleşiyor, kapladığı yer kadar kabul gören, bir hacmi, bir ağırlığı var. Aşağıda toprağa dokunan, karıncalar çilecilere bir avuç toprak taşıyor. Hani insanın elinde olsa da, bu manzaraya eşlik eden mavi gökyüzüne bir kuşun kanadını yerleştirmek ne güzel bir örnek olurdu, herkese. İçimizde hep prangalı duran, var olan sınırları hiçe sayan özgürlük düşü de böylece gerçekleşmiş olur. Üzerimizde orta yaşların yorgunluğu, toprağa inen, sonbaharın sarı yaprakları dökülüyor. Artık evrensel bir kompozisyonla, geleceğe göz kırpan gençler gelsin, soluklandığımız yerden yürümeye başlasınlar. Sen ben toprağa düşsek de, gökyüzü başka kapı ve pencerelerin aralıklarından içeri giriyor. İşte bu varsıllığın içinde: her şeye rağmen yeryüzü sofrasında oturup kalkanlar, yaşamın en büyük rehberi. Doğanın en büyük parçalarından biri olan, canlılarda kendi yaşam alanlarına kokularını bırakıyor. Zincire gelmeyen, etobur bir kralın yırtıcı gücüde orada. Tepeden tırnağa doğası gereği, ayaklarının üstünde sağlam duran, ceylanın koşuşu da, yaşamın vazgeçilmez bir gururu.
Yaşamın işaret fişeğini ateşleyen matematiğin somut bir çözümünü ele veriyor. Fakat göğüs kafesinde, aşka, adalete, erdeme aşina yürekler bir yerde çarpıp duruyor. Aman toprak dikkat! İnsan olmanın karşılığı, göz hakkı, kendi bahçesinde bir dal meyveyi vermeden cennete gidenler var. Başka bir yerde yeni bir soluk: insan mücadelesinin onurlu meyvesini görmek mümkün. İnsan yüreğine dokunup duruyor, bütün erdemlere sahip…
Gökyüzünün tek rengi tüm insanlığa armağansa, ancak göz hizasında bakabildiğimiz kadarıyla küçücük bir mavilik bizimdir. Yeryüzünün de her şeyi kabul eden, kucaklayan, doğuran, doyuran, bağrına basan varlığı da kapsayıcı. Yeter ki görmek istesin, her rengine her kişinin çok rahatlıkla dokunabildiği, nadiren görülen ” burjuvaziyi temsil eden ” pembe rengini bile es geçmeden dokunabiliriz. İşte daha ne olsun, hayatın değişmeyen renkleri hepsi bir arada. Doğanın kendine has mırıltılı seslerini duyduğumuz, çok seslilik, bir senfoni orkestrası kulakların pasını siliyor, iki vadinin arasında. Gözle görülen bütün canlı cansız varlıklara ev sahipliği yaptığı devasa bir dünya. Zaman kavramı ve eğer çevremizde kuruyan bir dere yoksa suyun akan akışkanlığı sonsuzluğu da orada işte bize bakıyor. Yani sonsuz, ölümsüz olan kavramların zıttı yoktur, sen bu kısa ömründe, hiç bir zaman canlı bir yüreği yaralama. Gerçek yaşamda özellikle canlı olan her şey zıtlık üzerinden yaşam bulduğuna göre; bu doğrultuda sevmediğimiz hiçbir şeyi inkâr etme hakkını kendimizde göremeyiz. İşte bizimle birlikte sokakta yürüyen beyaz ten, esmer ten, sarı ten, hepsi bu kapital sisteminde birbirini karışmak üzere. Ama biriler hâlâ bir haber, tek sembollerle oynayıp duruyorlar…
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Mesela küçük bir rüzgâr esintisinin dökülen çiçek polenleriyle bile çiçekleri döllediğini biliyoruz. Ya da sert katı olan bir taş kütlesinin altında börtü böcek, ot ve toprağı havalandıran bir solucan vardır, demek ki orda bir yaşam belirtisi var. Yine aynı keza kadın, erkek birbirini bildiğimiz bir reçeteyle tamamlaması. Elektriğin eksi – artı, anot – katot uçların elektrik üretmesi gibi. Ayrıca farklı olan, zıttı olan her şeyin bir reçetesi var, mesela birbirini tamamlamak gibi.
Hayat düşlerimizdeki gibi olmasa da, çok çetrefilli, çok renkli. Tabii ki, bunu görebilene aşk olsun…
Ali Şeker
Subscribe
Login
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler
Beğenilenler







