EĞER YAZMAZSAM, DÜŞÜNEBİLECEĞİM HER ŞEY ACI ÇEKER
Yaşadığımız topraklarda kendi halkının yaratıcı parçası olmuş, o kadar parmak kalem, o kadar yazılacak konu başlıklı yazmalar, haksız, hukuksuz, antidemokratik somut olaylar var ki, yeter ki insan yazabilsin. Eğer yazmasak o zihne gelmez, öyküler, bizimle birlikte toprağa yürüyüp gidecek.
Tek hanede: somut yoksulluk halleri açlığın altında, cep cepken soğukluğu, torun – torbayla anılarımız öyle üst üste yığılmış ki, bu öyküde sokaktaki herkese ve sana da yer var, bilirsin. Yazılan her öyküde, sen büyüdükçe yaşamın her ayrıntısında kendini göreceksin. Hiç kimse ben yokum diye hayıflanmasın bu öykülerde. Sağıma soluma bakmadan, yalnız bir ağaç gibi ihtiyarlayıp gitmeyeceğim. Yaşadığım kentte, akan canlı insan trafiği içinde yürüyorum. Bu şemada gördüğüm, her an canlı, en yakın bahara ne kadar da aç insan, çiçek açmaya hazır. Birçoğu bireysel yükünü kamburunu sırtlamış, ağır kaygılı, gelecek olan bir ön güne ve çok sesli seslere kendini bırakmış. İnanılmaz yaratıları, kıyıda köşede aydınlık kalmış, insan öbekleri önümden geçmiyor değil. Şu an size elimdeki kalemle, toprağa bir buğday başağı resmini çizerek bunları anlatıyorum. Gençliğimden beri kendimi kaptırmıştım, emeğin ellerde gülen somut neşesine, bir seyyar satıcı olma özgürlüğüne. 1977 – 78 pırıl pırıl lise mezunuydum, süreçte önüme gelen, bürokrasi düğme ilikleme, koltuk işlerini ellimin tersiyle iteklediğim doğrudur.
Biliyorum, en azında yaşadığım topluma, halklara, inançlara karşı bir zararım yoktu. Çünkü kendi iyiliğini düşünen, başkalarının iyiliğine de çalışır, en azında buradan başlayarak birbirimizi anlayabiliriz.
Ancak gerçek tarih gösteriyor ki, yaşadığımız toplum gerçekliği, dört – beş senede bir gelen sandıklı seçimin bile hiç dokunmadığı, tek düşünce doktrini ” siyasi partiler kanunu” vs. hiç değişmeden devam ediyor. Çok uzun bir aralıkta parti başkanların arada bir isimleri değişse de, kendi çıkarları olduğu sürece, bu yol güzergâhından son bir insan kalsa da hiç değişmeye niyetleri olmadığını görüyoruz. En alta ayağı toprağa basan, yerdeki bir canlıyı gören herkes, bu absürt sistemin sahteliğini, barışa karşı açıkça yürütülen düşmanlığı görebilir.
Zorunlu eğitim ve öğretim, ebeveynlerin çizdiği çerçeve ruh hali, hep aynı düşünce, tek – tek aldığımız ne kadar çok şey var. Kendimizden verdiğimiz ruh ve ten sayısı oldukça fazla. Verdiğimiz ödünlerin tekrarı ise çok, acı çektirilen bir varlığın hissettiklerini es geçen meşru akıl, TV, gazeteler, hiçbir ahlak yazmıyor. Ne yazık ki, aklın kötü alışkanlıkları ve karanlık yönümüz, çoğunluğun içinde her zaman kendini haklı gösterebilir. Soluk almak neyse, her gün yeni bir şeyler öğrendiğimiz yaşam, bize yeni bir şeyler öğretiyor. Aşk ve nefrettin birbirini beslediği bir dünyada bu daha iyi. Bu sebeple, en azında birini tutkuyla sevmeyi de öğrenebiliyoruz. Sevilen değil de, bil fiil insan ve doğanın bütünselliğini seven olmak, sonsuz gerçeğe en yakın başlangıç.
Yaşam mücadelesinde, insanın içinden geçen, düşünce ve inanç geleneği bugünden geleceği adım adım örüyor. Biz farkında olmazsak da, her güne düşen onlarca doğum gerçekleşiyor. İyi okurlar bilir, gerçekçi – toplumcu edebiyatı yazanların sayısı her geçen gün azalıyor. Ama var olan sisteme ayak uyduran özdeş olduğunu beyan eden yığınla kitap var ve de yazılıyor. İnsan ne yaparsa yapsın, yaşamdan kaçamadığı, sevgi duygusunu daha yoğun hissettiği zamanları da olmuştur. Bu sonsuz zaman diliminde, evrensel sevginin ve acının bedeli ödenmiş, yüreğimizin kanatlarına değen, iyi ve kötü birkaç günümüz muhakkak vardır. Yaşamımızda bu gelgitlerin sayısı az olsa da, geçmiş günler bulut bulut yüzüme değip geçiyor, bir hüzün deniziyle ıslanıyorum. İşte yaşadığımız yerlerde ayak bastığımız her sokak başı, dört yol kavşakları ve her yöne açılan kentin kapıları, geçmişten bu güne bir hatırat, sıcak bir merhaba taşır. Heyhat, hayatımızda önemsediğimiz onlarca gün zihnimizin bir yerine iyi veya kötü işlenmiş, onu oradan çıkarıp atmak ne çare! Henüz heterodoks inanç ” Nas ” ekonomik modeline geçmediğimiz aynı iktidarın uzadıkça uzayan,” atı alan Üsküdar’ı geçti” başka yılları. Çok uzak bir tarih değil. Tarih 2020 ve öncesi, Türkiye ‘ nin her hangi bir ili ve ilçesinde kiracı olarak yaşayabileceğimiz bir ortam vardı. Başka bir yere taşınmak fikri ortanca kızımın önerisiydi, o öneriyi kırk yedi sene yaşadığım ilçenin sınırları içinde, zihnimin derinliklerinde saklı tutuyorum. Annem babam ve gençliğin büyülü yılları arasında, bin bir çelişki ortamında olgunlaştım ve büyüdüm. İlk çocuğum dünyaya gözlerini açtığında, bir ya da iki kardeşi daha olsa kötü olmaz diye içimden geçirdiğim çok olmuştur. Öyle ya! Çocukluğumuzdan beri yaşam öykülerimize giren masumane bir ben ‘ di bu. Kimi bilir, belki bizde bu isteği bir gün yerine getiririz. Eski zamanların masalımsı bir anlatısı gibi gelirdi, bu çok nüfuslu hanelerin örnekleri. Ondandır hep söylenegelen o varsıllık türküleri hiç aklımdan çıkmıyordu.
Bu pencerede ailecek gelgitler yaşadığımız, başka bir yere taşınmak fikrine öyle kolay kolay kabullenmediğimi söyleyebilirim. Ve gitmek zamanı gelip kapıya dayanıyor, henüz sobaların kaldırılmadığı bir mevsimin, aynı yılı, nisan ayının 17 ‘ si cuma günü iki kişilik yalnızlığımızla, Seferihisar ‘ a kiracı olarak taşınıyoruz. İşte bu birkaç iyi ve güzel günlerden bir günün baştan çıkarıcı öyküsü zihnimde dolaşıp duruyor. Düşün gücü: Bu sakin kasabanın mavi yamacına otururken, sahil kenarı, güneşin batışı, şiirsel bir dil imgeler kurma ihtiyacına kendini açıyor. Yazın tutkusuna insan kendini kapatmazsa, çiçek açan bir kiraz ağacın rengârenk bir meyve veren, yeşil dalına ve gölgesinde dinlenmeye benzer. İşte orada genç bir çocuğun elinde, nesne dediğimiz kitap çiçek açmış. Doğa ve insanla bütünleşen, düşüncenin evrensel açlığı bizi bekliyor, yaz yazabilirsen. İşte en aşağıda zar kanatlı böcek karıncalar arasında açlığı giderme dayanışması, tok karınca aç aç karınca için yediği balı çıkarıyor. Kütüphaneler dolusu bu kadar okunacak kitap varken, insan neden kitap yazmak için kendini bu kadar paralar. Bu sorunun cevabı: yazan herkesin kendi beninde saklı tuttuğu, ya ellerin işlediği bir emek, ya da insanın birbiriyle çekişmesinin bir yansımasıydı. Hiç niyetim değil, içi boş başaklar gibi boy uzatmaya. Martıların kanadıyla iki mavi rengin arasında, denizin mavisini kalemle taramak daha ekinsel bir tavır. Ama yazmak yine yazmak, hiçbir şey yapmamaktan daha iyidir. Eğer yazmazsam, düşünebileceğim her şey yedi iklim dört mevsim acı çeker. Evet, yazdıklarımıza birkaç göz gezintiye çıkmazsa, düşünmenin de hiçbir anlamı kalmaz. Kendime karşı bir itiraz, bir karşı koyuş, bir toplumsal dokunuştu, tel örgüleri ve sınırları olmayan bir dünyayı düşlerken de özgürlük duygusunu bir nebzede olsa yazmak ihtiyacımı karşılıyordu. Yine düşün yoluyla herkesin kendince bir cevabı vardı. Bak, aşağıda! Bir tarafta kartal ve kurtların başarılı dayanışma duygusu, diğer tarafta ise serçe ve köstebeklerin başarısızda olsa dayanışmaları bir arada. Zar kanatlı ” böcek ” karıncaların biz insanlara küçücük beyinleriyle ders verdiği genel bir olguları var,” bal tutan parmağını yalar ” yozlaşmanın aptallaştırdığı her türlü çıkar ilişkisi, nakaratını boşa çıkaran tok karıncanın, aç karınca için yediği balı çıkarması en çarpıcı dayanışma pratiğini ele veriyor. Görebilene çok önemli bir doğa yasası. İşte insan ve doğanın önümüze çıkardığı engelleri yazmazsam hep bir eksiliyorum.
Bütün bunların hepsini hayal ettiğimiz sürece kalemimizin ucu daha iyi bilenir.
Ama benim en aşağıda görmezden gelemeyeceğim bu kadar, doğa ve insan çelişkisi varken, yazmazsam bir tarafım hep eksik kalacak. Benimde sığındığım yazın düşün gerekçem bu. Üstümüzde, mavide bir başka süzülen martılar geçiyor, bir bir. Bugün sokaklar ne kadar kalabalık, sanki işlek birer kasaba, çiftiyle – çubuğuyla.
Temmuz alıp başını gitmişti, ağzındaki maskeyi Ağustos ayına bırakırken, iki iğneye ne kadar da kaygılı, aşılı.
İşte tarih 01 Ağustos birkaç ay sonra, küçük kardeşim Hüseyin Şeker ve sevgili dengbej Hasan Karakaya aynı gün bize misafirliğe gelmişlerdi Seferihisar ‘ a. Sanki yılların hüznü bütün yüküyle omuzlarımızdan kalkmıştı. Anne mi ve baba mı, yaşadığım ilçe olan Narlıdere ‘ de ebedi mekânlarına ” toprağa ” uğurlamıştık. İçim içime sığmıyor, ikinci gurbetten başka bir yerleşim yerine gitmeyi hiç istememiştim. Ama ne çare, kızımın bu isteğine uymaktan başka bir şey elimden gelmiyordu. Seferihisar ‘ a taşınalı, adres değişikliği vs. derken dört ayı geride bırakmıştık. Yarım asra yakın yaşanmışlıkları unutmak ne mümkün. Nisan ayının kazma saplarını sadece köylerde bıraktığı bir eşikte. Türkiye ‘ ye Çin ‘ in Wuhan kentinden giriş yapan Corona virüsün beşinci ayı, kısmi sokağa çıkma yasakların saat: 17:00 ‘ den sonra kalkmasıyla birlikte, herkes kendini, ya deniz kenarı ya da nefes alabileceği bir yerlere atıyordu.
Bizde ailecek, o akşamüzeri deniz kenarına oturmak üzere, kardeşim Hüseyin Şeker, Hasan Karakaya ‘ la birlikte Sığacık ‘ ta müzisyen Serkan Öker ve birkaç tanıdık dostla rastlaşıyoruz. Sığacığın denize en yakın yerine, bir – iki kanepe ve kaldırımın parke taşlarına belli aralıklarla oturup yosun kokusu ve Ağustos rüzgârı sohbetlerine kendimizi bırakıyoruz. Martıların deniz kenarına dekor niyetine konulan taşlara çekildiği saatler. Bir dinlencede benim gibi, senin gibi, herkesin insan olduğunu algıladığımız bir içecek, bir demle geçen hoş vakitler. Hayatımın en güzel günlerinden birini o gün orada sevdiklerimizle şarkı, türkü ve şiirlerin eşliğinde hep birlikte yaz akşamların sıcaklığını yaşamıştık. Nezaket çerçevesinde bizde oturabilir miyiz diyen herkese soframıza açıyoruz. İkişerli – üçerli üniversite öğrencileri Sivas ve Ankara yöresinin türkülerini bizlere söylediler. Bize kulak misafiri olan, iskeleye bağlı bir tekneden arada bir yükselen bir ses, ” baba ” patlat bir şiir demelerini unutamıyorum. Sığacığın sıcak sohbetlerinden olsa gerek, kulak misafiri olan insanlar, bizden müsaade isteyerek oturabilir miyiz, sorusuna cevaben, nezaketle oturabilirsiniz cevabını veriyoruz. Dönen çarkı bir tersine döndürebilirsek, en azında hayalimize bir adım daha yakın olduğumuzu hissederdik. Ekonomik anlamda azda olsa taksitle, bir barınma hakkına ve ayağımızı yerden kesen dönen tekerleğe binmek umudumuz canlı ve gerçek bir hayalimizdi…yarına adım atabiliyorduk. Veya taksitle bütçemize uygun bir yapılandırmayla cebimizin sıcaklığına göre aylara bölüyorduk. Ama nerede! Birbirinin tekrarı ulus – devletlerin değişmeyen ” tek kimlik – tek inanç ” doktrin yasaları insanca yaşamın önünde engeldi. Ta yukarıdan suyu kesilen ülkelerin tek adam yellendirmeli iktidarların uzun yıllara varan ömrü. Daha düne kadar terörist Golani ‘ yi Beyaz sarayda ağırlayan Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donalp Trump ayrıksı bir dille,
Egemenlerin kakırdayan kibriyle kaç eşiniz var demesinin aymazlığı, kadına verdiği değeri gösteriyor. Türkiye ve Ortadoğu ülkelerine biçilen doğal yıkımlar, ülkeden ülkeye farklı nüksedebiliyor. Türkiye Amerika Birleşik Devletlerinin
Türkiye büyükelçisi Tom Barrack ‘ ın Ortadoğu ‘ ya en uygun yönetim şekli monarşidir demesinin en belirgin şekliyle, ne kadar kaos, o kadar da özel mülkiyet tahakkümü, savaş kıtlık ve tek adam yönetimlerin yozluğu anlamına geliyordu.
Sokaktaki her insanla eşit olmadığımızı biliyoruz. Ama eşitlikçi bi düşünceyi sonuna kadar savunmak için, yönetenlere her zaman sorgulayan bir sözümüz vardır.
Bu kadar duyarsızlığın bir araya geldiği mevcut siyasi yapıların, gelecek ön güne dair bir plan ve programların olmaması ne kötü bir gündem, hiç yanıltıcı değil. İktidar ve muhalefet giderayak yoluna devam ediyor, safralarıyla birlikte tek tip, tek renk. Uzun yıllardır tek adam, tek mührün şişinmesine kendini bırakan, yüzden ellinin bir tık üstü. Yürürlükteki anayasayı nasıl ihlal ettiklerini, bu soygun düzeni haber veriyordu.
Bu iki meşru siyaset dili: Adalet ve hakkaniyet yani eşitlik duygusunu geliştireceği yerde her şey yerle yeksan bozuk. O halde, bunların dinci ve ulu solcu söylemlerini bir bir geçelim. İşte hiç bir inancın kitabını okumayan karınca, serçe, köstebek ve börtü böcekten öğrenebileceğimiz ne kadar çok dayanışma örneği var. Yaşama karşı dolup çoğalan ve ölen insan, doğal olarak okuyabiliyorsan oku, işte sana bir kitap. Bil fiil doğanın bütünselliği önümüzde duruyor, sayfaları açarak başlayabilirsin…
Ali Şeker
Subscribe
Login
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler
Beğenilenler







