
Hepimizin İçinde Olduğu Bir Dünya
Bir yarayı bir muskayla iyileştirmediğimize göre, kendi metafizik yönünü, bilmem kaç desibelle bir başkasına dayatmak, insanı iyi insan yapmaz…
Her şey yaşam içinde bir bir parçalanıyor, varsın parçalansın ve belki bu parçalar birbirine daha iyi karışırlar. Ne dersiniz, bir bakarsın bütün parçalar, zıtlık üzerinden daha iyi dost olmuşlar. Tüm güzellikleri paylaşmak olası mıdır, tabii ki olasıdır. Evet, bireysel anlamda hayatı seven, seyis, siyasetçiler bir tarafta ve hizmette kusur etmeyen, canlı köle olmak isteyen insanlarda bir tarafta; bu biraz zor gibi görünse de ama hakkaniyeti yakalamak oldukça mümkün…
Bize toprağın altında kral, kraliçe olmayı vaat edenler, tek tip çoğunluğu arkalarına almış, hâlâ birileri toprağın üstünde reis olmaya devam ediyorlar. Artı ve eksinin olduğu bir evrende: Elmanın kızılına vurgun bir kurt her zaman, elmanın bir başka parçası olduğunu biliriz… Evet, bir kişi yalnız başına kendi kendine hiçbir şeye yetemez, demek ki henüz hiçbir şey ölmemiş, dayanışmak ve dokunmak adına her şey olası. Adalet – hukuk – vicdan terazisini sen de görebilirsin o bir yerlerde sana bakıyor. Çünkü güzel olan her şeyin kendisi zaten bencildir. Ama bütün mevsimler zihnimize bir bir işliyor. Her mevsimin kendine göre renk verdiği bir evrende, bunun bir anlamı olmalı…
Evet, yaşam içerisinde; insan gerektiği kadar boşluklara da zaman ayırabilmelidir. İşte bu boşluklardan anladığımız şey ise içe kapanmak hiç değil. Sokağa yürürken; haklı ve haksız, namuslu ve namussuz, aynı anda avucunun içinde çarpan bir hayatla insan kalabalığına karışmak olmalıdır. Biraz da edebi reçetelerin dışına çıkmak, sokağın canlı ekmek, ter kokan ve hepsi canlı; bir yerlerde bağıran – çağıran, yeri geldiğinde ağlayan – gülen hallerine bire bir karışmak, listeler halinde şükür öğüdünü dinlemekten iyidir. Çünkü her zaman hareketin bizlere bir sözü vardır. Sağımızda – solumuzda zeytinliklerde tek tük de olsa ürün kaldıran eller yere değiyor; havada yaşam kokusu burnumuzun direklerini sızlatıyor… Yaşamımızda yalnız okunması gereken tek bir kitap yoktur ve üzerinde yaşadığımız dünyada onlarca gerçek insan hikâyeleri var ki, onlarda sadece kâğıt ve mürekkepten ibaret değil, kanlı – canlı karşımızda duruyorlar. Günümüzde kendi mutluluğuna yeten, büyük çoğunluğun parmak yaladığı balı ise hep ayıların yediği bir uçurumun kenarındayız. Evet, çözüm evrenin doğal akışı içerisinde zor ama imkânsız değil. Tek kimlik – tek inanç çoğunluğu içinde, farklı olanın da haklı olabileceğini, hiç kimse gözlerini açıp onları görme zahmetine bile katlanmıyor. İç ve dış dünya onlar için birdi ve yalnız kendi benzeşlerine dokunuyorlar. Şatafat içinde, kendi içine kapandıkça kapanıyorlar, cenneti yoksullukla imtihan eden vaazların ardı arkası kesilmiyor. Sanki kendi kimlik ve inançları Mutlak bir Kelam ‘ mış gibi insanların üzerinden pervasızca yukarıdan aşağıya doğru sarkıyor…
Irkçı faşist iktidar ortakları: karanlıkta söz birliği edercesine; her konuştukları cümleler gün içinde olgunlaşıyor, ” ÇEDES ” le ucu taa ilk ve ortaöğretim okullarına kadar inmeye başlıyor. Anayasanın ilk başlangıç maddelerinden biri olan laiklik ilkesi anayasa metninde olduğu gibi duruyor. Laikliği sadece bir içecek içmek, deniz kenarı, balık, rakı, yemekle aynı değerde gören kesimlerde sessizlik içinde, beyaz köpüklü dalgaların sesleri arasında dem almaya devam ediyorlar. Sorun farklı yaşam tarzlarını ilgilendiriyor, hayat denen şeyde dinle – devlet işleri birbirine karışırmış, ee daha ne olsun. Pekâlâ; resmi dini Sünni İslam olan ülkede, bazen ihtiyaç, bazen ritüel, biraz daha aşırıya kaçmış olabilir. Artık farklı bir güneşin doğmasını bekleyen sokaklar ise henüz uyanmamıştı. Bu tek manzara içimde parçalanıyor, istekle güneş giymiş çocukların yüzlerine baktıkça; biz orta yaşların bu çocuklara bir özür borcu var, diye düşünüyorum.
Bizim ülkede zaman, Ortadoğuluların iki bacak arasına sıkıştırdıkları bir matematikten, bir şehvet aklının düşürdüğü bir boyunduruktan hiç dışarı çıkmıyor. Yüzde atmış çoğunluk; bu milliyetçi – muhafazakâr güç; her geçen gün sarhoş edici bir kibre dönüşüyor, el ve yüz mimiklerinde” sürtük – mürtük ” küfür hiç eksik olmuyor. Ve bilimsel düşünceye, ışığa, müziğe olan kinleri gece on ikiden sonrada devam ediyor..
…
Birbirimizden öyle farklıyız ki, ne güzel. Artık birbirimize olan ihtiyacımız, ” at eğitmenlerin ağızlarından ” ötekini yok saymaya başlamıştı bile…
Ali Şeker







