
🌅 Herkesin Aklında Bir Yarını Vardı – Ali Şeker
Çevremizi saran büyük AVM ‘ lerin cam vitrinlerine dağılmış, aç açıkta olan çocukların göz hakkını, şimdilik yüreğimin bir köşesine saklıyorum. Ve yüreğim bir kez daha çarpmaya başlıyor…
Güneş tekrar doğmak üzereydi. Dışarıda, insanın acısıyla ilgilenmeyen, hınca hınç akan araba trafiği. Mavi gökyüzüne kanat çırpan birkaç beyaz güvercin, özgürlük yüklü. Uçtan uca gurultulu bir şekilde mavi de ötüşüyorlar, evrensel bir resim. Her yere ışık doluşuyor, her eşikten dışarıya açılan kapılar bir bir açılıyor. Sokaklar kanlı canlı canlanıyor. Eğer her gün birbirinin tekrarıysa, ne yazık. Alınan her bir solukta yaşam kendini yenileyebilmeli evrensel bir perspektifte… İşte ikinci bir gözünde yok sayıldığı somut bir gerçeklik ve karanlık, kapanmayan üçüncü bir göze ihtiyaç var. Evet, yaşamda doğum ve ölüm gerektiği gibi yürüyor… Ölüm doygun, rengi hiç değişmeyen kumların arasında, tek Tanrı ‘ ya inanan Kenan ilinde ardılların birbirini boğazladığı, mağdur ve egemenlerin savaşı… Ateşin çaldığı ıslık kulaklarımızı sağır ediyor. Sakin, sakin bir mavi de özgürlük kokan bir hava. Kuşlar havalandığına göre insan güzel duygular içinde kendini yaşamın çok renkli seslerine bırakabilir. Bilimin çözemediği, açlık, eşitlik, ölüm girişimi çözülemeyen kör bir denklem olarak önümüzde duruyor. Aslında hepimiz zihninde olmasa da bir cevabı var, sınırsız- sınıfsız bir dünya, bir ütopya… Nasıl olsa gelecekte her şey milyonlarca kez yenilenecek, şu an içinde kendimizi avutabiliriz… Anayasaya mahkemesinin bireysel başvuruyu ötelediği, bir Türkiye gerçekliği beş senelik zaman dilimi. Ne de olsa insanız, hepimizin bir dayanma gücü var…
Bilimin ve insanlığın pratik sonucu: Mesela dünyada azda olsa var olan bir şeyi, ” polisin silah taşımadığı, ordusu olmayan bir ülkeyi ” düşlediğimizde onu yeniden yaratırız…
Düşüp, kalkmak, yok olan bir şeyi, yaşadığımız ülkede herkese hukuku yeteri kadar talep etmek de, çünkü henüz hiçbir şeyin bitmediğinin bir kanıtı, arzuladığımız bir yarındı… Tek adam otokratik bir sistemle yönetilen ülkemizde, Asgari hukuksal normların askıya alındığı bir ortamda, kara para aklayan aklayana. Altın tozlu kahvelerin kıkırdayarak içildiği, paraların kadın saçlarının üstüne rulo süslemeleriyle cansız çiçeklendiği bir bahçe, zorba – illegal türevlerini çoğaltıyordu. Ulusal servetin tam bir eşitlik içerisinde bölüşülmediği, bu şatafattan en gelişkin gün ışığı bile utanır. Hem bilgi, bilge insan olmak nedir ki? Cehaletin yanında… Bir yarayı bir muskayla iyileştirmediğimize göre, saplantı halinde bir başkasına inanç yoluyla, bir şeye körü körüne inanmasını beklemek de neyin nesi…
İktidar gücü ellerinde olup da vesaire, sarayda orda burada rahatlık içinde kokuşanların yanı sıra, hiçbir şeyi olmayanların da dünyalık adına baştan çıkarıcı, biat ederek sürüleştiği bir kokuşmuşluktan dışarı çıkmıyorlar. Başı açık – kapalı, sıkma başlı, cepleri altın ve para yüklü, kalçalar zevkten kıkırdıyordu, başkasına verdiği en değerli öğüt ise başparmağını bile oynatmadan, çal çırp senin de olsun öğüdü…
Güneş tekrar doğmak üzereydi… Yaşam nasıl da kendi doğal akışı üzerine üşüşüyor, yine en aşağıda karıncalar hevesle bir buğday harmanını alıp taşıyorlar. Besin zinciri içinde avcı olanların yasaları hiç değişmemiş, aynı ustalıkla devam ediyor…
Evet, uçurumun kenarına geldiğimizde, karşıya geçmek için bir köprü, kanatlanıp uçamayacağımıza göre ortak bir akıl gerek… Doğa bir kez daha bizlere gerçeği kendi ritmik sesleriyle fısıldıyor. Bir koyunun diyalektiği: bir sürüde arka ayaklar hep ön ayakları takip eder diyor… Adalet, hukuk, özgürlük ve sosyal birey olmanın amacını kavramayanların, vicdan heybeleri boş boş bir emre ve tek akla zincirli. Boynuna altın takanların çokluğu, açlığı yokluğu vaat ediyordu. Bu kadar zenginliğin bol olduğu bir ülkede, okul kantinlerine, ” utanç çetelesi ” yokluktan kaynaklı yeni bir uygulama, askıda gevrek sofrasına bugün hangi çocuk oturacak?
Kim bilir…
Toplum dinamiklerinin birde besleyici metafizik duygusunun bıraktığı ağır giysilerde eklenince, bu uzun erimli suskun birliktelik tam yirmi iki seneliğe özgü bir sığınak olarak görülmeye başlanmıştı bile. Ve bu kokuşmuş vahşi – kapital bir zafer çığlığıyla bir arada yaşamak oldukça zor. Her nedense adaletin ağır basan, eşitlik terazisi hep toprağın altındaki huzuru, mertliği saklıyordu, herkese eşit bir şekilde…
Baştanbaşa özgür insan…
Acılarını karanlığın içinden açığa çıkarıp, güneş salkımlarının üzerine serpiştirdi. Ve korkmadan kalabalığa haykırdı, en güzeli dışarıda ya deli bir rüzgâr ya da kahraman bir bahar olmaktı. İşte bende aşağılarda bir yerdeyim, sabahın ak ışıkları içinde… Yeryüzünün rengârenk çiçeklerini bir düşünsenize, hangi insan bu kadar güzel giyinebilir.
Işığın salkım salkım memeleri karanlıkta boğuşuyor, özgürlük vermeye yüz tutmuş barış kokuyordu bir yerlerde. Bizlere: Hayatta bu kadar da olmaz dedirtmeyen, sokağa karışan farklı insan kümeleri önümüzde duruyor. Evrensel dünyada kabul gören bir gerçekti. Tüm parçaların mükemmel bu denli bir arada oluşu, yaşamda farklı olmanın bir ödülü olsa gerek… Sen kendini tek adam, tek sembollerin esirgeciliğine bırakan insan, öteki dediğimiz, bütün acılar gün ışığında bir bir görülmeye başlıyor. Ben de yüreğim, birde özgür insanın söz geçiremediği bir yüreği var, birileri hâlâ gün ışığında çocuk kalplere kötülük ekiyor.
Güneşli havada nadasa duran toprak kollarını açmış. Yeter ki, ekici tarlasını ekmeye gitsin, her bir tohumun besleyebildiği onlarca canlı varlık iç içeydi. Yine bir yerlerde tankı – topu – tüfeği olan beyaz insan, toprağı bil fiil canlı- cansız varlıkları katlede dursun. Ateş bir adım ötede gelip bizleri sarıyor.
Bunun yanında bir el veriyor, öteki el alıyor, hayat devam ediyor. Azda olsa toprağı hem ekip hem de biçenler, kumaş dokuyan, ip eğiren eller, insanlığı emeğin görkemiyle giyindiriyor. Umutla toprağa bakan binlerce insan yüzleri, pırıl pırıl parlıyordu. Işıkta işleyen eller özgürlük ve açlığın sesini bir kez daha açığa çıkarıyor. Tüketici haberin olsun: Bir tohum daha toprağa düşmeyi bekliyor. Bakın! Kocaman ağız dolusu bir gün ağarıyor, yenilmez basit düşler her an aklımıza gelebilir. Mesela çocuklar için yürek yüreğe barış gerekli, gerçeğini hep birlikte yüksek sesle dillendirebiliriz…
Zıttı olan her şeyin bir reçetesi var, mesela birbirini tamamlamak gibi… Sessizliğin içinde, hareketin düşleri bana çocuk sesi ve kuş cıvıltılarının olduğu ertesi güne yürümenin bir ön hazırlığıydı, yepyeni bir yaşama doğmak için…
Ali Şeker







