
Merdin Suyu
MERDO
kusurda çoğalırsın
Dağ köylerindeki uzaklık, iki evin mesafesiyle ölçülmezdi; bazen iki kapı yan yana durur, aralarından bir ömür
geçerdi. Bazen bir dere insanın içinden geçerdi; bazen bir köprü, iki yakayı birbirine bağlamış görünür, yine de
insanı insana yetiştirmezdi. Taşlar karşılıklı dururdu, su akardı, öte taraf el uzatınca değecek kadar yakın görünürdü; ama aradaki mesafe gözle değil, içimizde kalan uzaklıkla ölçülürdü. Çünkü araya yalnız su girmezdi; babaların öfkesi, anaların içlerine çöreklenen korkusu, kapı önlerinde yarım bırakılmış sözler, evlerin duvarlarına asılmış eski bakışlar, adını kimsenin tam koymadığı adetler girerdi.
Sular akar, taşları inceltirdi; eski yasalar kalır, insanın göğsünde ağırlaşarak taş kesilirdi. İnsan çoğu zaman derede değil, içine çöken o suskun ağırlıkta boğulurdu.
O köprü iki köyün arasında dururdu; bazen susarak, çoğu zaman altından geçen suyun uğultusunu taşlarının içine alarak. Bir yanı güneşi erken alan yamaca, diğer yanı gölgenin içine geç sığınan taş evlere bakardı. Yaz güneşi bile oralara varınca ölümle yaşamın arasına saklanırdı. Öğle vakti taşlar ısınır, su soğuk kalırdı. İnsan bazen alıştığı iklimi
kader sanırdı.
Köprüden yalnız insanlar geçmezdi; sular geçerdi, çocukluklar geçerdi, kadınların sırtında odunla birlikte kendi
yorgunlukları geçerdi. Koyun sürüleri, düğün alayları, cenaze sessizlikleri aynı taşların üzerinden geçerdi. Ama bazı
hayaller geçemezdi. Suyun üstünde unutulmayan isimler, yaralı bakışlar, kimsenin yüksek sesle anamadığı sevdalar köprünün ortasında dururdu. O erişilmez sevdalar, insanın ağzında eski bir keder gibi yarım kalırdı.
Onu önce su tanırdı.
Köy bilmeden, ev bilmeden, babasının öfkesi adını kapı eşiğine çivilemeden önce, onu su bilirdi. Sabahın erken
saatlerinde dereye indiğinde taşlar ayak sesini tanır, yosunlar kıpırdamadan onu beklerdi. Testisini doldurmak için
eğildiğinde yalnızca yüzü suya düşmezdi; arkasındaki dağlar, üstünden geçen bulutlar, içinden geçemediği bütün
yollar da onunla birlikte suya eğilirdi. Su, onun yüzünde içine bırakılmış uzaklığı görürdü.
Yürürken omuzlarını içeri çekerdi kız; gövdesinde ona bakan bütün gözleri taşıyordu. Yazmasının altından nefes
almak ister gibi görünen saçları rüzgârla oynar, rüzgârla birlikte yeniden kaybolurdu. Elleri hamurun, suyun,
odunun ve toprağın erken sertleştirdiği ellerdi. Kendisiyle birlikte, üstüne çöken köyünün yüzünü taşırdı.
Güzeldi.
Ama güzelliği yüzünde duran bir imge değildi; geride bıraktığı tozda, bakarken kendini saklayan gözlerinde, suyu
içmeden önce koklayan avuçlarında saklıydı. Toprağın tadı dilinin altında kalmıştı. Az konuşurdu; sesi çıkmadan
önce uzun süre içinde yürürdü. Cümleleri, kayadan sızan su gibi geç karışırdı insana.
Bizim köyün kızları erken büyürdü. Bedenlerinden önce sessizlikleri büyürdü. Daha çocukken kapı önünde nasıl
duracaklarını, suya giderken hangi yoldan yürüyeceklerini, sevinçlerini ağızlarının hangi köşesinde saklayacaklarını
öğrenirlerdi. Saçlarının rüzgârda ne kadar dağılabileceğini, bir bakışın nereye kadar gideceğini, bir erkeğin adı içlerinden geçerken yüzlerinin nasıl taş kesilmesi gerektiğini bilmeden kadın olmazlardı. Az konuşulan evlerin
duvarlarında yaşarlardı. Annelerinin elinden aldıkları işleri sessizce tamamlar, tandırın başında hamur yoğururken bile elleri başka bir şeyi yokluyor gibi dururdu. Unun içinde suyu, suyun içinde yolu, yolun içinde karşı köyü ararlardı.
Çayın kokusuna yenik düşerdi hayat. Bazı evlerde çay bile şekersiz içilirdi. Bir kızın güzelliği dağ köylerinde yalnız
kendisine ait olmazdı. Önce evin namusu olurdu, sonra babanın gölgesi, sonra ananın korkusu, sonra kapı
aralıklarında büyüyen sözlerin yükü. Kız aynaya baksa bile, yüzünden önce köyün gözünü görürdü. Babası çok
konuşmazdı; anası, çayı karıştırırken bile kaşığı bardağın kenarına değdirmemeye çalışır, korkusunu varlığında
taşırdı.
Güzelliği hafif değildi; suda taşınan bir yük gibiydi.
Merdo, suyun karşı tarafında duran ve adı söylenmeden büyüyen bir gölgeydi. Karşı yamacın köyündendi. Omuzlarında dağ tozu, yüzünde erken büyüyen çocukların yorgunluğu dururdu. Vücudu yay gibi gergin, gözlerinde yolların gölgesi vardı. Ama uzaklık birkaç ev, birkaç taş yol, birkaç dut ağacı değildi; kızın içinden geçemediği bütün yolların başladığı yerdi. O tarafa baktığında yalnızca karşı köyü değil, kendi içinde büyüyen yokluğu görürdü.
Onu ilk gördüğünde yaz güneşi ölümle yaşam arasına saklanmıştı. Dere her zamankinden daha soğuktu. Kız testisini doldurduğunda su, avuçlarından göğsünün içindeki boşluğa dolmuştu. Başını kaldırdığında Merdo köprünün başındaydı. Ne yaklaşmıştı ne de seslenmişti. Sadece durmuştu.
Kız Merdo’yu ilk kez görmüyordu; yıllardır içinde büyüyen boşluk, onun yüzünde kendine bir kıyı bulmuştu.
Su onları gördü. Taşlar gördü. Yosun, kıpırdamadan gördü. Bir genç adamın köprü başında bir an fazla beklemesi, bir kızın testisini doldurduktan sonra hemen dönmemesi, rüzgârın yazmanın ucunu biraz daha uzun tutması; bütün bunlar köyün diline düşmeden önce suyun belleğine yazılırdı.
Merdo köprü başına geçmeseydi, belki kız evine döner, tandırın başındaki hamuru yoğurur, çayın şekersizliğine, duvarların az konuşan gölgesine alışırdı. Belki gözleri bu kadar uzağı görmezdi. Ama Merdo gelmişti; kızın içinde yıllardır eksik duran kıyıya varmıştı.
O günden sonra köprü, kızın içinde duran, ne geçilebilen ne de yıkılabilen bir yere dönüşmüştü. Bir yanı çocukluğuna bakıyordu, bir yanı adını bilmediği karanlık bir şehre açılıyordu. Yedi tepenin karanlık şehri, o günden sonra onun içinde yer değiştirmişti; artık uzak şehirler haritada değil, insanın göğsünde kurulurdu.
Köprü artık dışarıda değildi.
Kız nereye gitse, taşlarını içinde taşıyordu. Evin içinde yürürken, tandırın başında eğilirken, suyu bakır taslara boşaltırken, geceleri yatağında gözlerini tavana dikerken o köprü içinden geçerdi. Bir yanı Merdo’ya varmak isterdi, diğer yanı köyün eski yasalarına takılı kalırdı. Kız Merdo’yu düşündükçe, her cümle ağzına varmadan suyun taşına çarpıp dağılırdı.
Zaten dağ köylerinde sorular da susarak sorulurdu. Bir kızın testisini geç doldurması, akşamüstleri kapı eşiğinde biraz daha uzun durması, çayın buğusuna bakarken yüzünün birden uzaklaşması herkesin bildiği ama kimsenin söylemediği bir dile dönüşürdü. Babalar öfkelerini kapıların önüne bırakır, analar korkularını içlerine çekerdi; ev kendi içine daralırdı.
Kız bazen, rengi solmuş duvarların içinde kendi resmini görürdü. Gözleri oradaydı, dudakları oradaydı, ama sesi yoktu. Dağ yamacında kan kırmızısı bir gelincik gibi duruyordu; kökü toprakta, gövdesi rüzgârda, sesi içinde kalmıştı. Bir çığlığın içinden yürür gibiydi.
Ama ateş nedensiz yanmazdı.
Kız bunu bilirdi. Su da bilirdi. Köprü de bilirdi.
Bir gün köprü başında karşılaştılar. Güneş yoktu. Dere her zamanki gibi akıyordu ama sesi o gün daha derinden geliyordu. Kızın elinde testi vardı; Merdo’nun yüzünde geç kalmış bir yol.
Konuşmadılar.
Söylenen her şeyden vazgeçmiş bir sessizlik vardı aralarında. Merdo’nun yüzünde yol vardı, yıl vardı, yokluk vardı. Gizli gizli yolları yoklayan, yılları yoklayan, sonra kendi içine çekilen bir bakıştı bu. Kız o bakışın içinde, ömrüne yerleşecek gölgeyi gördü. Babasının öfkesi, anasının korkusu, kapı önlerinde bekleyen kadınların gözleri, tandır dumanı, kanı kurumuş eski hikâyeler, kimin kime verileceğini belirleyen sözler, “el ne der” diye başlayan bütün karanlıklar o anın içinde birikti.
Köprü daraldı.
Köprü onu Merdo’ya değil, kendi çaresizliğinin eşiğine getiriyordu. Bazı hikâyeler cümlesizlikte biterdi. Dere akıyordu. Bütün köy susmuş, yalnız su konuşuyordu. Ama suyun dilini herkes anlamazdı; taşlara çarpar, yosunların arasından geçer, köprünün altından karanlık bir haber gibi süzülürdü.
Kız testinin kulpunu daha sıkı tuttu. Avuçları üşürken suya eğildi. Testisini doldurdu. Suyun yüzünde kendi yüzünü gördü; şaşkın, küskün, kendinden biraz daha uzaklaşmış bir yüzdü.
Kızın içinde uzaklık çoğalmıştı.
Eve döndüğünde testiyi yerine koydu. Bakır taslara su boşalttı. Köprüden getirdiği sessizlik evin içine dağıldı. Duvarlar biraz daha soldu, tandırın külü biraz daha ağırlaştı. Çayın şekersizliği dilinde değil, kalbinde kaldı. O geceden sonra Merdo’nun adı köyde hiç anılmadı; ama adı kızın içinde, suya değmiş bir kök gibi derine indi.
O günden sonra kızın bakışı kimsenin yüzünde uzun kalmadı. Gözleri vardı ama köprüde nöbetteydi. Evde anasından önce yoruldu, babasından önce sustu; yüzüne eski bir kadın gölgesi düştü. Merdo da o günden sonra artık aynı adımlarıyla yürümüyordu. Köy onun suskunluğunu gurur sandı; ama o içinden geçemediği suyun sesine yenilmişti. Kıza baksa köprü çökecek, bakmasa içindeki yol kapanacaktı. Merdo’nun yüzündeki yıllar, köprünün gölgesiyle birlikte büyüdü.
Köy, suyun bildiğini duvarlara taşır, duvarların sakladığını insanların yüzünde dolaşan gölgeye bırakırdı. Bir kızın su yolundan biraz geç dönmesini, bir erkeğin köprü başında sebepsiz yere oyalanmasını, iki insanın birbirine bakmadan birbirinden haberdar olmasını bilirdi. Adını koyamadığının etrafında daha kalın duvarlar örerdi. Kadınlar kapı aralıklarından bakar, erkekler seslerini biraz daha sertleştirirdi.
Kız o günden sonra tandırın önünde eğilirken, bakır tasları dizerken, kapı eşiğini süpürürken bir yanı hep suyun sesinde kalırdı. Anası kendi kırılmasını hatırlardı onun yüzünde.
Kızın suskunluğu, evin içinde yeni bir oda açmıştı.
Zamanla kızın gözleri başka yerlere bakmayı unuttu; köprüde nöbette kaldı.
Dağ köylerinde zaman, takvim yapraklarıyla değil, taşların biraz daha yosun tutmasıyla, kadınların biraz daha yaşlanmasıyla, erkeklerin suskunluğunun biraz daha kalınlaşmasıyla anlaşılırdı. Çocuklar büyür, koyun yolları değişir, dut ağaçları bir yıl meyve verir, bir yıl vermezdi. Toprak yerini değiştirmezdi; köprü aynı yerde durur, su aynı yerden geçer, insanın içinde kalan uzaklık aynı yerden sızlardı.
Kızın yüzündeki gençlik yavaş yavaş geçmişe çekildi. Taşlara çarpan ses değişmezdi ama kızın içindeki mesafeleri büyütürdü. Testisini doldururken karşı kıyıda eksilmeden duran gölgesini görürdü. Merdo zamanla yüzünü kaybetti; uzaklığa, yola, suyun taş altında sakladığı sese karıştı. Sessizlikte daha derine inen bir yokluk gibiydi.
Yıllar böyle geçti.
Duvarlar az konuşurdu.
Kızın içinde Merdo zamanla karanlık, serin, kapısı içeriden kapanmış bir yere dönüştü. Onu içinde bir ev gibi taşıdı; odası aydınlık olmazdı, penceresi suya, kapısı köprüye açılırdı.
Bir sabah, daha kendine bile haber vermeden kalktı. Ev sessizdi. Tandırın külü soğumuş, bakır taslar duvar dibinde solgun durmuştu. Çayın kokusu yoktu henüz. Yıllardır içinden geçemediği bütün yollar, o sabah ayaklarının altında çözülmüş bir düğüm gibi uzanıyordu. Dağlar karanlığın son parçasını omuzlarında taşıyordu. Dere uzaktan duyuluyordu. Su, gece boyunca biriktirdiği sesi sabaha doğru inceltmişti. Dut ağaçları kıpırdamadı, köpekler havlamadı; köy, kendi uykusunun içinde onu görmemeyi seçmişti.
Köprüye vardığında güneş daha doğmamıştı. Taşlar soğuktu, su daha soğuktu.
Merdo orada duruyordu.
Babasının öfkesi, anasının korkusu, köyün eski hükmü, kapı önlerinde büyüyen sözler, çayın şekersizliği, duvarların solgun resmi, testinin kulpunda kalan soğuk ve Merdo’nun bakışı aynı suyun üstünde toplandı.
Hepsi oradaydı.
Kız suya baktı ve o sabah kendi yüzünü göremedi; suyun üstünde Merdo’nun söylenmemiş adı, anasının kırılmış gençliği, babasının kapı eşiğinde büyüyen gölgesi vardı. Onu çağıran köprü değildi, suyun kendisiydi; geçmek için değil, çözülmek için.
Merdo konuşmadı. Dere akıyordu. Suyun dilini herkes anlamazdı; ama o sabah su, bütün taşlara çarparak Merdo’nun adını tekrarlıyordu. Yosunlar kıpırdamadan bekledi, köprü sustu, dağlar karanlığın son parçasını biraz daha omuzlarında tuttu.
Kız bir adım attı. Ne köprü yıkıldı ne köy uyandı; yalnızca içinde yıllardır taş kesilen eski yasalar yerinden oynadı. Babasının öfkesi, anasının korkusu, kapı önlerinde büyüyen sözler, çayın şekersizliği, duvarların solgun resmi bir anlığına suyun üstünde dağıldı. Merdo hâlâ oradaydı. Kendinden çözülerek, adını, bedenini, ona öğretilmiş bütün korkuları geride bıraktı; köprüden geçmedi, suya bıraktı kendini.
Kız köprünün soğuk taşına son kez dokundu; soğuk, ona ölüm gibi değil, yıllardır taşların altında bekleyen eski bir çağrı gibi içinde çözülmeye başladı. Su konuştu; kız eğildi, önce yazmasının ucu suya değdi, sonra elleri, sonra göğsünde yıllardır düğümlenen o karanlık suyun serinliğine karıştı.
Kendini suyun diline bıraktığında bağırmadı; içinde yıllardır bağıran ne varsa suya değince susmuştu.
Su onu kucakladı; önce saçlarını, sonra ellerini, sonra göğsünde yıllardır taş kesilen eski yasaları içine aldı. Kızın içinden köy geçti, ev geçti, anasının kırılmış gençliği, babasının kapı eşiğinde büyüyen gölgesi geçti. Sonra hepsi sustu.
Kız su oldu.
Köprü yerinde durdu, köy yerinde durdu; babaların öfkesi, anaların korkusu, kapı önlerinde bekleyen eski sözler oldukları yerde kaldı. Su, onu Merdo’nun kıyılarına bırakırken geride kalan dünya kımıldamadı. Kıyıda eksilmeden bekleyen bir gölge hâlâ oradaydı.
Su, eksik bırakılmış insanları daha uzun yaşatırdı.
Yazar Nuray Aslan








Anadolu coğrafyasında töre, gelenek ve toplumsal baskı adı altında sayısız hayat bu sessizliğin içinde kaybolup gitti.
Evet…
Bazı hayatlar bağırmadan kayboldu bizim coğrafyadan.
Törenin, geleneğin, “el âlem ne der” korkusunun içinde nice kadın, nice genç, nice çocuk kendi sesini bile duyamadan sustu.
Çaresizlik, zamanla öğretilen bir biate dönüştü; insanlar acıyı bile sessiz yaşamayı kader sandı.
Yazarken biraz da o sessizliğin içinde kaybolan hayatların izini sürmeye çalışıyorum.
Çok iyi bir anlatım.Kaleminiz daim olsun. Sitenize üyelik opsiyonu yokmu ?
Var olun sevgili Canan hanım🌱
Sitemizin sorumlusu saygı değer Turan Tosun arkadaşımızdan bilgileneceğim.
Canan Hanım merhaba, ilginiz için teşekkürler! Üyelik sistemi planlarımız arasında yer alıyor. Şu an en iyi kullanıcı deneyimini sağlamak adına altyapı çalışmalarını yürütüyoruz ve tamamlamak için biraz zamana ihtiyacımız var.