
Nurhak’ın Solmayan Düşleri
31 Mayıs 1971, Türkiye devrimci hareketinin hafızasında derin ve unutulmaz bir acının, aynı zamanda tarihe kazınan kararlı bir duruşun simgeleştiği tarihtir. O sabah Nurhak’ın taşlarına yalnız üç genç beden düşmedi; bir memleketin vicdanı düştü, bir kuşağın düşleri düştü, yarım bırakılmış en güzel türküler düştü.
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarını engellemek ve halkın bağımsızlık mücadelesini büyütmek amacıyla Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesindeki Nurhak Dağları’nda (İnekli Köyü civarında) bulunan Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) kır gerillaları kuşatıldığında takvimler Mayıs’ın son gününü gösteriyordu. Çıkan çatışma sonucunda Mustafa Yalçıner ağır yaralı, Hacı Tonak ise sağ olarak yakalanırken; dönemin gençlik hareketinin en bilinçli, kararlı ve entelektüel önderlerinden üçü ölümsüzleşti: Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan ve Kadir Manga.
Onlar; rahat bir hayatın, parlak kariyerlerin, makamların ve konforlu bir sessizliğin kapısını ellerinin tersiyle kapatıp halkın acısına omuz veren gencecik insanlardı. ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nin parlak zekası Sinan’ın, Ege’nin sarsılmaz ve fedakar yüreği Alpaslan’ın, Erzurum Atatürk Üniversitesi’nden halkın kurtuluşuna koşan Kadir’in cebinde servetleri, arkalarında sarayları yoktu; yalnızca inandıkları özgür ve adil bir ülkenin özlemi vardı.
O gün Nurhak’ta patlayan kurşunlarla susturulmak istenen şey üç insan hayatından çok daha fazlasıydı. Susturulmak istenen; “eşitlik” diyen bir avaz, “adalet” isteyen bir haykırış, memleketin yoksul ve kimsesiz çocuklarını unutmayan asil bir sesti. Fakat tarih gösterdi ki bazı sesler toprağa düşse de asla susmaz. Rüzgâra karışır, dağlara karışır, halkın vicdanına ve ortak hafızasına yerleşir; aradan onlarca yıl geçse bile aynı tazelikle yankılanmaya devam eder.
Bugün aradan geçen onca zamana rağmen Nurhak denildiğinde akla yalnız bir coğrafya, bir dağ sırası gelmiyor. Gençliğini halkına korkusuzca adayanların cesareti, kendi yarınlarını değil memleketin yarınlarını düşünenlerin onuru geliyor. Çünkü bazı insanlar uzun yaşadıkları için değil, uğruna ömürlerini adadıkları değerlerin büyüklüğü nedeniyle unutulmaz olurlar.
Ey Nurhak’ın taşları! Siz şahitsiniz. O çocuklar korkunun değil, sarsılmaz bir inancın yolundan yürüdüler. Kendileri için hiçbir şey istemediler; yalnızca halkın ekmeğini, emekçinin alın terini, işçinin hakkını ve yoksulun onurunu düşündüler. Bu yüzden adları, zamanın ve yılların asla aşındıramadığı birer anıta dönüştü.
Bugün hâlâ Nurhak dağlarında rüzgâr sert esiyorsa, hâlâ geceler hüzün kokuyorsa, bilin ki o zirvelerde yarım kalmış düşlerin sesi dolaşıyor. Sinan’ın sesi dolaşıyor patikalarda; Kadir’in sesi çınlıyor kayalıklarda; Alpaslan’ın sesi yankılanıyor yamaçlarda… Ve her bahar doğa yeniden uyanırken toprağa düşen tohumlar gibi hatırlatıyor: İnsan ömrü sınırlıdır ama halkın yüreğine yazılan isimler kolay kolay silinmez.
Halk ozanlarının tellerinden dökülen ve kulaklarda çınlayan o meşhur ağıt, bugünün nesillerine bir köprü kuruyor.Dört bir yana haber salsam / Öldü desem inanır mı / Dağlar bana geri verin / Kadir’imi, Sinan’ımı / Alpaslan’ı, Sinan’ımı
Biz bugün hâlâ Verin bize Kadir’imizi, Sinan’ımızı, Alpaslan’ımızı…diyorsak; bu geçmişe takılıp kalan bir geri dönüş çağrısı değil, geleceğe tutulan onurlu bir hatırlayıştır. Çünkü onlar artık yalnızca kendi ailelerinin evlatları değil; bu ülkenin, bu halkın solmayan hafızasında sonsuza dek yaşayacak üç genç, üç çarpan yürektir. Saygıyla, minnetle ve unutulmayan düşleriyle…







