
🌿 Doğanın verdikleriyle yetinmek, bir ütopya değil
Tarihi gerçeklik bizlere şunu gösteriyor. Evet: Yazanların değil, konuşanların sistemi ve yürürlükte olan yasaları bir nebze de olsa, değiştirdiğini biliyoruz. Her şeyi bilmek olası değil, çoğulcu bir kaç göze ihtiyacımız var. Gerçeğe ulaşmanın çok farklı edinimleri olduğu gibi, bilge insan olmak, gerçeği aramaya çıkan kişidir. Her şeyi bilen kişi değildir. Yazmakta bir farkındalık yaratsa da, çok derinden dipten giden yazın – düşün eylemidir. Dolayısıyla var olagelen sistemlere biat etmeyen, düşünür kalemler ve toplumcu gerçekçi sanat – edebiyat yapanların anlaşılması ise, uzun yıllar alabilir…
Birçoğumuz doğduğumuz toprakların çok uzağında farklı bir gökyüzünün altında yaşam mücadelesi veriyoruz. Çocukluğumuzun o yoksul günlerini geride bırakırken, şimdi yaşadığımız yerlerde epeyce kabuk değiştirdik. Yeni bir pencere, yeni bir gökyüzü umuduyla, başka yaşam alanlarında mücadele edenlerimiz oldu. Ne yendik ne de yenildik. İşte anısı bizde saklı toprağa düşen değerlerimizin yeri, yüreklerimizin bir yerinde hatıratla duruyor. Dünün bir öyküsü, farklı kentlerin varoşlarında, düşsel bir ütopyanın peşinden inatla, gidenlerin sayısı da azımsanmayacak kadar çoktu. Bu sonsuz zaman boşluğunda, ” Güney Kore halk deyimi birçoğumuzun zihnine kazınmıştı bile. ” Ayak bastığım her yer benim toprağımdır, fazlasına ihtiyacım yok. Ve bu felsefenin dışına çıkmayan bir ütopyayla kendimize sınır çizemediğimiz bir dünyayı hayal etmiş olanlarımız da olmadı değil.
Eksiklerimizle bir bütünün parçalarıyız, farkındayız, bu büyük yeryüzü sofrasında, herkese bir yer var/ dı…
Ve doğanın bütünselliğine inanan bilim de biliyor, doğanın ne sıçramaya ne de bilime ihtiyacı yoktur. Toprağın altında ki fosilleşmiş enerjiye değil, üstünde yenilebilir enerjiyle, ancak doğa ve bil fiil insanlık barış içinde yaşayabilir. Başkaca da bir yolu yok. Çoğunluğun iyiliği ve refahı için çalışan iktidarlar, doğaya kötülük edenler, mislince kötülük bulur. Deprem, sel, emek sömürüsü bol miktarda karbondioksit, ekolojik yıkım, iklim değişikliği – çöl sıcakları, yeraltı suların kirlenmesi, vesaire. Birörnek: Doğanın verdikleriyle yetinmek en akıllıca bir yöntem, madde ve ruh hali. Ve bu bir ütopya değil. Bir gerçekliğimiz daha var. Üç tane semavi din ve iki yüz elli bin inancın içinde, bu yaşam felsefesi metafizik yönümüze işlenmişti. Dokunup hissedebiliyorsan vardır, düşüncesi sonsuz gerçeğin bir diyalektiği. İşte ebeveynlerimizden bize kalan gelenek – görenek – inanç, ziyaretgâhlar doğanın bir parçası olduğumuzu, her koşulda bizlere fısıldıyor. Çünkü bu ziyaretgâhların ” Goşkar Bawa – Hazır Bawa – Çadır Bawa – Henîye Xizirî – Gola Serdine – Khale Sipî – Şehide Dîyarî “
Ne bir peygamberi, ne de el etek öptüren birileri çevresinde yoktu. Gönül rızasıyla gelişen inançsal bir ritüeldi.
İstiyorsan, var olanın varlığına dokunup hissedebiliyorsan vardır, yaşam felsefesini ele veriyordu bizlere…
Ki var! İşte kendi kokularını yatağına bırakan, en yırtıcı avcılar tokluk duygusu içinde, açlığı bir kenara bırakmış. Hiç sekmeye gerek duymayan ceylanlar, irili ufaklı yürüyüş halindeler. ” Ancak Herakleitos ‘ ta insan dışındaki her varlık doğasına uygun davranırken, insan doğru yoldan çıkabilir ve cezasını öder “
Bakar mısın, yeryüzü sofrasında sevgiyle dokunabildiğimiz her canlı – cansız varlık, göz ucuyla bize gülümsüyor.
Dün bugünde sahip olduklarımızın, bir başkasının işine yarayabileceği seçeneğini de düşünebilmeliyiz. Bilinen bir şey, en gelişkin silah bile bir buğday tanesini üretemez…
Varto ‘ da veya başka yerleşim yerlerinde de yaşanmış olabilir. Yine de ucu açık, ikinci bir gözün bilgisine de ihtiyaç var.
Dağ köylerinde yaşayan insanlarımız Varto ilçede süt arayışına girdikleri de gelen bilgiler arasında. Toplu taşımayla alakalı bir şeyler söylemeye hiç gerek yok, tam bir fiyasko. Varto ilçeyle köyler arası ulaşım ise ehli keyif taksivari, fahiş bir fiyatlandırmayla devam ediyor…
Adım adım kapital toplumun zorunlu evrensel tüketim ve jeopolitik alışkanlıklarından vazgeçmeyen iktidarlar, yabancı sermaye grupları ve bireylerin kendi hanesine kattığı bir artı değer, mülk edinme isteği, unutmak adına, toplumsal yozlaşmasını hep birlikte yaşıyoruz. Tarım – hayvancılık gibi doğal toplumdan bizlere miras kalan iyi taraflarımızı bir kenara bırakmışız. Ne harman yerleri, ne de ekili alanlar var, çağın ruhuna ayak uyduran, tüketim toplumunun sadece var olanı tüketen, birer bireyi konumuna çoktan düşmüşüz. Zaman boşluğu içerisinde dönüp baktığımızda, babalarımız harman yerlerine dökülen buğday tanelerini bilerek isteyerek toplamazlardı, sorduğumuzda” biko – isim kullanmadan, karşısındaki çocuklara atfen söylenen bir sevgi sözcüğü ” bunlar doğada yaşayan börtü böcek ve karıncaların göz hakkı, yaşam hakkı, diye cevap alırdık. Evet, nereden nereye savrulmuşuz, her şeyi yiyip bitiren, talan eden, tüketim alışkanlığımızın kötü bir sonucudur bu. Türkiye ‘ de en az üç yüzün üzerinde maden – altın arama sahaları var. Ayrıca altmış sekiz tane jeotermal enerji santralı, 700 ‘ den fazla hidroelektrik santralı bulunmaktadır.
Kapital bir dünyada yaşamış olsak da, ekip biçmeye, hayvan beslemeye engel mi var, koskocaman bir hayır. Maliyet ve külfeti zor olsa da, iyi alışkanlıklarımıza eklemlenebilir bir yaşam tercihi.
Günümüzde de görüyoruz, Türkiye ‘ nin batısında deniz kenarında vila, ev alan, mülk alan insanlarımız var. Olmasın demiyorum! Ama aynı yatırımı, aynı varsıl bir yaşamı kendi köyüne, ya da Varto ilçe merkezine de yapabilirler, diye insan içinden geçirmiyor değil. Birörnek: Amerika ‘ da yaşayan bir iş insanı birkaç yıldır Türkiye ‘ ye kesin dönüş yaptıktan sonra kendi toprağında hayvan besiciliği yapıyor. Somut yaşama dair bir örnek. Herkesin diplomalı üniversite mezunu olması gerekmiyor, su tesisatçısına da seyyar satıcıya da ihtiyaç var, elbise diken terziye de.
Not: Eleştiriye açık bir cümle olduğunu biliyorum…
66 depreminden sonra takriben 68′ li yıllarda her aileden olmazsa da, insanlarımızın işçi olarak Almanya ‘ ya gitmesiyle beraber, eş – akraba – dost gibi, yıllara paralel olarak bir bir başka coğrafyalara gitmesinin önü açılmış oldu.
Benim gibi yatılı Bölge Okullarında, mürekkeple haşır neşir olmuş, yoksul aile çocukları da göz hizasında başka bir gökyüzü penceresinde bir hayatı yeğlemişlerdi. İnsan yaşamda düşündüğü, yapmak istediği bir eylemini gerçekleştirdiğinde tökezlese de mutlu olur.
Bu çerçevede 1977 – 78 ‘ li yıllarda topraksız köylülerin yoksulluktan dolayı, Türkiye ‘ nin metropollerine iç göçle gitmesinin Varto ‘ ya beyin ve emek göçünün giderayak yansımalarını hepimiz görüyoruz…
Daha sonrası: 12 Eylül faşist askeri darbesinin toplumu yeniden dizayn etmesinin etkisiyle örgütsüzlüğe savrulan Türkiye halkları, devrimci – demokrat kesimlerin elini kolunu bağlayan antidemokratik uygulamalar ve tek ağaç – darağacını gösteren bir zihniyetin politikaları uç vermeye başlamıştı. O günlerin ruhuna uygun, beyin uyuşturan, seven değil de sevilen müzikler – jilet, seks furyası, melodram filmler vesaire…
Birbirine eklemlenen yıllar:
Güvenlik gerekçesiyle, doksanlı yılların Kürt halkı üzerindeki ölümcül baskısı, köy yakmalar – yıkmalar, faili meçhul ” belli ” cinayetler, yerinden göçertmek gibi sorunların sayabiliriz. Buna benzer yaşanmışlıklarla birlikte, Varto halkının azımsanmayacak bir nüfus oranı, ya iç göç, ya da ikinci gurbet dediğimiz başka ülkelere Avrupa ‘ ya göç etmiş, neredeyse beşinci kuşağa evirilmek üzere, ekinsel bir matematik de ortada duruyor. Gabriel Garica Marquez ‘ in toprağından kopan insanlara dair güzel bir belirlemesi var.
” İnsanların yaşadıkları toprakta ölüleri yoksa o insan o toprağın adamı olmaz… ”
İşte yakamızdan hiç düşmeyen yoksulluk, komünal yaşam, çoğulcu fikirler dünyası, hep ağır basan bir yönümüzdü.
Doğduğumuz toprakların acısında, sevincinde olmadığımızda doğrudur, birkaç gözün uzağındayız. Başka bir mavide, uzun yıllardır yaşadığımız yerlerde, anne – baba ve yakınlarımızı ebedi mekânlarına yolculamış, sen ben gibi insanlarımız olduğu da bilinen bir gerçek.
Evet, şimdi gerekmedikçe, gelmediğimiz, yüzdüğümüz derelerin akmayan yatağında, başka yağmurların suları akıyor. Doğduğumuz yerlerde, kulağımıza çalınan akan su mırıltıları giderek azalsa da, zaman takvimine ihtiyaç duymayan, su sesi sonsuzluğa karışıyor. Oyun alanlarımızın arasında, aralarında saklambaç oynadığımız büyük taşlar henüz birer heykele dönüşmemiş. Doğanın dokunulmazlığı bizlere göz kırpıyor, çocukluğumuz orada bağdaş kurmuş. Çok uzakta olsak da, bu oldukça iyi bir anı… İnsanın: Güneşin battığı yerlerden, doğduğu noktaya doğru tekrar gelmesi oldukça zor. Çünkü konuştuğumuz ana dildeki sözcüklerle ancak birbirimizi anlayabiliriz. Uzakta olsak da, çocukluğumuzun geçtiği yerleri o coğrafyayı seven bir insan duygusuyla bakarız.
Tezek topladığımız meralarında, büyük- küçükbaş hayvanları yayılıma götürenlerimiz olmadı değil. Bakın, bakın, artık büyük baş hayvanlar tuz sunaklarına geviş getirerek gitmiyorlar. Bu durumda nasıl bir tanımlamanın içerisindeyiz. Şimdi anlamak istediğimiz bir şey ise öncelik ayak bastığımız yerlerdir
Onun için kucağına doğduğumuz ana toprağa, bir zamanlar emekleyerek yürüdüğümüz yerlere geri dönmek, ayak izlerimizin silindiğini görmek istemeyiz. Birkaç dedemiz o topraklarda ebedi mekânlarında toprağa karışmış, ama aslolan anne babadır. Matematiksel çözümlenmesini girmeden, ne yazık ki anne ve babalarımızın mezar yerleri şu an yaşadığımız yerlerdedir. İşte başımızı bir kaldırsak, birkaç adım ötemizde. Ama her durumda değil, gidip toprağına dokunmak, gitmek isteğe bağlı bir şey.
Kendimden biliyorum: Nerede olursak olalım, ana dilde kilam ve ezgileri dinledikçe gözyaşlarına boğulduğumuz da doğrudur.
Aynı topraklarda doğmuş olabiliriz, önce madde sonra ruhi hali yetimiz, yaşama bakış açılarımız doğaldır ki, birbirine benzemez. Ne güzel, çünkü zıtların birliğinde yaşam vardır.
Dünde bugünde düşsel dünyamız çok farklı olabilir. Belki aynı kentte yaşıyoruz, sokağa karışırken bile birbirimize bir merhaba vermeden geçip gittiğimizde yalan değil. Ve bu büyük kentlerde artık normal bir şey. Bu kadar kalabalık bir sofrada, ne yiyeceğine hiç şaşırmayan, bir yokluk içerisindeyken, birbirimizi tanımayabiliriz.
Lise yıllarında yüzüne aşina olduğum, ama Varto ‘ nun hangi köyünden olduğunu bilmediğim, benden birkaç yaş büyük bir insanla yollarımız yıllar sonra İzmir ‘ in bir ilçesinde keşişti. Ne yazık ki, sokakta birbirimizi tanımadan geçip gidebiliyoruz. Şaşar beşer insan için, aynı topraklarda doğmuş olmak bazen bir şey ifade etmeye bilir. Yine de, insanın doğasında olan bir diyalektik: Hiç bir insan kendi çocukluğunun geçtiği, ” köy çocukluk ” yerleri unutması mümkün değil. Dolayısıyla: Vartolu olmak kimliğiyle, yaşadığımız yerlerde ” otonom ” olarak isteyerek bir araya geldiğimiz, dernekler, sivil toplum örgütleri aracılığıyla kamusal alan dediğimiz meydanlarda – sokaklarda bir araya gelip, ses vermek, konuşmak en iyi reçete…
” Ben bu konu başlıklı deneme yazısını yazmaya başladığım ilk günden bugüne değin Varto halkı yaşadığı, örgütlü olduğu her alanda, demokratik hakkını kullanmış, suyuna, toprağına, havasına sahip çıkmaya devam ediyor / lar. Varto özelinde ise:
” Jeotermal Kaynak Arama Ruhsatı ” Bir olgunun diğer bir olguya evirildiği, sorunun ilk başlangıç noktası, sahada olmak, kendi toprağına, suyuna, havasına sahip çıkan,
Varto Ekoloji Platformun mücadelesi de çok kıymetli.
Onlarca toplantı ve basın açıklamalarıyla kendi yaşam alanlarına sahip çıkıyorlar. Jeotermal enerji santralı istemiyoruz! Haklı taleplerini çoğulcu sesler arasında haykırıyorlar. ” Öbek öbek mücadele alan buldukça siyasilerinde gündeminde yer buldu.
TBMC ‘ de parlamentoda Dem Partili milletvekillerin, Emep ‘ inde destek verdiği soru önergesi ve basın açıklamalarıyla kamuoyunu
“JES ” projesine karşı, halkı daha duyarlı olmaya çağrıda bulunmaları da olması gereken bir duyarlıktı. Ayrıca 07. 04. 2026 salı günü: Dem Parti ve CHP ‘ haftalık grup toplantılarında Eş başkan Tuncer Bakırhan ve Özgür Özel Varto halkının ” JES ” projesine karşı verdikleri mücadelenin yanında olduklarını kendi grup kürsülerinde kamuoyunu beyan ettiler.
Ve maalesef Varto ‘ da yapılması düşünülen bu enerji projesi için: Varto halkının düşünce ve önerileri göz ardı edilmiş.
” Çevresel Ekti Değerlendirmesi ” raporu gerekli değildir beyanı da, iktidarın Vartolu olmak kimliğine karşı politik – gerici duruşunu ortaya koyuyor. Her halükarda ” ÇED ” olumlu raporu, her projenin başlaması için zorunlu olmasına rağmen, bu rapor görmezden geliniyor…
Doğanın bütünselliği içinde, eko sistemin birbirini besleyen ve hiç bir sıçramaya ” bilime ” gereksinim duymayan, doğal yapısı, kenger dikeni, otların yeşil çayırlarda rüzgârla sertleşen dik duruşu, varsın boyun eğmesin…
Unutmak, kendine ihanettir!
Varto ilçe ve köylerin üzerinde, üretimin giderek azaldığı, bir ağustos sessizliği olsa da. Alıp bizi götürür, çocukluğumuzun o harman yerlerine. Doğamızın bu haliyle kalması, bizi başka yeni ilkbaharlara götürür. Ve doğanın hiç kimseyi aldatmadığına biz kez daha tanık olacağız. Bilmem kaç yılda bir, ancak ayağımızın toprağına değdiği, Yukarı ve Aşağı çarşıda, Varto ‘ ya dair bir öyküyü birbirimize anlatırken sevinç duyacağız.
Yoksul kavak ağaçlarına tüneyen kargaların açık sesleri içimize dokunur. Dokunsa da, doğamızın bu haliyle kalmasına razıydık, uzakta yaşamış olsak da… Birbirinin devam niteliği olan iktidarların değişmeyen politikaları, fabrikalar, iş yerleşkelerin büyük bir çoğunluğu batı kentlerinde olması dolayısıyla meydana gelen işsizlik, insansızlaştırma politikaları, iç göçü tetiklediği de görünen bir şey. Tarım ve hayvancılıkla uğraşmak istemeyen genç nesillerin varlığı da biliniyor. El sanatlarına, su ve elektrik tesisatçısına, iş mesleklerine artan talepte bir tarafta. Onun için, bugün harman yerlerinin ekinsel, ekili alanların esemesi bile okunmuyor.
…
Ve göremediğimiz sorunlar, biz görmüyoruz diye hemen ortadan kaybolmazlar…
İçimizi acıtsa da, daha çok doğamızın kirlenmesine geçit vermek istemiyoruz. Doğa talanına hayır!
Goşkar bawa vadisi, awa sipîye – su gözeleri, azda olsa akan küçük su kaynakları, endemik bitkiler ve doğanın doğal yapısı bizleri nazikçe uyarıyor. Bu yıkım ve doğa talanını, bütün Türkiye halkına görünür kılmak için, yüksek sesle konuşarak, bir araya geldiğimiz örgütlü olduğumuz, sahada “ Varto ekoloji platformu bileşenleri” – ” Vadev – Varto – der – siyasi partiler – sivil toplum ” örgütleriyle birlikte, yapılması planlanan doğa yıkımını daha da görünür kılabiliriz. Bu düşünce pratiği, ortak akıl heybemizde duruyor.
Öznesi: küçük bir kış güneşini görüp başını dışarı çıkaran, badem ağaçların öne atılan yumruları – öncü çiçekler toprağa düşse de, eni sonu baharın gelişini doğanın yeniden uyanışını bizlere müjdeliyor…
Not: Ben bu denemeyi yazdıktan birkaç hafta sonra: 24/04/2026 tarihinde Varto ‘ da çok kapsamlı, kitlesel bir miting yapıldı. 03/05/2026 tarihinden sonra, Varto Ekoloji Platformu bileşenleri sahada çadır eylemlerini, Varto halkıyla birlikte, dönüşümlü olarak yaşam alanlarında bugüne değin devam ediyorlar…
Ali Şeker







