Yağmurlar ülkesinin savrulanları
Bu metni olduğu gibi kopyalayıp Elementor’daki metin kutusuna yapıştırabilirsin:
Ejderhalar ve Çocuklar deyince aklınıza masallar gelmesin. Ejderhalar ve Çocuklar tek masallarda olmaz, gerçek hayatta da varlar. Ejderhalar ve Çocuklar bir kitabın ismi. Kitap Laz Kültür Derneği Yayınlarından, Aralık 2020’de çıkmış ve 160 sayfadır. Uzun zamandır sosyal medyadan tanıdığım, gıyaben bildiğim Selma Koçiva’nın kitabının ismidir. 29 Kasım-01 Aralık arasında Gelsenkirchen’de yapılan Avrupa Türkiyeli Yazarlar Grubunun davetine icabet ettim. Selma Koçiva ile orada yüz yüze görüştük ilk kez. Birbirimize kitaplarımızı imzaladık, verdik. Selma Koçiva aynı zamanda bir Laz Kültür çalışanı ve emekçisidir. Rize-Ardeşen doğumlu. Ortaokula geçince aile ‘Yağmurlar Ülkesi’ni bırakıp İstanbul’a yerleşir. Baba, çocuklarım daha iyi şartlarda olsunlar diye yüklenip İstanbul’a gelir. İçinde ukde olarak kalan özlemlerini çocuklarında görme arzusundadır…
Ortaokul derken sonrasında Lise’ye giderken yolu 1978 kuşağı dediğimiz gençlerle keşişir Selma’nın. Bu karayağız, delişmen gençlerin geleceğe dair söylemleri, kadına dair söylemleri, eşitlik, hak-hukuk söylemleri gönlünü cezb eder. Yani çok bilgisi olmasa da geldiği coğrafyanın zorlu koşulları, eşitsiz ortamın içine doğması, daha iyiye, güzele varma isteği içinde büyütüğü sonsuz bir umuttur. Sol mahalleyle dirsek teması yavaş yavaş böyle başlar. Bir de okulda ‘Yağmurlar ülkesi’nden bir memleketlisi çocuk var. Aynı denizin kııyısından gelmişler. Aynı toprağın çocukları, aynı kültürün, aynı horon’un…
İnsan kendi yaşam yörüngesini, tercihlerini bazen kendisi belirleyemez. Bazen dış şartlar etkili olabilir. Arzuladığı tercihler ise; kimileyin olmaz. Hiç tercih etmediği şeylerle de karşılaşabilir ne yazık ki…İşin içine duyguları girer bazen insanın. İnsan o an aklını yüreğine indirip hisleriyle karar verebilir. Kimi zaman doğru karar almada zorlanabilir insan. Hele gençse, işin içinde toyluk, tecrübesizlik de var haliyle…
Çünkü bilgi dediğimiz şey kendiliğinden oluşmaz. Ha! deyince öğrenilmez. Çaba gerektiren zorlu bir yolculuktur esasında. Hastalık değil ki, her insan yakalanabilir er ya da geç… Çokça okumayı, araştırmayı, sormayı, yanıt aramayı gerektirir. Anlamayı ve her şeyden evveli dinlemeyi gerektirir. Bunlar olmadan tercihlerimiz, ‘başkalarının tasarrufundadır’ ne yazık ki…Yetersiz bilgi, istenmeyen yanlışlara kapı aralar.
‘Sıradışı bir 12 Eylül Öyküsü’ diye imzalamış kitabını bana. Kitabı okurken 12 Eylül öncesi yaşanmışlıklara, siz de tanık olursunuz ilerleyen sayfalarda. ‘Yağmurlar Ülkesi’ndeki çocukla aralarında adını koymadıkları bir şey var. Uzaktan bakışmalar, yan yana gelince ‘birbirine dahi dokunmadan’ hızlı ve birkaç cümleden ibaret konuşmalar. Birbirlerini hiçbir zaman ikna edemediler. Okul arkadaşıydılar, ama hayatta değil. Farklı dünyalara savrulsalarda hoşlandığı çocuk ‘Yağmurlar Ülkesi’nden…aynı denizin kıyısından gelmişlerdi, ortak horonları ve daha bir çok şey vardı. Sadece ‘düşünsel’ olarak farklı ‘mahalleler’de yer almışlardı. Düşüncesi farklı da olsa Selma, insan olarak bu ‘yağmurlar ülkesi’nin bere’sinden (lazca çocuk) hoşlanıyordu…
Bir gün Lise’de kavga çıktı. Silahlar patladı. Selma’nın ait olduğu sol mahalleden çocuklar, Yağmurlar Ülkesinin o çocuğunu vurdular. Selma olayı duyar duymaz vardı. Çocuğun kafasını kucağına aldı, hastaneye yetiştirdiler. Ağladı, ağladı Selma…Yapılan tüm müdahalelere rağmen o ‘Yağmurlar Ülkesi’nin Beresini kurtaramadılar. Selma Axi! Çe Bere (Ah!be çocuk) diyebildi duyulur duyulmaz bir ses tonuyla. Bir anlık nefret, bir ömrün üstünü silip atmıştı.
Selma’nın arkadaşları yani mahellesi, ‘yanlışlıkla bir başkasına benzetilerek vurulmuş’ dedi. Bir özeleştiri dahi yapmadan, doyurucu bir yanıt vermeden… Çocuğun ailesi de, Selma ve arkadaşlarını suçladı. Selma ise, kendine dahi itiraf edemediği bir suskunluğa gömüldü. Daimi bir ‘suçluluk duygusu’ içindeydi. ‘Umudu çalınmış gibi, şiiri yakılmış bir liseli kız, saçları kıvırcık, lakabı kıvırcık’…
O sadece susmayı tercih etti uzun zaman. İstanbul’da yapamayacağını, yaşamayacağını anlayınca aile yurtdışına gitmesi gerektiğini söyler Selma’ya. Zorlu aşamaların sonunda kendisini Almanya’da Dortmund şehrinde bulur. Dortmund’da hayata tutunmaya çalışır. Dil öğrenir, nihayetinde karma bir okulda göreve başlar.
Kitap esasında yıllardır içinde biriktirdiği, kendine dahi itiraf edemediği bir iç dökmesidir diyebiliriz. Yaşamı gelgitlidir Selma’nın. Tökezleyerek yol almıştı. Doğru dürüst arkadaşının yasını dahi tutmadan göçmüştü. Göçerlik yabancısı olduğu şey değildi hani. Öncesinden ‘Yağmurlar Ülkesinden İstanbul’a, İstanbul’dan Almanya’ya savrulmuştu. Kitap bu savrulmaları masaya yatırmış bir yönüyle…Vakitsiz ölen arkadaşı için kendine bir itiraftır, ‘Vakitsiz kimseler ölmesin’ derken esasında…
Kimi zaman arkadaşlarına, kimi zaman görevli olduğu okulda öğrencilerine anlattı. ‘Çocuklar üzüldü, Selma ağladı’…
Aklına düştü Selma’nın. ‘Zamansız koparılan bir çiçek’ti denilmişti. Sonrasında ‘Zehirli otlar yerine yanlışlıkla koparılan bir çiçekti’ denilmişti Selma’ya. Selma hatırladıkça böğrüne kocaman bir kaya oturdu, nefessiz kaldı çoğu zaman. Kimseye anlatamadığı zamanlarda lâl kesildi. Düşündü, ‘karşı mahalleden eksilen genç, beriki mahallede insan çoğaltmadı’ dedi Selma kendi kendine…
Kitabın ilerleyen sayfalarında, ‘çocukların büyümesine imkan tanımayan’ uygulamaların yanlışlığına işaret ediyor. Çocukların eksildiği bir ortamda, yarına dair umudun diri tutulmayacağını hatırlatıyor bize. ‘Çocukların hükmü yok’ derken nasıl bir geleceği çocuklara bırakacağımızın cevabını istiyor insanlardan, bizlerden…
Olayların gelgitinde boğuşurkan bir de ‘Gurbetlik’ eklenmiş. Yaralarını sağaltmak adına yazmaya koyulur. Aklın açtığı yaraları yazarak gidermenin arayışında. Yazmak ona iyi gelir, hayata tutunmanın en güzel bağı. Sonrasında kendi anadiline yoğunlaşır Selma. Yazmak ona iyi gelmeye başlayınca da yıllardır anlatamadığı, dilsizleştiği şeyi yazarak söylemek istediğini insanlara anlatarak nefes almak ister. ‘Tüm güzel kurgulanmış rüyalar acılara dayanabilmek içindir. O zaman devrim dediğimiz gelecek düşleri de bu günden hal edemediğimiz her şeyin havale edildiği, bir bilinmezlik olsa da, inandığımız gerçeklikti’ der kitabın 71nci sayfasında. Sonrasında ‘ oysa cennet de, cehennemde yaşadığımız zamanda’ der.
78 kuşağınının izdüşümlerini görüyoruz sıkça. Onların karşısında olan daimi kötülüğü ve haramileri de yazıyor. Hayatın bu sınavında ikmale kaldığımızı da hatırlatıyor. Belki de 78 kuşağının omuzlarına, onlara rağmen çok yük bindirilmişti, kim bilir.
yaşımızın çok üstünde bir yük vardı omuzlarımızda ve bu yüzdendir vaktinden evvel yaşlandı ’78 kuşağı (Akman Gedik)
demişim ben de bir şiirimde o dönemi hatırlarken…boynumuzdan büyük düşleri olan yaşı küçük ama vaktinden önce büyümüş çocuklardık…
Şimdi üç dilden ( Lazca, Türkçe, Almanca) meramını anlatmak için yazma yolunda bir yolcudur Selma Koçiva. Yaralı ruhuna yazının iyi geleceğini belirteyim. Yazmak her şeyden evveli ölümün elinden çok şey kurtarır, buna inanıyorum sevgili Selma. Yüreğindeki uğultuyu yazarak söndürmeye çalışan denizin ve yağmurlar ülkesinin laz kızı Selma Koçiva’nın kitabını tavsiye ediyorum. İç dökme halini gecikmiş bir ‘yüzleşme’ olarak alın diyor bize. Geçmişte yaşananlardan ders çıkarmamız gerektiğini de ‘vicdani muhasebe’ için iyidir diye hatırlatıyor bize. Farklı ve sıradışı bir döneme siz de tanık olursunuz. ‘Gelecek vaadeden bir kuşak iken, patikamız karartıldı’ derken bizi yanıt aramaya yöneltiyor. Aramak vazgeçilmezimiz olsun. Bir döneme az da olsa kendince ‘ayna’ olmaya çalıştın sevgili Selma Koçiva, kutlarım.
Kalemin daimi olsun.
Akman Gedik







