Yazar Yusuf Sağlam-Çocuk Cemile
ÇOCUK CEMİLE
Ablam, hoş geldin!
– Hoş bulduk, hoş bulduk! Ne boğucu bir hava? Sanki kızgın sacda kavuruyor mübarek!
– Sen dedin ben de inandım! İki adım atma, hareketsiz kal, sonra fenkirince de havadan bil! Daha çok düşersin bu çaresizliğinin derdine! Neyse! Şükür gelebildin! Ayağının altına eski bir at nalı yok ki atayım!
– Geç dalganı bacım, geç dalganı sen! Biraz kocayınca eşikten adım atamamak için bahaneler uydurmayacağına inşallah şahit olmam! Ne o, mezar taşı gibi karşımda dikelip durdum. Kapının eşiğinden geri mi göndereceksin?
-Aşk olsun ablam, o nasıl söz! Evine iznimle mi gireceksin?
– Bana bir bardan su… Yandım, yandım ki ne yandım!
– Hemen ablam, hemen! Hep içtiğin gibi ılık…
– Ooohhhh! Ölmüşlerinin canına değsin! Aha da geldim, acelenden ne eksilecek görelim bakalım. Ne demiş atalar; Kısıl bakır kaban kalayı, her işin var bir kolayı!
– İşte o dediğin her işin bir kolayı olmuyor kanun önünde ablam. Annemizin kırkı gelecek, senin hele dursun, hele dursun demelerin bitmek bilmiyor.
– Annemizin sanki otlu sulu tarlaları, yazlık kışlık evleri, bankalarda yığılı paraları var da, acele etmemeyle suç işleyeceğiz.
– Devlet bakmıyor ki bunların varına yoğuna ablam! O, veraset ilamını istiyor, bankadaki emekli maaşının kapanmasını istiyor, oraya evrak, buraya evrak vermemizi istiyor da istiyor. Bunları zamanında hal etmesek kanun önünde…
– İstesin dursunlar!.. Altı üstü birer evrak. Çoğunu da teslim ettin, var mı ötesi?
– Ablam ne genişsin? Kâğıdın küreğin çoğunu teslim ettiğimi ben de biliyorum, ancak bir de ikimiz arasında olacaklar var! Aha da annemin şu sandığı, açmak gerekmiyor mu? Yapalım şu işi ki aklım bir taraflı olsun.
– Aman aman… Sanırsın ki annemin mücevherleri, altınları, parası pulu, otlu sulu tarlalarının tapuları var da, ben olmadan sandık açılmıyor! Bacım, fakir kadının kuru sandığını ben olmadan açsan ne, olsam açsan ne?
– Olsun! Çoluk çocuğumuz var, neyime gerek; gün olur laf-söz olur. Çekemem Şah Abbas’ın derdini bir de başıma kıllı ovaloz çıkarma!
– Düşündüğün şeye de bak! Kimin haddine düşmüş ileri-geri söz etmek! Rahmetli annem yatağa düştükten sonra hep sende değil miydi? O sandığın anahtarı da yıllardır kilidinin üzerinde değil miydi? Niyeti olan çevirir kilidi açardı? Senin aklından zorun var bacım, zorun var! Kim, hangi çocuk ne diyecekmiş bir söz etsin de göreyim? Hadlerine mi düşmüş biz varken? Seninki sadece kendine vesvese bacım, vesvese…
– Varsın vesvese olsun, varsın olmasın! Seninle birlik açmak; içime rahatlık salacak ablam, sen ona bak!
– Ben de için rahat etsin diye çıkıp geldim ya, yoksa imkânsız Hakk’ın hiç bir kulu beni bu sıcakta eşikten aşırtmazdı. Haydi, geçelim de sen de rahata er, ben de!
– Ablam, çay koyacağım, hazırda taze kekim de var!
– Hah, tam da hastaya ilacını yetiştirdin! Bir taraftan kilo-milo, hareketsiz-mareketsiz de, bir taraftan da kulağa kek sesi işittir. Olacak şey mi? Bu harareti çay iyi alır, sen çay koy yeter!
– Tamam. Geç odaya, ben çayı koyup geleyim.
Anne, bacım; “Gel, ha gel!” deyip çemkirip durdu. O bilmez buraya geldiğimde sen karşımdaymışsın gibi geçmişi hatırladığımı! Yanıp kavrulacağımı, dertlerimin acılarıyla deşileceğini nerden bilsin! Ortak sızılarımıza şahitliği olmadı ki, beni benden öte bilsin! O, anne acısını, yokluğunun derdini, ata kaybetmişliği bilir ancak! Ben, bunların yanında; annedeki evlat acısını, hele hele iki evladını birden kaybetmenin yürek parçalanmışlığını, bu dertle nasıl harap olduğunun da şahidiyim. Aklımın erdiği çocukluktan, bizi öksüz bıraktığın güne kadar derdin derdim, çektiğin çilem oldu annem! Gerçi, çocuk olduğumdan anlatmadıkların olurdu, ama ben yine de gözlerinden, sessiz kalışından, beni içine çekişlerinden, sesinin çatallanan buğusundan anlardım seni! Hani derler ya, İçime sokasım geliyor, işte öyle! Beni kaybetme telaşından içine sokma çabanda görürdüm seni! Bunu da ben sana söylemezdim! Senin beni anladığını da sarılışlarından, saçlarımı tarayışından, tam tepeme kondurduğun öpücüğünden, yanaklarımı avuçlarına alıp seyredişinden anlardım. Gözlerin seni ele verirdi anne, gözlerin… Ya, dolu doluydu gözlerin ya da yanağından incecik süzülen yaşların iz kalmışlığı olurdu. Bu zamandaki sarılışların, karnına çekip bastırmaların, saklamak isteyen derdinmiş gibi gelirdi bana. Esirgerdin, korumak isterdin olur olmaz zamanda, aşikâr etmemeyi de unutaraktan! Her anne çocuğunu çok sever, tıpkı benim çocuklarımı sevdiğim gibi! Biliyorum. Bacımı da çok sevdin, onu da biliyorum. Yaralı yüreğine açılan gül oldu senin için, ama ben başkaydım senin için anne! Ben başkaydım… Senin derdinin de, isyanının da, suskunluğunun da sırdaşlığında da ortak olduğumu biliyordun. Biz konuşmadan konuşan, söyleşmeden söyleşendik anne! Bunları bilmez bacım, söylesem ne kadar kâr eder cana, anlar mı beni, onu da ben bilmiyorum! Dert başa gelince kurşun gibi işliyor yüreğe, yüreğe işleyen çekilip alınır mı anne? Eski dertler tazelemesin diye sürerim ayağımı gelmemede, bacım ise vurdumduymazlığıma yorar anne! Bu ev şimdi hep sensin, hangi yöne dönsem sen varsın karşımda! Seslenişin kulağımda… Odan, yatağın, sandığın, koltuğun… Çektiğim nefeste sinmiş kokun var hala anne! Anne, sen gittin gideli uyuyamaz oldum, gecem, gündüzüm karardı. Ne zormuş anne olup da öksüz kalmak be anne!
– Geldim ablam. Ne o, ağlamışsın sen?
– Sandığın başına gelince haliyle duygulandım. Annemin gidişi acı bir yumruk gibi yüreğimde!
– Nasıl oturmasın ki ablam? Bir gün bir azarını, sesini yükseltişini görmedik ki alışmamız da kolay olsun! Biz kendisinden razıydık, Hakk da razı olsun! Hangi evladın atası geri gelmiş ki, biz de geri gelecek diye bekleyelim. Yalan dolan dünya işte, gittiğini kabul edeceğiz elbet, ancak unutmayacağız. Açılmıyor… Daha doğrusu anahtar dönmüyor ablam.
– O nasıl iş! Zahir yıllar oldu açılmayalı açılmayalı, paslanmıştır kilit! Yağ-mağ mı döksek? Açılmayacaksa onca yolu boşuna mı teptim ben?
– Ay ablam, düşündüğün şeye de bak! Görüşmemiz iyi olmadı mı? Şu kapağı zorlasak açılmaz mı?
– Kilitli kapak zorlamayla açılır mı a benim akıllı bacım?
– Denesek ne zararı olur ki, ben deneyeceğim?
– Haydi, dene de görelim!
– Açıldı! Abla sandık kilitli değilmiş ki!
– Saklısı gizlisi olan anahtarı üzerinde bırakır mı? Buna bile ayıkmadık! Aaaa!.. Bu sandık benim gördüğümde ağzına kadar doluydu. Sen mi boşalttın bacım?
– Üzerime iyilik sağlık, kilit çevirmeyi akıl etmişim de kalmış sensiz kapak açmayı! O zaman seni çağırmaya niye bu kadar meftun olayım ki?
– Annemin bir bildiği vardı ki anahtarı kilitte bırakmış! Neyse. Dur hele dur! Annemin şu özenine bak; sandığa yerleştirdiklerinin üzerini bir de gök mavisi örtüyle kapatmış. Bakalım sandığına neyi kabul etmiş! Fotoğrafımız… Hepimizin olduğu ilk ve son fotoğrafımız! Anne… Annem… Bu entari… Kendisinin, eski… Aaaaa!.. Beyaz beze sarıp sarmaladığı ne ola ki? Ayyy!.. Annem annem… Bebek… Naylon bebek! Elbiselerini çıkarmadan, bir de beyaz bezle sarmış! Kendi bebeği! Aaaa!.. Bu giysiler… Bunlar bebeğin, bunlar da… Annem, sen çocuklarının bu giysilerini sakladın mı? Hiç kimseye sezdirmeden ve de söylemeden bunca yıl… Bu, sele kapılan ablamın entarisi! Bu da küçük kardeşimin kadife yeleği, hatırladım! Bak şimdi, bu elbiseler beni alıp o güne götürdü? Ne talihsiz bir gündü! Ah o gün… Ablam, kardeşimizin sele kapılacağını anlayınca kendini suya vurdu, ne kardeşimizi alabildik o selden, ne de kendisini! Ben öyle derenin kenarında çırpınıp durdum! Aaahh vaahhh eyvah ey!
– Ablam, ablam… Ablam…
– Bir bardak su ver, su! Nefessiz kaldım!
– Hemen, hemen ablam…
– Ooooffff ki, oooofff! Yüreğimi yaktın annem, yüreğimi!
– Al bir yudum iç.
– Oooohhh! Annemizin, babamızın, kardeşlerimizin, cem-i cümle göçüp gidenlerimizin canına değsin! Sağ ol bacım.
– Canlarına değsin ablam! Yarasın! Ben çayı demleyeyim.
Annem, gidemediğin, bir tas su dökemediğin, başuçlarında dua edemediğin çocuklarının mezarını evinde, odanda kurdun öyle mi? Hep onlarla birlik yaşamaya baş koydun öyle mi? Kimseye minnet eylemeden, kimseye derdiğini dökmeden, uzağı yakın ettin sencileyin öyle mi? Sandığını mezara çevirdin yavruların için! Onun için mi boşalttın diğer öteberiyi? Annem… O gök mavi örtü gökyüzünden kefendi değil mi annem? Elceğizinle gökyüzünü yavrularının üzerine o manaya getirerek örttün, biliyorum. Bu mezarın kime ait olduğu nişanesinde; fotoğrafı kitabe olarak işaret kıldın. Yavrularının üzerine ta o günden kalan entarini üşümesinler, ben sizi hiç unutamıyorum, kanatlarımın altındasınız diye toprak niyetine serdiğini de anladım. O sığındığın, ondan teselli aradığın naylon bebeği yavruların niyetine yatırdın sandığa değil mi annem? Elbiselerini çıkarmaman insan olmadığına, o sarıp sarmaladığın beyaz örtü; günahsızlıklarına ve masumiyetlerine olan kefenlemendi değil mi? O günden kalan giysilerinden heveslerini almadılar, yakışanıydılar, yattıkları yer incitmesin diye toprak niyetine mi altlarına serdin? Bildim anne, bildim… Senin o parçalanan yüreğine ben şahit olduğum için hemen hepsini bir kalemde bildim! Oturup anlatsan, söze döksen bu kadar keskin nakşedemezdin yüreğime ve aklıma. Sen rahat uyu annem, seni anladım. Hem de çok iyi anladım. Anlatırım ben bunu anlatmak istediklerine!
-Ablam, yine gözyaşlarını koyvermişsin! Her gidiş gelişimde seni böyle ağlak mı bulacağım? Ha, anladım! Annemin özenine, düzenine, dokunmaların ağır geldi tabii. Sen de haklısın! Ancak kendine gelsen iyi olur, yoksa göğsüne düşer ben de zırlamaya başlarım!
-Ah bacım, ah! Ciğerime, annemin mana kastı dillendirmelerinin alevi düştü!
– Annemin koltuğuna geç otur, rahat bir nefes al.
– Ey vah eyyy lımmmın, ey vah eeyyyy! Ne demiş atalar; Gitti gül gelmez bülbül, ister ağla ister gül! Bu yalan dolan dünyada her şey boş, her şey anlamsız. İnsan yaşadıklarını ruhuna giysi edip onunla yaşıyor! Annemizin acısını yüreklerimiz bir gün kabul edecek, bekleyeceğiz. Döktüğümüz iki damla gözyaşı yüreğimizi sakinleştirmenin bir yolu, onu bilir onu söylerim güzel bacım! Ebediyete göçen ablamızla kardeşimiz hakkında ne biliyorsun?
– Ne bileyim ablam? Evde konuşulan edilenle… Annemin, babamın, senin lafı geldiğinde söyleyip ettiklerinden öte ne bilebilirim ki? Onun da başı olmazdı, sonu gelmezdi! Anlat desen, nereden başlayacağımı bile bilmem. Ancak, ablamızla ağabeyimin sele kapıldıklarını, annemin bunda kendini sorumlu tuttuğunu, aklını yitirecek eşiğe geldiğini, köyden uzaklaşsın diye mecburen şehre göç edildiğini toparlayabiliyorum.
-Bir insanın bunca şeyi bilmesi bile kendisine yük ya, yine de ben sana olup biteni baştan sona anlatayım.
– İnsanın atasını bilmesinin nesi yük olsun ki ablam?
– Felaket; acısıyla, zalimliğiyle, gaddarlığıyla sıralı ölümün ötesinde koparıp aldığı canlarla insana yük olur güzel bacım! Annem, daha doğrusu bizler bu yükün ağırlığıyla eğildik. Evsizlik, mal kaybı, yanmış yıkılmış harap olmuşluk, viranelik… Felaket yaşayan onun ne demek olduğunu iyi bilir, iyi tanır! Çünkü o, insanın kanına işler, bedenini esir alır. İnsan, ömrünce felaketi ruhundan silemeyince; onunla yaşayan oluyor. Unutulamayan, yüktür bacım. Felaket de bir seferde olup bitmiyor ki! Bu gün sende, yarın da Dünya’nın başka bucağında bir diğerinin yüreğini kanatıyor. Sen, o ırakta olanı duyunca kendi felaketini yeniden hatırlıyor, acısını hissetmeye başlıyorsun. Canın yanınca, yükün de ağırlaşıyor bacım!
– Ne diyeyim ablam, haklısın demekten başka? İnsanı konuşturan tecrübesi oluyor!
– Haklıyım ya! Bizim başımızdan geçen felaket de, canımızı, ciğerimizi yakan oldu! Hangi felaket can yakmaz ki! Ben okul çağında çocukken babam ova köylerinde tırpandaydı, hatırlıyorum. Annem, ablam, kardeşimle sabah kahvaltı yaptık, annem komşuya yorgan sırımaya gitti. Öğlen, belki öğlenden sonraydı, ben ve kardeşim evimizin önündeki derede oynarken, ablam ev işlerine dalmıştı. Uzaktan uzağa şimşek seslerini duyuyorduk, ancak her yan güllük güneşlikti. Ne bilebilirdik ki yüce dağların ötesinde kızılca kıyametin koptuğunu. Birden, köyün sırtını verdiği dağın arkasından kara mı kara bir bulut peyda oldu. Kıyamet tellalı gibi çaktığı şimşekler görülürdeydi. O an ortalık kapkaraya boyandı. Yağmur başladı, biz hala deredeki oyunumuzdan el çekmemiştik. Birden yağmur yağmıyor da, gök yırtılmış kovayla su döküyor gibi oldu. Islanınca seğirtmeye başladık, ancak olan da o anda oldu! Arkamdan Ablaaa! diye bir çığlık duydum. Döndüm, kardeşim suyun içindeydi. Kardeşim ayağını taşa taktı da mı düştü, yoksa burktu da mı düştü onu görmedim. Yanına vardım, kucaklayıp çıkarayım istedim, Ayağım da ayağım! Acıyor da acıyor dedi kızılca kıyameti kopararaktan! Baktım dokundurtmuyor, bir koşu ablama haber verdim. Biz daha evin önündeyken; yukarıdan bir tufan kopmuş geliyor ki, Hakk düşmanımın başına vermesin! Ablam seğirtti, ben arkasından… Kopmuş o kıyamet kardeşimizin ensesindeydi ki, ablam hiç düşünmeden dereye daldı. Kardeşimizin bağırtısına aldırmadan kucaklayıp ayağa kalktı, işte o kadarını görebildim. O deli deli çağıldayan canavar önünde ne varsa katıp karıştırdı içine aldı. İkisi de bir anda gözden kayboldu. Ben dere kenarında şaşkın kalırken, birkaç erkek ve kadın karşı geçede aşağıya doğru koşturmaya başladı. Bir iki adım attım, hemen annem akıma geldi. Haber vermez olaydım! Kadın duymayla sanki havalandı ve dere kenarına kondu. Karşı geçedeki komşularla karşılıklı aşağıya koşturmaya başladı. Kapı komşumuz biraz dolandı fırlandı, ne olduğunu anladı ki beni alıp evine götürdü. Komşumuza, ablamla kardeşimin sudan çıkıp çıkmayacağını sordum, her defasında çıkarıp getireceklerini söyledi. Zaman geçti, bulut yağmuruyla çekip gitti, güneş açtı, annem ve köylülerimiz yoktu ortalıkta. Dere dolu dolu çamur gibi aksa da canavar değildi. Akşam karardığında ablamı bir ağaca takılı bulmuşlar, bunu konuşulanlardan anladım. Komşular ablamı getirirken annem yine yoktu. Gaz lambalarını, lükslerini alan dere yatağına indi. Ben komşularda kaldım. Annem gelir, beni alır, eve götürür diye çok bekledim, gelmedi! Gün ağardığında tüm köy halkı dere yatağındaydı. Annemin yanına vardığımda beni görecek hali yoktu. Deli deli, bağırıp çağırmaktan sesi kısılmış, üstü başı yırtılmış ve sırılsıklam, kendini oradan oraya vuran hali içler acısıydı. Öğleden sonraydı babamla birlikte tırpanda olan köylülerimiz geldi. Gün kararıncaya kadar tüm köylü işini gücünü bıraktı kardeşimizi aradı, ancak bulamadılar. Sonraki gün ablamı sırlamaya hazırlarlarken annemi zorla dere yatağından koparıp getirebildiler. Annem gitmiş, başka bir kadın gelmiş gibiydi. Ne yanına yaklaşılabiliniyordu, ne de söz dinlediği vardı. Ağlama eşliğindeki ağıtları isyanını çoğaltıyordu. Teneşirdeki ablama kalabalığı yararak ulaştı, yuyucu kadınları kenara itti, ablamın saç örgüsüne yapıştı, makas ve çakı istedi. İnsanlar şaşkındı, ancak maksadını anlamış olacaklar ki, olmaz, yapma, günah deyip ne makas ne de çakı verdiler. Çekip almaya kalktılar, kendini ablamın üzerine kapattı ve yalvar yakar isteğini tekrarladı. Yuyucuların başı yaşlı kadının azarı ile orasından burasından tutup çekiştirenler geri çekildi. Annem, erkeklerden ceplerindeki çakıyı isterken adeta yalvarıyordu. Halin hal olmadığını düşünenler çekip almaya kalktıklarında; kükreyen acı çığlıklı hareketiyle karşılaştılar. Bu, kısılmış sesin iniltisinden başka bir şey değildi! O inilti öyle bir çığlıktı ki, kulakları sağır, yürekleri delen sipsivri bir ok gibiydi! Yaşlı yuyucu çekiştirenleri başından yine kovdu. Annem, ablamın saç örüğünü dişlerinin arasına aldı, delirmiş gibi ısırdığı yeri dişleriyle kesmeye başladı. Canhıraş mücadeleyi bitirdiğinde; ağzında kıl yumağı, elinde onbeş santim uzunluğunda kızıl örük ucu vardı. Elindeki o örük ucunu etrafa gösterip bir şey anlatmaya kalktığı an düşüp kaskatı kesildi. Köylüler, annem öldü zannıyla şıvana başladı. Yaşlı yuyucu kulağını göğsüne koydu, dinledi, kadınlara ayıltmayı tembih etti ve teneşire geçip ablamı yıkayıp kefenledi. Annem, canlı cenaze olarak süründürüle süründürüle zor bela mezarlığa götürülebildi. Ablamın sırlanması sonrasında mezar toprağına düştü ve kalakaldı. Kenetlenmiş dişleri arasında köpükler saçıyor, soluması hırıltılı, anlından terler akıyor, mevta katılığında bir hal aldı. İşini bitirmiş tüm köy halkı yeniden dereye döndü. Annemi ayağa kaldırmak ve mezardan koparmak saatler sürdü. Gün kararana kadar kadınlar, yaşlı erkekler, tabii annem ve babam köyün yakınlarını, dirayetli erkekler bizim köyden çok uzaktaki köyün altında geçen nehre kadar arayıp taradılar kardeşimi, ancak bulunamadılar. Kör karanlıkta dereden çıkıldı. Ertesi gün annem ve babam gün ışımayla, köylüler işlerini hal yoluna koyunca dereye indiler ve akşamın karanlığında döndüler. Evimizin dirliği düzeni bozulmuştu. Çocuk halimle bir şeylere yetişmeye çalışıyor, yetişemediğime köyün genç kızları yardım ediyor ve teskine çalışıyorlardı. Her yeni günle başlayan kardeşimi bulma ümidi akşama hüsranla noktalanıyordu. Gün günü arka bırakırken, önce yaşlılar, sonra kadın ve genç kızlar, daha sonra da erkekler birer birer dere yatağından ayrılıp işlerine döndüler. Günler oldu, hafta oldu, annem babam perişana döndü. Akşamdan akşama bir kaşık yiyecek ya yiyorlar ya da yemeden kendilerinden geçiyorlardı. Ayakta kaldıklarında da nereye bakıp bakmadıklarını birbirlerine soruyor, bakılmadık çalı-çırpı altı, taş çevresinin bakılmasının kararını veriyorlardı. Annem, selin geldiği anda çocuklarının başından olmamayla bu kötülüğü kendilerine kendisinin yaptığı ilencine saplandı. Bu ilençle güne başlıyor, sesi kısılınca başına vuruyor, höykürüyordu. Geceler boyu uyuduğunu hiç görmedim. Deli divane dolanmalarında kâh mezarlıktan, kâh dere yatağından, kâh bir taşın üstünde bayılmış halde gecenin geç saatlerinde toparlanıyordu. Söz dinlediği, anlatılanlara kulak astığı yoktu. Her taşın, çalı-çırpı altını eşelemekten alıkonamıyordu. Babamın da haliyle annemden ayrılacağı düşünülemezdi. Bir gece köyün hayli yaşlısı, babamın dayı deyip saygı gösterdiği adam, babamı çağırttı. Bekledik, çok üzgün döndü. Bir hesabın içindeydi! Epey süre sonra, günün sabahında bir iş için ilçeye inmesi gerektiğini söyledi. Annem umursamadı, ben sordum, cevap vermedi.
– İyi güzel de ablam, daha evladını bulmuş değil, durduk yerde ilçedeki iş ne ola ki? Sen sözünü unutma, ben çay koyup getireyim, demini almıştır.
-Almıştır, almıştır. Almadıysa da aldığı kadarıyla… Ey yücelerin yücesi ya Hakk! Menzil yolundan cılgadan yana mı düştük? Kusurda boynumuzu uysal koyun gibi uzatmışsak, cevir-u cefa ile had bildirmen niye? Yolunla himmetine varmaksa murat, zehri şiddeti ile nisyanın niye? Ey vah eyyy lımmmın! Gül olunca; gün bahara mı döner? Bahar olmayınca güz yazı neyler? Ooofff ki oofff! Kalın ince bir imiş, eyvah ömrüm çürümüş! Gel bacım gel!
– Çayım iyi dem almış. Kek de getirdim.
– Kek yemeyeceğim!
– Olur mu ablam? Seversin… Senin için özene bezene yaptım!
– Ellerine sağlık. Öyle olduğuna eminim, ama yiyesim yok.
– Ben yine de buraya koyayım da, sen… Ablam, babamın ilçeye inmesinin sebebi neymiş, öğrenebildiniz mi?
– Öğrendik, öğrendik… Çok sonradan… Babamın dayı bildiği adam; annemin aklını yitirmek üzere olduğunu, çocuğunu bulamadığı sürece eve girmeyeceğini, kardeşimizin de bulunmasının imkânsız olduğunu, önümüzün kış, annemin düştüğü bu kuyudan çekip almanın tek yolunun; köye gelemeyecek kadar uzaklara gitmesi gerektiğinin aklını vermiş. Annemin bu haline ayılan babam; şehirdeki dayımızın yanına yerleşmemizin doğru olduğunu düşünerek, O’na bunun haberini vermek için telgraf çekmeye inmişmiş. Dayımızın çıkıp gelin diyeceğiyle, annemin buna karşı koyamayacağını biliyormuş.
– Bu kadar emin olmadaki mana ne? Annemdir; ben çocuğumu bulmadan kimse beni bu köyden başka bir yere götüremez, demeyeceği ne malum?
– Doğrusun! Annem bunu derdi, ancak annem bu ağabeyine çok düşkündü! O’nu baba gibi bilmesinin nedeni; dayımın verdiği önemli kararların tartışılmaz olmasıydı? Babanın bizim gelenekte kadir kıymetini bilirsin? Düşünsene, köyde kimse şehrin adını bilmezken; dayımız, karısının elinde tutuğu gibi sırtında yorgan dengi ile soluğu şehirde almış! Gönderdiği parayla dedemler iyi geçinmiş. Anlayacağın; annem, ağabeysinin verdiği kararları her zaman doğru ve isabetli bulmasıyla üzerine toz kondurmazdı. Bundandır ki, annemin yanında bir dediği iki olmazdı!
– Dayımız çıkıp gelin demiş ki şehre göçüldü, değil mi?
– Dayımız telgrafı aldığının ikinci günü köye geldi. O da ne olur ne olmaz, bacım gelmez diye düşünmüş olacak ki, gelip alıp götürmeyi daha doğru bulmuş. Annem gitmemek için ayak diretti. Çok yalvardı yakardı, ancak nafile! Dayım, yeğeninin aranacağını, Hakk’tan bir keder olmazsa bulunacağıyla annemi zor da olsa ikna etti! Gerçi annemin de haftayı, belki de haftaların geçtiği süre zarfında, hatırlı kişilerin ikna yönündeki telkinleriyle evladını bulma ümidini gün gün yitirmişti. Neyse! Dayımız, geldiğinin ikinci günü beni ve annemi alarak şehre döndü. Bu arada babama da, evi toparlamasını, ineği ve iki keçiyi satmasını, bu gidişin dönüşünün olmayacağını söyledi.
– İş-gücün zoru babama kalmış?
– Nesi zor olacak ki bacım! İki kat yatak, aha anemin bu çeyiz sandığı, birkaç parça da kap kacak, bunun nesi zor olsun ki? Zaten konu komşu elbirliğiyle yardım etmiş, babam geldiğinde anlattı.
– İyi ki öyle olmuş. Çayını tazeleyeyim?
-Tazele bacım, tazele! Aaahhh annem ah! Sineme düşen cehennem ateşi mi, yoksa senin hasretinin koru mu? Kavurdukça kavuruyor sinemi, umarsız bir derde düşmüşüm gibi. Ne yamanmış senin yokluk hasretin anne! Ya şehidi diyar! Ya Hakk sen sabır sebat ihsan eyle, yar ve yardımcımız ol!
– Çayın demli mi olmuş ne ablam?
– Yok, yok, iyidir iyi! İstanbul görünen bulanık su içecek değilim ya!
– Annem… Olacağı yok ya, şehre göçünce normale döndü mü?
– Döner mi? Bir yararı; sabahın seherinde evden çıkıp gitmelerinin ayağı kesildi! Dayım, yengem, bizim o taraflı yakınlar, komşular; yapma etme, giden geri gelmez, kimimizinki geri geldi ki seninkiler de geri gelsin, telkinini yapıp durdular.
– Kâr ediyor muydu? Ben annemi bilirim, etmez de!
– Aynen tahmin ettiğin gibi! Ağabeyini, yani dayımızı bir nebze dinler görünmesiyle sessizleşirdi o kadar. Ancak, derdi canına kar ediyordu. Bunu konuşmamasından, bir köşeye çekilip kıvrılıp kalmasından, benimle ilgilenmemesinden, yakın ve dost evlerine gitmemesinden, olur olmaz derin derin ağlamasından anlamak mümkündü. İçten içe bir yangın halindeydi ve insanlar halini anlıyorlardı.
– Kimse bu haline müdahale etmiyor muydu?
-Gön görmüş geçirmişler; aman değmeyin, ilişmeyin, ne isterse yapsın, suyuna gidin, şimdi dokunmanın zamanı değil, daha kötü olmasındansa bu halleri iyidir diye akıl verirlerdi. İlacı; zamandır diye de eklerlerdi. Gel de bu söylenenler üzerine dokun, dokunabilirsen?
– Vah güzel annem, vah! Köydeki hısım-akraba, konu-komşu da merak etmiştir değil mi ablam?
– Etmez olurlar mı? Her gelen mektup, O’nun nasıl olduğuyla başlıyor, nasıl olacağıyla bitiyordu? Babam iyidir, alıştı-malıştı diye yazsa da ince ince sorup sual edenlerin arkası uzayıp gidiyordu. Babam, bu sormaların arkası kesilsin diye, bir fotoğraf çektirip göndermeyi düşündü ki, fikrini anneme açtı. Annem günlerce, hatta aylarca kabul etmedi. Sevdiği insanların mektuplarını bir bir okudu annemin ikna olması için. Annem baktı ki bunun sonu gelmeyecek yeğeninin de olması şartını koştu. Haliyle babımın buna bir diyeceği olamazdı. Aile fotoğrafında annem, babam, ben ve dayımın oğlu elinde portakal tutan fotoğrafı var ya, görmüşsündür, işte o çekildi.
-Ha, o fotoğrafın hikâyesi bu muydu? Ben de dayımın oğlunun olmasını… Çocuğunun yokluğunu O’nunla mı gölgelemek istedi? Ancak elinde portakal tutmasını ben hep merak etmişimdir. Çünkü şipşak çekilen fotoğraf değildir ki, yanınızdaydı da, hemen ilişmiş olsun bitsin. Özene bezene stüdyoya gidilip çekilen fotoğraf!
– Hay aklınla bin yaşa bacım. İşte o fotoğrafı çektirmek için şehre indik. Bir bakkalın önünde geçerken portakalı gördü annem. Babama, yapraklı bir portakal almasını istedi. Fotoğraf çekilirken yeğenin eline verdi, çevirerek yaprakların görünmesini sağladı.
– Ablam, portakal ne alaka?
– Bilirim de bilmem! Bu sadece babamdan edindiğim, doğru olacağına inandığım bir fikir. Asıl cevabı annemdeydi, o da… Dayıoğlu, o çocuk haliyle elinde ne diye portakal tuttuğuna bir türlü anlam veremedi. Neyse! Babamın aklına takılmış olacak ki, fotoğrafı aldıktan sonraki günlerde bana, rahmetli kardeşimizin ilk portakal yediğinde tadını çok sevdiğini, tekrar istediğini, ertesi gün köye portakal getirene gittiğinde bittiğini, alamadığını söyledi. Babam, alacağına dair söz vermiş, ancak köye bir daha portakal gelmemiş, ilçeye de almak için inilmemiş. Annemde kalan bu ukdeyle aldırdığını düşünürdü, bana göre de haklıydı! Bizim oralar mahrumiyet bölgesiydi, kış boyu yol açık olmazdı! Ancak karda kışta hava birkaç günlüğüne açılırsa zaruri ihtiyaç nedeniyle ilçeye inilirdi. Gidilmişse, gidilebilmişse o an gazdı, lamba camıydı, şekerdi, tuzdu, kefen beziydi… önce zaruri olanlar alınırdı. Sonra, dönüş şartlarının elverirliliğiyle hazırda olan portakal, kuru kaysı, kuru üzüm, incir… almaya parası kalmışsa, dükkân sahibi borca yazarsa alıp gelirdi. Köylünün de varsa elinde birkaç kuruşu, onunla, yoksa yağ karşılığında trampayla satın alırdı.
-Demek öyle…
-Öyle ya! Fotoğraf demişken; eskiden o fotoğraflar bir hafta sonra verilir ve onlara Haftalık Fotoğraf denirdi. Bir hafta geçti, babam fotoğrafı almaya gitti, yok! Banyo yapacak kadar fotoğraf çekilmediği için bekletiliyormuş. Annem, ayı geçkin gecikmede; inşallah yanmıştır, dilerim çıkmaz dedi durdu. Çektirdiği fotoğrafı bile görmek istememesi; ablamızın ve kardeşimizin yokluğuydu. Babam o fotoğraftan ikisini mektupla köydeki hısımlara gönderdi. Gelen mektuplardan anneme dair ince sorular seyrekleşti
– Ablam, sandıktaki fotoğraf dedin de, fotoğraf çerçevesindeki saç; annemin dişleriyle kestiği ablamın saçı değil mi?
– O! Bu saç, ablamdan anneme kalan en kıymetli yadigârdı! Keşke kardeşimizden de ona eşdeğer bir yadigâr kalsaydı! Belki avuntusu olurdu.
– Sözünü unutma da ben çayları tazeleyeyim!
-Tazele bacım, tazele… Ah vah ey lımın! Ya Hızır, sen hazır ve nazırsın, koruyan ve esirgeyensin! Her darda kalana erişensin Ya Bozatlı Hızır! Darda kalmışlığımız mı görünmedi sana? Tufanı yarıp ermekte Bozat’ının gücü mü tükendi? Kurtar çığlımız mı enginleri aşıp sana ulaşmada noksan kaldı? Yoksa can vermişliğimizde sana olan itikadımızın sınırını sınamak mıydı maksadın? Sen hazır-u nazır, binbir donda görülmede beis görmeyen ulu bir sığınaksın! Kanatlarının altına sığınmayı şükür bildik, yine de bilmediğimizi bilen, şerde hayır yaratan sensin Ya Bozatlı Hızır!
– Çay da içilmeyi bekler olmuş he ablam! Sandıktaki bu fotoğrafta babam niye yok? Bir de bu fotoğraf duvarda asılıydı, birden bire ortalıktan kayboldu, gördük ki annem sandığına kaldırmış. Bu odanın kendisine ayrıldığını biliyordu, sandığa kaldırmanın sebebi ne sence?
– Çay da tam içilme kıvamına gelmiş, ellerine sağlık bacım! O fotoğraf köyde çekildi. İlk kez köye fotoğraf çeken biri çıkıp geldi. Fotoğraf nedir bilmezdik, yağ karşılığında çekiyordu! Uğursuzluk getireceğini, kendilerine zarar verileceğini düşünenler oldu. Neçeki askerliğini yapmış biri makinenin karşısına oturana dek! Sonra, elinde yağ üsküresiyle sıraya giren girene!.. Babam ovadaki köylerde tırpandaydı yine. Babamın olmamasına annemi komşular ikna etti. Biz makinenin karşısına geçince, bir bulut peyda oldu o saat tepemizde. Bir ara gider gibi oldu, çekti, ancak çıkan fotoğraf, çekilen fotoğrafın arabı gibiydi Adam iki üç çekim daha yaptı, güya bu en iyisiydi! Lakin yüzümüz gözümüz yine de silik, yani bulanık çıktı. Bu facia başımıza gelince; annem için fotoğraf kıymetlendi. Duvara asacaktı. Küçük kardeşine verdi, O da olduğu şehirde çok ünlü bir fotoğrafçıya götürüp, rötuşla ancak bu kadarını becertebilmiş. Annem bu hale razı olunca, nereye saklamışsa ablamın saçını çıkarıp çerçeveye yerleştirdi. O gün, dişleriyle kopardığı saçı yerine takmış olmanın rahatıyla derin derin iç çekti. Sandığına yerleştirmeye gelince; izler bedende kalıcı olsa da, zaman değirmeni insanı öğütüyor be bacım! Annemde de bu olmuştur! O, çocuklarının göçüp gitmelerini hiç unutmadı, ancak zaman, anneme onların yokluğunu alıştırdı. Sen doğdun, bir nebze nefes aldı. Aslında annem seni hep erkek bekledi! Bulamadığı oğlunun yerine koyacak bir erkek, ama olmadı! Kız olduğuna pişman mıydı, hiç zannetmem! Çünkü sen de, kendine kızından çok arkadaş bildiği ablamın yerine geldin gibiydin! Seni O diye kabul etti! Sana, benden küçük değil de büyüğümsün davranışı ondandı! Ben, ablamın mezarının olmasıyla annem, ablamın göçüp gidişini kabul etti de, oğlunun göçüp gidişini hiç, ama hiç kabul etmediği düşüncesindeyim. Nasıl kabul etsin ki? Evladına ait bir dikili taş bile yok ortalıkta! O ayrılık onu kavurdu bacım, kavurdu! Oooof ki oooof! Bu topraklarda kadın olmak çok zor, anne olmak ondan da zor bacım! Evinin duvarındaki fotoğraf O’nun bir parçasıydı, ne indirmeye eli, ne yüreği el verirdi! Babamın gidişi sonrasındaki düşkünleşmesine kadar bu inancını hep diri tuttu. Neçeki yardıma ihtiyaç duyup evini kapatıp bizlerde kalmaya razı oldu, işte o kertede zamana yenik düştü! Bende de sende de odasının olması; kendi evi olduğu anlamına gelmiyordu O’na! Zaman, üzerinden fazlalıkları aldı, tamam! Amma ve lakin izlerini O’na bıraktı! Duvardan alıp sandığa koyması; bana göre bu! Sandık, kendine ait, kendi denetiminde, arzusunca gördüğü yerdi. Yani, kendinin bilebildiği mahremiydi, içiydi! İçine yerleştirdi gördüklerimizi!
– Annemin sandığında birçok özel eşyasını çıkarıp bunları koymasının manası bu mu?
– Annem bunu ne zaman yaptı? Senin bunda haberin oldu mu? Yok! Benim de olmadı! Belki de evini kapatırken haberimiz olmadan yaptı bunu! Kim bilir? Bundan söz etmediğine göre, haberimizin de olmasını istemedi demek ki! Kendi özelinde kalsın istemesi; bir şeye hazırlığının işareti değil mi bacım? İnsan bir şeyi niye gizli saklı yapar? Kendine ait olmasını istediği için değil mi? O da böyle düşünüp yapmıştır. Elini-eteğini bu âlemden çekmeye niyet edince; hazırlığını da bu bildiğiyle yapmaya kalkışmıştır. Bu âleme ait olduğunu düşündüğü fazlalıklardan arınmış. Sadece kendi gönlünde yer eden, kendinde kalmasını istediklerini almış. Sandığını mezar sandukası bilmiş. Hani çok eski devirlerden gelen bir gelenek var ya, kıymetli eşyalarla gömülme âdeti, annem o istemi arzulamış. Anlayacağın sandığına ayırdıklarıyla gömülmeyi çok istemiş, ancak bunun olmayacağını bilmiş ki, dillendirmemiş.
– Ah annem ah! Ne kadar ince, akıllara gelmeyeni kendin için olduranmışsın! Bu kadın okuryazar bile değildi, ya eğitim görseydi?
– Annem ve annem gibiler; kendilerini kuşatan canlı mahlûkatı, evreni, bölüştükleri hayatı okumayı bilirdi bacım! Onlar öyle çetrefilli yollara sarkmadan hayatın onlara ezber ettiğini, sezinlettiğini, huzurları ve güvenceleri için öze vararak okurlardı. Hayatın sadece kendilerinden ibaret olmadığını, her şeyin bu kurulmuş düzende pay sahibi olduğunu bilir, o gerekliliği hisseder ve davranırlardı. Annemi, görünen hayatın ötesindeki hayat, acılarıyla eğitti ve yetiştirdi.
– Aklım iyice karıştı. Peki, bu oyuncak bebek… Oynamak için annemden istediğimi, annemin vermediğini, ağladığımda da sesimi kesmek için elime kısa süreliğine tutuşturduğunu, ancak elini elimin üzerinden çekmediğini, beni kandırarak elimden alıp eski yerine astığını hayal meyal hatırlıyorum. Bir oyuncak duvara niye asılır, niye saklanır ve çocuğa neden verilmez?
– Bu bebek biz köyden geldikten birkaç ay sonra alındı. Annem hangi çocuğun elinde gördüyse, çocuğu nasıl ikna ettiyse bebeğini elinden alıp eve getirdi. Babam akşam işten gelince de, Bu bebekten al, ama ağlayanından değil ağlamayanından, bir de erkek olsun! dedi! Kolları, bacakları ve kafası elle çevrilebilen, çıkıp takılan ve yüzükoyun eğip sonra sırt üstü yatırıldığında ağlamaya benzer ses çıkarırdı. O gün için orijinal, bugün için basit bir bebekti. Babam şaşkın, ne edeceğini, ne diyeceğini, evli ve üç çocuk doğurmuş kadının bebek istemesini anlayamadı. Saatler geçip giderken, bu bebeği kime vereceğini, yakın akraba kız çocuklarının isimlerini bir bir sayarak sordu. Her soruya Yok! diye cevap verdi. En sonunda babam, ona vermeyeceksin, buna vermeyeceksin o zaman niye aldırtıyorsun diye sorunca; Kendime! dedi. Babamla göz göze geldik, öyle bakışarak kaldık. O gecenin sabahında babam işe giderken; annem bebek almasını hatırlattı ve öğlene doğru da bebeği bilmediğimiz sahibine geri verdi. Akşam, babamın elinde bebek görmeyince küstü! Babam, Aradım bulamadım! dediyse de konuşmadı. Bir hafta kadar babam; ağlayanı yokmuş, buldum ama hepsi kız, üç beş güne geleceklerin içinde belki erkek olanı çıkarmış, bugün dükkân kapalıydı… almakta imtina ettiyse de, annem de küs kalmayı imanı bildi. Bu halin böyle uzayıp gitmesine üzülen babam, sormuş etmiş olacak ki, ağlamayan ve erkek bebeğin olmadığını, yine de isterse alacağını söyledi. Annem, küs halini Al! cevabıyla bozdu. Babam bebeği getirdiğinde annem çok sevindi. Yeni doğmuş bir bebek büyüklüğündeki oyuncağı göğsüne bastırdı ve kollarıyla sardı. Gözyaşları ip gibi süzülürken, biz de eşlik ettik. Uzun süre oturduğu yerde öylece gözleri kapalı kaldı. Babamla göz göze gelince; bebeği aldığına, annemi sevindirdiğine mutlandık. Annem, gözlerini açtığında evinde değil de sanki başka bir yerdeymiş şaşkınlığıyla etrafına bakındı, bizi gördü, bebeği kenara koydu ve sofrayı hazırlamaya başladı.
– Oooffff ki offf! Dert bitmiyor ablam, dert bitmiyor! Çayını tazeleyeyim. Kekten de yemedin?
– Yok, yok! Hakk’ın hakkı üç! Yetti, dedim ya kek yiyesim hiç yok, ellerine sağlık!
– Yarasın! Ablam, bebeğin altındaki bu giysiler küçücük, bu bebeğin olmalı, hazıra da benzemiyorlar ya?
– Haklısın! Dur sana ne olduğunu sırasıyla anlatayım! Annem o günün sabahımda bir kenara biriktirdiği bez parçalarını çıkardı, kendince ölçüler aldı, kesti-biçti bebeğe elbiseler dikti. Tıpkı bize köyde diktiği gibi! Akşama, çıplak bebek giyinikti! Bu kesip-biçme, el dikişi, mırıldanma eşlinde o kadar özenliydi ki, bir sevgiliye yapılmanın iç gıcıklayıcılığındaydı. Gözlerindeki ve yanaklarından süzülen yaşı, başından iki yana sarkan tülbendiyle siliyor, içten içe iç çekiyor, etrafını unutmuş yalnızlığındaydı. Gün boyu yaptıklarını akşam babama göstermek istemedi. Ben, bir boşluğunda, bebeği yatak yüklüğünün arkasından çıkarıp gösterince, bana kızdı. Babamın elinden alıp saklamaya çalışırken, babam göreceğini görmüş, beğenisini sundu. Bunun üzerine annem gerçek bebekmiş özeniyle aldı, oturdu ve kucağına yatırdı. Babam, bebeğin kız olduğunu, keşke erkek olsaydı uyarısına; Olsun! cevabıyla kabullenmesini belirtti. Bebek, annemin yanında; naylon, oyuncak bir bebek değil de, korunup kollanması, bakımının özel ve biricik olmasıyla hassasiyet gösterilmesi gereken özele sahipti sanki. O naylon oyuncak, yaşadığımız odanın dördüncü kişiydi artık. Kısa süreliğine elime aldığımda; annemin özenmem için tembihleri olurdu. Merak edip ağlama sesi çıkarttığımda, hemen elimden çekip alırdı. Oturma makatında yeri olan, özenle kaldırılıp oturtulan, yatırılan, haftada bir banyosu yaptırılan, kurulanan ve üstü başı giyindirilendi! Günler sonrasında annem orlon iple bir şeyler örmeye başladı. Bana yelek ya da hırka örülüyor diye sevindim. Bir gün içinde küçücük süveterin bitirilişiyle; bebeğe örüldüğünü anladığımda üzüldüm. Sadece bu örgüyle yetinmedi annem. Kazak, hırka, pantolon da ördü. İşte sözünü ettiğin elbiseler; annemin atmaya kıyamadıkları el işleridir! Neyse! Annemin elindeki örgüyü kadınlardan birileri görmüş olacak ki, bir öğleden sonra bize oturmaya geleceklerinin haberini verdiler. Annem o ara bebeği yatak yüklüğünün arkasına sakladı. Gelenler çok keyifliydiler. Hayırlı olsun, mübarek olsun, sağlıkla olsun, Hakk esirgesin, uğuruyla gelsin… diyerek, annemin karnını sevmeleri, boynuna sarılıp hüzünle öpmeleri, göz aydınlığı dilekleri sıralandı. Hiçbir şey anlamayan annem, misafirlerine gazocağında çay koydu. Karnın da hiç göstermiyor, kaç aylık oldu! sözüyle; annem ne olduğuna ayıldı. Hamile olmadığını söyleyince de, ördüğü çocuk örgülerini kime ördüğünü sordular. Annem, hık, mık derken; ben boş bulunup annemin naylon bebeğe ördüğünü söyledim. Kadınlar, şaşırdıklarıyla kalmadılar ne olduğunu anlamaya çalıştılar. Annemi zor durumdan kurtarmak için bebeği olduğu yerden çekip çıkardım. Bebeğimin çok güzel ve pahalı olduğunu, dikilen giysilerin çok yakıştığını, ancak kız bebeğe erkek elbiseler giydirdiğimi, entari olmasının gerektiğini, bebeği saklamamın manasız olduğunu söylediler. Ben, bebeğin benim değil, annemin olduğunu açık açık söyleyince, inanmadılar! Sokağa çıkarmamak için uydurduğum bahanenin güzel olduğuyla dalga geçip, gülüp eğleştiler. Bir de sokağa çıkarırsam; göz kulak olmamı, birilerin çalabileceğinin tembihini etmekten de geri durmadılar! O gün bebeğin annemin olmadığına inanmasalar da, günler sonra akrabalarımızın beni ve annemi konuşturmaları sayesinde olup biteni öğrenmeleri geç olmadı. Üzülenler, hayretler içinde kalanlar, annemin kafayı oynattığına yoranlar oldu. Günler geçerken, komşularla her karşılaştığımızda hal-hatır sonrası; alaya alınır gibi bebeğe de selam göndermeler başladı! Bunların yanında anneme üzülüp de bunu kendilerine dert edinenler de yok değildi! Alıştık! Günler geçerken annem bu duruma aldırmaz oldu. Artık uluorta bebeğiyle çocuğuymuş gibi ilgileniyor, oturtup konuşuyor, komşu oturmalarına götürüyor, kucağında sokağa çıkmalarda sakınca görmüyordu. Zamanla annemin bu hallerine komşular alışmaya başladı. Ancak bir zaman sonra da kim nifak tohumu ektiyse; alaya alınmaya, günaha girdiğine, başına uğursuzluk açacağına dair söylenmeleri başladı. Çocuklu koca kadının bebekle oynamasının: günaha girmek olduğunu, ev halkının ömründen pay biçtiğini, kendisine kısırlık aşıladığını, felaket çağrıcısı olduğunu, böyle davranmayla Allah’a şirk koştuğunu, hatta insanların başına felaket getireceğinin işareti olduğunu dillerinden eksik etmediler. Ancak gözden kaçırdıkları nokta; annem onu oyuncak olarak görmüyor ve oynamıyordu. O, yitirdiğine inanmadığı, kendisinden ayrılmaya tahammül etmediği evladıydı! En yakın akrabalar, çocuk gibi bebekle oynamamasını, bebekle oynayacağına bebek doğurmasını, bunun kendisi için daha iyi olacağı telkinini olur olmaz zamanda söze dökerek, annemi boğmaya başladılar. Bunu niçin bu kadar açık söylüyorum? Çünkü bu kadar üstüne üstüne gelmeleri; bırak annemi, babamı ve beni bile bunaltmıştı! Annem bu zamanlarda; Size mi kalmış! sözünü söyleyip kenara çekiliyordu. Daha da üstüne geldiklerinde inadına inadına; Bu benim bebeğim, ben doğurdum, oğlum! diyerek, bebeğine sımsıkı sarılıyor, üstüne kapanıyordu. Bunlar yetmiyor gibi hatırını kıramadığı hısım-akraba kadınların; Bırak artık bebeği, bak elinden alır sobaya atarız! tehditleri, zulümleri oluyordu. Kadınlar sanki işini gücünü bırakmış, annemin bu bebekli halini kendilerine iş edinmişlerdi! Bir ağızdan konuşur gibiydiler. Babam, annem, ben buna o kadar üzülüyorduk ki, başka bir mahalleye kiracı gitmeyi konuşur olduk. Kimden çıktıysa anneme; Çocuk Cemile! lakabı takıldı o ara! Artık Çocuk Cemile! aşağı, Çocuk Cemile! yukarıydı. Seslenmeler, hitaplar, çağrılmalar; Çocuk Cemile! ile başlıyor, kapısı Çocuk Cemile! ile çalınıyordu. Bu seslenişin en can yakıcı olanı; çocukların oyun niyetine penceremizin önünde başlattıkları ve sonrasında sokağa yaydıkları saatleri bulan Çocuk Cemile! ülenmeleriydi! Büyükler sus, mus diye telkinde bulunsalar da, gülüp içeriye çekilmeleri, çocuklara devam edin işareti gibiydi. Çocuk oldukları için yapabileceklerimiz de enikonu elimizi-ayağımızı bağlıyordu. Annem, bu alaya alınma karşısında kulaklarını tıkıyor, Çocuklara ilişmeyin, onlar çocuk, masum, günahsız, oyun oynuyor zannediyorlar! diye, beni ve babamı teskin ediyordu. Akraba kadınlar, özellikle yaşı annemden büyükler, olur olmazda; Kocaman kadınsın çocuk gibi bebekle oynuyorsun, utan! Bizi de el âlem içinde rezil ettin! Bırak artık bebekle oynamayı, kendine gel! azarlarıyla haşlıyorlardı. Babam bunları duydukça; anneme kulak asmamasını, ne söylerlerse söylesinler kendisi ne istiyorsa onu yapması izahına çalışıyordu. Sadece bu teskin etmede kalmıyor, uzak mahallelerde kiralık ev aramaya çıktığı da oluyordu. Gel zaman, git zaman annem garip garip davranmaya, kusmaya, bazı yemekleri pişirmemeye, yememeye, uzanıp yatmaya, babamla fısır fısır konuşmaya başladı. Babam yatakları seriyor ve topluyor, annemin yüklüğe yeltenmesine izin vermiyor, yemek yapıyor, ev işlerinde yardımcı oluyordu. Bu, benim için garip bir durumdu! Hiçbir şey anlamadığım için soru soruyor, sorduğum soruların da geçiştirilme cevaplarıyla karşılaşıyordum. Bana garip gelen; bu kadar sıkıntı içinde yüzlerinin gülmesi ve mutlu görünmeleriydi! Tabii, babamın ev aramaktan vazgeçmesi de üstüne üstlüktü! Aylar sonra annemin karnının büyümesinden sonunda hamile olduğunu anladım. Annem sana yüklüydü yani!
– Ben doğunca annem sevinmiş, belki de yarasına bir nebze tuz basmışımdır! Oyuncak bebekle olan ilgisini kesmiştir değil mi ablam?
– Sen doğunca tabii ki hepimiz çok sevindik! Ancak seni hep erkek olacak diye beklemişti, söylemiştim. Tabii ki eve büyük bir nefes oldun. Üstümüzdeki karabulut dağıldı kabulüne erdik. Annem, bebeğe olan ilgisini ne kesti, ne de vazgeçer gibi oldu. Sana zaman ayırmada bir nebze geri bıraktı, o kadar. Bunu da şuradan çıkarıyorum; bebeğin arkasına ipten askılık ilmek oluşturdu ve o ilmeği de elbise askılığı çivisine taktı. Anlayacağın duvarda duran bebeğimiz elden ayaktan uzak, hep gözümüzün önündeydi. Eve gelenler; Şu bebeği de şuradan çıkar bir köşeye at! sözüne, kızılca kıyameti koparıyordu. Annem, ondan ne sevgisini, ne de ilgisini kesti! Belki de sen olduktan sonra tek odada yer açmak, ayakaltında olmasında başına bir iş gelir korkusuyla oraya astı, onu bilmiyorum! Senin banyolarında sana ne yapılıyorduysa ona da aynısı yapılıyor ve yerine kaldırılıyordu! Annem için O, asla bir naylon bebek değildi! Bunu O’na bakışıyla, davranışıyla gösteriyordu.
– Ablam bebeği, elbiselerini anladım da, peki bu elbiseler neyin nesi?
– Bu elbiseler annemin ve kardeşlerimizin. Annem de kardeşlerimiz de bu elbiselerini çok severlerdi. Zaten özene bezene giydikleri elbiselerin hepi topu buydu! Fotoğraf çektirirken giyilen elbiseler… Babam bir yıl önce tırpan dönüşü ilçeden aldığı patiskadan annemin kendine ve ablamıza kesip diktiği entarileri ile kardeşimin mor kadife cepkeni… Bayramlık giysileri olur ya, ondan! Sevdikleri için giyilen, giyildiklerinde de yakışan elbiseler türünden! Gerçi o zamanda insanın kaç çeşit giysisi olurdu ki? Yamalı, giyine giyine eprimemişse, bayramlık bile sayılırdı.
– Ben bu entariyi annemin üzerinde hiç görmedim, ablam ve ağabeyimin de bir daha gelecekleri yok, madem köydekiler yoksulluk içinde, niye işine yarayan birine vermemiş annem?
– Kendine saklamış olamaz mı? Elinden çıkarırsa; onları unutacağını, unutmaya kapı açacağını düşünmüş olamaz mı? Belki de biz görmeden sevdi, okşadı, kokladı, koynuna soktu, konuştu, karşısına koyup oturup ağladı, onlarla uyudu kim bilir! Annem bunu yapar mıydı, yapardı! Anneminkisi türküdeki; Güler oynarım, yanar ağlarım! hali! Özene bezene sandığına koyduğuna göre, özel manalarla koymuştur. Annem bu, sandığın ikimiz tarafından açılacağını biliyordu. Okuma yazması yoktu dedin ya, ama bu dizmelerin, yerleştirmelerin, sarıp sarmalamaların, sıraya koymaların ne mana geldiğini bize kendince yazısını yazmış. Tıpkı bir vasiyetin yazılması gibi! Bizim de bunu okumamızı, onu gerekleriyle karşılamamızı istemiş. Hayatın O’na öğrettiği birikimle ve düşünceyle bize söylemek istediğini ardından söylemeyi ihmal etmemiş. Kader kıymetin, sevgi ve hoşgörünün, gönül kırmamanın esas yaşarken kıymetli olduğunun işareti değil mi bunlar bacım? İnsan olan insan, sevdiği kıymetlilerini sıralı Hakk’a yürütse de hiçbir zaman unutmaz. Ne kadar yansa, çabalasa onların geri gelmeyeceğini bilir, ancak insan, yanmayı da kendine zül görmez, çünkü o yanma onun yürek soğumasıdır! Annem unutmamayı kendi bildiğince uzakta kalmışlarını yakınına getirerek yaşamış ve bunu bize göstermiş!
– Ablam düşünüyorum da, annem bu oyuncak bebeği kendine değil de, kendini hayata bağlayan ilacı bilmiş. Bu sayede hayatta kalmış!
– Doğrusun bacım! İnsan sıkışınca, bilebildiğince yollara başvurur ve bir dünya kurar. Bu onun kalbidir ve buradan ruhunu besler. İşte hayat, oradaki ince çizgidir! Canlı olma hali çoğu zaman yaşamak değildir! Bebek, daha doğrusu oyuncak, bir dünyadır, yeter ki onun aracılığındaki mahirliği görebilelim. Annem o dünyaya sığınmayı bildi ve bir yaşam kurdu kendine.
– Söylediklerin, zihnimdeki düşündüklerim. Ben düşünüyorum sen konuşuyorsun ablam!
– Kardeşlerin aynı şeyi düşünmelerinden daha doğal ne olabilir ki? Yeter ki bakış açıları aynı olsun! Aha benim bu sandıkta gördüklerimi sen de görüp eyledin. Biraz üzerine düşünsen, manalandırsan, annem ne demiş, neye işaret etmiş hemen anlarsın!
– Olsun ablam, sen ayrı ben ayrı, iyi ki geldin. Dertleştik, annemin düşündürdüklerini izaha çalıştın, ağzına sağlık!
– Sen de sağ ol bacım! Ne ettim ki, kıymeti de olsun? Gel, gel dedin, çıkıp geldim. Biliyordum annemin sandığının; Tam takır kuru bakır! olduğunu. Ben gelmeden de olacağını biliyordum, ama velâkin sen rahat etmezdin! Geldim…
-Sen geldin, konuştun, gün gibi her şey berraklaştı ablam! Annemin yaptığıyla düşündürdükleri; kıymeti dünyalar olan manevi hazine! Kaç kişiye nasip olur ki bu dünyada? Ablam, deminden beri konuşuyoruz da, annemin naylon bebeğe sığınması; öyle boş gelmiş geçmiş bir heves olarak kalmasın ortada!
– Seni böyle düşündürten ne ola ki?
– Bebeğin anneme nasıl iyi geldiğini anlattın, dinledim. İsterim ki bebeğin, daha doğrusu oyuncakların dimağlara iyilikler esinlemesidir. O dimağlar böyle kıymetli bir aracıdan yoksun kalmasınlar?
– Dilinin altındaki baklayı çıkar da, ne dediğini açık açık anlayayım?
– Hiç oyuncağı olmayan çocukların oyuncakları olsa iyi olmaz mı ablam? Üç beş çocuk da olsa oyuncağa kavuştursak! Bak, annem oyuncak bebek sayesinde yüreğine taş basmış bize annelik etmiş. Bu, annem için olduğu kadar bizim için de iyi olmuş!
– Anladım! Ancak, oyuncağı olmayan çocuk tanımıyoruz ki, kime nasıl erişilir onun da yolunu bilmiyoruz.
– Hiç öyle uzağa gitmeye gerek yok ablam! Bizim köy fakir, hangi çocuğun elinde oyuncak olmuş ki? Gördün mü? Görmedin! Köy öğretmeniyle temas kurarsak diyorum…
– Hay sen aklınla bin yaşa! Bir yerden başlamak gerek! Yetiş ya Bozatlı Hızır!
27.01.2022 Batıkent/ANKARA
(*) Turnalar, Kıbrıs, Balkanlar, Avrasya Türk Edebiyatları Kurumu, (KIBATEK) Uluslararası Türk Dili, Edebiyat ve Çeviri Dergisi, Sayı: 87, Temmuz-Ağustos-Eylül 2022’de yayınlandı.







