
YELKENLİ
Yusuf SAĞLAM
Kavuşmamız, günler sonrasının yeni ayrılığını da aklıma düşürüyor. Ne yaman çelişki kavuşmamızın içindeki ayrılık! Daimi birlikteliğimize kapı açamıyorum bir türlü. Çözümsüzlüğüm; yöntem bilememem sorunsalı! Yoksa istemez miyim seninle baş başa gün geçirmeyi? Seni başköşeye koyup hayatımın parçası yapmaktan bahtiyar olacağımı bilmeni isterim, ama yakalayamıyor ve olduramıyorum o fırsatı. Kahretsin, olmuyor işte! Birlikteliğimizin sonlanmaması adına ayrılığımıza bulduğum tek çözüm; seni oğluma emanet oldurmaktı. Ancak ona da yük olmaya başladın, dolaysıyla bana da! Her taşınmasında kendine yar değilken seni öncelemesi, yüküne yük demek oluyor. Buranın ev bulamama, bulduğunun da aylar indinde taşınmayı yüklemesi; çıldırtan sorunsal! Tabii o biçareliğinde sıkıntısını bana kusuyor! Durduk yerde baba oğul arasındaki limoniliğe sebep sen olunca; aklımıza, seninle olan aramızdaki bağı koparsak mı düşüncesi büyüyor! Oğlum da, ben de şaşıp kalıyoruz bu çözümsüzlük ile seni bir kenara bırakamama çaresizliğimize!
Geçici ayrılığımızın sebebi; farklı ülkelere çakılı oluşumuzdur ki, bunu biliyorsun. Oğluma gelmelerimde seninle olan hasretliğim bitiyor. Burada, yani ait olduğun ülkede yaşasaydım, inan ki, senden bir an bile ayrı kalmayı aklımın ucundan geçirmezdim. Baş başa olacak birlikteliğimizi sevda kanadında yaşardık. Geldiğimiz bu günde, aklım, seni burada birine emanet etmeyi işaret ediyor, ancak yüreğim buna razı değil. Ya başına bir şey gelirse, ya hepten kaybedersem? Seni, ülkeme götüremememdeki ayrılıkta acı yaşıyorken, burada birine emanet etmekteki daimi ayrılığa nasıl dayanırım? İnan, söylediğimden çok samimiyim! Sonra, buradaki ayrılığını göze alınca; bu sefer de, ya teslim ettiğim kişi çaresizlik çıkmazında, ne bileyim bir esereklik halinde seni bir kaldırım köşesine bırakır da giderse ne olur halin? Olur mu olur, olmaz değil! Böyle bir olguda seni bilmek; yüreğimi hiçe saymak, vicdanıma kara çalmaktaki kahrım olur. Demem şu ki, bir hatıra olarak ortada varken, nasıl yüzüstü bırakırım o hatırayı da, seni emanet ederim başkasına? Seni burada yüzüstü bırakmak; anıları unutayazmak olur benim için. Oysa anılar yaşam kaynağımdır, yarına bağlayan umudum ve güvencemdir. Umut var olmayı, yaşama direncini ruha işleyen yürekteki açacak goncadır anılar. Ben, böyle bildiğim düşüncemden kendimi nasıl soyutlarım? Anlayacağın, her halükarda kopmaz bir parçam oldun sen benim. Ancak bilmeni isterim ki, seninle birlikte olmanın beni köşeye sıkıştıran kötü tarafı da var. Senin kültürüne yabancıyım her şeyden önce! Sana nasıl davranacağımın, sevip okşayacağımın gelgitleri içindeyim başbaşalığımızda! Nereden esti bu eserikliğin deme; ben Anadolu’nun uca dağlarının insanıyım, sense, Avrupalılığın yetmezmiş gibi deniz insanı kültürüsün ve o insanlardan birinin gönülden emanetisin bana. Bu farklılığımız nasıl içselleşip durulacak sancıları içindeyim ilk günden beri. Evet, mürekkep yalamış biri olarak hayatımda yer edinmediğinin bilincindeyim, ancak seninle bir kerecik bile hemhal olmasam da, sen hakkında düşündüklerim, bildiklerim, hislerim var. Okuduklarımdan, dinlediklerimden, sinemadan, izlediğim ve görsel tanıtım fragmanlardan tanışıklığımın olduğu gerçeğindeyim. İfade etmeye çalıştığım; yaşanmışlıkla hayatımın odağında olmadığındır, ancak bu yabancılığa karşın, yakın düşün hissettiklerim var senin hakkında!
Seni bana teslim eden elin geçmişinde sen kültürü vardı ki, evinin başköşesindeydin. Anılarını, sen merkeziyle yâd etmenin yoluydu belki de bu seçimi. İnsan aklına kıymetiyle yer etmeyen bir figür ya da bilmediği, tanımadığı, yabancısı olduğu nesneyi niçin hatırlatma objesi olarak başköşeye konsun ki? İnancım o ki, o insanın hayallerinin başında, denizlere, daha ötesi okyanusa pupa yelkenle açılmak vardı. Ancak o şişinmiş yelkenler; sonsuzluğa açılan özgürlüğü absorbe etmek miydi, yoksa hasreti ortadan kaldıran kavuşmanın ya da sömürü emtiası taşımanın biricik araçsallığı mıydı, bilmiyorum! Belki de o yol almadaki ölüm kalım duyumsamasının yaşanıyor olmasıydı onun için! Ya da kim bilir mendireğin dalgalarla buluştu, buluşuyor olmada duyulan adrenaline ihtiyaç duymaydı işin esası? Yelken açmanın tehlikeli olduğu o dev dalgalardaki çırpınış mı korkutucuydu, yoksa o halin, deryada küçük bir saman çöpüymüş anımsatması yapan hiçliğin mi? Bunu bilmenin ve heyecanının hangi duygulara yol açtığının uzağındayım. Dedim ya, ben deniz kıyıları uzağı karaların insanıyım. Seni bana teslim eden o elin heyecanlarının sebebinde; denizler, okyanuslar ötesi ülkeleri yakın etmek işlerliği mi vardı ya da masumane balıkçı avcılığının peşindeki rızık koşturması mı vardı? Bilmiyorum! Ancak bu deniz hayatının görünür kılınmasında; her şeyin o pupa yelkenlere borçlu olduğunu göz önüne seren prototipe bir vefa göstergesi olarak başköşeye konması, açıklayıcı belirti olsa gerekti! O insanın mutluluğunun, anı tazelemekten geldiğini ve seni görmenin buna araçsallık olduğu kuşkusuzdur! Masumane ve bilindik bu kurgu davranışına sözüm olmaz. İnsan yaşlandıkça anılarıyla yaşama umudunu tazeler ve ona tutunduğu içindir ki, unutup yitmesini istemez. Onların hayatı içinde capcanlı yer almasını esas bilir. İşte sen, o çağrışımların anahtarı olmayla kıymetliydin ki başköşedeydin. Seni bana teslim etmek; senden kurtulmak ya da önemini kaybettiğin, geçmişte kaldığını anımsatan olmanla elden çıkarma gibi bir derdinin olduğunu sanmıyorum. Onunkisi, zorunlu bir mecburiyettin eylem davranışıydı bana göre. Belki de, kendine göre senin için en masumane çözümüydü bu. Bunu yapmaktan huzurlu ve çok mu akıl güdüsüyle hareket etmişti? Hiç sanmıyorum! Ne senden, ne de diğer taraftan kendinin parçası bildiği unsurlardan ayrılması kolaydı o insan için. Seni bana teslim etmesi; insani yardımıma müteşekkir kalmanın vicdan arınma eylemiydi bana göre. Çünkü kendisi için hayati bir dokunuşta bulunduğumun inancındaydı. Seni bana getiren şans kapısının yüzüme nasıl açıldığını bilmiyorsun tabii! Onu anlatacak olmam; şahit olmuş olduklarımı anımsamak yanında, o günleri, o insanı yâd etmek olmuş olacak benim içi. Belki de bu anlatımımla o gün için bilmediğim, düşünmediğim, aklım ve hayalime gelmeyen eksiklerimin tamamlanma olma olasılığını da elde etmiş olacağım.
Senin memleketin Hollanda’ya, oğluma, misafirliğe gelmiştim. Bir akşamüstü evin ziline acı acı basıldı. Emekli memur tabiatı bu ya, pencereden başımı uzattım, üst komşunun küçük kızı tüm zillere birden basıyor ve imdat diye bağırarak, merdivenlerde oluşacak hareketliliği gözlüyordu. Bir ara annesi telaşla balkonun duldasından çıktı, merdivenlere göz attı ve kayboldu. Takipte kalmamdaki görme açımı değiştirdim, annesi, alt komşumuz ihtiyar adamı yerden kaldırmaya çabalıyordu. Anladım ki acil yardım ikazıydı bu kapı zili çalımı! Ayağımda ev terlikleriyle evden fırladım ve yanlarında bittim. Oğlum bir hafta önce taşınmıştı ve o, komşularıyla yüzleşmeden ben yüzleşiyordum. Çocuk vesveseli halde mızırdanıyor, annesi sakin olmasını salık veriyordu. Kadın, yaşlı adamın kendisiyle konuşurken aniden ağırlaşıp yığıldığını, cebinde bulduğu anahtarıyla kapısını açtığını, hemen evine taşınması gerektiğini söyledi. Yaşlı adamın kafasını göğsüme alarak, kabanın kol altlarından tutum, kadın, benim davranışımla ayaklarında tutu ve zorlana zorlana evine, yatağının üstüne uzattık. Yaşlı adam baygındı ve kadın, nefes alacak şekilde konumlamasına özen gösterdi. Bu tutumu ancak ilk yardım eğitimi alan birisi önceleyebilirdi ki, her müdahale aşamasında bu özeni gözden kaçmıyordu. Ambülans servisine haber verdiğini, neredeyse geleceklerini söylerken; yardımcı olduğum için teşekkür etti. Kadın, yaşanan durum karşısındaki şaşkınlığıyla ne olduğunu anlamaya çalışırken; kızının mızırdanmasının önüne geçmek için tembih ve telkinlerde bulunuyordu. İlgimin üzerinde olduğunu görünce, kızının, yaşlı komşuyu çok sevdiğini, her apartmana girişte kapısını çalıp halini hatırını sorduğunu, şu an gelişen olumsuz durumun ne olduğunu kavramaya çalıştığı için huzursuzlandığı açıklamasını yaptı. Tekrar teşekkür ederken; ilk adım attığımdan beri, taşıma esnasında ve sonrasında bu kaçıncı teşekkürdü saymadım. Yaptığımın, abartılacak tarafının olmadığını söyleyince; hiç de öyle düşünmememi, apartmanda başkalarının da olduğunu, büyük ihtimal gördüklerini, ancak hiç kimsenin inmediğini, benim yaptığımın büyük nezaket ve yardımseverlik olduğuyla cevap verdi. Bu esnada gözlem ve zihnimle ilk adım attığım Hollandalının evinde keşfe çıkmıştım. Ancak bir yanımla da, kendimin bu garip yanını yargılıyordum. Neyse! Yaşlı adamın evindeki ağır koku, karmakarışıklık, bulaşıkların ve yerin kirli hali ile duvarlarında tablolar ve en başköşede de senin varlığın ilk dikkatimi çekendi. O acil durum telaşında bu kadar ayrıntıya nasıl oldu da dikkat kesildim dersen; tabii ki seni başköşeye koyan ev sahibinin ön açmışlığıydı! Apartmana girip çıkarken, yaşlı adamın penceresine yapıştırdığı fareli afiş ve üzerine yazdığı uyarı dikkatimi ilk günden çekmişti. Bu uyarıda; pencere önü kaldırıma yiyecek ve çöp konmamasını, aksi halde bunun farelere davet olacağını belirtmişti. Temelde temizliği önceleyen bu uyarı, içeriyi yadsıyor olmaktan ötürü çelişkiydi. Fareler, evdeki bu kokunun kılavuzluğunda haydi haydi duvarı delebilirlerdi! Yaşlı adam, nedenlerinden dolayı evine eğilmiyor olabilirdi, ancak uzanan yakın bir el yok muydu? Kaldı ki, belediyenin bu içerikten hizmetinin olduğunu duymuşluğum vardı! Bu arada ambülans ekibi geldi ve hastanın acil müdahalesi sonrasında, aile doktoruna haber verildiğini, tansiyon yükselmesine bağlı düşme ve baygınlığın gerçekleştiği, geçmişe dönük verilerden rutin doktor kontrollerini aksattığı, hastaneye kaldıracaklarını, aile doktorunun da hastaneye geçeceğinin açıklamasını yapıp, yaşlı adamı alıp gittiler. Yukarı, evlerimize çıkarken küçük kız rahatlasın diye adını ve okula gidip gitmediğini sordum. Anaokuluna gittiğini, İngilizce öğrenmeye başladığını, annesiyle İngilizcesini ilerletmek için evde sadece İngilizce konuşmak istediğini söyledi. Oturduğum birinci kata gelmişken, kadın, bir kamu kurumunda çalıştığını, mesai saatleri dışında; yaşlılara yardım konusunda bir hayır kurumuna gittiğini söylerken, tekrar teşekkür etti. O an zihnimde bir şimşek çakımı oldu. Karşı ve apartman komşularımın varlık, yokluklarından hala haberdar değilken, kadın komşumun, her gördüğünde yaşlı adamla ilgilenmesi, yardıma ihtiyacının olup olmamasını sorması; bende anlamını bulmuştu. Evet, batı geçesinin genel işleyişinde; mesai saatleri dışında sosyal etkinlik kapsamında gönüllü çalışmalarda bulunmak; karşı karşıya kalınan iş seçimde, pozitif ayırımcılığın etkeniydi. Bunu hanelerine yazdırmakta mahir olanlar çoktu ve bir yerde zorunluluk haliydi! Yani bu, sadece iyilik timsalinde içten doğuşla ortaya çıkan, Balık bilmezse halik bilir! karşılıksızlık üzerine kurulu hayırlılık davranışı olmayıp, aynı zamanda bir yararlılık çalışmasıydı! İyi dilekler diledik ve ayrıldık.
Yaşlı adamı iki gün sonra evden çıkarken görünce selamlaştık, nasıl olduğunu sordum, İngilizce bilmediğini anlatmaya çalıştı ve ayrıldı. Tesadüf bu ya, aynı günün akşamına doğru kadın komşumla tramvay durağında karşılaştık. Ben, tramvaydan inmiş, o da kızını okuldan almış eve gidiyordu. Birlikte yürürken, hal hatır sonrası küçük kıza takıldım. Küçük kız, annesinin, kendi sözünü dinlediğini, evde hep İngilizce konuştuklarını bu sayede grubun en iyi İngilizce konuşanı olduğunu söyledi. Çocuk sevinciyle çok mutluydu. Bu arada yaşlı adamı sordum, hiç iyi olmadığıyla söze başladı. Ciddi bir tansiyon yüksekliği sorununun baş gösterdiğini, gözetim altında takip edilmesi gerektiğini söyledi. Rahatsızlığına, yaşlılığının kaynaklık etiği ifadesinde bulunsa da, hareketsizlik ve beslenme özensizliğinin, tetikleyen sebepler olduğunu söyledi. Oysa kendisine defalarca, yürümesi gerektiği, sokak başındaki markete giderken tekerlekli sandalyeyle –Akülü tek kişilik araç.- gitmesinin doğru olmadığı ikazında bulunulduğu da söylenmiş. Hatta aile ve hastane doktorunun köpek beslemesi tavsiyesinde bulunduklarını; köpeğin ihtiyacını karşılamak ve enerjisini tüketmek için eşlik etmek zorunda kalacağı mecburiyetiyle, kendiliğinden bir hareketlenmenin hayata geçeceği anlatımında bulunduklarını da söyledi. Ancak yaşlı adamın, birçok yaşlının severek yerine getirdiği bu uygulamaları yerine getirmede beis görmediği gibi, duymazdan geldiğini konuşmalarına ekledi. Tedavisinin nasıl olacağını sorduğumda; kendisi için hiç de iyi olmayan, kabul etmesinin zor olduğu bir uygulamayla karşı karşıya kaldığını söyledi. Anlamaya çalışmak için açmasını istedim. Kadın, Hollanda’da uygulanan bir izleği anlatacağını söyledi. Öncelikle doktor kontrolündeki yaşlılar yerleşkesine yerleştirileceğiyle söze başladı. Uygulanacak tedavi orada daha yakından izlenecek. Gerekli görürlerse hastaneye yatırılması da söz konusu olabilecek. Dayanamadım, bunu yaşlılar yerleşkesine yerleştirilmeden, evden de takip edebileceklerini söyledim. Bunu söylememdeki nedenim; komşumun anlatmaya çalıştığı sağlık sistemlerinin arka planının hiç de öyle pürü pak olmadığına şahitliklerimin olmasıydı. Hastane ile ilaca ulaşımda ve tanı konmada ne kadar ağır ve yetersiz olduklarını, bitkisel çay ve alternatif tıp vitaminleriyle tedavi uyguladıklarını, bu sebepten yakınlarımın kayıplarından biliyordum. Sokak şahitliklerimdeki ortopedi sakatlıklarının çokluğunu bisiklet kazalarına yorarken, bunların giderilemeyen arazlara dönüşmesini; bu konudaki tedavi başarısızlığının aynası olarak görüyordum. Hatta sağlık sisteminin sigorta şirketlerinin elinden zar ağladığını, özgür davranamadıkları konusunda çoklu öykü duymuşluğum da vardı. Bilgim dâhilimde olanları o an söylemenin yersiz kaçacağı düşüncesindeyken, komşum, yaşlılar yerleşkesine yerleştirmemenin bu saatten sonra olası olmadığını söyledi. Hemen arkasından da, bunun izole bir mekâna bağlı kapatmak olmadığı, dışarı çıkmak, gezip dolaşmak serbestisine sahip olduğu, yaşlı adamdan evini kısa sürede boşaltmasını istediklerini sözlerine ekledi. Anlayamadığımı, şaşkınlığımdan anlamıştı komşum. Bu gibi hallerde ev kendi mülkü de olsa boşaltmak zorunda olduğunu söyledi! Yine şaşkındım! Komşum, mülkü de olsa, kiracı da olsa evini kapatmak zorumda olduğunu, çünkü bu aşamadan sonra tek başına yaşamasına izin verilmeyeceğini sözlerine ekledi. Varislerinin yanında yaşamasına izin verilip verilmediğinden emin olmadığını, ancak bunun olasılık dışında, olsa bile çok zor ve şartlarının ağır olabileceği açıklamasında bulundu. Yani, yaşlı adam; sağlık sorunundan ötürü tek başına kalmasının sakıncalı görülmesiyle evini kapatmak ve yaşlılar bakım yurduna taşınmayla karşı karşıyaydı! Bu, bir anlık seslendirilişte kulağı tırmalamasa da, yaşlılığa adım atmış biri olarak ne kadar kabul edilmez, incitici olabileceğinin hesabına girdim. Hastalığını ve durumunu kabul etmiş yaşlıların, yaşlı bakım yurduna taşınması bir kenara, ancak yaşlılığa bağlı istisnayı hastalık hastalarının ev içindeki düzenlerinin, uyku yerlerinin, oturdukları yerlerinin yönlerini, kullandıkları alet ve edevat ile ilaç yerlerinin değiştirmesi bile sağlıkları açısından sakıncalı olacağını; uzmanların ikazından bilgimdi. Evveliyatında ikazları kulak arkası etmiş yaşlı adamın karşı karşıya kaldığı prosedür karşısında bir yönüyle şaşkın idiysem de, ülkenin, vatandaşına sahip olması yönüyle memnunluk içindeydim. Şaşkınlığım; yaşlı adama bir süreç tanınmadan, kabul edeceğinin onayı alınmadan uygulamayla karşı karşıya bırakılmasının sakıncasıydı. Yaşanmayanı evvelinden düşünüp, olabilecekler konusunda öngörüde bulunmak ve bunu hayırsızlığa yormak; benim havadan nem kapmak ya da vesveseliğim miydi, yoksa geleneksel yapının tabiatıma işlediği evhamlılık damarımın kabarması mıydı? İşin içinden çıkmak zordu. Kendi kendime kötü düşünmenin yersiz olduğunu ve birçok şeyde olduğu gibi bunu da zamanın akışına bırakmanın uygun olacağı düşüncesiyle frenlemeye çalıştım. Ancak, yüreğim, düşündüklerimi kökten onaylamıyordu. Söz konusu olan sağlık başatsa da, yaşlılık ve yalnızlık ondan azade değildi. Yaşlı adamın gideceği yer, kendi akranları ve yaşayacaklarıyla birbirlerini en iyi anlayanlar kümesi görünse de, kendi yalnızlarını içlerinde yaşayanlar kalabalığı ortamıydı aynı zamanda. Kalabalıklar içindeki yalnızlıktansa, yaşam ortamı içindeki yalnızlık tercihi yeğdir insana! Çünkü markete, çarşıya, pazara, eşine dostuna gitme külfeti sırtından kalkarken; sokaktaki iki selam, üç kelam sıcaklığı da ortadan kalkan olacaktır. İhtiyacını karşılamaktaki birçok işi son bulacağı rahatlığıyla zihin, meşguliyeti yalnızlığa odaklanacaktır. Komşu kızın cıvıldaşan çocuk sesleniş ve hatır sormaları bitecek, ona duyulan özlem yoksunluğu, derdi olacaktır. Varislerinin; Evin altında ne oldu? kaygısı ortadan kalkacak, Nasılsa bakımı, kontrolleri yapılmakta, akranlarıyla da rahat, keyifli ortamındadır! boş vermişliğiyle, ayakları kesilecek, kimsesizlik, sahip olunmama düşüncesine saplanacaktır. Bu ve bu düşüncelerin çokluğu öngörüsünde bulunmak, insan için bir ihsan değildir. Bakıp gördüğünü algılamak yeten ve artandır insan olan insan için! Yaşlılık dedim de, yalnızlık yaşlılığın kardeşidir! At başı koşma birliktelikleri vardır. Burada, her yerde yaşlılar görüyorum kendi sorunlarıyla baş edebilme derdine düşmüş halleriyle. Bu, bizim oralardaki yaşlıların elinin eteğinin her şeyden çektirilmesinden, rahata ersinler diye eve hapsedilmelerinden yeğdir! Ancak bizdeki yaşlıların kahir ekseriyeti yakın ve yakınlarına tabii oldukları için, hiç değilse yalnızlık kasvetini yaşamıyorlar. Buradaki yaşlılar, yaşlılıklarından daha ağır kardeşi olan yalnızlık pençesinde kıvranıyorlar. Bir selama, iki cümleye muhtaçlıklarını bakış ve edalarıyla anlatma derdi içindeler. Toplu taşımada birine sözün ucunu açmayı gör, zincirlerini kırmış olarak sohbetin belini katlıyor ve geçmişe yönelik kalabalıklarını özlemli olarak anekdotlarına ulamlıyorlar. Bu öyle sıradan, sözün gelişinde yer bulan ifadeler aczi değil, bilinçlice, musallat olan yalnızlıkla baş edememe sızısındaki dışa vurmalarıdır. Kalabalıklar içinde ve kendi tercihi dışında yalnızlığa düşmek, sıkıntı ve kahreden açmazdır. Kahır, sürüp giden bir yürek gamlanmasıdır ki, bu, insan için kendini yiyen kurdunu üretmesidir! Atalarımız, durumu ifadeye çalıştığımı; Duvarı nem, insanı gam yıkar! sözüyle arılaştırmışlar. Gamın kökenindeki yalnızlığın yaşlılıkla kolkolalığı ve bununla da baş edememenin kahra yol açtığı, döngünün müsilajı olduğunu bilmek gerek.
Yaşlı adamın eve dönüşü sonrasında, günlük hareketliliğinde bir koşuşturma içinde olduğunu gözlemledim. O eski sakinliği ve dinginliği gitmiş, yerini tedirgin ve bir şeylere yetişme, bitirme uğraşısı almıştı. Günde üç veya dört defa, apartmanın hemen dibindeki kanalda bağlı bulunan, eski büyük bir tekne bozması ya da yük taşıma botu diye de adlandırabilecek deniz aracını uzaktan uzağa gözetleme davranışı da, işin başka yanıydı. Ayakaltından izole edilmiş bu bot mekânında; dokuz adet kano ve dört adet deniz bisikleti de vardı. Bu araçların sahibi yaşlı adam mıydı, yoksa bir başkası adına göz kulan mı oluyordu, soramadım! Çünkü Hollanda da, hatta Avrupa’nın genel ekseriyetinde özele dair üstüne vazife olmayanın sorulmasının büyük ayıp olduğu gibi gerektiğinde suça dönüşebildiğini öğrenmiştim! Yaşlı adamın o eski deniz araçlarıyla bağını: çocukların ızgara demirlerini kasıp, kanoyu dışarı geçirmeye çalışmalarındaki pervasızlıklarında; evden çıkıp bağırmalarından, sonradan gidip yerli yerine koymasına şahitliklerimden çıkardım. Sadece bununla da değil, bir müdahale istenciyle tatmin olmayı yaşamak ister hallerinde, tekerlekli sandalyesini yolun kanala en yakın yerinde durdurur, ölçer biçer gibi onlarca dakika izlemeye koyulur, yarasına bunun merhem olmayacağı davranışıyla, tekerlekli sandalyesini köprüye sürer ve oradan gözlemeye başlaması da tuhaflıkları arasındaydı! Bu esnada aradığına ulaşma tez canlılığıyla yük botu ile kano ve deniz bisikletlerin hapsedildiği demir çitin kapısını açar, bota yanaşır, tekerlekli sandalyesinden zor bela iner, aksaya tutuna botun üstünde dolaşmaya başlar, güverte dairesinden kaybolunca, iç kısımda yanan ışıkların camdan aksettirmesi ile iç kısmı teftiş ettiği ortaya çıkardı. Dakikalar sonra botun üstünden kontroller yapar gibi gezinir, aynı özenle tekerlekli sandalyesine binip kapıdan çıkar çıkmaz kilitler ve döne döne bakarak uzaklaşırken; ani bir hareketle karşı yoldan demir çitin arka tarafına geçer ve başlar oradan incelemesini sürdürmeye. Eylemleri bir şeylerin hesap duruluğundayken, bir şeylerin de üstesinden gelememe sancılarındaydı sanki! Eşyaların etrafında gezinmesi, günlerin rutin eylemine evrilirken, haftayı buldu bulmadı müşteri gözüyle dolananlara eşlikçi oldu yaşlı adam. O eşlikçilikte; bir şeyler anlatıyor da anlatıyor ve gösteriyordu. Günler sonra bir pompa yardımıyla botun içindeki suyun tahliye edildiği ve güverte kapısı başta olmak üzere birkaç aksamın boyanmaya başlama işinin başında yaşlı adam vardı.
Beni, işi gücü bırakmış, pencere kenarına kurulmuş emekli insan olarak yermek; sağlıklı bir çıkarım değil! Tutumumu, aksiyon karşısında kendiliğinden gelişen doğal davranış olarak değerlendirmek doğru olandır. Yani, evin konumu dışarıyı görmeyi sergen ediyorsa, gözümü ondan almaya çaba sarf edemem ki! Düşünün ki, site ufak çaplı bir ada üzerine konumlu ve yaya ile araç trafiğine ait köprülerle diğer kara parçalarına bağlı. Sitenin üç bir tarafı suyolu kanalı, bir yanı ise deniz trafiğinin işlediği büyük ırmakla çevrili. Dolayısıyla, site ile karşı geçedeki siteler arası mesafe; Amsterdam yapılaşmasının hayli üstünde. Bu boşluktaki herhangi bir trafik; sıradan olmayan davranış olarak göze takılıyor ve ilgi odağı oluyor. İşte böyle bir odaklanmayı da, birkaç gün sonrasındaki öğlen üzeri yaşadım. Sesin uyarı yönlendirme hareketliliğinde, sokakta, üç otomobilin arka arkaya sağa yanaşmış haliyle karşılaştım. Kaldırımda üç orta yaş erkek ayaküstü sohbet ederken yanlarında da iki erkek çocuk vardı. Otomobillerden birinin arkasına römork bağlıydı. Biraz sonra yaşlı adam bu üçlüye katılınca, bu insanların evi taşımaya geldiklerinin kanaatine vardım. Yaşlı adamın eşya olarak nesi olabilirdi ki? Üç kişi birer koldan el atarsalar kısa sürede hal olur diye düşündüm. Bir römorku dolduracak özel eşyaları olurdu enikonu, o da getirilmişti! Sonra, sohbeti kesip eve geçtiler. Alt katta yükseldi konuşmalar ve eşliğinde eşya çekme itme ile sökme işlemleri. Tamam, benim düşündüğüm gibiymiş haklılığından kendime övgü biçtim. Yarım saati geçti geçmedi dışarı çıkarlarken; bu topraklara ait olmayan orta sehpa ile iki heykelcik, iki etajer, kutu şeklinde koliler ve üç yağlıboya tabloyu taşıyıp lalettayin römorka koydular. İki erkek, evden ikişer kutu koliyi daha getirip otomobillerinin bagajına koydu. Sonra o üç tabloyu paylaşır gibi her biri birini alıp otomobillerinin içine yerleştirdi. Römorktaki eşyaları düzenlediler, muşambayla kapatıp özel iple bağladılar. Bana göre bu durumdan bir yanlış vardı! Yaşlı adamın beyaz eşyası, ne bileyim yatak yorganı, kap kacağı yoktu ortada. Az sonra anladım ki, bu gerçek anlamda bir taşınma değildi. Çünkü evden çıkan çocukların kucaklarında birer yelkenli maketi vardı. O yelkenliler, yaşlı adamın geçmişinde gemicilik işi yapmış olma olasılığını gözümde tekrar canlandırdı. Çocukların arkasından yaşlı adam gruba katılınca; o kişilerin yaşlı adamın yakın akrabaları ya da yakın tanış olduklarına yordum. Belki de bu çocuklar yaşlı adamın torunlarıydı? Bir vedanın an zamanı olmasa günün bu saatinde çocukların ne işi vardı burada? Bu düşüncelerle; yaşlı adamın çok yakınlarına, belki de oğullarına kıymet verdiği eşyalarını pay ettiği düşüncesi uyanmaya başladı bende. Onlarla bir şeyler konuşurken gözü hep camda beni gözetleme derdindeydi sanki. Yaşlı adam çocuklara bir şeyler söylerken, onlar kucaklarındaki yelkenlilere bakıp cevaplar veriyorlar, şakalaşır gibi davranışlarda bulunuyorlardı. Çocuklarla kısa süreliğine olan bu sohbet, otomobillerine geçmeyle noktalandı. Erkekler de yaşlı adamla vedalaşır gibi kısa bir konuşma sonrasında otomobillerine geçip, çalıştırıp ve uzaklaştılar. Yaşlı adam, arkalarında, öyle olduğu yerde kala kaldı ve elini göğüs hizasına kadar kaldırdı ve salladı. Bir vedanın arkasında uzanan, dönüşü olmayanı işaretleyen el sallayışıydı. Bu hal beni etkilemiş olacak ki, pencere köşesinden sıyrılmışım ve cama yapışmışım. Yaşlı adamın geri dönüşüyle göz göze kaldık. Eliyle yanaklarına dökülen gözyaşını silerken, bir taraftan da aşağı inmemin işaretini yaptı. İndim, kapıda elinde başköşeye koyduğu sen vardın. Titreyen elleri, ayrılması zor, ancak mecbur kalmanın çaresizliğinde seni bana uzattı. Gözleri yaşlıydı! Bir şeyler söyledi Felemenkçe, ne söylediğini bilmesem de, teşekkürlerini ifade ettiği açık seçikti. Ellerini müteşekkir ifadesiyle göğüs hizasında birletirdi. Bir arınma mıydı, yoksa dar zamanda yardım etmiş olmamın borçlu olduğu enerjiye şükranlığı mıydı, bilemedim. Ancak o yardımıma karşılık teşekkür babında seni bana sunduğu aşikârdı. Ellerinden bir kutsalı alır gibi aldım, başım gözüm üzere ifadesiyle baş üstüme kadar kaldırdım ve başımı öne eğdim. Yaşlı adam ifademi ne içerikte anladı bilemem, ama gözyaşları boşaldı. Tekrar başımı eğince, biraz önce sokakta el sallar gibi el salladı ve kapısını kapadı. İşte sen, vermeye kıyamadığı, ayrılmak istemediği, ancak ayrılmaya da mecbur oldu bir zorunluluğun emanetiydin o günden sonra benim için.
Seni bana teslim eden o yaşlı adamın evinin önüne iki gün sonra bir nakliye aracı yanaştı ve şirket elemanları iki saati bulmayan sürede evi boşalttılar. Yaşlı adam bu süre zarfında bir ayrılık şarkısı söyler gibi hüzünlü dolanıp durdu taşıyıcıların arasında. Onu öyle yerleştirmeyin, onu oraya koymayın türünden emirler mi veriyordu, ricalarda mı bulunuyordu anlayamadım. Nakliye aracının arkasından bakınırken; ben onun yerine hüzünlendim ve el salladım. Sonra tekerlekli sandalyesiyle ters yönde çekip gitti. İnsan dediğin böyle bir şeydi işte! Bir varsın, günün, saatin, dakikan gelip çattığında, çekip gidiyorsun! Geçmiş on yıllarca yaşamışlıklardan, birlikte yaşadığın sevdiklerinden, mekândan, sahip olduğun varlıklardan an olarak sıyrılıp ayrılıyorsun. Tıpkı benim, yaşlı adamın o an itibarıyla nereye çekip gittiğini bilmediğim gibi. Ancak insan bir bilinmeze gidince; arkasından, kişiden kişiye değişebilen beyaz boşluklar bırakır. Kişiler, gideni anlamlandırmada beyaz boşluğa kendi dağarlarındakini yazarlar. Bu değişken ve görecelidir! Ben çok da tanımadığım yaşlı adam hakkında ne yazacağım o beyaz boşluğa? Her gün olmasa da, karşılaşıp selamlaştığım, an itibariyle belki de bir daha yüz yüze gelmeyeceğim bir insanla oluşmuş komşuluk boşluğu; yeten ve artan değil miydi benim için? İnsanın insandan ayrılmasına sebep olan yokluk boşluğundan daha önemli ne olabilir ki? Bu boşluk değil mi ki, tüm bu anıları bana sıralatan? Belki de kendi adıma beyaz boşluğu bu yönüyle dolduruyorum farkında olmadan!
İnsan, gidenin arkasından, hep onun konumlandığı noktaya odaklanır. Çıkıp gelecek gibi bir beklentiye saplanır ya! Benim de saplantım; yaşlı adamın market yolu, kapıdan zor bela tekerlekli sandalyesini içeri alma uğraşısının gürültü hayali ve kapalı kapısındaki sökülmüş isimlik iziydi. İster istemez göz odaklanıyor, us hayelliyor, ancak ten dokunmaktan uzak kalıyor ayrılıkta. Düşünmeye başlıyorum; ne yapıyor acaba yaşlı adam! Alışabildi mi acaba, gittiğine iyi mi etti acaba, ev yokluğunu nasıl yaşıyordur acaba? Acabalar us’ta dönüp dolanırken gidişinin üçüncü günüydü markete giderken sokakta karşılaştık. Selamlaştık, nasıl olduğunu sordum, iki kelimeyle iyi olduğunun cevabını verdi. Bence hiç iyi değildi, çünkü iyi görünümü yoktu. Sicim gibi yağmurda, şemsiye altında insan ıslanırken, yaşlı adam sırılsıklam su içinde ve bunun umursamazlığında, iyiyim diyorsa, durum hiç de iç açıcı değildir demek! Evet, yağmuru umursadığı yoktu, bu sırılsıklam olmayı yağmuru sevdiğine mi yorumlamalı mı, yoksa Hollandalıların bisiklet üzerinde olmalarıyla alıştıkları durum muydu ya da mevsimden kaynaklı çaresizlik halleri miydi? Bilmiyor ve anlayabilmiş değilim! Marketten alış verişimi yaptım eve dönüyorum, yaşlı adam, karşı geçede, demir çitin etrafında ilerleye dura o enkazı izleyip duruyordu. Bir, Eyvah ey! koptu içimden. Doğal şartı, mecburiyeti, hatta sağlığı bile kopartamamıştı o mekânla bağını. Gözden kaybolduğunun dakikalar sonrasında, karşı otoparkta evini uzun uzun izlediğiyle karşılaştım. Yağmur yağıyordu sicim gibi ve yürüyen tekerlekli sandalyesinden su akıyordu. Uzun atkuyruğu saçları kafasına yapışmış, kumandada olmayan eliyle yüzünden, çenesinden akan yağmuru sıyırıp duruyordu. Hava ılık olsa da, mevsim kış olmayla zatürre olacak korkusu bende depreşirken, yaşlı adamın bunu umursadığı ya da hastalanacağı korkusu yoktu herhalde! Öyle miydi yoksa yaşlı adamın ipi mi kopmuştu? O yağmur altında evini, kanalda terk edilmiş emtiayı izlerken ne düşünüyordu, hangi anılarını tazeliyordu, hangi geçmişine yolculuk ediyordu? Benim için bir bilinmez olsa da, yaşlı adamın farklı bir boyutta olduğu ve bildiğini yaşadığıydı muhakkaktı. Düşündükleri, anımsamaya çalıştıkları ya da kurguladığı hikâye ve hikâyeler uzun zaman sonra bitmiş olacak ki, arkaya döne dura çekip gitti. Yaşlı adamın bu izlence programına ardışık günlerde olmasa da, günlerce şahitlik ettim. Bu halleri; köküyle başka bir toprağa tayin edilmiş ağacın, ilk kök gürbüzlüğünde derine kol salamamasını bana çağrıştırıyordu! Cılga kökle toprağa tutunan ağaç, nereye kadar hayatı sürdürebilirdi ki?
Gün geçti günler geçti, yurduma dönmek zorunda olduğum için seni beraberimde götüreceğimin altından kalkamadım. Aklıma gelen her fikir provası, yerini hüsrana bırakıyordu. Sen kocaman bir yelkenli gemi maketiydin! Valize sığdıramıyor, el bagajı olarak taşınamıyor, bir yere terk etmeye gönlüm razı olmuyor, ötesi, götürmede yasal bir mevzuatın olup olmadığını da bilmiyordum. Şu an bile bunun açmazındayım. Olacak çareyi bulamayınca; oğlum, bir sonraki sefer için götürmemin yollarını araştırma konusunda fikir verince, seni ona emanet etmek, o an için çare oldu. Ancak burada ev bulma şartları ağır ve oğlum evden eve taşınmak zorunda kaldığı için, yük gelmeye başlasan da, seni korudu kolladı ve bugün bana teslim etti. Şimdi seninle ikinci buluşmadayız! Ne yapacağım şimdi seninle? Dilin yok ki, belki iler tutar bir fikir söyler yol açarsın bana! İş başa düştü ve beraberliğimizi sürdürmek için bir çözüm yolu bulmayla karşı karşıyayım. Umarım bu beni yasal bir zorunlulukla karşı karşı getirmez ve bir uçak koltuğu alımıyla hal olan mesele olur. Soramıyorsun, ben biliyorum sormak isterdin, ama ben söyleyeyim! Tesadüf bu ya, oğlum, yaşlı adama yardım eden kadın komşusuyla merkezde karşılaşmış. Söz dönmüş dolaşmış yaşlı adama gelmiş. Kadın, yaşlı adamın ayrılığının ikinci ayın ilk günlerinde tutulduğu zatürreye ve onunla gelişen çoklu organ yetmezliğini atlatamamasıyla noktayı koymuş. Yaşlı adam varken; hani tümden ümitlerimi kaybedersem, seni ona geri götüreceğimi düşünürdüm. Onun yokluğu; o zahir ışığımı da söndürdü. Durum bu kertede olunca; artık eğreti bir sahiplenme değil de, esaslı sahiplenmedeki çözümle, evimin başköşesine taşımam şart oldu seni.
08.01.2025 Amsterdam
(*) Turnalar, Uluslararası Türk Dili, Edebiyat ve Çeviri Dergisi, Sayı: 98, Nisan, Mayıs, Haziran, 2025
Yazar Yusuf Sağlam







