
GiMGiM ve CEMAL
Sarıoğlu Sezai Abim der ki hep, Akman:
Gelin tanışalım,
hep yeniden tanışalım!
Tanışmadan, Akman,
haksız mı,
nasıl tanış olalım?
Sevmek bile değil,
saymak diyorum,
bari saymak,
birbirimizi nasıl sayalım?
Görmese de, yaşamasa da;
herkes bilir depremi,
tahmin edebilir acıları,
o, bir daha dinmeyen dehşeti.
Herkes hissedebilir,
evin yıkılmış,
kış günü dışarıda,
ayazla çamurda sabaha kadar sarsılmayı.
Aşın yok, ekmeğin yok,
herkes duyabilir acını,
har har yanıyor çocukların,
ağlıyorlar açlıktan,
onlara bakınca ölenleri bile unuttuğunu…
Bilir,
hisseder de,
nasıl bilmesin çocukların gözyaşını,
acıları, açlığı da insan olan.
Nasıl ayrılsındı,
elma değil,
gözle kaş değil,
ayna da değil.
Ayna da değil, Akman,
iki yüzü ya hüzün,
ya da heyecan
nasıl ayrılsındı bu hep ilk yurt,
Doğu Batı diye, tam ortadan.
Sürgün, Akman, sürgün –
başka kıvranır yolla yolaklar,
başka yuvarlanır güneş,
gök başka, kara bile bir başka kara,
kokular, türküler,
başka dilde uluyor itler…
Oy Akman,
sürgünde diyorum,
hep mahçup,
sedirin en ucunda,
hep eşiğe yakın,
bir çocuk kadar ürkek olur insan…
Cami değil, cemevi değil,
mihman odası da,
yosun, gelincik tarlası değil,
ne diye „çıkardı o küçük kız pabuçlarını“,
tren diyorum, Akman,
onun,
onun da mı değil?
Sarıoğlu Sezai Abim der ki hep, Akman:
Gelin tanışalım,
hep yeniden tanışalım!
Süt tozu ha, Akman
sütyen ha?
Oralarda oluktan akar karbeyaz süt her sabah,
dağların eteğinde,
hele dolaşsaydı yalın ayaklı çocuklar.
Sütyen ha?
Sarkarsa yüreği, Akman,
bizim oralarda kadınların,
kederden sarkar,
kederden.
Üşümez ya teni,
kolay kolay kalkmaz ya karlar,
düşlere saklı ya yedi yeşil,
göğsünde inadı Nevroz çarpar.
Ne kadar hazin,
nasıl da zor yaşamak, Akman,
tanımazsak birbirimizi,
Doğu’ya zulümle keder,
Batı’ya vebâl.
Ne kadar zor bizim ülkede, Akman,
Cemal Süreya olmak, diyorum.
„Kürt Cemo“ olsa da adın,
şiirlerini yazsan da çaresizce şaskın bir çocuğun,
yazsan da muğlak aşklarla dolu şiirlerini,
belki de yoksun,
solgun siyah, boz beyaz,
resmini söylenemez fotoğrafların.
Nasıl da perişan bir şey, Akman,
bizim ülkede Cemal Süreya olmak,
sağın solun solcu,
mürekkep yalamış devrimci,
buram buram kuramcı hepsi.
Rakı içerler seninle,
lakâp da takarlar sana,
çaycıyı çağırır gibi,
Gardaş bile bilse seni,
bilmez seni,
sen biri de…
Nasıl bilsinler, Akman,
boğazında duruyor hâlâ,
anasütünden sonra içtiğin o acı su:
„iki erin nezaretinde tıktılar seni“,
o küçücük çocuğu,
kirli bir kamyona,
„attılar seni
tarih öncesi köpeklerin havladığı köye.“
Ah Akman,
nasıl tanısın seni çevrendeki en yakınlar bile,
tanımazlarsa seni sen eden,
aynı senin gibileri.
Ah Akman,
bir kamyona hangi rengin sığar,
hangi sesin,
hele de susturulunca seslerin…!
Ah Akman,
kaç adı var Muş’un, Varto’nun;
kaç adı var karın, dağların,
tütünle efkârın,
kaç adı var sararan bıyıkların,
solan benizle
hâlsizleşen parmak uçların?
Belki de bir adı var,
ayrık,
ama ayrı değil,
bitişik harflerle yazılır
her adı acının.
Ellerin için dayanır bu acı,
acıya sarılır ellerin.
Fay hattı, avcunda hayat çizgin,
bam teliyle sızlar artık onmaz hüzün,
ince ince işlenmiş,
nasırlardan az daha derin…
Mitannilerin unutuk renkleriye süzülür yaşın,
Urartu, Asur,
atlar sarsar hayellerini.
Gözlerin dargın, gözlerin argın.
Kürtsün, Zazasın, Ermenisin,
yıkılan, yığılan,
yağan, yağdıran,
hepsin, hersin,
buralar senin…
Ölümle hayatı ayıran Nevroz,
bilmem kaç adı var baharın?
Yaşayamayanların yerine de yaşar
hayatta kalan.
Mendiller rengârenk,
mendiller tuz,
mendiller kan,
mendilde düğüm.
Şifa olur zamanla anılar,
yeşille dolar, alla karalar…








Danyal Nacarlı’nın yazmış olduğu gimgim ve Cemal şiirini okumak bize heves olsun