Fer Baba Fırat- Varto Welat
Yıl 1966 19 Ağustos gününün öğlen vaktiydi, aniden toz bulutları sardı Bingöl dağları ile Şerafettin dağları arasında bir kurt başı gibi uzanan varto ve köylerinin bulunduğu yeşil ovayı. Dumanlar ile çığlıkların birbirine karıştığı andı. Çöken taş duvarlı, toprak damlı binaların altında kalanların çığlıkları duyulmuyordu. Depremin ne olduğunu bilmeyecek kadar çocuktum.Duyulan çığlıklar merada, kırsalda kuzu ve davar güden toz bulutlarına doğru koşar adım gelen çocuklara aitti. Çocuklardan biri de bendim! Ne olduğunu anlayamamıştım, sarsıntının şiddetiyle yere savrulduğumu hatırlıyorum.
Çocukluk düşlerim, sevdiklerim yığıntıların altında kalmıştı, Turabi abimin çırpınışlarını elleriyle toprağı kazıdığını hatırlıyorum, gözlerimin önünde çıkarılan yaralı ve ölü bedenleri izliyordum korkulu gözlerle, daha çok kadınlara ve bebeklere aitti içimi kuşatan korkularım! O günden sonra bırakıp gittiği için anneme küstüm ve bir daha da hiç konuşmadım!
Dokuz çocuklu bir ailenin sekiz numarasıydım, ailenin nazlı çocuğu olduğumu söylerlerdi, deprem gününe kadar da öyle sayılırdı. Sekiz yaşındaydım, ilkokul birinci sınıfı Varto yatılı bölge okulunda okumuştum, 23 Nisan çocuk bayramında annem ve babamın Varto’ya bayramı izlemek üzere geldiklerini hatırlıyorum. O an yürüyüş kıtasında ayaklarımı yere daha sert çarpmış, kollarımı yükseklere kaldırmıştım. Yaz tatilnde köy geldiğimde “bu evde kürtçe konuşmak yasak” sözüme gülmüşlerdi. Gülüşmeleri zoruma gitmişti, başka bir dile dönmüyordu dilleri, anadillerini konuşmaya devam ettiler sözlerime inat olmasada!
İki gün sonra yardım getiren bir helikopter Romi amacanın çayırına indi, pervanelerinden korkmuştum eğilerek yanaşmıştım kapısına, bir somun ekmekle dönmüştüm yaralı yüreklerin arasına.
Ertesi gün karakolun haberi üzerine Muhtar Ali dayının gözetiminde okul çağındaki bir grup çocukla yollara düştük, hayatta kalan büyüklerimizden ayrılmak zor olmuştu. Varto’ya kadar yayan yürüdük, yanımdaki çocuklara “siz türkçe bilmiyorsunuz öğretmen sizi dövecek” demiştim. Aslında ben de bildiklerimi unutmuştum.
İlçenin iki caddesi çocuklarla doluydu. İlk defa bu kadar çok çocuğu birarada görüyordum, hepimizin gözlerinde acının derin izleri vardı. Sonra kamyon kasalarındaki yolculuğumuz başladı, Muş’a getirilmiştik.
Tile deki yatılı okulun meydanına ranzalar dizilmişti, birkaç gece dışarıda sabahladık, geceler sessiz ve karanlıktı, yıldızları kaybetmiştik, ya da ben göremiyordum. Bir hafta sonra kara trenli Ankara yolculuğu başladı, kamu misafirhanelerine yerleştirilmiştik. Ankara da kaçgün kaldığımızı hatırlamıyorum, daha sonra yirmişer kişilik gruplar halinda diğer illerdeki yatılı okullara dağıtıldık, bize Balıkesir düştü. Grubumuz “Zengena, Muska, Tata ve Lolan” köylerindeki çocuklardan oluşuyordu. Aynı köylü ve akraba çocukların bir arada olmasına itina gösterilmişti.
Balıkesir yurdundaki sıkışıklık nedeniyle gruptan on kişi Ayvalık Cunda adasındaki yurda götürülecektik. Başımızda bir yetkili bulunuyordu, ortayaşlı göbekli biriydi, bize de iyi davranıyordu. Ayvalık iskelesine geldiğimizde hava kararmıştı, iskele yakınında bir gazino bulunuyordu, Cunda adasına gidebilmek için vapurun kalkmasını daha doğrusu kaptanın gelmesini bekleyecektik. Yetkili bizi yakındaki gazinoya götürdü, masaların etrafına oturduk, akşamcı olduğu anlaşılan müşterilerden biri yetkilimiz ile görüştükten sonra yanımıza geldi. Kafasının ön tarafı çıplak, yan taraflarında az bir saç yumağı duruyordu, orta boylu hafiften göbekliydi. “İkinci sınıfa giden hanginiz” diye sorunca parmağımı kaldırdım.
Sen benim sınıfıma geleceksin dedi. Bu sıcak kişi ilkokul öğretmenin Muammer Sayın’dı.
Deniz, vapur ve sesli dalgalar ilk kez gördüğümüz şeylerdi, aramızdaki büyük çocuklardan biri bundan böyle bu vapurun içerisinde yaşayacağız yolu yok, oyun oynayacak bahçesi yok deyince içime bir karamsarlık çökmüştü.
Denizin üzerine gecenin ürkütücü karanlığı çökmüştü, vapur sallandıkça korkularım nefesime vuruyordu. Bir süre sonra vapurdan inip toprağa ayaklarım değince sevinmiştim, on dakikalık yürüyüşten sonra yurdun kapısından içeri girdik.
Yurt, önceleri kilise olarak kullanılan iki katlı tarihi taş binaydı, iç kısmı ise ahşap yapılıydı, üst katı yatakhane, giriş katında ise etüt odaları bulunuyordu. Bizim için ayrı bir yatakane hazırlanmıştı, yurttaki çocukların uykuda olduğu bir zamanda gelmiştik. Sabah uyandığımızda çocukların “Kürtler gelmiş” bağırışlarını duyduk, kapıdan meraklı gözlerle bizleri izlediklerini hatırlıyorum. Yemekhane ise dışarıdaki boş alana sonradan yapıldığı anlaşılan ek bir binaydı. Yurtta elli, atmış civarında öğrenci vardı. Adanın tek okulu ise yurt binasının on beş dakika kadar uzağında bulunuyordu. Ayvalığa ulaşım deniz yoluyla “Barış ve Uçarı isimli” iki vapurla yapılıyordu. Daha ziyade memur kesimi günlük gidip geliyordu. Bizler ise Bayram günlerinde ya da yaz tatillerinde gezmeye götürülüyorduk.
Bir hafta boyunca “çevreye uyum sağlamamız için” bizleri okula göndermediler, o sürede daha çok top oynadık. Türkçeyi iyi, kötü konuşabiliyorduk, okula başladığımız ilk günde 2A ve 2B sınıfındaki öğrenciler beni kendi sınıflarına almak için çekiştirdiler. 2A öğrencileri daha baskın çıkmıştı, ancak Muammer hoca 2B sınıfını okutuyordu, durumu öğrendiğinde sınıfa gelerek beni kendi sınıfına götürdü. Okula başladıktan sonraki günlerde diğer çocuklarla kaynaştık ve arkadaş olduk.
Muammer Hoca ismimi beğenmemiş olacak ki, Ferhat diye değiştirdi. Sınıfımızda Saliha ve Ahmet Tekinel isimli iki Dersimli çocuk bulunuyordu, tanışmamız ise Saliha’nın anadilde birkaç kelime konuşmasıyla olmuştu. Sonradan aileleri ile de tanıştık, otuzsekiz sürgünü aileler olduğunu yıllar sonra öğrendim.
İlkokul dördüncü sınıfı okuyorduk, bir milli bayram öncesi olmalıydı, öğretmen savaşın düşmana karşı nasıl kazanıldığını anlattıktan sonra biz öğrencilere savaş tatbikatı yaptıracaktı. Beşer kişilik iki grup oluşturdu, beni düşman kuvvetlerinin komutanı olarak görevlendirdi. Nereden temin ettiğini bilmediğim eski tüfeklerle muharebeye başladık, tabiki düşman kuvvetleri denize döküldü. Muammer öğretmen beni sevmesine rağmen neden “düşman kuvvetlerinin komutanı olarak görevlendirdiğini anlamamıştım.” Yıllar sonra öteki ülkenin insanı olduğumu öğrendiğimde gerçeği anlayabilmiştim!
Yurtta bir kolej havası vardı, düzenli ve temizdi, bakımı ve yemekleri iyiydi. Yaz tatillerinde öğlen öncesi ve sonrası olmak üzere günde iki kez denize yüzmeye götürülüyorduk. Öğle yemeğinden sonra zorunlu olara iki saatlik uykuya yatıyorduk.
Memleketten çıkalı üç yıl olmuştu, Bingöl dağlarının eteğinden gelerek Ege denizinin kıyılarına sığınmıştık. Üçüncü yılın yazında yaz tatilini geçirmek üzere bizi Balıkesir den kara trenle mleketimize yolcu ettiler. Felaketin ardından ilk kez geride bıraktıklarımızla buluşacaktık.
Buluşma anları duygusal oldu, kadınların gözyaşları süzüldü yanaklarımıza, birçoğunu hatırlayamamıştım, anadilin bilinçaltında saklı duran sıcak dokunuşları okşadı yetim kalan yanımı, gözlerden hüzün ve sevinç karışımının baloncukları dökülüyordu.
Yıkıntıların üzerine iki odalı barakalar yapılmıştı, felaketin bırakmış olduğu izlerin üzerindeki hayat devam ediyordu. Toprağın bir suçu yoktu, aslında acının en derinini toprak yaşamıştı, kapanmayan çatlakları kapanacak gibi değildi.
Köyde kalan çocukların bakışlarındaki ezik ve utangaç sevinçlerine içim kaynamıştı, gülüşleri Şeman Kalesinin ardından doğan güneşe benziyordu, saçları toprak kokuyordu. Biz egeden gelen çocukların üzerine ise denizin kokusu sinmişti, bir de kara trenin savurmuş olduğu dumanın kara izleri..
Kadınlar yeni bebeler doğurmuştu depreme inat! İz bırakan yaraları yüreklerinde saklı duruyordu, en geç anaların yaraları iyileşirdi, dilleri ağıtlara dönerdi. Çelkani pınarının suyu kadar berraktı göz pınarları. Saçlarına bağladıkları işlemeli beyaz yazmaların yerini koyu renkli yazmalar almıştı.
Türkçeyi güzel konuşuyorduk, konuştukça köylüden daha çok değer görüyorduk, hayatta kalan anneler ve babalar çocuklarının bu değişiminden memnuniyet duyuyorlardı. Türkçe konuşmalarımızı ilgiyle izlerken sevinçleri yüzlerine yansıyordu.
Köy ilkokulunda okuyan ya da okumayan çocuklara ise değer verilmiyordu, ne de olsa onlar kendilerine benziyordu, kendilerine benzeyenler değersizdi ve bir gelecekleri olmazdı! Değerli olan büyük şehirlerde okuyan, anadilini konuşmayan, kendilerine benzemeyip yabancılaşan çocuklardı. Özümüze yabancılaştıkça kaderimizin düzeleceğine inanıyorlardı.
Günler geçtikçe unutmuş olduğumuz anadilimize aşina olduk ve konuşmaya başladık, çocuklar ile sevgi bağlarımız güçlendi, toprağı, patika yolları, yaylaları ve hayvanları sevdik.
Yaz sezonu ne de çabuk geçmişti, dönme vakti yakındı, kara trenle uzun bir yolculuk başlayacaktı, ayrılmanın zor olacağını biliyordum. Hatıra olsun diye yanıma topraklarımızın sembolü olan yaban armudunun birkaç yaprağını almıştım. Memleket hasretini yapraklara dokunarak gidermeye çalıştım. Bir zaman sonra defterlerimin arasında sakladığım yapraklar kuruyup döküldü.
Daha sonraki tatillere geldiğimde yaprakların yanında boncuk büyüklüğünde iki, üç, taşı ceketimin cebine koyarak döndüm. Yapraklar defterlerimin arasında kısa ömürlü olurken, ceketimin dış cebinde duran iki küçük taşa ellerimin değdiği anlarda memlekete uzanırdı düşlerim!
Ömrümüz avrupalarda, metropollerde geçse de acılarımız, duygularımız ve düşlerimiz Varto da yaşamaktadır. Varto gönül dünyamızdır, hiçbir şeye değişemeyeceğimiz ana kucağımız, pir ocağımız ve kutsanmış toprağımızdır. Toprağımızın Jes tesisleri ile talan edilmesine izin vermeyeceğiz. 18.03.2026
Fer Baba Fırat







