Yazar Ali Kızılgedik- Ah Memleketim!
Memleketini, ana toprağını, köyünü terk etmeye günler kala İstanbul hayaliyle geceleri uyuyamaz olmuştu. İş bulup para kazanacak, ev bulup satın alacak, işyeri kuracak, İstanbul’un geceli gündüzlü eğlenceli mekanlarında güzel kızlarla eğlenecekti. Zaten İstanbul’un kızları güzeldir, birisiyle evlenecek. Çoluk çocuklu bir aile kuracak heyacanıyla kıvranıp duruyordu. Gün gelir tek kurşun ve tek tabanca olarak tren istasyonuna varır. Sağına soluna bakar ne tanıdık ne de halden anlayan bir yürek var. Yanaşır kulübe gibi bir tren biletçinin yanına. Istanbul´a gitmek istediğini ve bilet alacağını söyler. Biletçi hemen parasını alır ve biletini uzatırken „Eskişehir´de aktarma var orda in Istanbul trenine bin“ deyince Ali´nin içinde bir incecik ip kopar. „Yahu yabancı memlekette nasıl inecem nasıl binecem“ endişesi başlar. „Ya Eskişehir´deki treni kaçırırsam! Nerde inecem nerde binecem, ne bileyim“ sorularına cevap aramaya başlar. Öyle böyle varır Eskişehir´e. Tam öğle saatlerine denk gelmiş. İner inmez tren istasyonundaki büroya varır. “İstanbul treni saat kaçta kalkar ve hangisine binecem“ telaşıyla hemen öğrenir. Kalkış saatine 4-5 saat olduğunu söylerler. O da bir buraları gezeyim ne var ne yok diye merakla istasyona yakın mahalle veya semtlere yönelir. Elinde ne bir çanta ne de bir valiz var, sadece torbada birkaç giyecek, yolluk ekmek, su koymuştu annesi. Elinde bu torbayla istasyondan çıkarmak isterken birden üstüne bir kaç kişi yürür. Hay huy derken daha 20 yaşlarında tanımadığı, bilmediği ve konaklanmadığı, niçin dövüldüğünü anlam veremeyen Ali’nin kaşı, gözü şişirilmiş, burnundan kanlar akıyordu. “hoş gelmedin, bir daha buralardan geçme” mesaji verilmişti. Ali apar topar bağıra çağıra bu kavgadan kaçarak kendini trene atar. O gündür bu gündür hala bilmiyor neden dövüldüğünü…
Ali utangaç ama kendini yetiştirmiş liseyi bitirmiş, ufku geniş olanlardandı. Bir şehir çocuğu değildi. Türkçeyi ana dili gibi konuşmasını okullarda öğrenmişti. Yine de Istanbul´un kibarına yetişmiyordu. Günün birinde arkadaşı Kenan ile Istanbul Beyoğlu´nda dolaşırlarken Kenan, „Amerika Konsolosluğuna gidelim Ali.“ dedi. Ali, ´Neden?´ dedi. Kenan, Vatandaşlık veriyorlar, formlar var onları alalım. Dolduralım belki kabul ederler o zaman biz Amerika´ya gideriz ve Amerikan vatandaşı oluruz.“ deyince. Ali ise gurbeti Istanbul´da yaşıyordu. Yabancılık çekiyordu. Amerika ayrı kıta, ayrı bir ülke ve ayrı bir kültür olduğunda ayak uydurmak zor olacağını, yeni bir dil, gidiş ve gelişlerin uçak ile olacağından daha uçağa binmediğini düşünüyordu. Sonra Amerika’nın 6. deniz filosunu, Dolmabahçe önleri, Deniz Gezmiş, … teker teker Ali´in hafızasında film gibi geçerken karşıda sinema afişlerine gözleri takıldı. Kenan´a yüksek sesle „Bu film Kemal Sunal´ın buna gidelim mi? ´Zübük` ne demek“ diye sordu ama cevap alamadı. Kenan ile kararlaştırıp Aksaray´da bir sinemanın gişesine kadar gettiler. Gişe karabalık değildi ama yan tarafta üç beş kişi sanki biletlerini almış başlama saatini bekliyor gibiydiler. Kenan İstanbul çocuğu olduğu için öncülük yapıp gişeye yanaştı iki bilet istedi. Biletleri alıp içeriye girip kendi koltuklarını bulmaya giderlerken ara salonda dışarda bekleyen kişiler Kenan ve Ali´ye saldırmaya baldılar. Neye uğradığını anlamayan Ali ve Kenan sinema bekçileri ve diğer kişiler araya girerek ayırmış oldular. Ali epey dayak yemişti. Kenan yapmayın, etmeyen araya giren biri gibi davranmaya çalışıyordu. Sonuçta üstündeki lakos tişortu yırtılmış ona cok üzülmüştü Ali. O halleriyle filmi seyretmeden sinemayı terkettiler. Sonra ceplerine baktılarki cüzdanları yok. Artık korkularından geri dönemediler. Direk evlerinin yolunu tuttular. Bu istanbul herhalde yaramadı bu yabanci eller demeye başladi Ali. Neden dövüldüğünü yine anlamadı Ali.
Ali, bir işe girmiş gençliğin verdiği kahramanlığıyla çalışıyor, işi montaj olduğundan Istanbul´un her köşesine gidiyor du ve kısa sürede hemen hemen cok yerleri öğrenmiş oldu. Abisi Seyman´ın „Istanbul bana küçük/dar geliyor“ sözünü hatırladı. İş yeri görevli olarak Ankara’ya gitmesini istedi. Patrona karşı gelip gitmemezlik yapamazdı. Bekar ve işin „kahramanlarındandı!“ Biletini kestiler, otelini ayırttılar, günü geldi. Bindi otobüse indi Ankara´da. O zamanlar Turgut Özal başbakandı. Özal, Istanbul boğazı köprüyüsünü satacağını söylüyordu. Yani özelleştireceğini söylüyordu. Muhalefet, “özelleştiremezsiniz, satamazsınız” diyordu. Özal; “alışırsınız alışırsınız.” diye yanıtlar veriyordu. Neyse Ali´ye dönelim. Ali korgo ile yerine ulaşan malzemelerin montajına gider. O gün yapabildiğini yapar. Akşam saatlerinde otele geri döner. Şimdiye kadar görmediği küveti su doldurup günün yorgunluğunu ve terini, kirini atar. Ankara´ya yakışan mavi tişortunu, kumaş pantolunu ve boyanmış ayakkabısını giyer. Gecenin 10-11 sıralarında Ankara’yı dolaşmayı, görmeyi birazda eğlenmeyi kafaya koyar. Ulus´da Atatürk heykeli yakınında olan otelinden genç delikanlı gönülle bağdaş kurar. Şık giysileriyle at üstündeki Atatürk heykeline ve etrafında kahraman askerlerine, bombayı omuzlarında taşıyan yiğit evlatlarına selam dururcasına, kurtarılmış vatan topraklarında başkent Ankara´yı gezeyim edasıyla göğsü kabarır.
Bu saatlerde sadece sokak ve cadde lambaları ortalığı aydınlatırken uzaktan sesler duyulur. Önce anlaşılmamışsa da sonra; „Onu tut, onu tut lan, onu tut o… çocuğu“ yakınlaşan grubun sesinden anladı Ali. Kovalayan gruptan belki 30-40 metre uzakta olan ve gruptan kaçan birisi son hızıyla Ali’nin yanından kaçıyordu. Cadde de yürüyen Ali´nin yakalamasını istiyorlardı. Ali içinden, „Ali Ankara´ya kovalamaca oynayan insaları yakalamaya mı gelmiş“ diye düşünürken yakalamasını istediği kişi kurşun hızıyla geçip gider. Üç kişilik grupta yakalamak istediklerinin peşinden koşarken hepsi Ali´nin üzerine saldırırlar. Tekme, tokat, yumruk, şamar derken Ali ellerinde esir kalır. Hıncını çıkarırlar Ali’nin. Kurtulacağını görmeyince „Heyy imdat, Polisss Poliss“ feryadıyla son nefesine kadar bağırır. Neyse insafa gelirler Ali’yi terk edip yakalaması gereken kişinin peşinden giderler. Ali ne yapacağını şaşırır. „Koskoca Cumhurbaşkan konaklarının olduğu, Türkiye Büyük Millet Meclisinin olduğu , Milletvekillerin olduğu ve Türkiye Cumhuriyeti´nin Başkenti Ankara´da vatandaşını hal ettiler.“ diye yakınır. Perişan halde Atatürk heykeli ve askerlerin heykelleri yanından geçerken tebessümlü bir gülüş ile bakar. Otele varar, otelin kapısından sessizce içeriye girer. Üst-başını çıkarır doğru küvete girer ve sızlayan bedeniyle başbaşa kalır. Yabancıyız , istemiyorlar herhalde. “Ama bunlar beni niye dövdü!“
Günlerden güneşli sıcak bir gün, aylardan Ağustos´du Ali iş arkadaşlarıyla hafta sonu buluşacak futbol aynayacaklardı. Bütün iş arkadaşları da futboldan anlıyor ve oynamasını da seviyorlardı. Bir dostluk maçı olarak başka bir mahallenin spor severleriyle bir karşılaşma olacaktı. İstanbul/Göztepe halı saha ayarlanmıştı. Bu saha aynı zamanda bu mahallenin top oynayanların alanındaydı. İş arkadaşları buluştular, arabalara binip halı sahaya gittiler. Halı saha parkında arabalarını park ettiler. Sahanın soyunma odalarına girdiler. Hazırlanıp sahya çıktılar. Herşey çok güzel geçidiyordu. Sahneye her iki takımın futbolcuları taraftarlarıyla yer aldı. Genellikle mahalle takımın tarafları vardı. Çünkü iş yerinin taraftarı gelememiş ve toplama takımdan oluşuyordu.
Futbolcular yerlerini alarak hakem düdüğüyle başladı. İlk yarının 25-30 dakikalarından sonra mahalle takımı defansından Ali´ye sert bir müdahale olunca; Ali ayaklarına sarılarak sızlamaya başladı. Daha yerden kalkmadan faul yapan defans oyuncusu Ali´ye ayaklarıyla vurmaya başladı. Bunun üzerine takım arkadaşları korumaya ve vuranı itip kakışdıklarında iki takım birbirine girdi. Bu arada sahaya inen seyirci de iş arkadaşları olan sporculara Allah ne verdiyse verdiler. Netice de Ali hala yerde seyirci ve futbolculardan tekme, tokat ve küfürleri yemeye devam ediyordu. Ne olduysa mahalle takımı dövmekten, dayak atmaktan vaz geçti. Sahanın ortasında sadece iş arkadaşları duruyordu. Birbirine bakıp yaralarını sarmaya çalışıyorlardı. Seyirci ve mahalle takımı dağıldıktan sonra sahanın ortasında esir kalmış iş arkadaşları takımı, cesaretlerini toplayarak odalara doğru yol aldılar. Odalara girerken kötü bir tezüharatla yunlandılar. İş arkadaşları takımı üst-başını yıkamadan elbiseleri giydikten sonra, doğru arabalarına binmeye çalıştılar. O arada mahalliler tekrar arabalara taşlar fırlattılar. Toplam 4 arabalık takım olan iş arkadaşları takım oyuncuları arkalarına bakmadan kaçtılar. Sonra Ali tekrar herkesten çok dayağını yemişti. Buna rahmen takım arkadaşları bile onun faul karşısında öyle inlemesinin fitili yakan kişi olarak beyan ettiler. Ali hala soruyor kendine; „bu dayağı neden yedim.“
Ah Memleketim!
Ali Kızılgedik
16.04.2026







