
İki Kaşının Arasına Güneş Oturmuş
Bir yanımız güneşin alnındaki fakirliğe oturmuş. Diğer yanımızsa karanlıkta birbirini görmeyen tarafına gömülmüştü, yaralarımızdan bir haberdik. Hiç bir zaman elde olan birle yetinmeyen insanoğlunun aç gözlülüğün yanında, birde yazmak isteğimizin ne bir şeyleri yenen ne de yenilen tek kişilik dayanılmaz dürtüsünün, gördüğü her şeyle her gün işbirliğinin yazı yoluyla gercekleşmesiydi. Yoksa tek – tek kalemle giderek tekleşen bir arzunun otoriterleşmesi hiç değil, etten kemikten, insana doğru giden terin, toprağın kokusunu taşımaktı. İşte yine savaş, sevinç, acı, ve umut çığlığı önümüzde yükseliyor. Elle dokunabildiğimiz siyah beyaz sayfalar arasında kendi sınırlarını aşan bir mürekkep. Kendine yetemeyen yaşam benliğimiz üç – dört, beş kitap derken, yazın- düşün amacıma ağır adımlarla yürüyordum. Yaşam, sağlık, sıhhat ve için için bedenin yıpranmışlığı var bir tarafta, zaman sonsuzluğu orta yaşlarda kulağıma yavaş yavaş fısıldamaya başlamıştı. Altmış beş yaşıma yeni adım atarken, sokakta yürüyen bütün insanların kalp atışlarını duyuyorum. Bu kadar varlığın içinde, hepsi yönetenlerin dayattığı bir yoksulluk ve açlıkta birleşiyordu. Ama sokaktaki insan eksiksiz birbirinden ayrışmış, haksızlık, hukuksuzluk, hizmet partizanca tek merkeze bağlanmış, sanki ilahi bir Kelam. Bak çevrene azınlıkta olan her şey bir bir kaybolmak üzere, onları yazmak yazarın görevi olmalı. Öğrenmek, yazdıklarıyla geleceğe düşmek, öyle her yazanın düşemeyeceği, dahiyane ve bir o kadar da erimli evrenin güzel bir düşüydü. İçi buğday taneleriyle dolu başağın boyun eğmesi anlaşılır bir şey, gelecekte un olmak, ekmek olmak gibi bir yükü, bir derdi var. Ya sen, görünürde herhangi bir yük taşımıyorken neden boynun bükük. Yoksa bütün acıları yüreğinin içine kabul ettiğin için mi boynun bükük be evlat. Her gündoğumu: topraktan, ağaçlardan ve sokağa karışan insanlardan sabah mırıltıları yükseliyor. İki kaşının arasına güneş oturmuş, yenilmez çok basit düşleri aklına getir. Gerçekleşmesini istediğin bir şeyi etinle, kemiğinle iste isteki o düşün gerçekleşsin. Bazen güneş ne kadar saklanmaya başlasada, hafif bulutlu, ağız dolu yeni bir gün doğmaya başlıyor. Toprak capcanlı, bereketli onlarca canlı açılıp kapanıyor. Doğa bir doku gibi üzerindeki tüm canlıları beslemeye başladı, ne kadar güçlü olursan ol, besin zinciri içinde stoka yer yoktu. Ve doğa bu küçük çıglığını biz insanlara saklıyor, kulağımıza küpe olsun diye. Ya sen en aşağıdaki insan, kendi ellerinle seçimini yaptığın bir başkası seni yoksuluğun içine sürüklüyor. Ve bu hiç adil değil, kişi gerektiğinde iradesini babasına bile vermemeli, çözümlenmiş böyle bir matematik silsilesi de önümüzde duruyor. Hayatın yaşam felsefesi yere düşüp kalkmasını bilen insandan bir cümlede olsa bir şeyler öğrenmekti. Sen de yere düştüğünde başka toprak parçalarını beklemeden, kendin kalkmasını ögrenmelisin. Ne kadar açılıp kapansa da, insan yüreği gibi direnen mücadele eden ışığa bir daha bak. Anlaşılan o ki, insanın tekrar yüreğinin titreyip ayağa kalkmasını sağlayacak, dayanılmaz bir isteğinin olması gerekiyor. Kendini ortaya koyan ortak aklın deneyimi, bize gösteriyor ki, insanın kendi eksiğini itiraf etmeside bir şeyleri başarmanın en doğru biçimidir….
✍ Yazar Ali Şeker







