Boyanın Altındaki Hatıralar
Bir kaldırım kenarında, eski bir boya sandığının başında otururken anlıyorsun; bazı meslekler sadece ekmek kapısı değildir, aynı zamanda hatıraların kapısını aralar.
Uzunköprülü Veli Usta, fırçasını eline alıp ayakkabının üstünde gezdirirken sadece deri parlatmıyor aslında…
İnsanların geçmişine de dokunuyor.
Sohbet arasında öyle bir şey söylüyor ki, insan bir an durup düşünüyor! “Boyaya gelenlerin çoğu… yüzde sekseni çocukluğunda bu işi yapmış,” diyor.
Kimi okul harçlığını çıkarmış, kimi evine katkı sunmuş.
Küçük yaşta, küçük taburelerin üstünde, büyük hayatlara hazırlanmışlar.
Ve bir anda fark ediyorsun…
Bir ayakkabı boyası, aslında geçmişin üstüne çekilen ince bir hatırlama cilası gibi.
Ben de kendi çocukluğuma gittim o an.
Varto’nun sokaklarına… Elimde cam şişede buz gibi limonata, güneşin altında seslene seslene dolaştığım günlere… Evet, ben hiç ayakkabı boyamadım.
Ama emeğin ne demek olduğunu, alın terinin nasıl bir şey olduğunu o sokaklarda öğrendim.
O gün, sandığın arkasına geçip fırçayı elime aldığımda, bir ritüelin parçası oldum sanki.
Belki ustalık değildi yaptığım… ama bir saygıydı.
Geçmişe, emeğe, o sade ama onurlu hayata duyulan bir saygı…
Veli Usta’nın samimiyeti de cabası…
Sözleri süslü değil ama yerli yerinde. Hayat gibi… sade, gerçek ve biraz da yorgun.
Ayakkabımı boyatamadım o gün. Çünkü ayağımda spor ayakkabı vardı.
Ama içimden bir söz verdim kendime! İlk deri ayakkabımı giydiğim gün, o sandığın başına oturacağım…
Ve o fırça, bu kez sadece ayakkabımı değil, içimde kalan bir eksikliği de tamamlayacak.
Çünkü bazı şeyler zamanında yapılmaz… Ama vakti gelince insan yine döner, tamamlar.
Hayat da biraz böyle değil mi zaten dostum… Eksik kalan yerlerimizi, yıllar sonra tamamlamaya çalışmak.
Hasan Dede
Eğitimci







