Enfal’in Sessizliği:Tanınmayan Acılar ve Kırılan Kardeşlik
Enfal’in Sessizliği: Tanınmayan Acılar ve Kırılan Kardeşlik
Enfal Operasyonları, yalnızca belirli bir döneme ait askerî bir operasyon değil; bir halkın varlığına, hafızasına ve geleceğine yönelmiş sistematik bir imha sürecidir.
Saddam Hüseyin rejimi altında özellikle 1980’li yılların sonuna doğru yoğunlaşan bu süreçte, yüz binlerce Kürt sivil hedef alınmış; yaşlılar, kadınlar ve çocuklar dahil olmak üzere geniş bir toplumsal kesim zorla yerinden edilmiş, toplu infazlara maruz bırakılmış ve Musul çöllerinde kitlesel mezarlara gömülmüştür.
Bu tablo, yalnızca savaşın kaçınılmaz bir sonucu olarak değil, bilinçli ve planlı bir yok etme politikasının tezahürü olarak değerlendirilmelidir.
Uluslararası hukuk bağlamında Soykırım kavramı, Birleşmiş Milletler tarafından 1948 yılında kabul edilen sözleşme ile açık biçimde tanımlanmıştır. Bir etnik ya da ulusal grubun kısmen veya tamamen ortadan kaldırılması amacıyla gerçekleştirilen eylemler bu kapsamda değerlendirilir.
Enfal sürecinde belgelenmiş olan sistematik köy boşaltmaları, sivillerin toplu şekilde ortadan kaldırılması ve özellikle Halepçe Katliamı gibi kimyasal saldırılar, bu tanımın unsurlarıyla büyük ölçüde örtüşmektedir. Bu nedenle başta Avrupa’daki birçok parlamento olmak üzere çeşitli uluslararası aktörler bu süreci açıkça bir Soykırım olarak tanımlamıştır.
Ancak burada asıl çarpıcı olan, bu tanımanın küresel ölçekte eşit ve tutarlı bir karşılık bulmamasıdır. Özellikle Müslüman çoğunluklu ülkelerin büyük bir kısmının bu trajedi karşısındaki sessizliği, yalnızca diplomatik bir tercih değil; aynı zamanda derin bir siyasal ve ahlaki çelişkinin göstergesidir.
Ümmet, kardeşlik ve ortak kader gibi kavramların sıkça dile getirildiği bir coğrafyada, Kürtlerin maruz kaldığı bu büyük yıkımın görmezden gelinmesi, bu söylemlerin inandırıcılığını ciddi biçimde zedelemektedir. Söz konusu olan Kürtler olduğunda, evrensel değerlerin, insani duyarlılıkların ve komşuluk hukukunun askıya alındığı yönündeki algı, tarihsel deneyimlerle beslenmektedir.
Bu sessizlik yalnızca devletler düzeyinde değil, toplumlar ve entelektüel çevreler düzeyinde de hissedilmektedir. Bölgenin seküler kesimlerinin önemli bir kısmı da Kürtlerin yaşadığı bu derin travmaya karşı yeterli bir empati geliştirememiş; en azından sembolik düzeyde bir taziye ya da dayanışma dili oluşturamamıştır.
Oysa böylesi büyük ölçekli insanlık suçları karşısında gösterilecek en küçük bir insani refleks dahi, mağdur topluluklar açısından büyük bir anlam taşır. Bu eksiklik, yalnızca politik bir suskunluk değil; aynı zamanda kolektif vicdanın sınırlarını ortaya koyan bir göstergedir.
Kürtlerin yaşadığı acılar, yalnızca geçmişte kalmış olaylar değildir; bugün hâlâ hissedilen, aktarılan ve derinleşen bir toplumsal hafızanın parçasıdır. Toplu mezarlar, kayıp yakınlar, boşaltılmış köyler ve parçalanmış aileler bu hafızanın somut izlerini oluştururken; tanınmama, görmezden gelinme ve yalnız bırakılma duygusu bu travmayı daha da ağırlaştırmaktadır.
Bu nedenle mesele yalnızca fiziksel yıkımın büyüklüğü değil; aynı zamanda bu yıkım karşısında sergilenen ya da sergilenmeyen insani ve ahlaki tutumdur.
Kardeşlik, yalnızca söylemle kurulan bir bağ değildir. Gerçek kardeşlik, acının paylaşıldığı, yasın tanındığı ve en azından sessiz bir dayanışmanın gösterildiği anlarda anlam kazanır.
Kürtlerin yaşadığı bu tarihsel kırılma, tam da bu noktada, söz ile eylem arasındaki mesafeyi görünür kılmaktadır. Beklenen, büyük politik hamlelerden önce, basit ama derin bir insani duruştur: görmek, kabul etmek ve acıyı paylaşmak. Bu yapılmadığında, geriye yalnızca boşlukta yankılanan sözler ve giderek derinleşen bir kırgınlık kalmaktadır.







